1 Haziran 2011 Çarşamba

Bankalar Caddesinde Bir Bina: İki Ayrı Dünya

Bankalar caddesi üzerindeki eski Osmanlı Bankası binası 1890 yılında tamamlandığında Aleksander Vallaury'nin İstanbul'a bıraktığı en önemli eseriydi. Gerçi Vallaury İstanbul'a sayısız eserler bırakmış bir Osmanlı idi. Her ne kadar ismi bize yabancı gibi gelse de, o İstanbul doğumlu Fransız kökenli bir levanten'di. 15 yıl boyunca Sanay-i Nefise Mektebinde (Mimar Sinan Üniversitesi) mimarlık bölümünde dersler vermişti. Eserleri arasında öne çıkanlar, Büyükada Rum Yetimhanesi ve müzede sergilenen İskender Lahdi ve Ağlayan Kadınlar Lahdinden esinlenerek yaptığı İstanbul Arkeoloji Müzesi ana binasıdır. Diğer eserleri arasında, İstinye'deki Afif Paşa Yalısı, Bağlarbaşı'ndaki Mecid Efendi Köşkü, Haydarpaşa'daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binası (bir dönem Haydarpaşa Lisesi, günümüzde Marmara Üniversitesi Tıp ve Hukuk Fakültesi binası), Cağaloğlu'nda Duyun-u Umumiye binası (İstanbul Erkek Lisesi, günümüzde İstanbul lisesi), Beyoğlu'nda Pera Palas oteli sayılabilir.

Osmanlı Bankası 1856 yılında kurulduğu zaman ilk hizmet binası Eski Banka sokağında yer alan Sen Piyer Hanı idi. Sen Piyer Hanı Kanuni döneminde Habsburg hanedanına karşı Fransa'da Bourbon hanedanının destekleme politikasının bir sonucu olarak Fransız devletine verilen ayrıcalıkların gözle görünür bir ürünüdür. 1539 da verilen bu kapütilasyonlar sonucunda inşa edilen ilk Fransız elçilik binası Sen Piyer Hanı olmuştur. Bu elçilik binasında 1762 yılında Fransızların Namık Kemal'i sayılabilecek Andre Chernier doğmuştur. Sunay Akın'ın deyişiyle göbek bağı Constantiniyye'de kesilen Chernier'in kafası Paris'te uçurulur. Ateşli bir devrim taraftarı olarak gittiği Paris'te giyotinden kurtulamaz. Vallaury bu olaydan 100 yıl sonra Sen Piyer Hanından Osmanlı Bankası taşınırken hayranı olduğu Chernier'in adını hanın duvarına koyduğu bir kitabe ile ölümsüzleştirir. Kendi çalışma ofisini de bu hana taşır.
(Vallaury'nin Chernier anısına astırdığı kitabe)

Vallaury'nin Bankalar Caddesi üzerinde inşa ettiği Osmanlı Bankası binasının en önemli özelliği ön ve arka cephelerinin birbirinden farklı mimari özellikler taşımasıdır. Dünya'da her halde buna benzer bir bina yoktur. Binanın caddeye bakan ön cephesi taş malzemeden neo-klasik ve neo- rönesans üslupta yapılmıştır. Görkemli ve ağırbaşlıdır. Arka cephesi ise tam aksine oldukça hareketli, ahşap giydirme cepheli ve uslüp olarak da oryantalist bir tarzdadır. Arka cephe tarihi yarımadaya ya da "eski" İstanbul'a bakarken ön cephe Galata'ya ve "yeni" İstanbul'a bakmaktadır. Bu üslup farklılığı kuşkusuz o dönemin dünyasını ve ruh halini de yansıtmaktadır.
 (Ön Cephe)

Gerek geç Osmanlı, gerek erken Cumhuriyet döneminde doğu ile batı arasındaki bu kültür farklılığı edebiyata, mimariye, resme ve diğer sanat dallarına yansır. Benim ilk aklıma gelen Peyami Safa'nın "Fatih- Harbiye" romanıdır. Fatih'te yaşayan Müslüman- Türk unsurlar temiz ve saf bir yaşam sürdürürken şehrin Beyoğlu- Harbiye kısımlarında yaşayan Gayri-Müslim, gayri-milli unsurlar kokuşmuşluğun ve sefih bir hayatın temsilcileri olarak gösterilirler.
(Arka Cephe)

Ancak bu değerler Osmanlının son döneminde kompartımanlar halinde yaşamayı beceren farklı kültürler arasında, zaman zaman gerilimler yaşansa da, bir dengeye oturmuş görünüyordu. Osmanlı Bankası binası her ne kadar "eklektik" bir yapısı var ise de bu dengenin somut bir göstergesidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder