19 Ekim 2011 Çarşamba

Doğumunun İki Yüzüncü Yılında Franz Liszt'in İstanbul Günleri

Beyoğlu'nda Galataray'dan Tünel'e inerken sol tarafta bulunan Nur-u Ziya Sokak bana her zaman iki büyük müzisyeni hatırlatır. Biri Ruhi Su diğeri de Franz Liszt'tir. Her ikisinin de yolu bu sokaktan geçmiş, Ruhi Su çok uzun yıllar Liszt ise sadece beş hafta bu sokakta kalabilmiştir. Sokağın sol tarafında yer alan Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası binasının yan tarafında küçük bir plaketten Franz Liszt'in 1847 yılında o binada kaldığını öğreniyoruz.
Franz Liszt 22 Ekim 1811 yılında Macaristan'da doğuyor. Henüz çok küçük yaşta yeteneği farkedilince babası tarafından Viyana'ya piyano eğitimi almaya gönderiliyor. Burada virtiözlük derecesinde kendini geliştiriyor. Çok erken yaşta babasını kaybetmesi üzerine geçimini sağlamak için piyano dersleri vermeye başlıyor. Ancak bir yandan da Paganini, Berlioz gibi döneminin ünlü müzisyenleriyle tanışıyor. Lamartin'in şiirlerini besteliyor. Erken yaşlarda tanıştığı Agoult Kontesi Maria Duplesis ile tanışıyor. O sırada evli olan kontesla alışılmışın dışında bir ilişki yaşıyor. Kontes'ten olan üç kızından biri de büyüdüğü zaman tıpkı annesi gibi kocasını terkedip babasının yakın arkadaşı Richard Wagner ile sıradışı bir ilişki yaşıyor.

(Franz Liszt)


Franz Liszt 1840-47 yılları arasında Portekizden Rusya'ya dek neredeyse tüm Avrupa'yı kapsayan bir turneye çıkar. Bu turne kapsamında 8 haziran 1847 yılında İstanbul'a gelir. Ancak onun hayali buraya Maria Duplesis ile birlikte gelmekti. Oysa Maria 1847 Şubatında Paris'te hayata veda etmiştir. Dolayısıyla bu gezi sanatçı için bir yas gezisi haline gelmiştir. 


Aslından Önce Sahte Liszt mi Geldi?
Takvim-i Vakayi gazetesi 2 Aralık 1846 tarihli sayısında "bazı haberlere göre piyano ustalarının en meşhurlarında Mösyö Liszt İstanbul'a gelmekte imiş" sözleriyle sanatçının gelişini müjdeliyordu. Ancak bu haberin yayınlandığı sırada Alman piyanist Eduard Lisztmann İstanbul'a gelmiş ve sarayda sultanın huzurunda konserler vermiş, ondan çeşitli hediyeler almıştı. Gerçek Liszt gelmeden üç hafta önce de şehirden ayrılmıştı. Liszt'in 1884 yılında yani bu ziyaretten  37 yıl sonra kuzenine yazdığı mektuba inanacak olursak İstanbul'a iner inmez sahtekar olduğu gerekçesiyle tutuklanmış ve sahte Liszt yüzünden eziyet çekmiş. Neyse ki bu olayın tamamen uydurma olduğunu Prof Dr Ömer Egecioğlu'nun kanıtladığını öğreniyoruz. Eğecioğlu "Liszt- Lisztmann Olayı" başlıklı makalede gerçekten Lisztman isimli bir bestecinin İstanbul'a geldiğini, sarayda konserler verdiğini, ancak hiçbir zaman Liszt'in adını kullanmadığını dönemin yerli ve yabancı gazetelerini, konser broşürlerini tarayarak kanıtlıyor. Bu durumda Liszt bir sanatçı egosuyla yalan söyleyerek kendi efsanesini yaratmaya çalışmış diyebiliriz. 

Peki Liszt İstanbul'da neler yaptı? Herşeyden önce Eski Çırağan sarayında Sultan Abdülmecit'in huzurunda piyano resitalleri verdi. Cam bir piyano ve cam bir koltuğun üzerine oturarak. Bu piyano ve koltuk halen sarayın Camlı Köşk bölümünde görülebilir. Bu resitaller için ikinci bir piyano Sebastian Erhard tarafından imal edilmiş ve daha sonra ünlü Rum Mihail Baltazzi tarafından 16 bin altına satın alınmıştır. Ayrıca Müzika-i Hümayun başkanı Don-İzzet Paşa'nın (Donizetti) bestelediği Mecidiye Marşına eklemeler yaptı. Nuru Ziya sokakta bulunan (eski Polonya sokağı) nota basımcısı A.Commandiger'e ait 19 numaralı eve yerleşti. Burada beş hafta kaldı. Padişahın ilgisine mazhar oldu ve kendisine 4. dereceden Mecidiye nişanı ile 12500 altın değerinde mücevherli bir kutu hediye edildi.

Kuşkusuz Abdülmecit Osmanlı tarihindeki Batı müziğine en düşkün sultandı. Dolmabahçe Sarayı inşa edilirken sarayın hemen yanında bugün çay bahçesi olan alanda muhteşem bir tiyatro inşa ettirmiş, burada operalar, tiyatrolar, konserler tertip ettirmişti. Bu nedenle sadece Liszt değil, Staruss, Donizetti gibi bir çok bestekarı İstanbul'da konuk ve ihya etmiştir.

Liszt ise Macar Milli Akademisinin başkanlığına getirilmiş ve onun öğrencisi olan Geza Hegyei Sultan Abdülmecit'in Torunu son Osmanlı halifesi olan Abdülmecit'e piyano dersleri vermiştir. Cumhuriyetin ilanı ile Sultan olamayan halife Abdülmecit ise gerçek bir müzik tutkunu ve iyi bir ressamdır. Onun "Sarayda Beethoven" adlı resmi zaten bu özelliklerinin en çarpıcı belgesidir. 
(Halife Abdülmecit'in Yaptığı Haremde Beethoven Resmi)


Hacettepe Üniversitesi 18-22 Ekim tarihleri arasında doğumunun 200. yılı nedeniyle Uluslararası Franz Liszt Müzik festivali organize etmiş. Liszt'in doğum günü olan 22 Ekim festivalin son günü ve İdil Biret onur konuğu olarak bir konser verecek. İzleyebilen kaçırmasın derim. 

16 Ekim 2011 Pazar

Bey ve Oğlu: Bir Bölgeye İsmini Veren Gritti Ailesi

Muhteşem Yüzyıl dizisini uzun süredir izlemekten vazgeçmiş biri olarak geçenlerde televizyonu zaplarken Bey-oğlu Alvise Gritti ile ilgili bir sahne gözüme takılınca durup bir süre izleme ihtiyacı hissettim. Tiyatronun tuluatlısı, tiratlısı; dizinin ise dramalısı dağdağalısı, ağdalısı makbüldür bizde. Bu nedenle tarihsel olayları bile iyice ezip sulandırıp dramatize etmez isek içimiz rahat etmez. Dizide benim takıldığım sahnede Malkoçoğlu ile Bey-oğlu Alvise "kız meselesi" yüzünden liseli ergenler gibi kapışıyordu...! Malkoçoğlu'nun kahramanlıklarını Cüneyt Arkın filmlerinden biliyoruz da bu Gritti'ler kimdir ki yüzyıllar önce yaşatıp İstanbul'un bir bölgesine isimlerini miras bırakmışlar?

Yahya Kemal'e göre Türkiye'ye alafrangalığı getiren bu ailenin kökeni Giritti'lere dayanır. Bu nedenle soyadları Gritti'dir. Aile 18. yy. da Girit'ten Venedik'e yerleşir. Ailenin "Bey" lakaplı üyesi Andreas Gritti'nin Fatih döneminde İstanbul'a yerleştiği sanılıyor. Andreas Gritti Osmanlı ile Venedik arasında özellikle buğday ticaretinden çok zengin olmuştur. Galata'da sur dışında Pera bağları denilen bölgede, bugünkü Postacılar sokağının alt kısmında inşa ettirdiği muhteşem bir malikanede yaşar. Ticaret ile savaşın yan yana sürmeyeceğini bildiği için Osmanlı ile Venedik arasında sık sık patlak veren savaşlar ve gerginliklerde her zaman arabulucu rolü üstlenmiş, savaşların en kısa sürede sona erdirilmesine ve barış anlaşmalarının kalıcı olamasına önayak olmuştur. Hatta 1499 da başlayıp 1502 de biten Osmanlı- Venedik savaşından sonra anlaşma metninin Andreas Gritti tarafından hazırlandığı bilinir. Bu anlaşmalar sayesinde Venedik'li tüccarların belli bir süre vergiden muaf olmalarını ve Balyos'ların (Venedik elçileri) üçer yıl bu görevi sürdürmeleri gibi ayrıcaklılar elde etmiştir. Kendisi de bir dönem Balyosluk yapmıştır.
(Andreas Gritti'nin Tiziano tarafından yapılan portresi)

Andreas Gritti' nin Venedik'te resmi nikahlı bir eşi olmasına rağmen Konstantiniyye'de de kadınlarla ilişkilerini sürdürmüş ve Rum kadınlardan dört oğlu olmuştur. Bir çeşit "kontrata bağlı metreslik" ilişkisi sayılan bu durum Venedikte yasak ancak Osmanlı topraklarında serbestti. Gayrı Müslim Rum kadınları ile Venedikli tüccarla Kadı önünde nikah kıyabiliyorlardı. Bu durum zengin ve macera düşkünü tüccarlar için İstanbul'u daha da çekici hale getiriyordu. (bkz. İstanbul'daki Venedikliler. İş Bankası Yayınları. s. 142)  Sonradan Doç olacak olan Gritti,  Pierre, Alvise, Lorenzo ve Gregorio isimli gayrı meşru çocuklarının tamamını yanına alarak 1504'de Venedik'e geri döner. Ticaret'ten elde ettiği muazzam servetle bir takım siyasi manevraların içine girer ve 1523'de Venedik Doj'u (Devlet Başkanlığı) görevine seçilir. Tam 15 yıl bu görevde kalır. Aynı yıl Makbul İbrahim Paşanın da sadrazamlığa getirilmesi enteresan bir paralellik yaratmıştır. Venedik doju mükemmel Türkçe, Osmanlı sadrazamı ise mükemmel İtalyanca konuşuyordu. Belki de bu nedenle bu dönem Venedik ile Osmanlı arasındaki en sakin dönemdir. Ticari ilişkiler hızla gelişir ve Akdeniz'deki barış ortamı Venedik'in hızla zenginleşmesine yol açar. Rönesans'ın en önemli ressamları bu dönem Venedik'te başyapıtlarını üretirler. Onlardan biri de Tiziano Vecellio'dur. Tiziano aynı zamanda Doj Andreas Gritti'nin de bir portresini yapar. Andreas Gritti iktidarının son yılında patlak veren Osmanlı- Venedik savaşına mani olamaz ve 1538 yılında ölür. Bugün Venedik'deki San Marco meydanında Dükler Sarayının dış cephesinde 1536'da yapılmış bir heykelde Doj Gritti'yi görebiliriz. 
(San Marco Meydanındaki Andreas Gritti Heykeli)
(Doj Gritti'nin Kendi Adına Bastırdığı Para)

Doj, oğullarının eğitimine önem verir ama sonuçta onlar gayrı- meşru çocuklardır ve Venedik'te yükselme şansları olamazdı. Hepsi İstanbul doğumlu bu çocuklardan sadece birisi Alvise (Luigi) Gritti (1480-1534) İstanbul'a geri döner. O da babası gibi tüccardır ve özellikle şarap, altın, gümüş, safran, tuz ve buğday ticaretinden bir servet edinmiştir. Bu arada iktidarda olan Kanuni'nin Sadrazamı Makbul İbrahim Paşa ile oldukça samimi olur ve danışmanlığını üstlenir. Maceraperest bir kişiliğe sahip olan Alvise Gritti, babasının da nüfuzunu kullanmayı bilmiş ve Venedik balyosunun maslahatgüzarlığını da üstlenmiştir. Böylece hep Osmanlı sarayına hem de Venedik elçiliğine bilgi taşıdığı söylenir. 

Müslüman Olarak Öldü
Osmanlı'nın bu dönemde iki büyük hedefi vardı. Birinci hedef Roma (dolayısıyla Vatikan) ve Viyana (dolayısıyla Habsburg hanedanlığı) idi. Biri dini, diğeri siyasi iki merkez adeta birer kızıl elma olarak Kanuni'nin önünde duruyordu. Venedik ise hem Habsburg hanedanı hem de Osmanlı hanedanı arasında sıkışmıştı. Gerek Pargalı İbrahim'in gerekse Bey-Oğlu Alvise'nin etkisiyle Osmanlı, Roma yerine Avusturya- Macaristan'a yönelmeyi tercih etti. Venedik belayı mümkün olduğunca kendinden ve Roma'dan uzak tutmak için ne gerekiyorsa yapıyordu. Ancak bir hükümdarın oğlunun "kafir" Osmanlı ile bu denli sıkı-fıkı olması özellikle orta Avrupa ülkelerinde hoş karşılanmadı. Hatta neredeyse Venedik Osmanlı'nın işbirlikçisi olarak görülmeye başlandı. Türk ordusuyla birlikte Macaristan üzerine yapılan tüm seferlere katılan Alvise, Mohaç meydan savaşından sonra barış heyetinin de içinde yer almıştı. Pargalı İbrahim, Alvise'yi Macaristan ve Erdel Krallıklarının müfettişi gibi kullanıyordu. Alvise ise bu pozisyonundan inanılmaz bir güç ve zenginlik biriktirdi.Ancak onun gözü Macaristan krallığında idi. Oğulları için de Eflak-Boğdan Prensliğini istiyordu. Belki de bu nedenle 1531'de Alvise Müslümanlığını ilan etti. Bu durum Avrupa'da büyük sansasyon yarattı. Venedik çok zor duruma düşmüştü. Devlet başkanının oğlu müslüman olmuş ve "kafir"lerle birlikte Hıristiyan kanı döküyordu. Alvise'ye duyulan tiksinti ve nefret Habsburg yanlısı Macar beylerinden birinin onu oğullarıyla beraber tuzağa düşürerek yok etmesi ile sona erer. Alvise'nin tasfiyesinden iki yıl sonra da Pargalı tasfiye edilir ve Osmanlı- Venedik savaşları yeniden başlar.

Alvise Gritti'nin tam bir Osmanlı gibi yaşadığını, eğlenceye çok düşkün olduğunu, bir harem kurduğunu, Macaristan seferlerinden dönüşünde birçok antik heykeli sarayına diktiğini- böylece Pargalı'ya da örnek olduğunu, birçok sanatçı ve bilim adamını sarayında ağırladığını tarihçiler yazar. Babasından kalan sarayı daha da büyütmüş ve bu saray ileride semte de adını verecek olan "Beyoğlu Sarayı" adıyla anılmaya başlanmıştır. Saraydan bugüne bir iz kalmamıştır. Sonraki yıllarda yıktırılarak buraya Venedik Elçiliğinin binası (bugünkü İtalyan Konsolosluğu İkametgahı) inşa edilmiştir. Alvise'nin sarayından kalan yegane iz konsolosluğun girişindeki Venedik Devletinin simgesi olan Aslan rölyefidir. 
(İtalyan Konsolosluğunun Bahçesindeki Venedik Aslanı)

3 Ekim 2011 Pazartesi

Mimar Sinan'ın Başındaki Pergel

Anadolu'da bir tabir vardır. "Kırklara karışmak" derler. Daha çok hidayete ermeyi işaret etse de aynı zamanda ortadan kaybolmak, yokolmak, buharlaşmak manasında da kullanılır. Bizim tarihimizde de kırklara karışan, adeta buharlaşıp yok olan onlarca şahsiyet vardır. Bunları eserlerinden tanırız, biliriz. Ancak onların neye ve kime benzediğini bilemeyiz. Bunda elbette İslamda tasvir yasağının büyük etkisi vardır. Barbaros Hayrettin'den tutun Evliya Çelebi'ye kadar onlarca örneğini sayabiliriz. Bu şahsiyetlerin bugün gördüğümüz tüm portreleri uydurmadır. Hatta bugün varolan padişah portrelerinin çoğu 19. yy.da hayali olarak yaptırılmıştır. 19. yy'a kadar Fatih dışında bir ressamın önüne geçip poz vererek resmini yaptıran bir tek sultan yoktur.

Mimar Sinan'da geriye bıraktığı yüzlerce yapıya rağmen simayen hiçbir iz bırakmadan aramızdan ayrılmıştır. Onun bilinen tek tasviri Dublin Chester Beatty Kütüphanesinde bulunuyor..! Seyyit Lokman'ın Tarih-i Sultan Süleyman adlı eserinin orada ne aradığı ayrı bir tartışma konusu. Ancak Sinan'ın bilinen tek tasviri bu albümün sonlarında elinde ölçü aleti ile mezar kazanları denetlerken gösteren minyatürdür.

Ancak geçtiğimiz pazar günün Habertürk gazetesinde Murat Bardakçı Mimar Sinan'ın yaşarken yapılmış bir portresinin bulunduğunu müjdeledi! Yeditepe Üniversitesinden iki akademisyen- Mehmet Arman Güran ve Ayşe Zekiye Abalı bu önemli keşfi gerçekleştirmiş. Türk Tarih Kurumunun Süreli Yayını Belleten'in 2011 Ağustos sayısında yer alan makaledeki iddiaya göre, Kanuni Döneminde İstanbul'a gelerek 11,45 metre uzunluğunda devasa bir İstanbul panoraması çizen Melchior Lorck 21 paftadan oluşan bu panoramanın 11. paftasında kendisi ile birlikte Mimar Sinan'ın da bir portresini panoramaya dahil etmiştir.
Bu konu ile ilgili daha önce yazdığım yazının linki:
http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/01/kanuni-doneminde-bir-seyyah-ressam.html


Burada sanatçı panoramayı resmederken hemen yanında bir elinde mürekkep hokkası, diğer elinde muhtemelen bir mühür bulunan yaşlı bir figür görüyoruz. Bu figürün Mimar Sinan olabileceğine dair bir dizi sağlam hipotez yazıda yer alıyor. Ancak bu tezlerden bence en güçlüsü yaşlı figürün kavuğundaki pergeldir.
Belleten'deki yazının linki: http://www.ttk.org.tr/templates/resimler/File/Makaleler/273/273_4/273_4.html

Sinan'ın Kafasındaki Pergel 500 Yıldır Duruyor


Pergel her ne kadar bazı "mason avcılarının" pek hoşlanmadığı ve nerede görürlerse orada bir masonluk aradıkları bir sembolse de, aslında bin yıllardır mimarlık mesleği ile özdeşleşmiş bir semboldür. O kadar ki Sinan'ın kendisinin kaleme aldığı tezkiretü-l bünyan ve tezkiretü-l ebniye'nin girişi "Canın ve gönlün halvet sarayı olan Hazreti Adem'in vücudunu pergelsiz ve cedvelsiz bina eden Allah'a hamdediyorum" diye başlar. Sinan eserinde pergelden sık sık bahseder ve kendini ve sanatını tanımlarken pergelden ilham alır. "Bir ayağım temel ilkelerde sabit durdu, diğer ayağımı da başka diyarları gözlemlemek için kullandım" diyor ve ekliyor "Pergel gibi hareket ederim" Dolayısıyla mimarlığın alamet-i farikası olan pergelin Sinan'ın başının üzerinde yeri olması çok doğal.

Sinan'ın pergelle olan sıra dışı ilişkisi o denli ileri gitmiş ki kendi türbesinin planını bile pergel şeklinde yapmış.


Ancak Hassa Mimarbaşı olarak başlığında pergel taşımak geleneği 19. yy'a dek görülür. Son Hassa Mimarbaşı Sarkis Bey Balyan ve kardeşi Agop Bey Balyan'ın Sultan Abdülaziz'in özel izniyle feslerinin üzerinde altından üçgen pergel taşıma ayrıcalığı kazandıklarını biliyoruz. Dolayısıyla kavuğunda pergel taşıyan bu şahsiyetin Sinan olma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Çünkü başlıktaki pergel bir makamı işaret ediyor. Hassa Mimarbaşı makamını. 

Ancak Bardakçı'nın yazısının son bölümünde beni de hayrete düşüren bir ayrıntı var. Meğerse 1930'lu yıllarda Sinan'ın mezarı açılmış ve kafatası pergelle ölçülmek üzere Ankara'ya yollanmış. Nazi Almanya'sına özenerek ari ırk sevdasına düşen zamanın faşist zihniyeti büyük ustanın kafasının pergelden fazla uzak kalmasına razı olmamış ve epeyce bir ölçüp biçmişler..! Kayserili bir devşirme- ve büyük olasılıkla gayrı-müslüm doğan Sinan'ın ölçülerinin umdukları gibi çıkıp çıkmadığını merak ediyorum. Ama asıl merak ettiğim ve dehşete kapıldığım Sinan'ın kafatasının kim bilir hangi depoda "demirbaşa" kaydedilip hala yerine konulmaması fikri. 
Sinan'ın kafatasının "kırklara karışmadan" bir an önce bulunup ait olduğu yere iade edilmesi herhalde ona göstereceğimiz en önemli vefa borcu olur.

Bu önemli keşfi gerçekleştiren Mehmet Arman Güran ve Ayşe Zekiye Abalı'ya teşekkür ediyorum...