3 Ekim 2013 Perşembe

Çocukluğumun İstanbul'u: Renault Minibüsler

Sinan Çetin'i bilirsiniz. Reklamcı mı, sinemacı mı olduğuna bir türlü karar veremediğimiz, yönetmen, jüri üyesi, reklam yıldızı, sinemacı, okul sahibi, yayıncı ve en son Ali Ağaoğlu yancısı. Bu arkadaşın hayatta tek bir doğru düzgün filmi yoktur, demeyeceğim, vardır. Çiçek Abbas.
Çiçek Abbas filmi Sinan Çetin'in 70'li yıllarda yanlışlıkla bulaştığı sol ideolojinin ondaki yansımasıdır. Ancak bu yansıma çok kısa sürer. Çetin 12 Eylül'den sonra hızla kendini kusar. Sağda solda verdiği röportajlarda "abi vallaha bizi kandırdılar, gazozumuza ilaç kattılar" baabından kelamlar etmiş bir Yiğit Bulut örneğidir. Ancak bence hayatta yaptığı tek gerçek, samimi sinema filmi de o dönemine aittir. Çetin, daha sonraları reklamcı olmuş, artık Amerikalı neo-con'ların bile tiksindiği fikirlerin taşıyıcısı Ayn Rand'ın kitaplarını Türkçe'ye kazandırmış, Rand'ın boktan liberal fikirlerinde boncuk aramıştır.
Çiçek Abbas'a dönersek 70'li yılların ruhunu yansıtması açısından çok güzel semboller içeren öğeler taşır. Silahtar-Şişli minibüs durağında minibüs sahibi Şener Şen (mülk sahibi) ile muavini İlyas Salman (Proleter) arasındaki "kız meselesi" etrafında dönen film, Şener Şen'in çeşitli hainlikleri ile eğlenceli bir seyirliktir. Ayşen Guruda ağabeyi Şener Şen'e isyan ettiğinde, dönemin popüler dizisine gönderme yaparak onu "ceyar kılıklı" olmakla itham eder. O dönem tüm mülk sahiplari biraz Ceyar'dır.
Filmin tüm arka planı ise İstanbul'un işçi mahallesi Alibeyköyü, Silahtar, Örnektepe'dir. Her yer gecekondu, sokaklar çamur içinde ve minibüsler. Yoksul ama mutlu insanlar...
Benim de çocukluğumda sık sık gidip geldiğim bu semtte en çok hatırımda kalan ve Çiçek Abbas'ta zaman zaman gösterilen bir minibüs modelidir. Renault marka bu minibüslerde amortisör yerine kamyon makası kullanıldığından önü şaha kalkmış bir ata benzerdi. Amortisör yerine makas konulmasının nedeni zamanının yegane toplu taşıma aracı bu minibüslerin "istiap haddi"nin epeyce üzerinde yük taşımaya memur edilmesiydi. O yükü de ancak kamyon makası kaldırırdı. Sişli'den minibüse bindiğinizde Örnektepe'nin oldukça dik ve çamurlu yollarını adeta sallana, yıkıla, yuvarlana iner, sık sık frenleri patladığı için her seferinde dualar eşliğinde düze kavuştuğunda neredeyse alkış tufanı kopardı. "Bugün de ölmedik, yarın Allah kerim"...
Bu minibüslerin Silahtar'dan Şişli'ye dönmesi de ayrı bir olay olurdu. Yokuşlar çok dik olduğundan yolda kalır, yolcular ve muavin inip arkadan düze kadar "el atar" sonra da minibüsün peşinden koşardı. Minibüs ykuşa sıfır gecekonduları adeta sıyırarak geçer, camlardan çıkan soba borularının isini ve dumanını ciğerlerimizde hissederdik. Karlı havalarda ise Silahtar'dan Şişli'ye ulaşım Allah'a kalırdı.
(Renault marka minibüsün kışla imtihanı)
Benim çocuk hafızamda en çok yer eden ise şaha kalkmış ön tarafta şöförün hemen yanındaki motor kapağına oturmak olurdu. Motor kapağı her daim homurtular çıkaran, yokuşta hararet yapan bir kıvamdaydı. Arada yolda kaldığımızda şoför bizi yerimizden kaldırır, motor kapağını açar ve tamirat yapardı. O zamanlar herşey mekanik ve herkes ustaydı.
Bir de tabii motor kapağı şoföre yakındı. Şoför demek güç demek. Çocuk aklımızda şoförler süpermen gibi bir şeydi. Ayrıca şoför yanı teybe yakın olur müzik en iyi oradan duyulurdu. Silahtar hala 15-16 Haziran'ın izlerini taşırdı ve solcuydu. Bu nedenle Minibüslerde mutlaka Orhan Gencebay dinlenirdi. Ferdi'ye, Müslüm'e tenezzül yoktu.
Sonra sonra Magirus, Ford minibüsler çoğaldıkça bu tuhaf Renault minibüsler hayatımızdan tamamen silindi yok oldu. Yeni minibüsler daha rahat ve konforluydu elbette ama hiçbiri şaha kalkmış Renault minibüsü hafızalarımızdan silmeye gücü yetmedi...
  
(Sonra'dan gelen Magirus'lar)
(Damalı Ford Minibüsler)

2 Ekim 2013 Çarşamba

İstanbul'un İlk Metro Projesi

Henri Proust, Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul'a getirilen Frenk şehir plancısı, yaptığı "çılgın" projelerle birlikte anılır. İstanbul'un tarihine kültürüne hiç aşina olmayan bu zat "istimlak" ve "yıkım" konusunda en az devrin yöneticileri kadar iştahlıdır. Ancak cumhuriyet henüz gençtir ve onun çılgın projeleri için Demokrat Partinin iktidara gelmesi gerekmektedir.
Malum bugünlerde yerel seçim yatırımı olarak tüm billboard'larda Metro projelerini görüyoruz. Ancak İstanbul'un ilk metro projesini Henri Proust çizdi. (Tünel sanıldığının aksine teknik olarak yeraltından gitmekle birlikte esasen bir metro değil asansör-finüküler sistemdir)
Henri Proust  pratik zekaya sahip biri olarak Karaköy'den Tünele gelen finüküleri Şişhane meydanından dolandırarak Taksime uzatmayı planlar. Haritadan da anlaşılacağı üzere hatta adeta düğüm attıran bu güzelgah önerisi diğer birçok absürt projesi gibi unutulur gider. Proust'un diğer absürt projelerine zaman zaman değineceğiz...

İstanbul'un İlk Metro Projesi

18 Temmuz 2013 Perşembe

#DirenMarul ya da İstanbul'da Üç Bostanın Hikayesi

Benim çocukluğum 1970'li yıllarda Nişantaşı'nın biraz aşağısında Güzelbahçe, Topağacı, Fulya ekseninde geçti. Çarşı henüz yoktu, Beşiktaş, idmanlarını Çırağan Sarayının yanmış orta avlusunda yapardı ve biz idmanları izlemeye oraya giderdik. İdman bitiminde kendimizi boğazın serin ve derin sularına da bırakmışlığımız vardır. 80'li yıllarla beraber Fulya önce Beşiktaş tesislerine ev sahipliği yaptı, sonra o kadar büyük bir hızla değişti ki, hazırlıksız yakalanan bizler semti terketmek zorunda kaldık. Bugünkü tabirle kentsel dönüşüm kurbanı olduk.
Bizim çocukluğumuzda Fulya deresi tabir edilen yerde iki tane devasa bostan vardı. Bu bostanlar hakkında hatırladığım, epeyce kıskanç, kızıl saçlı, Arnavut bir bostancı ve onun kıskançlığına mazhar olan canım marullarıdır. Mahallenin çocukları olarak bu kıskanç, kızıl Arnavut'tan  çok korkar ama marulların çağrısına da sık sık icabet ederdik. Sonra duyduk ki Arnavut ölmüş, mirasçıları ise araziyi Nişantaşının ünlü yap-sat'çısı İbrahim Polat'a satmış. Kendisi Adnan Polat'ın babası olur ve Nişantaşı'ndaki apartmanların neredeyse yarısının müteaahididir. Şimdi o bostanların yerinde Polat Towers'lar yükseliyor.
İstanbul'un fethinde Fatih'e en çok topografya yardım etmiştir. Evet, surlar çok sağlamdı sağlam olmasına ama zayıf noktaları da yok değildi. En zayıf noktası da Bayrampaşa tarafından şehrin içine giren Lykos deresi ve onun oluşturduğu vadi idi. Bu vadi kuşatmanın kaderini belirledi. Urban'ın yaptığı meşhur şahi top tam bu vadiye denk gelen surları dövdü, 56 gün boyunca. Çünkü burada surlar irtifa kaybediyor ve ardındaki derenin yarattığı uzun koridor şahi topun inanılmaz gümbürtüsünü şehrin en ücra sokaklarına kadar yayıyordu. Bu sinir bozucu top sesleri zavallı Rumların direncini epeyce kırmıştı. Fetihten sonra da bu dere akmaya devam etti. Lykos deresi fetihten sonra bayrampaşa deresi adıyla anılmaya başlandı. Dere kenarında oluşan alüvyonlu toprak marul, zerzevat ve meyve yetiştirmek için çok elverişliydi. Bugün o dere yatağının üzerinden Menderesin anlı şanlı Vatan Caddesi geçer.
Bugün Emniyet Müdürlüğünün olduğu bölgede ise Yenibahçe diye bilinirdi ve bostanlarıyla meşhurdu. 1950'lere kadar varlığını sürdüren bu bostanları üç aile ekip biçermiş. Tanaş, Andriko ve Panayot. Andriko ve Panayot Rum. Bunlar daha çok meyve yetiştirirler, Ermeni Tanaş ise marul, zerzevat üzerine mütehassis'lik yaparmış. Sattıkları ürünlerinde son derece taze ve fevkalade ucuz olduğu rivayet edilir.
19.YY başında Sarkis Sarraf Hovhannesyan'ın kaleme aldığı Payitaht İstanbul'u adlı eserde bu bölge şöyle tasvir edilmiş: "Edirne Kapısı ve Top Kapısı denilen kapıların arasında, Bayrampaşa vadisi hizasında, surun iç kısmında Sulukule adı verilen kemerli geçit vardır. Muhtelif yönlerden akarak bu noktada birleşen dereler, aynı geçitten şehre girer ve Yeni Bahçe'nin kenarından Aksaray'a doğru ilerleyerek, Yeni Ka- pı'ya Langa'ya iner ve yeni yapılmış hamamın yanından denize dökülür. Edirne Kapısı ve Top Kapısı setleri arasındaki vadinin içinde, Sulukule'nin önünde, iki kısma ayrılmış geniş ve büyük bir çayır olan Yeni Bahçe yer alır. Artık, ilkbaharda atların otlatılmaya getirildiği bu çayırda vaktiyle, savaşa giden Mısır askerleri çadırlarda otururlar ve buradan harbe giderlerdi. Ve bu yere özel olarak Yeni Bahçe Çayırı adı verildi. Bu çayırın biraz ötesinde yeniçeri Yeni Odaları'nın yanında, her gün mevkilerine uygun olarak tesbit edilen miktarda yeniçerilere et dağıtılan Et Meydanı bulunur. Hizmetkârlar, bu etleri alıp filelere koyarak mutfağa götürürlerdi."
(Yenibahçe Bostanlarının nadir görüntülerinden biri- İbrahim Hilmi TANIŞIK Koleksiyonu)
Bu derenin döküldüğü yer ise şimdilerde kazı çalışmalarıyla gündemde olan Thedossius limanı yani Aksaray-Langa. Derenin getirdiği alüvyonlar sayesinde binlerce yıllık liman hala bize hediyeler sunuyor. Sadece hediyeler değil, lezzetli Langa hıyarlarını da sunuyordu. Burada bulunan son hıyar bostanına da geçen sene beton dökerek içimizi rahatlattık. Şimdi Langa bostanı sadece Nazmi Ziya gibi eski üstatların tuvallerine konu olabiliyor. 
(Nazmi Ziya: Langa Bostanında Sabah)
Fetih sırasında ordu sadece duvarları değil, duvarların önünde yer alan derin hendekleri de aşmak durumundaydı. Bu hendeklerde Lykos deresinden gelen su 20 Metre genişliğinde ve 15 derinliğinde bir engel oluşturuyordu. Fetihten sonra bu hendeklere gerek kalmadı ve buralar bostana çevrildi. yüzlerce yıldır derenin getirdiği alüvyonlu toprakla beslenen hendekler bostancılara lezzetli ürünler verdiler. Yedikule bostanları işte bu hendeklerin içine kurulmuş bostanlardır.
 
Yenidoğan, Langa derken şimdilerde sıra İstanbul'un son bostanları olan Yedikule bostanlarına geldi. Neymiş, rekreasyon alanı olacakmış. Biz biliriz o rekreasyon alanlarını. Etraftaki soylulaştırma ve mülkiyet değişimi operasyonunu sevimli kılmaya, bölgenin rantsal dönüşümünü tamamlamaya yönelik işlerdir bunlar. Bir süre sonra Sulukule'de olduğu gibi Belgradkapı, Mevlanakapı ve Yedikule bölgesinde de bu işler başlayacak ve o rekreasyon alanları birer marketing unsuru haline gelecek. Kaldı ki bu bostanlarda ta Bizans ve Osmanlı devrinden kalma sarnıçlar, kuyular olduğu biliniyor. 
Şehrin yaşam kültürüyle özdeşleşmiş bir alanlar öz niteliklerinin yitirmeden yeniden düzenlenmeli ve şehrin kimliğinin bir parçası olarak yaşamlarını sürdürmeye devam etmelidirler...
(Yedikule bostanlarında çekilen bu eski kartpostalda su kuyuları ve suyu çekmek için oluşturulan mekanizma görülüyor)
Langa Bostanı

16 Temmuz 2013 Salı

Derin Tarih Dergisini Göreve Çağırıyorum; Mirasa Sahip Çıkın Kardeşim..!

Son yıllarda Türkçede en hazzetmediğim kavram "derin" oldu. Derin Devlet, Derin AKP, Derin bilmem ne. Benim şahsi kanaatim bir şey ne kadar "derin" ise aslında o kadar kaba, sığ ve basittir. Derin yaftalaması onun kaba ve nobran yönüne bir gizem katmaya yarıyor. "O işler sizin bildiğiniz gibi değil" babalanmasının arkasında aslında hep bildiğimiz sığlıklar çıkar karşımıza.
Derin Tarih dergisi Nisan 2012'de hayli iddialı bir kadro ile yayın hayatına başlayıp sonra bir Mustafa Armağan dergisine doğru hızla evrildi. Dergi bilginiz herşey tarih olacak gibi oldukça tumturaklı bir sloganla yola çıktı, ancak bir de baktık bildiğimiz temcit pilavlarını kaşıklamaya devam ediyor. Bu temcit pilavlarından biri de Ayasofya Müzesinin yeniden ibadete açılması meselesidir.
Bizde sağcı-muhafazakar kesim tıpkı başörtüsü gibi bu meseleyi de altını yakmadan, ılık ılık gündemde tutarak kamuoyunu yaratmaya çalışır. İşte bu dergi de henüz ikinci sayısında "bombayı" patlatarak Ayasofya'nın sahte imzalarla müze yapıldığını, derhal camiye çevrilmesi gerektiğini, orasının Fatihin Vakfiyesi olduğunu, hatta basit bir bakanlar kurulu kararı ile bunun gerçekleşebileceğini yazdılar, çizdiler. Sağcı basın durur mu, hemen atladı "haber"in üzerine. Yeni Şafak olayı manşete taşıdı. Sonra pilav tekrar kaşıklanmak üzere soğumaya terkedildi.
Şimdi bu uzun girişten sonra gelelim meramımıza. Bizzat Fatih'in talimatıyla 558 yıl önce kurulan Tarihi Haliç Tersaneleri özelleştiriliyor. Öğrendiğimize göre 250 dönümlük alanda 2 yat limanı,400 odalı 2 adet 5 yıldızlı otel, otopark 1000 kişilik cami ve İlber Ortaylı'nın deyimiyle KUTSAL AVM yapılacakmış.
Şimdi soruyorum derin tarihçilere: Burası Fatih'in vakfiyesi değil mi? AVM, yat limanı, otel dikilecek bu alan "ecdat yadigarı" değil mi? 1000 kişilik cami yapınca bu rant ve talan değişmeyecek mi? Konu Ayasofya'nın camiye çevrilmesi olunca bir patırtıdır gidiyor ama AVM olunca tıs yok. Bu duruma İlber Ortaylı bile isyan etmiş. http://www.milliyet.com.tr/koc-universitesi-nde-bizans/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/30.06.2013/1729813/default.htm
Her 29 Ekim'de kan ter içinde gemileri karadan itekleyen Fatih'in torunları, o iteklediğiniz gemileri yaptıran Fatihin tersanelerine AVM dikiliyor, haberiniz var mı? Son olarak Başbakana özel sempati besleyen bir kısım Kasımpaşalıya sesleniyorum. Semtinize sahip çıkın. Başbakan yokken o tersaneler vardı. Hem de 558 yıldır vardı. O gittikten sonra da o tersaneler orada kalmalı. Lütfen yapılacak el kadar parka kanmayın. Fatih'in mirasına sahip çıkmak istiyorsanız nasıl sahip çıkılacağının örnekleri var. İşte onlardan bir tanesi. Avusturalya'da bir tersane sadece denizcilik müzesi ve sosyal faaliyetler için alan olarak değerlendirilmiş, AVM olarak değil...
http://www.mimdap.org/?p=120924

30 Mayıs 2013 Perşembe

Dan Brown'un Cehennem Romanı İçin Görsel Bir Rehber

(Değerli Okurlar, yaz tatilimin bir kısmını Floransa'da geçirdim ve orada çektiğim bazı fotoğrafları bloğa ekledim. Biraz daha güzel oldu sanırım. Fotoğrafların üzerine tıklayarak daha büyük hallerini görebilirsiniz. Özellikle panoramik fotoğraflarda bunu yapmanızı tavsiye ederim. Saygılarımla)
Dan Brown'un son romanı Cehennem için meraklılarına görsel bir rehber hazırladım. Kitapta adı geçen resimler, mekankar ve karakterleri burada bulabilirsiniz. Eksiğimiz olursa affola...
 Sandro Botticelli'nin La Mappa İnferno (Cehennem Haritası) resmi. Kitapta sıkça karşımıza çıkıyor


 88. Sayfada bahsi geçen Auguste Rodin'in Cehennem Kapısı 
Kapının tam üzerindeki 3 "gölge"
Sayfa 88'de bahsi geçen Stxy ırmağı ve Philegyas. Sandalın üzerinde Dante ve rehberi Vergilius. Gustave Dore gravürü
Sayfa 88'de bahsi geçen William Adolphe Bougereau'nun Dante ve Vergilius Cehennemde resmi. 
Kara Veba salgınlarını tasvir eden bir gravür

Sık sık bahsedilen Veba maskesi

Sayfa 106'da bahsi geçen Viyana Fen Bilimleri Akademisindeki Lucas Troberg'in "Ya Tanrı Yanıldıysa" işi. 2010 Tarihli
Sayfa 107'de bahsi geçen Bottticelli'nin Dante Portresi
Sayfa 107'de bahsi geçen Floransa Santa Croche Kilisesinin önündeki Dante heykeli
Bargello Şapelinde Giotto'ya atfedilen Fresk'teki Dante Portresi Sayfa 107
 Santa Maria Della Fiore (Duomo) Kilisesindeki Ressam Michelino'nun İlahi Komedya freski. Dante elinde İlahi Komadya ile bizi selamlıyor. Geride Cennet dağı. Yer Floransa. 
Vatikan Sistina Şapelinde yer alan Son Yargı Freski. Bu fresk Michelangelonun son yıllarında yaptığı ve kendini de İsa'nın solundaki günahkarlardan biri olarak tasvir ettiği fresktir. Bu eserde Michelangelo Dantenin ilahi komedyasından yola çıkmış, onun imajlarını kullanmıştır. Sayfa. 108.
"Dik bir yamacın yüzüne oyulmuş, tünel şeklindeki karanlık bir girişi betimleyen Gustave Dore taşbaskısı. Kapının üzerindeki yazı şöyle diyordu: "İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu" s.110



Porta Romana kapısı ve Pistoletto heykeli s.115
Sandro Botticelli'nin Venüsün Doğuşu Resmi s.123

 (Bu fotoğraf bana ait)
 (Bu fotoğraf bana ait)
Boboli Bahçeleri "Suyun içinden fırlayan ata binen ünlü Perseus heykelini tanıyınca, ....." s.148

 (Bu fotoğraf bana ait)
(Neptün heykelinin önünde bendeniz)
Stoldo Lorenzi-Bronz Neptün Çeşmesi
 "Şimdi Boboli'nin en ünlü fıskiyeli çeşmesine bakıyorlardı; üç dişli mızrak tutan Stoldo Lorenzi'nin bronz Neptün'üne. Yerli halk arasında biraz da saygısızca "Çatal Çeşmesi" olarak adlandırılan bu heykel, bahçelerin merkez noktası sayılırdı." s.151

 (Heykelin önünde bendeniz)
 (Heykelin az ilerisinde yapay mağaranın girişi)
Braccio di Bartolo - Saray Cücesi heykeli
 "Aman tanrım, Yeryüzündeki tüm sanat eserlerini satın alabilecekken Medici'ler bunu mu seçmiş?" s.157

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)
 (Mağaranın önünde bendeniz)

"Adını mimarı Bernardo Buontalenti'den almış olan Buontalenti Mağarası, Floransa'daki en tuhaf yerdi. Pitti Sarayı'na gelen genç ziyaretçiler için bir eğlence evi olarak tasarlanan üç bölmeli mağara süiti, natüralist fantezi ile gotik aşırılığın bir karışımıydı." s.162
Boboli Bahçeleri
 (Dünyadaki ilk opera gösterisinin gerçekleştiği anfi tiyatro)
 
 (Bahçede yer alan devasa büstün önünde bendeniz)
(Neptün çeşmesinden Pitti sarayının arka cephesi)
(Palazzo Pitti'nin Ön cephesi. Fotoğraf bana ait)
 (Palazzo Pitti'nin önünde bendeniz)
(Ana Giriş Kapısı)

Boboli Bahçeleri
Pitti Sarayından Vecchio sarayına geçişte kullanılan Vasari Koridoru. Koridor Vecchio köprüsünün üst kısmında kalıyor ve dünyanın en büyük portre koleksiyonunu barındırıyor. s.179

 (Senyörler Meydanı Panoraması)

 (Davut heykeli önünde bendeniz)
  Vecchio sarayının hemen önünde yer alan Senyörler meydanı. Burada yer alan onlarca heykeli en ünlüsü kuşkusuz Michelangelo'nun Davut heykelinin kopyası. s.185
Palazzo Vecchio
Palazzo Vecchio içinde yer alan Beşyüz salonu. Soldaki duvarda Vasarinin Marciano Savaşı resmi.
Resmin çok küçük bir ayrıntısında bir flama üzerinde yazan Cerca Trova (ara bulacaksın) yazısı
"...Michelangelo'nun nefes kesici Zafer Heykeli'ne bakmak daha kolaydı. Yaklaşık üç metre boyundaki bu heykel, aşırı muhafazakar Papa II. Julius'un -II. Papa Terribile" mezarı için yapılmıştı. Vatikan'ın homoseksüellik konusundaki tutumunu bilen Langdon bunu hep ironik bulmuştu. Heykelde, Michelangelo'nun uzun seneler aşık olduğu ve üç yüzden fazla sone yazdığı genç adam Tommaso dei Cavalieri betimleniyordu." s.191
"Vasari tarafından I. Francesco için gizli bir çalışma odası olarak tasarlanan dikdörtgen il Studiolo, içeri girenlerde dev bir hazine sandığının içinde olduğu hissini uyandıran yuvarlak, beşik tonozlu bir tavana sahipti." s.196
"Damien Hirst'ün tartışmalar yaratan eseri Tanrı Aşkına, Vasari'nin ünlü İl Studiolo'sunda sergilenince büyük patırtılar kopmuştu. Bu, platinden gerçek boyutlu bir insan kafatasıydı. Yüzeyi tamamıyla birbirine çok yakın işlenmiş sekiz bin parlak elmasla kaplanmıştı" s.197

Palazzo Vecchio'da bulunan Dante'ye ait ölüm maskesi s.201
 Laurentian Kütüphanesi
"Michelangelo tarafından tasarlanmış dünyanın ilk halk kütüphanesine çıkan muhteşem bir merdiveni vardır. Oradaki kitaplar kimsenin alıp götürmemesi için koltuklara zincirlenmiştir. Tabii ki oradaki kitapların birçoğu dünyadaki tek kopyalardır." s.213
Laurentian Kütüphanesi
(Sabinli Kadınların Kaçırılışı-1582- Giambologna)
(Polyxena'nın Kaçırılışı-1866- Pio Fedi)
(Medusanın başını kesen Perseus-1545- Cellini)


 (Neptün-Poseidon Çeşmesi)



"Loggia Dei Lanzi'nin açık hava heykelleri arasından ilerlerken tüm figürlerin tek bir temanın çeşitlemelerini sahnelediklerini düşünmeden edemedi: kadın üzerindeki erkek egemenliğinin vahşice sergilenişi." s.227
Sabinlerin Kaçırılışı
Polyksena'nın Kaçırılışı
Medusa'nın Kesik Kafasını Tutan Perseus..."
I.Cosimo'nun Göğe Yükselişi.... Bu Beş Yüz Salonu'nun tam ortasındaki büyük ve yuvarlak ay tabyası, Vasari'nin en kıymetli tablolarından biriydi." s.251
(Museo Casa Dante)
(Dante müzesinde bir cehennem tasviri)
Dante müzesinin içi
 
 Pencereden müzenin dışı
 Pencere önünde bendeniz
 Bir Dante heykeli önünde bendeniz
 Romanda ismi zikredilen tüm ilahi komedyayı içeren poster. Arkamda ilahi komedya sağımda cehennem, solumda cennet :-)
 Casa Torre- Kule ev'in dıştan görünüşü




 Büstün altında her daim taze çiçekler ve zambak var
 (Bir döşeme taşında kendiliğinden oluştuğuna inanılan Dante silüeti)

"Via Santa Margherita'nın üzerindeki Casa di Dante, taş cephenin yarısından yola kadar sarkan büyük Museo Casa di Dante pankartıyla kolaylıkla fark edilir."
(Dante kilisesi önünde. Diren Dante :-)
(La Chiesa di Santa Margherita dei Cerchi)
(Kilisenin içi)
(Dante Gabriel Rosetti- Beatrice)
(kilise içinde yer alan Beatrice Mezarı)
"Dante Kilisesi olarak bilinen La Chiesa di Santa Margherita dei Cerchi ibadethanesi, bir kiliseden çok şapeldi. Minik tek odalı ibadethane, Dante hayranlarının büyük şairin hayatındaki iki önemli anın vuku bulduğu, bu nedenle Kutsal Toprak olarak gördükleri popüler bir yerdi." s.281


"Langdon içgüdüsel olarak sola dönüp Beatrice Portinari'nin sade kabrine baktı. İnsanların bu kiliseyi ziyaret etmelerinin esas sebebi bu mezardı. Ama kabrin kendisi değil de yanındaki ünlü nesne daha çok ilgilerini çekiyordu. 
Hasır bir sepet
O sabah, her zamanki gibi sade hasır sepet Beatrice'in kabrinin yanında duruyordu. Ve o sabah, her zamanki gibi içinde katlanmış kağıt vardı; hepsi ziyaretçilerin Beatrice'e yazdığı mektuplardı. 
Beatrice Portinari, talihsiz aşıkların koruyucusu azizi haline gelmişti ve eskiden beri Beatrice'e yazılan dualar, yazana aracılık eder; belki birini onları daha çok sevmeye teşvik eder veya gerçek aşklarını bulmalarına yardımcı olur ya da göçüp gitmiş bir sevgiliyi unutmaları için onlara güç verir umuduyla sepetin içine bırakılıyordu. s.283
Piazza Duomo ve Santa Maria del Fiore Katedrali
Piazza Duomo- Duomo Meydanı
(Santa Maria del Fiore Katedralinin Kubbesi. Şehirdeki en yüksek kubbe)







"II. Duomo ya da resmi adıyla Santa Maria del Fiore Katedrali, Ignazio Busoni'ye takma ismini kazandırmanın yanı sıra Floransa'nın hem manevi hem de yüzyıllar süren dram ve entrika merkezi olmuştu. Binanın değişken geçmişi, Vasari'nin kubbede kullandığı için hor görülen Son Hüküm freski hakkında yapılan uzun ve şiddetli tartışmalardan, kubbeyi bitirmesi için seçtiği mimara kadar hararetli çekişmelere sahne olmuştu." s.291
(Kubbenin iç kısmında Vasari tarafından yapılan Son Yargı- Last Judgement- Freski)

"Zamanın en büyük ressamı olan Filippo Brunelleschi sonunda karlı anlaşmayı yapmış ve kubbeyi tamamlamıştı. Günümüzde, Brunelleschi'nin heykeli, Canonici Sarayı'nın dışında oturmuş, şaheserine memnuniyetle bakarken görülebilir." s.291

(San Giovanni Vaftizhanesi)
"Katedral gibi çok renkli taşlar ve çizgili gömme sütunlarla süslenmiş vaftizhane, dikkat çekici şekliyle büyük binadan ayrılıyordu. Kimilerinin söylediği gibi, katlı bir pastaya benzeyen sekiz kenarlı yapı, düz bir beyaz çatıya doğru yükselen üç kattan oluşuyordu"...
"Langdon sekizgen şeklin estetikle değil, sembolizmle ilgisi olduğunu biliyordu. Hristiyanlıkta sekiz rakamı, yeniden doğuşu, ve yeniden yaratılışı temsil ediyordu. Sekizgen, Tanrı'nın cennet ve cehennemi yarattığı altı günü, Sebt için bir günü ve Hristiyanların vaftizle 'yeniden doğdukları' veya 'yeniden yaratıldıkları' sekizinci günü temsil eden bir hatırlatmaydı."
s.292
(Vaftizhanenin tavanını süsleyen Bizans tarzı mozaikler) 
(Lorenzo Ghilberti- Cennetin Kapıları)

"Yaklaşık beş metre yüksekliğindeki bronz kapıları yapmak Lorenzo Ghiberti'nin yirmi yılını almıştı. Üzerlerinde kutsal kitaptan figürlerin bulunduğu on panoyla öylesine kaliteli şekilde süslenmişlerdi ki, Giorgio Vasari kapılar için "Her yönden inkar edilemeyecek kadar kusursuz ve şimdiye kadar yapılmış en muhteşem sanat eseri," demişti." ...
"Ghiberti'nin parıldayan Cennetin Kapıları, her biri Eski Ahit'teki farklı bir önemli sahneyi betimleyen on tane kare panelden oluşuyordu. Cennet Bahçesi'nden Musa'ya ve Süleyman Mabedi'ne kadar değişen Ghiberti'nin heykel anlatımı, her bir beş panelden meydana gelen  iki dikey sütun üzerinde gözler önüne seriliyordu." s.294
"Bakışlarını mozaiğin göbeğine çevirdi. Ana altarın tam üzerinde, kurtarılanlarla lanetlenenlere yargıçlık yapan sekiz metre boyundaki İsa tasviri yükseliyordu. Dürüst olanlar İsa'nın sağ tarafında sonsuz hayat ödülünü alıyordu. Sol tarafındaysa günahkarlar taş kesilmiş, kazıklara geçirilmiş ve türlü yaratıklar tarafından yeniyordu." s.301
 "Yukarıdaki korkutucu mozaikte boynuzlu bir şeytan, bir insanı kafasından yemeye başlıyordu. Kurbanın şeytanın ağzından sarkan bacakları, Dante'nin Melabolge'sinde bellerine kadar gömülü günahkarların kıvranan bacaklarını çağrıştırıyordu...... Tıpkı Dante'nin Cehennem'inin son kantosunda tasvir ettiği gibi, şeytanın üç başlı olduğu izlenimini vererek, kulaklarından dışarı kıvrılan iki koca yılan da günahkarları yiyordu. " s.301

(Vaftiz Kurnası)
"Evet, bu bir sunak veya masa değil. Cilalı ahşaptan yapılma tabla aslında bir kapaktı ve derin bir bölümün üstünü örtüyordu. 
Sienna; "Vaftiz kurnası mı?" diye sordu.
Langdon başını salladı. "Dante bugün yaşıyor olsaydı, işte tam da bu kurnada vaftiz edilirdi...." s.303


"Langdon, Michelino tablosunu gösterdi. Ufukta Dante'nin arkasında gökyüzüne doğru yükselen koni şeklinde bir dağ görünüyordu. İnce bir patika dağın etrafında gittikçe daralan bir şekilde dokuz kez dönerek tepeye doğru çıkıyordu. Çıplak figürler yolda çeşitli kefaretler ödeyerek acı içinde tepeye tırmanmaya çalışıyorlardı.
Langdon, işte karşınızda Araf Dağı diye belirtti ve ne yazık ki bu yorucu, dokuz daireli tırmanış, cehennemin derinliklerinden cennetin nuruna çıkan tek yoldur. " s.311
"kanatlı bir melek Araf Dağı'nın eteğinde bir tahtın üzerinde oturuyordu. Meleğin ayaklarının dibinde bir sıra tövbekar, günahkar yukarı tırmanma izni bekliyordu. Meleğin elinde uzun bir kılıç vardı ve ucu tuhaf bir şekilde sıranın başındaki insanın yüzüne saplanmış gibi duruyordu." s.312
(asklepios ve asası)
Bir önemi yok ama nazarlığınızın tıbbın eski bir simgesi olduğunu söylediniz ki bu doğru. Ama ona caduceus diyerek çok yaygın bir hata yaptınız. Caduceus'ta asanın üzerinde iki yılan ve tepesinde de kanatlar vardır. Sizin nazarlığınızda bir tane yılan var ve kanatları yok. Sizin sembolünüzün ismi... Asklepios'un Asası" s.337

VENEDİK
344. sayfadan itibaren romanın yeni mekanı Venedik oluyor. Burada iki önemli mekan Palazzo Ducale (Dükler Sarayı) ve San Marco Bazilikası
Dükler Sarayı
 Dükler Sarayı
Dükler Sarayı

 San Marco
  San Marco
 San Marco
Museo Correr
Palazzo Grassi
"Langdon zaten Venedik'in en ünlü müzelerini aklından geçirmeye başlamıştı. Akademi Galerisi, Ca'Rezzonico, Grassi Sarayı, Peggy Guggenheim Koleksiyonu. Correr Müzesi. Ne var ki hiçbiri tarife uymuyordu." s.346
"Sinskeyi bir kalem çıkarıp Zobrist'in fotoğrafının altına yazmaya başladı: Bir H harfi ve ardından gelen bir artı işareti. "Siz simgeleri iyi tanıyorsunuz," dedi. "Bunu tanıdınız mı?"

H+
Başını hafifçe sallayan Langdon, "H artı" diye fısıldadı. "Elbette, birkaç yaz önce kampüsün her yerine asılmıştı. Ben de bir tür kimya konferansı olduğunu sanmıştım." 
Sinskey, kendi kendine güldü. "Hayır, bu dünyanın en büyük transhümanizm toplantısı olan 2010 Hümanite Artı zirvesi için kullanılan simgeydi" s.366
 
Büyük Kanal
 Canaletto'nun resimlerinde büyük kanal ve gondolcular
Büyük kanalda gondol
"Langdon hızlanarak onlara yetişti. Mimariye hayran biri olarak Büyük Kanal'da bir gezintiyi aceleye getirmek onun için akıl almaz bir şeydi." s.372
 Azize Lucia
 Azize Lucia'nın kemiklerinin bulunduğu kilise
Azize Lucia'nın mezarı
"Langdon kilisenin yan tafafındaki yazıdan azizenin ismini okuyarak, "Azize Lucia" dedi. "Körlerin kemikleri."
"..... Kiliseyi gösterdi. 'Yazıyı görüyor musun? Azize Lucia buraya gömülmüş...... Ve birden Azize Lucia'nın körlerin koruyucu azizi olduğu aklıma geldi." s.373
"Langdon kumarhanenin afişindeki kelimeleri hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştı ama Rönesans stili muhteşem saray, Venedik manzarasının on altıncı yüzyıldan beri bir parçasıydı. Bir zamanlar şahsa ait bir malikane olan bu yer artık smokinle girilen bir kumarhaneydi. Burası besteci Richard Wagner'in 1883'te Parsifal operasını besteledikten kısa bir süre sonra kalp krizi geçirip öldüğü yerdi." s.377
 
(Ca'pesaro Modern Sanat Müzesi)
"Yıllar önce Langdon içeri girmiş ve Gustav Klimt'in Viyana'dan ödünç olarak getirtilen Öpücük adlı başyapıtını görmüştü. Klimt'in birbirine sarılmış iki sevgilinin altın varaklı büyüleyici yorumu, sanatçının eserlerine tutku duymasına neden olmuş ve Langdon Venedik'in Ca'Pesaro Müzasi'nin modern sanata olan tutkusunu ateşleyen yer olduğuna inanmıştı." s.377
Ponte Rialto- Rialto Köprüsü
"İleride ünlü Rialto Köprüsü duruyordu. San Marco Meydanı'na giden yolu yarılamışlardı. Köprüye yaklaştıklarında Langdon başını kaldırıp yukarı baktı ve melankolik bir yüz ifadesiyle parmaklıklardan aşağı bakan yalnız figürü gördü." s.378
"Batma eğilimi yüzünden yüksek binaların inşa edilmediği şehirdeki yüksek yapı olan San Marco Çan Kulesi, Venedik'in kanallar ve geçitler labirentine girenlere yol gösterici bir işaret kulesi işlevi görüyordu,..." S.381
"Girişteki sütunlardan birinin tepesinde, San Theodore'nin tuhaf heykeli, öldürdüğü ejderhasıyla gururla poz veriyordu. Langdon bu ejderhayı daha çok timsaha benzetirdi." s.390
"İkinci sütunun tepesinde Venedik'in her yerinde görülen sembol vardı: Kanatlı aslan. Üzerinde latince Pax tibi marcei evangelista meus(Huzur içinde yat, sevgili vaiz Markos) yazan açık bir kitabın üstüne tek pençesini koymuştu. efsaneye göre bu sözler, Aziz Markos'un Venedik'e gelmesi üzerine bir melek tarafından söylenmişti ve naaşının bir gün burada yatacağını varsayıyordu."


"Langdon meydanın dirseğine doğru ilerlerken tam karşısında, San Marco Saat Kulesi'nin mavi cam kadranını gördü. James Bond Ay Harekatı filminde kötü adamı bu saat kulesinden aşağı atmıştı." s.391




 "San Marco, işte bu altın aslanın altında, en ünlü hazinelerinden birini gösteriyordu. Dört büyük bakır at akşamüstü güneşinde ışıldıyordu."
"Her an aşağıdaki meydana atlayacakmış gibi duran bu dört paha biçilmez at, Venedik'teki pek çok hazine gibi, Haçlı Seferleri sırasında İstanbul'dan yağmalanarak getirilmişti." 
(Dört atlı heykelinin sökülmeden önce İstanbul hipodrom girişindeki canlandırması)
Konu 
(History Channel'de hipodrom ile ilgili belgeselden)
"Yağmalanarak getirilen bir başka sanat eseri de kilisenin güneybatı köşesinde, atların altında duruyordu: Tetrark olarak bilinen mor bir porfirdi. Heykel, on üçüncü yüzyılda İstanbul'dan getirilirken ayağının kırılıp kaybolmasıyla tanınıyordu. 1960'larda ayak, mucizevi bir şekilde İstanbul'da bulunmuştu. Venedik, heykelin kayıp parçası için istekte bulunmuş, Türk yetkililerse basit bir mesajla cevap vermişlerdi: Siz bizim heykelimizi çaldınız, biz de ayağı vermiyoruz."




"Hava altın kokuyor.
 Robert Langdon daha önce de büyük katedraller görmüştü ama San Marco'daki Chiesa d'Oro'nun etkisi bambaşkaydı. Yüzyıllar boyunca, San Marco'nun havasını solumanın bile kişiyi zenginleştireceği iddia edilmişti. Bu ifade sadece bir benzetme değil, gerçeğin ta kendisiydi. 
 Milyonlarca altın karodan meydana gelen iç kaplamalar sebebiyle, havada uçuşan tozlar bile altın parçacıkları içeriyordu. Havadaki bu altın tozu, batı penceresinden giren parlak gün ışığıyla birleştiğinde, insanların hem ruhsal bir zenginliğe kavuşmasını hem de derin nefes aldıklarında, ciğerlerini yaldızlayan dünyevi bir zenginlik kazanmalarını sağlayan canlı bir atmosfer yaratıyordu." s.404

(Havariun kilisesinin rekonstürüksiyonu. Bugün bu kilisenin yerinde Fatih Cami vardır)
Mimari açıdan bazilika kelimesi, Avrupa veya Batı'da inşa edilen Doğu veya Bizans tarzı kilise anlamına geliyordu. Konstantinopolis'teki Havariyyun Kilisesi'nin bir taklidi olan San Marco'nun öylesine doğulu bir tarzı vardı ki rehberlerde genellikle, çoğu Bizans katedrallerinden dönüştürülmüş Türk camilerini görmeye eşdeğer sayılacağı yazılırdı. s.405

"Gustave Dore'nin, toplanmış kalabalığı haçlılara katılmaları için yüreklendiren, kollarını yukarı kaldırmış, kör ve yaşlılıktan pürsümüş bir dükayı betimlediği ünlü resim. Dore'nin çizdiği resmin ismi hala hafızasındaydı. 'Haçlılara Vaaz Veren Dandolo.'
"Langdon yüksek sesle , 'Enrico Dandolo,' dedi. Sonsuz ömür süren Düka." s.406
(Haçlı ordularının İstanbul'a girişini tasvir eden başka bir gravür. Yine Dore'ye ait)

 (Kağıt Kapısının üzerinde yer alan heykel İstanbul'da elçilik yaptıktan sonra Venediğe dönüp Doj olan Andrea Gritti'ye ait)
"Bazilikanın güneybatı köşesinden sola dönerek "Kağıt Kapısı"na doğru ilerlediler. Burası Bazilika'yı Dükalar Sarayı' na bağlayan ek binaydı. Dükalar buraya halkın okuması için kararnameler astıkları için bu isim verilmişti." s.412
(Andrea Gritti'nin Tiziano tarafından yapılan portresi. Gritti ailesi Beyoğlu semtinin isim babasıdır. Konu ile ilgili daha önce yazdığım yazı: http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/10/bey-ve-oglu-bir-bolgeye-ismini-veren.html )

"....Langdon'un hafızasının derinliklerinden gelen görüntü.. gösterişli bir çini zamine gömülmüş olan yıpranmış bir mermerin üzerine yazılmış Dandolo'nun latince ismiydi.
Henricus Dandolo." s.417

"Muhteşem Frari Kilisesi'nin doğusunda bulunan Pietro Longhi Atölyesi, Venedik'in tarihi kostümler, peruklar ve aksesuvarlar satan belli başlı mağazalarından biriydi. Müşteri Listesi; film şirketleri, tiyatro toplulukları ve Venedik Karnavalı'nın abartılı baloları için onları giydirecek personelin uzmanlığına güvenen nüfuzlu kişilerden oluşuyordu." s. 451
Bir Pietro Longhi kostümü Meraklısı için http://www.pietrolonghi.com/home.php

İSTANBUL

"Burası ikiye bölünmüş bir dünya, karşıt güçlerin şehriydi: Dindarlarla laikler; eskiyle yeni; Doğu'yla Batı... Avrupa ile Asya arasındaki coğrafi sınırda duran bu ebedi şehir, gerçekten de Eskidünya'dan daha da eski bir dünyaya uzanan bir köprüydü.
İstanbul."
 (Topkapı Sarayı)
 (Topkapı Sarayı)
 Topkapı Sarayı Babüsselam Kapısı)
 (Sultanahmet Camii)
 (Sultanahmet meydanının eski hali)
(Camiye Blue Mosque denmesine neden olan iç bezemeler)
"Şehir; Topkapı Sarayı, Sultan Ahmet Camii, Yedikule ile folklorik savaş, zafer ve yenilgi efsaneleriyle doluydu."
 (Henüz camiye çevrilmeden önce Ayasofya)
 (Bizans Devri Tarihi Yarımada canlandırması)
 (Denizden Ayasofya)
(Havadan Ayasofya)

(Pandantiflerde bulunan Serafim melekleri)


(Osmanlı devrinde Ayasofya)
"MS 360 yılında inşa edilen Ayasofya, Enrico Dandolo ve Dördüncü Haçlı Seferi ordusunun şehri fethettiği 1204 yılına kadar Doğu Ortodoks Katedrali olarak hizmet vermiştir. On beşinci yüzyılda, Fatih Sultan Mehmet'in Konstantinapolis'i ele geçirmesinden sonra camiye dönüştürülmüş ve 1935 yılında müze haline getirilene kadar Müslümanların ibadethanesi olarak hizmet vermişti."
 (Günümüzde Miilion anıtından geriye kalan taş parçası)
 
(Million anıtı günümüze ulaşabilseydi böyle bir şey olacaktı)
(1855 Hipodrom)
 
 (Mısırdan Getirilen Obelisk)
 (Obeliskin alt kısmında 2. Thedossius tarafından yerleştirilen kaide)

(Bizans Devrinde Hipodromda yer aldığı söylenen 60 adet heykel ve obeliskin canlandırması)
(Obeliskin Mısır'dan getirilişini tasvir eden bir resim)
 (Yılanlı Sütun)
(Yılanlı Sütunun Orijinal hali)
(Sütunun tepesinde olması gereken yılan başlarından sadece bir tanesi günümüze ulaşmıştır)
"Sultanahmet Parkı'ndaki geniş yapraklı ağaçlar, grup patikada yürürken onları yağmurdan bir miktar koruyordu. Yürüyüş yollarına, ziyaretçileri parkın ilgi çekici yerlerine yönlendiren tabelalar yerleştirilmişti: Luksor'dan getirilen bir Mısır dikilitaşı; Delfi'deki Apollon Mabedi'nden getirilen Yılanlı Sütun; Bizans İmparatorluğu zamanında "sıfır noktası" kabul edilerek, tüm mesafelerin ölçüldüğü Milyon Taşı (Million Anıtı)" s.477



"Yağmurda parıldayan Ayasofya'nın dev cüssesi, kendi başına bir şehir gibiydi. Kenarları gümüş grisi, inanılmayacak kadar geniş merkez kubbesi, çevredeki diğer kubbeli binaların üstünde duruyor gibiydi. Her birinin tek şerefesi ve gümüş grisi bir alemi bulunan dört minare, binanın köşelerinden yükseliyordu. Merkez kubbeden o kadar uzaktakiler ki, aynı yapıya ait olduklarına inanmak güçtü." s.478

 1880
"Müzedeki bağlantılarıyla buluşma yeri, namazdan önce Müslümanların abdest aldığı gösterişli bir şadırvandı." s.484


(İmparator Leon Mozaiği)
(İmparator kapısı)
"Mirsat en geniş kapıya doğru yürüdü: Bronz kaplı devasa bir giriş. Coşkuyla "İmparator Kapısı" diye fısıldadı. Bizans zamanında bu kapıyı sadece imparator kullanabiliyordu. 
 "Mirsat bakışlarını kapının üstündeki mozaiğe kaldırdı. Mozaikte Pantokrator İsa'nın resmi vardı: sağ eliyle kutsarken sol elinde Yeni Ahit' i tutan İsa'nın ikonik görüntüsü s.486
"Tüm mekanı tek bir kare içine alan merkezdeki naos, kendinden sonra yapılan katedrallerde olduğu gibi bir haçın dört kolu boyunca uzanıyordu."


"Cennetten yeryüzüne doğru daha doğrusal bir rota çizerek kubbeden aşağı inen kablolar pırıl pırıl parlayan avizeler taşıyorlardı. Bu avizeler çok alçakta duruyormuş gibi göründükleri için uzun boylu ziyaretçilerde başlarına çarpacakları izlenimleri uyandırıyordu. Gerçekte bu, mekanın büyüklüğünden kaynaklanan başka bir yanılsamaydı, çünkü avizeler yerden üç büyük metre yukarıda duruyorlardı." s.488


 Mirsat heyecanla "Evet" dedi "Ve Allah ve Muhammed" Rehberleri Brüder'in bakışlarını, hat yazısıyla Arapça Allah ve Muhammed isimlerinin yazılı olduğu iki muazzam levha arasında yükselen İsa mozaiğinin bulunduğu ana mihraba doğru yönlendirirken Langdon gülümsedi." s.489

"Deisis mozaiği, Pantokrator İsa tartışmasız binadaki en gizemli parçalardan biriydi." s.491
"Hemen yanına koşan Langdon, üstüne kazınmış yazıyı inceledi HENRİCUS DANDOLO" s.492
"O akşam İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası yeraltında Franz Liszt'in ünlü eserlerinden birinin, tamamı Dante'nin cehennem yolculuğundan esinlenerek bestelenmiş Dante Senfonisi'nin konserini veriyorlardı" s. 500
"Koro, trompetler ve borular eşliğinde aynı uyarıyı bir kez daha seslendirdi. "La ogne sperenza voi ch'entrate"
İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu" s.502
"karanlıkta iç içe geçen ışıklandırılmış ağaç gövdelerinden gerçeküstü bir orman oluşturuyordu" s.503

"Bir okla yolu gösteren tabelada korkunç bir dişi canavarın ismi yazılıydı MEDUSA"