27 Nisan 2011 Çarşamba

İstanbul'da Bir Semte İsmini Veren Yahudi Türk'ler.


Tarih boyunca onaltı devlet kurup yıkan bizler, son Türk devleti  olarak adlandırdığımız Türkiye Cumhuriyetinin (diğerleri neden "Türki" Cumhuriyetlerdir, bilinmez!) cumhurbaşkanlığı forsunda bu 16 devleti birer yıldızla simgeleştiririz. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 7. yıldız Hazar devletini temsil eder. Hazar Kağanlığı (ya da devleti) 7 ila 10. yy.lar arasında, yaklaşık 400 yıl hüküm süren, tarihteki tek Yahudi Türk devletidir. Kendisi de , Macaristana göç eden Hazar Türkü ve Yahudi bir ailenin çocuğu olan yazar Arthur Koestler "Onüçüncü Kabile" adlı kitabında Doğu Avrupa (Aşkenaz) Yahudilerinin Türk kökenli Hazarlar olduklarını yani Onüçüncü kabileden geldiklerini savunmuştur. İsrailoğullarının dini olarak bilinen Museviliğin oniki mezhebi vardır ve bu mezhepler, Nuh peygamberin oğlu "Sam"ın torunlarından Yehuda'nın oniki oğlunun kabilelerine ait mezheplerdir. Bütün dünyadaki Yahudilerin ve Doğu Avrupa Yahudilerinin bu oniki kabileden geldiğine inanılır. Artur Koestler ise 13. Kabilenin Türkler olduğunu ileri sürer. Türk- İslam sentezcilerinin hiç hoşuna gitmeyen bu "sapma" İstanbul kültüründe de önemli izler bırakmıştır.
(Hazar Devleti Bayrağı)


Hazar devletinde yaşayan Yahudi Türklere Karaim'ler denir. İbranice'de "Kara" okumak fiiline işaret eder. Karaimler Okuyanlar anlamına geliyor. Bunun nedeni 8. yy'da Irak Yahudileri arasında yaygınlaşan bir tarikat, sadece Tevrat'a iman edilmesini, Talmud denilen sözel gelenek ve kuralların reddini emreden bir anlayış geliştirdi. Kabaca bir benzetme yaparsak bizdeki Kur'an'a iman edip hadis ve sünnet'e kulak asmamak gibi diyebiliriz. Ancak bu akım hep batıni kaldı ve ana akım İsrailoğuları hem Tevrat'a hem de Talmud'a (Kabbalah) iman ettiler. İşte Karaim Türk Yahudileri batıni tarikatın en güçlü temsilcileri oldular ve onlarda kendilerini İsrailoğullarından ayırdılar. 730 yılında resmi devlet dini olarak Yahudiliği seçen Hazar Devleti 1030 yılında yıkıldı. 


(Cumhuriyetin Erken Döneminde Karaim Cemaati)

2. Mehmet Bizans devletine son verdikten sonra hem Bursa'da hem Kafkasya'da yaşayan Yahudileri İstanbul'a yerleştirdi. Karaim (Karay) Türkleri ağırlıklı olarak bugünkü Sirkeci- Bahçekapı arasına ve karşı kıyıda Galata'nın eteklerine yerleşti. Bu bölgeye ise Karay-Köyü (KARAKÖY) ismi verildi. Yani bugün hergün üzerinde yürüdüğümüz bu semte adını veren tarihteki tek Yahudi Türk devletinin mensuplarıdır. 


Kendisi ve eşi de bir Karaim Yahudisi olan Litvanya'nın Ankara Büyükelçisi Dr. Halina Kobeckaite'nin bir mülakatta verdiği rakamlara göre dünyadaki Karaim Türklerinin sayısı şöyle:  ”Litvanya’da 260 kişi, Polonya’da 100 kişi, Kırım’da 800 kişi, İstanbul’da 100 kişi, Rusya’nın çeşitli kentlerinde dağılmış Karay Türkleri ile birlikte toplam bin 500 kişi bulunuyor" Sayı çok azalmış. Bugün dünyada sadece 2 tane Karaim Sinegogu (Kinessa) kalmıştır. Biri Kırım'da, diğeri diğeri İstanbul- Hasköy'dedir. İstanbul'da Karaim Yahudilerine ait tek mezarlık ise Halıcıoğlu köprüsünden Okmeydanına doğru giderken Bademlik denilen bölgede kalmıştır. İstanbul'da bugün sadece 50 Karaim Türk Yahudisi vardır. 



(İstanbul Halıcıoğlu Karaim Mezarlığı)


2007 yılında TRT'de yayınlanan bir belgeselde konuşan İstanbul'un son Karay Yahudilerinden Selim Tanatar'a göre nüfus azlığından İstanbul'da artık Karay'lar arasında evlilik olamadığı için evlenmek isteyenler ağırlıklı olarak ya müslümanlarla ya da Kırım, Ukrayna, Litvanya gibi ülkelerde yaşayan başka Karay'lar la evleniyorlarmış. İbadetlerinde Tanrı'ya "Tengri" ya da "Alla" diye hitap eden Karaimler aynı Müslümanlar gibi kıbleye doğru ibadet ediyorlar, Kinessa'ya girerken ayakkabılarını çıkarıyorlar ve ibadet etmeden önce temizleniyor, yıkanıyorlar. Ayrıca İsrailoğullarından farklı olarak Musa'dan sonra gelen İsa ve Muhammedi'de peygamber olarak sayıyorlar. 


İstanbul kültürünün solmakta olan bu renklerine saygılarımla...


(Bir Karaim Hazan'ı-Din Adamı- Dua Ederken) 





23 Nisan 2011 Cumartesi

"Büyük Felaket'in" Kurbanı Arshile Gorky'nin Hüzünlü Yaşam Öyküsü

Yaşamı bir trajedi ile başlayıp yine bir trajedi ile sona eren Ressam Arshile Gorky 20. yüzyıl Amerikan resminin en önemli figürlerinden biri olmayı başarmış Van doğumlu bir Ermeni'dir. 15 Nisan 1904 tarihinde Van'ın Khorkom köyünde doğduğu zaman kilise defterindeki adı Vostorik Manuk Adoyan'dı. Henüz 6 yaşındayken babası çalışmak için karısı ve çocuklarını geride bırakarak Amerika'ya göçer. 11 yaşına geldiğinde ise bugün Büyük Felaket diye anılan olaylar nedeniyle annesi ve kızkardeşleriyle birlikte Yerevan (Erivan) a göçetmek zorunda kalır. Ancak felaketler peşlerini bırakmaz. Erivan'da inanılmaz sıkıntılar yaşarlar ve annesi henüz 15 yaşında olan Vostorig'in kucağında açlıktan ölür. 


(Arshile Gorky-1933)

Daha sonra 9 ay süren bir yolculuktan sonra kardeşi Hartuş ile birlikte NewYork'un Ellis adasına ulaşırlar. Artık Amerika'da, babasının yanındadır. Yıl:1920. Amerika'da kendini büyük bir sevgi beslediği yazar Maksim Gorky'nin akrabası Arshile (Aşil) Gorky olarak tanıtır. Kendine neden mitolojideki Aşil ismini seçtiğine ayrıca döneceğiz. 


1922’de Boston’da “New School of Design” adlı bir akademiye girer, sonra asistanlık yapmaya başlar. Burada Mark Rothko gibi ileride Amerikan resminin önemli temsilcilerine hocalık ta yapar. 


Gorky hayatının hiç bir döneminde yaşadığı felaketleri resimlerine yansıtmadı. Bu trajedileri tamamen içselleştirmişti. 1930 larda o dönemin pekçok ressamı gibi acınacak derecede yoksuldu. 1920'li yıllarda Picasso, Miro, Matisse, Post-Empresyonizm ve Cezanne'a çok öykünmesine rağmen 1940 lara doğru kendi çizgisini yakalamış, özellikle 1942-45 yılları arasında New York sanat ortamının lideri olmuştur. Kendi özgün çizgisini yakaladığı bu dönem onun hayatının da en mutlu yıllarıydı. Bir çok sanat eleştirmeni soyut dışavurumculuğun başlangıcını Jackson Pollock'a değil, Arshile Gorky'e bağlarlar. 


Ancak hayatının bu en verimli yılları üst-üste gelen felaketlerle kesintiye uğrar. Önce atölyesi yanar, sonra kanser olduğunu öğrenir ve nihayet bir trafik kazası geçirerek resim yaptığı sağ elini yaralar ve felç geçirir. Nihayetinde 1948 yılında henüz 44 yaşındayken kendini asar ve çok sevdiği annesine kavuşur.


1912 yılında henüz 7 yaşında iken babasına yollanmak üzere annesiyle çektirdiği bir fotoğraf vardır. Bu fotoğraftan yola çıkarak yaptığı iki resim onun annesi ile ilgili duygularını çok iyi yansıtır. Bir söyleşisinde şöyle anlatıyor bu ilişkiyi: Resim yaptığım zaman sık sık kendime öyküler anlatırım. Yaptığım resimle alakası olmayan öyküler. Annemin uzun önlüğüne yüzümü kapatıp gözlerimi yumduğumda pek çok öykü dinlerdim ondan. Portresinde gördüğümüz gibi uzun beya bir önlüğü vardı. Bir de işlemeli önlüğü vardı. anlattığı öyküler ve önlüğündeki işlemeler kafamda sık sık birbirine karışırdı. Tüm hayatım boyunca annemin anlattığı öyküler ve önlüğündeki işlemeler belleğime resim olarak sökün etmiştir." 


(1912'de Annesiyle çektirdiği fotograf)


Bu resimden yola çıkarak yaptığı "Sanatçı ve Annesi" adlı resime 1926 yılında başlamış ve asla bitirmemiştir. Yine aynı söyleşide bu durumla ilgili şunları söylüyor: "Birşey bittiği zaman ölmüş demektir. Ben sonsuzluğa inanırım. Hiç bir zaman bir resmi tamamlamam" Gorky ölümünü asla kabullenemediği annesini bitirmediği bir resminde sürekli yaşatmaya çalışmıştır. 


(Sanatçı ve Annesi , c. 1926-c. 1948, Ailsa Mellon Bruce Fonu)
Resimde eller yarım bırakılmış, ayrıca fotoğrafta Arshile elinde yer alan çiçekler de silinmiştir adeta. O bitmemişlik duygusu ve melankoli tüm resme hakimdir. 


Arshile Gorky'nin sadece bu resimde çocukluğunda yaşadığı büyük felaketin izlerini yansıttığını görebiliriz. Bu resim dışında hiçbir zaman bu trajediyi resimlerine yansıtmamış, adeta içselleştirmiştir. Tıpkı ismini aldığı mitolojideki Aşil gibi annesi tarafından ölümsüzlük verilmiş bir kişi olmak istemiştir. Acılarını içine gömmüş ve Aşil gibi sağlam ve dayanıklı olmayı denemiştir. Ama onun tek zayıf yanı -topuğu- yine çocukluğundaki anıları olmuş, annesine duyduğu sevgisi onu hiç yalnız bırakmamıştır. 


(Sürrealist Şair Andre Breton'la-1945)
Geçen yıl Mayıs ayında Tate galeride büyük bir retrospektif sergisi gerçekleşen bu büyük sanatçıyı "Büyük Felaket" in yıldönümünde saygıyla anıyorum...

22 Nisan 2011 Cuma

Aya Yorgi'den Hıdrelleze Ortak Kültür Mirasımızın Kısa Bir Özeti


Yine bir 23 nisan geldi. 23 nisan deyince Türkiye'de yaşayan çoğunluğun aklına ilk gelen tabii ki Çocuk Bayramı oluyor. Ancak bu topraklarda yaşayan ortodoks hristiyanlar için daha başka bir anlamı vardır. 23 Nisan en büyük azizlerden Hagios Yeoryios (Aya Yorgi)nin yortu günüdür. İstanbul ve Anadolu'daki yüzlerce Aya Yorgi kilisesinde ayinler yapılır. Bu ayinlerin en bilinenlerinden birisi İstanbul Büyükada'daki Aya Yorgi kilisesinde yapılanıdır. 


(Aya Yorgi Yortusunda binlerce insan manastıra tırmanırken)
Sadece Ortodoks hristiyanlar değil, Müslümanlar da bu özel günde adaya doluşur. Yalın ayaklarla oldukça uzun sayılabilecek dik bir yokuşu tırmanırken sağa sola çaputlar bağlanır, renkli makaralarda ipler yol boyunca açılarak dualar edilir. Yukarıda eğer kalmışsa rahiplerin el yapımı şaraplarından içmek belki de işin en eğlenceli yanıdır. Bir bakıma hristiyan dünyasının Hızır peygamberi sayılan Aya Yorgi, sadece Bizansın değil, İspanya'da İngiltere'ye kadar tüm Avrupa coğrafyasının en önde gelen azizidir. İngiltere'de Saint George, İspanya'da Sankt Jordi, Ermenistan'da Surp Kevork, Bizans'ta Aya Yorgi... İngiltere'nin koruyucu azizi sayılan Saint George'nin haçı, İngiliz bayrağında bile yerini almıştır. Hz. İsa'nın 14 kutsal azizi listesinde en üst sıralarda yer alır. 


Kimdir peki bu Aya Yorgi?   Her şeyden önce diğer tüm büyük hristiyan azizleri gibi Anadolu'da yaşamış ve Anadolu'da ölmüştür. Aya Yorgi, Roma İmparatoru Diocletanius zamanında yaşamış bir askerdi. Korkusuzluğu ile ün yapmıştı. Gizlice hristiyan olan Aya Yorgi, pagan törenlerine katılmayı reddetmekteydi. Yaşadığı dönemde Hristiyanlık yasaktı ve pagan törenlerine katılmayı reddetmek affedilmez bir suçtu. Bir çok işkenceden sonra İzmit civarında idam edildiği düşünülmektedir.
Aya Yorgi'nin Ejderha ile Mücadelesi
Ancak Aya Yorgi’yi Hristiyan alemide meşhur eden bir ejderhayı öldürmesidir. İngiltere'den, İspanya'ya, oradan Anadolu'daki tüm ortodoks kiliselerindeki tasvirleri at üzerinde mızrakla bir ejderhaya saldırırken görürüz. Doğal olarak burada ki ejderha bir semboldür. Ejderhayı öldürmek aynı zamanda içindeki korkuyu öldürmek, dünyevi zevkleri reddetmek anlamına geliyor. Bu kült Mısır uygarlığında Osiris'e, Hitit uygarlığında İlluyanka efsanesine ve şahmeran'a Grek mitolojisinde Apollon kültüne dek geniş bir coğrafyada görülür. 


İlluyanka'nın Ejderha (Şahmeran) ile Mücadelesi
Ejderhayı öldürmenin bahar kültleri ile olan ilgisini düşünürsek, Aya Yorgi’nin Bahar kültleri ile de birleştiğini düşünebiliriz. Bu nedenle 23 Nisan’da kutlanan Aya Yorgi günü aynı zamanda bir Bahar kutlamasıdır ve bu şekli ile Anadolu’da da varolmuştur. Miladi 6 Mayıs'ta kutlanan Hıdrellez (Hızır-İlyas) Rumi takvimde 23 Nisan'a denk gelir. Yani Hıdrellez ile Aya Yorgi yortusu bir ve aynı şeydir. Burada bir not düşmek gerekiyor: İspanya'da sevgililer günü de 23 Nisan'dır ve Sankt Jordi yortusu ile birlikte kutlanır. Hz. Hızır'ın Ayios Yeorgios'un İslamileştirilmiş formu olduğu bir çok tarihçi tarafından dillendirilmektedir. 


Bu topraklarda yüzlerce yıl biradada yaşadığımız Rum kardeşlerimizin Aya Yorgi yortusunu kutluyorum. Eğer denk gelirse Yarın Büyükada'daki Aya Yorgi yortusuna katılmanızı tavsiye ederim. 



12 Nisan 2011 Salı

Erguvan mevsiminde Nazım Hikmet


Nazım Hikmet'in yeri ve tarihi belirsiz bir fotoğrafı geçti elime. Tarih konusunda değil ama yer konusunda bir tahmin yapabiliriz. Büyük olasılıkla Boğaziçi. Mevsim bahar olabilir. Yan taraftaki ağaç yeni çiçeklenmiş. Büyük olasılıkla da erguvan. Bu güzel mevsimde İstanbul'da, boğaziçinde, bir erguvan ağacının altında hülyalara dalmış Nazım Hikmet'e selam olsun...

6 Nisan 2011 Çarşamba

Bronzdan Heykel Gibi Bir Aydın: Orhan Kemal

Benim gibi çocukluğu 70'li yıllarda geçenler, popüler kültürün henüz dimağları zehirlemeyi beceremediği çağlarda kendimizce kahramanlar yaratırdık. Yılmaz Güney en büyük idolümüzdü. Münir Özkul yarattığı Yaşar Usta karakteri, Selvi Boylum Al Yazmalım filminde Ahmet Mekin'in Cemşit karakteri hepimizin zihnine kazınmıştır. Babalarımız rakılarını alıp, İnönü Stadında Beşiktaş maçlarını, rakip takımın taraftarlarıyla çilingir sofrası kurarak, küfürleşmeden efendi gibi seyrederken, biz de henüz mahalle aralarında yok olmamış çayırlıklarda top koştururduk. Belediyeler çöpleri toplamazdı ve mahallelerin arsaları aynı zamanda çöplük işlevi görürdü. Ama bu çöpler şimdiki gibi plastik, naylon, silikon gibi kimyasal atıklar değildi. Çoğu besin atıklarıydı ve mahallenin "geri dönüşüm" görevlileri olan köpeklerimiz tarafından itinayla "ayrıştırılır"dı. Bu köpekler nereye giderseniz gidin mahalle sınırlarına gelene kadar size eşlik eder, diğer mahallenin sınırını geçince görev devir teslim töreni yapar gibi geri döner, "öteki" mahallenin köpekleri nöbeti devralırdı. Hatta tüm mahalle toplanıp Beşiktaş'taki Kamburun Bahçesi yazlık sinemasına yürüyerek gittiğimiz ılık yaz akşamlarında köpeklerimiz de bizimle gelir, sinemanın girişinde film bitene kadar bizi bekler, sonra da hep beraber geri dönerdik.
Kahramanlarımızdan biri de kuşkusuz Orhan Kemal'di. Bereketli Topraklar Üzerinde, Avare Yıllar, Vukuat Var, Hanımın Çiftliği gibi hayatımızda derin izler bırakan birçok eser vermiş bu gösterişsiz adamı nedense her zaman babamla özdeşleştirmişimdir. Geçtiğimiz günlerde gösterime giren 72. Koğuş filmiyle yeniden gündeme gelen Orhan Kemal'in ömrü mücadele, geçim sıkıntısı, çalışıp didinme ile geçmiştir. O dönemin aydınları entelektüelleri bronz döküm heykeller gibiydi. Bir kalıba bir kez sokulduktan sonra bir daha asla eğilip bükülmez, esnemez yamulmaz adamlardı. Şimdiki gibi üç kuruş çıkar için her kalıba girebilen plastik, naylon aydınları gördükçe o kuşağın kıymetini daha iyi anlıyoruz. Sıradan, halkın içinde bir halk adamı olan Orhan Kemal'in  tesadüfen elime geçen birkaç fotoğrafını yayınlıyorum. Bu fotoğraflar ne demek istediğimi çok daha iyi anlatacaktır.

Baba maça başlamak üzere. Makosen ayakkabı ve rakı göbeği baki. Mahallenin çayırları henüz boş. Yanında Haldun Taner ve Halit Kıvanç var. Ümit Kıvanç'a da selam olsun.

Takımda kimler yok ki. Aydemir Akbaş'tan Erol Günaydın'a, Engin Cezzar'a  kadar herkes var. Takımın adı: Keşanlı Ali...

Gülriz Hanım her zamanki zefaretiyle başlama vuruşunu yapıyor.

Ataklar

Baba yapacağını yapmış, golünü atmış, omuzlar üzerinde.
Eh maç bitmiş, dostluk kazanmış, artık vakti kerahettir. 

3 Nisan 2011 Pazar

Bir Ermeni Hattat: Krikor Köçeoğlu

Her yıl nisan ayı geldiğinde bir telaş bir huzursuzluk başlar. Huzursuzluğun nedeni Ermeni meselesidir. Haftalar öncesinden bu yıl kaç ülke soykırımı tanıdı, kaçı tanıyacak bunun tartışması yapılır. En önemlisi de Amerikan Meclisinde soykırımın tanınıp tanınmaması sorunudur. Kamuoyu bu yönde güzelce ajite edilip aba altından sopalar hissettirilir. Tehdit, şantaj, taviz üçgeninde 25 nisan sabahı konu rafa kaldırılır, sanki böyle bir olay hiç yaşanmamış gibi unutturulur.

Unutturulan sadece bu meselenin kendisi değil bizatihi aktörleri olan Ermenilerin bu topraklarda bıraktıkları izlerdir. İşte o izlerden biri de Ressam Hattat Krikor Köçeoğlu ve onun eserleridir.


Krikor Köçeoğlu

Bir gayrımüslimden, bir Ermeniden hat sanatçısı olur mu? Evet olmuş. Hatta bu hattatın yazdığı ayetlerin altında namaz kılanlar var!

Kimdir Krikor Köçeoğlu? 1845 yılında doğan Köçeoğlu Kadıköy’ün varlıklı ailelerinden Hovşep Köçeyan’ın ikinci oğludur. Kardeşi Hovhannes Köçeyan ile beraber Pangaltı Mikhıtaristler Okulunun ilk mezunlarındandır. 1865 de gittiği Paris' te Murat Rafeeliyan okulunda eğitim gördü. 1875 de Darülfunun binasında, 1880 de  Tarabya Rum Kız Mektebi'nde 1881'de Tepebaşı Elifba Kulübünde sergiler açtı. Henüz 38 yaşındayken Paris'te hayatını kaybetti. Ancak onu diğer Ermeni sanatkarlardan ayıran ilginç yanı hattatlığıdır. Halil Ethem Eldem (1861-1938) in ifadesine göre Ziverbey’deki Zühtü Paşa Camii’nin içindeki kitabeler Köçeoğluna aittir. Camii'nin iç kısmında üç cepheyi dolaşan bitkisel motiflerle zenginleştirilmiş Küfi hatlı ayet kuşağı onun eseridir. Kufi en eski ve en geleneksel hat ekolüdür ve kökeni Abbasilere dek götürülür. 16. yy dan sonra giderek unutulan ve yerini daha barok ve modernist akımlara terkeden Küfi'yi 19. yy sonlarında Ebuzziya Tevfik yeniden canladırır. Yanında ismi zikredilmeyen Krikor Köçeoğlu'da vardır kuşkusuz. Halil Ethem Eldem'e göre Köçeoğlu Kufi hattın canlandırılmasında çok emeği geçmiştir.20. yy da İsmayıl Hakkı Uzunçarşılı, Emin Barın gibi ustalar Küfi'ye yeniden hayat vermişlerdir.



Krikor Köçeoğlu'na Ait İki Hat Levha


Sonuç olarak yüzyıllarca beraberce yaşadığımız çeşitli milletlerden insanların bu topraklarda bıraktıkları izler, geleceğimizi şekillendirirken bize ışık olmalıdır.