29 Şubat 2016 Pazartesi

Mezatta Bir Domuz Çobanı

(Bu yazı Fil Dergisinin Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.)
Mezatta Bir Domuz Çobanı 
O sabah namazımı inşaatı yeni biten Beyazıt Caminde eda edip, hızlı adımlarla Kapalıçarşı Cevahir bedestenindeki mezat kalabalığına daldığımda, tüm suratlar bana döndü. Bazıları kinayeli kinayeli baktı. Tanımışlardı. Halbuki tanınmamak için yeniçeri urbalarımı çıkarıp gündelik kıyafetlerimi giymiş,sarıkla yüzümü  gizlemeye çalışmıştım.Tanıyanlar kendi aralarında “geldi yine domuz çobanı” diye fısıldaşmaya başlayınca kan beynime sıçradı..! Evet, domuza çobanlık yapıyordum, ama bu işi ben seçmedim ki! Sultanımız Beyazıt han’ın-Allah onu başımızdan eksik etmesin- Yeniçeri ağası Seyfullah Ağa böyle emretti, boynumuz kıldan ince.Venedik balyosu Andrea Gritti nam, o kafiri korumam için-esasen hafiyelik  yapmam için-beni yanına verdi.Evet, bu kafir domuza çobanlık yapıyordum, ama bunun olur olmaz yüzüme vurulması hiç hoşuma gitmiyordu.Bir an elim kuşağımın içinde gizlediğim yatağanıma gidince,korkudan bembeyaz kesilen yüzlerini mezatçıya çevirdi tabansızlar.
(Bellini tarafından yapılan Fatih portresi)
Bu deyyuslar kıskançlıklarından böyle gıybet ediyordu.Fırsatını bulsalar o domuza çobanlık etmek için, benim verdiğim üç yüz akçe rüşvetin on katını verirler. Çünkü Venedik sefiri Allah için eli açık adamdır. Elçilikte dönen dolapları, yazılan mektupları,çizilen gizli haritaları görmemem,bilmemem için beni hoş tutar,bol bol bahşiş verirdi.Bir de ara sıra böyle ayak işleri olmasa! Kendisi ne zaman bir mezata katılsa on akçelik mal yüz akçeye çıkar. Bedestende onu tanımayan yoktur. Bunu bildiğinden onun namına mezata ben geliyorum, ama artık başta mezatçı olmak üzere bedestenin tüm çakalları beni de tanıyor. Gerçi ben her mezatta üç beş kendi hakkımı alıyorum, balyos’da bunu biliyor, o ayrı. 
Balyos Gritti,  bu sabah satışa çıkacak olan cennetmekan Fatih Sultan Mehmet Hanın, Venedik’ten getirttiği bir nakkaşa çizdirdiği Frenk usülündeki suretini-kafirler portre diyor- almam için kesin talimat verdi. Balyosun Bellini adındaki bu Venedikli hemşehrisinin yaptığı resmin üzerindeki örtü çekildiğinde kalabalıkta bir dalgalanma oldu.Bu nasıl bir resimdir yarabbi.Sanki Sultanımız Mehmet han hiç ölmemiş,karşımızda öylece kanlı canlı,bir balkonun gerisindeymiş gibi duruyor.Önündeki halıdaki değerli taşlara uzansam dokunup alacakmışım gibi hissettim.Hepimiz bir halıdaki değerli taşlara bir Sultanımızın gözünün içine baktık.Son seferinde, ölmeden birkaç gün önce görmüştüm onu.Buradaki kadar sağlıklı değildi gerçi.Yakalandığı gut hastalığı nedeniyle çok şişman ve bitkindi. Ordu Gebze’den gerisin geri dönünce anladık bir şey olduğunu.
Bu küfür karşısında homurdanmalar oldu. Sultanımız neden böyle bir günahın  içine girmiş, kendini Frenk tarzında nakşettirmiş, bir türlü mana veremedim.Sola doğru yandan çizilmiş nakışta sultanımız sanki üşüyormuş gibi samur kürküne sarınmış,gaga burnunun gerisine kaçmış küçük gözleriyle düşüncelere dalmış gibiydi. Sanki hiç ölmemişti.
Mezattaki Müslüman zevat geriye çekildi. Babasının bu resmini dini bütün sultanımız Beyazıt Hanın neden mezata gönderdiğini şimdi anlamıştım. Böyle bir resmi hangi Müslüman evinde isterdi ki? Salon boşalır gibi oldu.Geriye, beni orada görüp fiyatı yükseltmek için bekleyen mezatçının adamları  ile resmi alıp sonradan üç katına Balyosa satmayı hesabeden bazı Yahudi,Rum ve birkaç Müslüman tacir kaldı.Çoğu zaten  Venedikle ticaret yapan tüccarlardı. Bazıları da meraktan bekleşiyordu. Balyos bana 200 düka vermişti. Demek ki bu resmi kesin istiyordu. Neşem yerindeydi.Bu mezattan kendi zatı hesabıma iyi bir komisyon alabilirdim.Yeter ki fiyat çok yükselmesin.
Mezatçı gözünü benden ayırmadan “Sultanımız cennetmekan Mehmet Hanın sureti için yirmi beş düka istiyorum” deyince kafamdan aşağıya kaynar sular döküldü. Bu ne kadar yüksek bir fiyat? Kalabalıkta da bir şaşkınlık oldu. ”Höst,deyyus” nidaları arasında homurdananlar salonu terk ederlerken,göz ucuyla bana bakıyor,içlerinden basıyorlarlardı kalayı. O sırada arkalardan ince bir ses yükseldi
“Elli düka”  

Döndüm arkaya baktım,mezatçının baldırıçıplak kölelerinden biri pis pis sırıtıyordu. Fena ketenpereye geliyorum diye düşünürken Fatih Sultan Mehmet hanın resmindeki değerli taşlardan birisi,kubbeden süzülen ışıkla bir an parlayıp söndü sanki… 
(Tiziano tarafından yapılan Doj Andrea Gritti portresi) 

3 Şubat 2016 Çarşamba

Hikaye: Altının Efsunu

(Bu hikaye Fil Dergisinin 2016-Ocak sayısında yayınlanmıştır.)

Aniden çıkan rüzgarla dün akşam içtiğim Sakız Adası şarapları midemde dans ederken,zaten dönen başım, kaptan köşkünün abanoz ağacından koltuk kolçaklarına vurdukça, küt küt vuranın kafamın gürültüsü mü,  yoksa kapının gümbürtüsü mü anlayamadım. Akşamdan kalma şarap kupası  sızdığım koltuğun yanı başına devrilmiş, bir o yana bir bu yana yuvarlanıyordu. Birden kapının yıkılırcasına gümbürdediğini duyunca, sesin kafamın içinden değil , meşe kapıdan geldiğini anladım. ”Reis, Vasili reis” diye bağırıyordu dışarıdaki kafir. “Reis” demesi hoşuma gidiyordu. Seyrüsefer  zabiti  olarak başladığım yolculuğu, Reis olarak bitiriyordum. Üstelik tayfamın çoğu kafirdi. Pantakrator İsa Efendimize şükürler olsun, o her şeyin doğrusunu bilir. Hasan Reis hummadan ateşler içinde kıvranırken bile İsa efendimizin kutsal şarabını sayıklamadı mı? Şarabı içtikçe şifa bulur gibi oluyor, ancak yine kötüleşiyordu. En son çare,  Aya Haralambos ayazmasından kendim için zulaladığım kutsal suyu içirdim, ama nafile. En sonunda Lesbos  adası açıklarında Rabbine kavuştu. O koskoca adamın balıklara yem olmaktansa bir şarap fıçısının içinde bala gömülüp, İstanbul’da toprağa verilmek  için nasıl yalvardığına şahit oldum. Cavlağı çekince bu vasiyetini tayfaya ilettim. “Neüzübillah olmaz” diye neredeyse isyan çıkacaktı. Bir yandan Kostantiniyye’de en az 30 düka edecek koca bir fıçı Kıbrıs şarabına acıyorlar, bir yandan nevaleleri olan balın böyle gereksiz bir işe harcanmasına karşı çıkıyor, ama esasen  hastalığın sari olabileceğinden korkuyorlardı. Böylece Hasan Reisi Arşipel’in masmavi sularında, çok sevdiği kofanaların midesine yolladık.

Reis ölmeden evvel “Vasilimu, ben ölürsem yerime reis  sensin. Bu cahiller yükümüzü kıymetiyle satamazlar, ucuza verme. Bu gemide en az 5000 dükalık şarap var. Saraya satarsan 9000 düka alırsın. Donna Grasiya Nasi anamızı bul. Şarabın hasını saraya o yollar.  Payıma düşeni Kasımpaşa’daki eve bırak. Bir tek sana güvenirim. Senin pirin Aya Nikola, benim pirim Yahya efendiden hikmetliymiş, bak ben ölüyorum,sen muradına ereceksin” diyince, arkadan bu konuşmayı dinleyen Müslüman tayfa çok bozuldu. Sefere çıkmadan Cibali’deki Aya Nikola kilisesine uğradığımda benimle çok alay etmişlerdi.  Oysa Aya Nikola Ortodoks gemicileri her türlü beladan uzak tutar. Dua edip, adak adayıp  gemiye bindikten sonra yönümüz Ege olmasına rağmen Reis geminin pruvasını kuzeye verdi. Lodosla 1 saatte Beşiktaş’a Yahya Efendi dergahına vardık. Yahya Efendi rabbine yeni kavuşmuş, dergahını Koca Sinan yeni bitirmişti. Bizim kaptan Yahya Efendiye dualar edip türbesine mum dikti, dergahına akçe bağışladı. Hz. Süleymanın altı köşeli mührüne yüz sürdü. Ama bak nafile.  Sonunda Aya Haralambos ayazmasının suyundan şifa umar hale geldi.
Kapı adeta kırılırcasına çalıyordu. Nihayet ben yerimden doğrulmadan bizim yarma Mehmet çavuş kapıya bir omuz attı ki, kapı menteşelerinden sökülüp yere devrildi. Bu insan azmanı kapıdan zor girerken  “Ne oluyor vre, böyle destursuz…” demeye kalmadan bir tokatta beni kalktığım abanoz koltuğa geri yıktı. Anladım ki sonum gelmiştir. Tayfa isyan çıkarmış, beni de kafir reis olarak seren direğine asmaya hazırlanmaktaydı. Tekme,tokat,küfür kıyamet içinde seren direğine bağlanan yağlı urganı görünce içim ürperdi.Yalvarıp yakardım ama nafile. “Haydi yardım etsin senin Aya Nikola” diye alay ediyorlardı, boynuma yağlı urganı geçirirlerken. “Kaptanı efsunlamış, yoksa bu kafire reisliği bırakırmola” diye haykırdı bir miço. O an anladım ki tayfa geminin ambarında yatan 5000 venedik dükasının tılsımına kapılmıştır. Ne Aya Nikola’nın  ne de Yahya Efendi’nin efsunu onunla başa çıkamaz.

Başımı ufka doğru çevirdiğimde, sabah pusları arasında Ayasofya’nın kubbesine son kez belli belirsiz seçtim. Uzaktan uzağa sabah ezanını işittim sanki.