Fatih Sultan Mehmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fatih Sultan Mehmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Şubat 2016 Pazartesi

Mezatta Bir Domuz Çobanı

(Bu yazı Fil Dergisinin Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.)
Mezatta Bir Domuz Çobanı 
O sabah namazımı inşaatı yeni biten Beyazıt Caminde eda edip, hızlı adımlarla Kapalıçarşı Cevahir bedestenindeki mezat kalabalığına daldığımda, tüm suratlar bana döndü. Bazıları kinayeli kinayeli baktı. Tanımışlardı. Halbuki tanınmamak için yeniçeri urbalarımı çıkarıp gündelik kıyafetlerimi giymiş,sarıkla yüzümü  gizlemeye çalışmıştım.Tanıyanlar kendi aralarında “geldi yine domuz çobanı” diye fısıldaşmaya başlayınca kan beynime sıçradı..! Evet, domuza çobanlık yapıyordum, ama bu işi ben seçmedim ki! Sultanımız Beyazıt han’ın-Allah onu başımızdan eksik etmesin- Yeniçeri ağası Seyfullah Ağa böyle emretti, boynumuz kıldan ince.Venedik balyosu Andrea Gritti nam, o kafiri korumam için-esasen hafiyelik  yapmam için-beni yanına verdi.Evet, bu kafir domuza çobanlık yapıyordum, ama bunun olur olmaz yüzüme vurulması hiç hoşuma gitmiyordu.Bir an elim kuşağımın içinde gizlediğim yatağanıma gidince,korkudan bembeyaz kesilen yüzlerini mezatçıya çevirdi tabansızlar.
(Bellini tarafından yapılan Fatih portresi)
Bu deyyuslar kıskançlıklarından böyle gıybet ediyordu.Fırsatını bulsalar o domuza çobanlık etmek için, benim verdiğim üç yüz akçe rüşvetin on katını verirler. Çünkü Venedik sefiri Allah için eli açık adamdır. Elçilikte dönen dolapları, yazılan mektupları,çizilen gizli haritaları görmemem,bilmemem için beni hoş tutar,bol bol bahşiş verirdi.Bir de ara sıra böyle ayak işleri olmasa! Kendisi ne zaman bir mezata katılsa on akçelik mal yüz akçeye çıkar. Bedestende onu tanımayan yoktur. Bunu bildiğinden onun namına mezata ben geliyorum, ama artık başta mezatçı olmak üzere bedestenin tüm çakalları beni de tanıyor. Gerçi ben her mezatta üç beş kendi hakkımı alıyorum, balyos’da bunu biliyor, o ayrı. 
Balyos Gritti,  bu sabah satışa çıkacak olan cennetmekan Fatih Sultan Mehmet Hanın, Venedik’ten getirttiği bir nakkaşa çizdirdiği Frenk usülündeki suretini-kafirler portre diyor- almam için kesin talimat verdi. Balyosun Bellini adındaki bu Venedikli hemşehrisinin yaptığı resmin üzerindeki örtü çekildiğinde kalabalıkta bir dalgalanma oldu.Bu nasıl bir resimdir yarabbi.Sanki Sultanımız Mehmet han hiç ölmemiş,karşımızda öylece kanlı canlı,bir balkonun gerisindeymiş gibi duruyor.Önündeki halıdaki değerli taşlara uzansam dokunup alacakmışım gibi hissettim.Hepimiz bir halıdaki değerli taşlara bir Sultanımızın gözünün içine baktık.Son seferinde, ölmeden birkaç gün önce görmüştüm onu.Buradaki kadar sağlıklı değildi gerçi.Yakalandığı gut hastalığı nedeniyle çok şişman ve bitkindi. Ordu Gebze’den gerisin geri dönünce anladık bir şey olduğunu.
Bu küfür karşısında homurdanmalar oldu. Sultanımız neden böyle bir günahın  içine girmiş, kendini Frenk tarzında nakşettirmiş, bir türlü mana veremedim.Sola doğru yandan çizilmiş nakışta sultanımız sanki üşüyormuş gibi samur kürküne sarınmış,gaga burnunun gerisine kaçmış küçük gözleriyle düşüncelere dalmış gibiydi. Sanki hiç ölmemişti.
Mezattaki Müslüman zevat geriye çekildi. Babasının bu resmini dini bütün sultanımız Beyazıt Hanın neden mezata gönderdiğini şimdi anlamıştım. Böyle bir resmi hangi Müslüman evinde isterdi ki? Salon boşalır gibi oldu.Geriye, beni orada görüp fiyatı yükseltmek için bekleyen mezatçının adamları  ile resmi alıp sonradan üç katına Balyosa satmayı hesabeden bazı Yahudi,Rum ve birkaç Müslüman tacir kaldı.Çoğu zaten  Venedikle ticaret yapan tüccarlardı. Bazıları da meraktan bekleşiyordu. Balyos bana 200 düka vermişti. Demek ki bu resmi kesin istiyordu. Neşem yerindeydi.Bu mezattan kendi zatı hesabıma iyi bir komisyon alabilirdim.Yeter ki fiyat çok yükselmesin.
Mezatçı gözünü benden ayırmadan “Sultanımız cennetmekan Mehmet Hanın sureti için yirmi beş düka istiyorum” deyince kafamdan aşağıya kaynar sular döküldü. Bu ne kadar yüksek bir fiyat? Kalabalıkta da bir şaşkınlık oldu. ”Höst,deyyus” nidaları arasında homurdananlar salonu terk ederlerken,göz ucuyla bana bakıyor,içlerinden basıyorlarlardı kalayı. O sırada arkalardan ince bir ses yükseldi
“Elli düka”  

Döndüm arkaya baktım,mezatçının baldırıçıplak kölelerinden biri pis pis sırıtıyordu. Fena ketenpereye geliyorum diye düşünürken Fatih Sultan Mehmet hanın resmindeki değerli taşlardan birisi,kubbeden süzülen ışıkla bir an parlayıp söndü sanki… 
(Tiziano tarafından yapılan Doj Andrea Gritti portresi) 

24 Kasım 2014 Pazartesi

Pavyon İşletmecisi Piç Hasan Nasıl Tarihçi Oldu?

Bugün size hem bir kitap tanıtımı yapacağım, hem de daha ziyade, kitabın ilginç yazarını tanıtacağım. Kitaptan önce yazarı tanıtmak, kitaba olan ilgiyi daha da artıracaktır.

Hasan Kazankaya Ümit Bayazoğlu'nun tabiriyle bir hayal fabrikatörü. Bir elli boyundaki bu Dany de Vito kılıklı bu adam 1946'dan itibaren İstanbul'un eğlence hayatına adeta damgasını vuruyor. "Boyundan büyük işlere kalkışmak" deyimi sanki onun için uydurulmuş.  Kabataş Lisesi dahil tüm mektepleri dışarıdan bitiren bu bitirim abimiz, sadece hayat mektebini gayet içeriden ve yaşarak tedris etmiş. Belki de bu nedenle gençliğinde "piç Hasan" lakabıyla marufmuş. Nişantaşında doğup, Cihangir Akyol sokakta büyüyen bu abimiz, aynı zamanda "Dolandırıcılar Kralı Raki"nin çocukluk arkadaşı. 
Kahvehane ruhsatıyla ilk gizli barını Nişantaşında açan Piç Hasan, sonra sırasıyla Harbiye'de "Çadır", Osmanbey'de "Whiskey Go Go", "Gold Finger", "Horozlar Öterken", "Harlem" Maslak'ta "Gümüşkapı", Etiler'de "Kayıkhane", Yeniköy'de "Osmanlı" gibi onlarca mekanı açıp kapadı. Kendi döneminde mekanları sosyetenin uğrak yeri oldu. O kadar ki Suna ve İnan Kıraç nikah yemeklerini onun mekanında verdiler. Son derece yaratıcı bir şahsiyet olan Hasan Kazankaya örneğin "Gold Finger" adını verdiği bara sadece altın ya da gümüş anahtar sahipleri kapıyı kendileri açarak girebiliyordu. Anahtarı olmayanı mekana almıyordu. Altın anahtarlı kalantorlar ile gümüş anahtarlı daha az kalantorlar o anahtarlara sahip olmak için az para dökmemişlerdi. 
Piç lakaplı Hasan Kazankaya ele avuca sığmaz bir adamdı. Beykoz Spor'da top koştururken bir anda milli takım forması giydi ve üç büyüklerin dışında ilk kez milli takıma oyuncu veren klüp, böylece Beykoz spor oldu. Bir ara spor gazetesi çıkardı, sonra emlakçılık yaptı, onlarca gece klubü işletti ve en nihayetinde Yeşilçam'da film prodüktörlüğü yaptı. Kazandığı her kuruşu yatırıma çeviren bu tuhaf adam, bir ayda 6 film birden bitirmek gibi Bolywood standartlarını bile zorlayan işlere imza attı. Her işte çok iyi paralar kazanırken bir anda işi başkasına devredip, alakasız bir alana yatırım yapmayı becerebilmiş, ve her yatırımını da karlı hale getirebilmişti. 
Bir ara inşaat işine girmiş, Nail Keçili, Dinç Bilgin, Erdoğan Demirören gibi patronların boğaziçindeki yalılarını pek te hukuki olmayan yollarla "restore" etmesiyle nam salmıştı. Hatta Haldun Simavi'ye Göcek'te 95 günde anahtar teslim tatil köyü ve marina yaparak dünya mimarlık tarihine kara harflerle adını yazdırmıştır..!
Ancak hakkını yemeyelim. Kazandığı tüm bu paraları sinema ve tiyatroya yatırmıştır. 1971 yılında epey parasız ama bir o kadar da yetenekli iki tiyatrocuya; Ayla ve Beklan Algan'a 250 bin lira gibi o zamanın parasıyla dudak uçuklatan bir destek verdi. Oyun da Gogol'ün "Müfettiş"i. Oyunun yönetmeni Ali Taygun'dan öğrendiğimize göre oyun tam 12 Mart darbesine denk gelince sokağa çıkma yasakları vs. yüzünden sahnelenemiyor. Beklan Algan depresyona giriyor, Ayla Algan bileklerini kesiyor vs. Bunu duyan Piç Hasan tiyatrozedeleri ziyaret ediyor ve borç senetlerini yakıp, borcu siliyor. 
Hasan Kazankaya Yılmaz Güney'i keşfeden adamdır. Üst üste sekiz filimde oynattıktan sonra, Güney'in ilk yönetmenlik denemesinde de ona prodüktörlük yapmıştır. Ayrıca Bilge Olgaç'ın ilk filminin prodüktörü de yine o dur. Nükhet Duru, Gökben; Özdemir Erdoğan, Orhan Günşiray, Ekrem Bora, Saadet Sun, Seyyal Taner gibi pekçok kişiyi ilk kez sahneye o çıkarmıştır. 

Piç Hasan'ın Yazarlığı 
Hasan Kazankaya ilk ve tek romanını 1956 yılında yazdı. Geceleri işlettiği onlarca pavyonu organize eden bu yerden bitme adam "kalan" zamanında da "Medy" adlı bir aşk romanı yazdı. Medy gerçek hayatta aşık olduğu Yahudi bir kızdı ve bu aşk ona roman yazdırdı. Yazmakla kalmadı ertesi yıl "Lejyonun Dönüşü" adıyla filme çekti. Orhan Murat Arıburnu'nun yönettiği filmde Fikret Hakan ve Belgin Doruk baş roldeydi.

Bu romanı yazdıktan 30 yıl sonra Hasan Kazankaya'nın içindeki yazarlık ruhu yeniden hortladı. 1986 yılında Hortum Süleyman'ın henüz terör estirmediği Cihangir Ülker Sokaktaki ofisine 2 uzun bacaklı ve uzun parmaklı sekteter kız ile Latince, Fransızca, İngilizce, Almanca ve Arapça bilen beş eleman aldı. Tabelayı da değiştirerek Kazankaya Yayıncılık adıyla maruf yeni bir şirket kurdu. Kendisi de dahil 8 kişilik bu ekip tam 4 yıl harıl harıl İstanbul'un fethi ile ilgili binlerce kaynak, belge döküman taradılar. Yetmedi, Atina, Roma, Paris ve Londra'ya gidildi, kütüphanelerden kaynak ve mikrofilm arşivleri getirildi. Bu delice çalışmanın sonunda ortaya tam 718 sayfa, 2 cilt, onlarca harita, gravür, ve resmin olduğu bir ticari fiyasko çıktı. Çünkü Kazankaya yayıncılık tarafından basılan ve 100.000 TL'ye satılan bu kitaba kimse yüz vermedi. Tüm okulları dışarıdan bitiren bu yerden bitme pavyoncu nasıl olurda tarihe merak duyar, hatta resmi tarihin dışında birşeyler söylemeye cesaret ederdi? Sadece bir kişi onu ciddiye aldı. Bülent Ecevit. Ecevit'e kitabını yollayan Kazankaya ummadığı bir teşekkür mektubu ve konu ile ilgili işine yarayacağını düşündüğü bir kaynak eser göndermesi ile tek gerçek övgüyü ondan alır.
Oysa kitap bayağı kapsamlı bir külliyatı delik deşik ederek hazırlanmıştı. 35 yabancı, 67 yerli kaynaktan derlenen bilgilerle kendi tezlerini öne süren Kazankaya, kimsenin dillendirmeye cesaret edemediği tezler ileri sürüyordu. Bunlardan en önemlisi Fatihin donanmasının bir gecede kızaklarla gizlice halice indirilmesidir. Bunun imkansızlığını bayağı teferruatlı bir şekilde izah eder.
Bu kitap bir sessizlik kuşatması içinde boğuldu gitti. Kendi imkanlarıyla bastırdığı kitaplar yayınevinin deposunda unutuldu. Tüm parasını bu işe yatıran bu gözü kara adam yaşadığı hayal kırıklığından sonra kabuğuna çekildi.
Kitabı ise yıllar sonra epeyce kısaltılarak Toplumsal Dönüşüm Yayınları tarafından yeniden basıldı. İlk basımını bulmak zor, ancak Toplumsal Dönüşüm Yayınları'nın baskısını halen sahaflardan ya da internetten ikinci el olarak bulmak mümkün.
Ben buldum.
Hasan Kazankaya 1999 da oldukça görkemli bir hayat sürmenin verdiği yorgunlukla aramızdan ayrıldı...
Kaynak: Ümit Bayazoğlu Uzun, İnce Yolcular 37 Portre YKY

18 Nisan 2012 Çarşamba

Ahmet Ümit, Meral Okay ya da Tarihi Tarihçilere Bırakmamak

Ahmet Ümit geçtiğimiz günlerde son romanı "Sultanı Öldürmek" le yeniden aramıza döndü. Sultanı Öldürmek genel olarak Osmanlı tarihi, özel olarak Fatih devri üzerine yoğunlaşan bir polisiye gerilim romanı. Bu yönüyle İstanbul Hatırası romanının bir devamı gibi duruyor ve yazarla yapılan röportajlarda bu durum kendisi tarafından da ifade ediliyor. Romanı alıp okumaya başladığım zaman bendenizin bir önceki yazısında bahsi geçen Fatih'in meşhur kanunnamesi ile baba katli, evlat katli ve kardeş katli ile bir hesaplaşma gördüm ve bu nedenle okumakta olduğunuz yazıyı yazma ihtiyacı duydum. (Bir önceki yazım: http://kulturistanbul.blogspot.com/2012/04/osmanlnn-kanl-kanunu.html )

Romanın kahramanları tarihçi Müştak bey ile onun kurbanı olduğunu düşündüğümüz eski sevgilisi, tarihçi Nüzhet hanım ve her ikisinin hocası olan yine tarihçi Tahir Hakkı bey ise de, eserin asıl kahramanı Fatih Mehmet'tir. Roman henüz üçüncü sayfada sorulan temel bir soru etrafında dönüp duruyor: Tarih tarihçilerin yazdıkları mıdır, yoksa gerçekte yaşananlar mıdır? Bu açıdan bakıldığında romanın sonunda benim ulaştığım sonuç, kuşkusuz, tarih tarihçilere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir! Çünkü özellikle kendi tarihi ile- ki romanda Ümit bunu "baba ile hesaplaşma" olarak sunar bize- hesaplaşamayan bizim gibi toplumlarda tarihçilerin önemli bir kesimi bizzat bu hesaplaşamamanın müsebbibi oluyorlar. Nitekim romanda hocaların hocası Tahir Hakkı Bey resmi tarihin biraz dışına çıkan iki öğrencisine- Nüzhet ve Müştak'a- "başarıya aç, suçluluk duygusuyla kıvranan bu ezik milletin elinden bunu da (şanlı tarihini-C.Ö) almaya kalkmayın" diyor. (S.50) Hatta daha da ileriye gidip Chicago Üniversitesinde öğretim üyesi olan ve tarih ile hesaplaşma konusunda Müştak Serhazin'den daha cesur davranan Nüzhet'i "kız Chicago'ya gittikten sonra oryantalist mi oldu nedir?" (S.3) diyerek itham edebiliyor. Ancak hiçbir zaman hocasının eteğinin dibinden ayrılamayan, bir anlamda otorite ile hesaplaşamayan, Müştak Serhazin'de benzer fikirlerin taşıyıcısı oluyor: "Çağın modası bu değil mi? Farklı olmak... Aynı kaynaklara, aynı vesikalara bakarak, bambaşka bir tarih anlatısı yazmak. Yani boş iş. Hiç te değil. Postmodern çağ... Postkolonyal dönem..." (S. 78) Tahir Hakkı Bey ile öğrencisi Müştak Serhazin aynı çizgideler. Farklı olmayı boş iş, oryantalist olmak, postkolonyalist olmakla itham ediyorlar.

Gerek Osmanlı kronik yazıcıları, gerekse onları kaynak gösteren çağdaş tarihçilerin birkaç istisna dışında neredeyse tamamı bilinçli bir bilgisizliğin taşıyıcısı oluyorlar. merkezi devlet otoritesi saray dışında bir tarih yazımına zaten izin vermiyor. Cumhuriyet döneminde de bu gelenek Türk Tarih Kurumu ve Üniversiteler eliyle sürdürülüyor. Burada en çarpıcı örnek İsmail Beşikçi'nin resmi tarih algısının biraz dışına çıkınca başına gelenlerdir.

Osmanlı tarihinin en güvenilir kaynakları yabancı büyük elçilerin kendi hükümetlerine yolladıkları istihbarat raporları oluyor. Özellikle Venedik elçilerinin gerek Fatih, gerek 2. Beyazıt devrinin istihbarat raporlarında bu kanlı döneme ışık tutan nice ayrıntı gizlidir. Tıpkı bugünkü Wikileaks belgeleri gibi...

Resmi tarihin dışına çıkan tüm yorumların oryantalizm, boş iş, post kolonyalizm gibi etiketlerle yaftalanması aynı zamanda bir nefretin de açığa vurulmasına neden oluyor. Bu açıdan Meral Okay'ın ölümü üzerine kimi faşist, şeriatçı çevreler tarafından açığa vurulan nefretin ardında, senaryosunu yazdığı Muhteşem Yüzyıl dizisinde, resmi tarihin biraz dışına çıkarak farklı bir yorum getirmesi yatıyor. "O Kadın" diye hitap edilen Okay, başucundaki bir roman vesilesiyle pornocu ilan ediliverdi. Bu nefretin ardında büyük bir panik ve telaşın yattığı kesindir. Bu panik Sultanı Öldürmek romanında Tahir Hakkı Bey'in yukarıda aktardığım sözlerinde daha da berraklaşıyor.

Meral Okay gibi Ahmet Ümit gibi sanatçılar, sinemacılar, yazarlar, ressamlar, tiyatrocular tarihle ilgilensin, tarihi tarihçilere bırakmasınlar. Yoksa tarih sadece bir zümrenin, bir dünya görüşünün tekelinden kurtulamayacak, gelecek kuşaklar sadece kendilerine anlatılan kahramanlık masallarıyla büyüyeceklerdir.

11 Kasım 2011 Cuma

Fener'de Bir Kanlı Kilise

İstanbul Haliç manzarasının ayrılmaz bir parçası olan Fener Rum Lisesinin devasa kütlesinin eteklerindeki küçük bir kilise, tarih boyunca enteresan olaylara tanıklık etmiştir. Bizans döneminden günümüze kadar ayakta kalan ve hala kilise olarak korunan tek kubbeli kilise olan Kanlı Kilise; halk arasında Moğolların Meryemi kilisesi adıyla da anılır. Onu diğerlerinden farklı kılan kuşkusuz hikayesidir. Buraya ilk olarak 7. yüzyılın başlarında, Bizans imparatoru Maurikios'un kızı prenses Sopatra ve arkadaşı Eustolia tarafından İstanbul'un beşinci tepesinde bir manastır inşa ettirmişti. Ancak Dördüncü Haçlı Seferinin ardından kurulan Latin İmparatorluğu sırasında manastır yıkılmıştır. 1261'de şehri yeniden ele geçiren Ortodoks'lar o sıralarda artan Anadolu'da Moğol akınlarına karşı önlem olarak 1281'de ise, imparator VIII. Michael'ın gayrimeşru kızı Maria Despina Palaiologina'yı Moğol imparatoru Hülagü'ye, drahoması (çeyizi) ve çeşitli hediyelerle gelin olarak yollarlar. Bizans devleti iyice güçten düştüğü gibi Venedik istilası sırasında askeri ve maddi gücünü neredeyse sıfırlamıştı. Bu nedenle bilinen en kestirme yol düşmanınla kız alıp vererek akrabalık kurmak ve daha fazla ilerlemesini engellemekti. Bu alışkanlık yaklaşık yüz yıl sonra tekrarlanarak Osman Oğullarından Orhan'ın neredeyse tüm eşleri Bizanslı Ortodoks Rum olacaktır.

(Kilisenin günümüzdeki ve yüzyıl önceki hali)

Ancak Maria Palailogos henüz yolda iken Hülagü ölüverir. Bunun üzerine babasının yerine tahta geçen oğlu Abhaka ile evlenmek zorunda kalan talihsiz Maria Abhaka'nın da zamansız ölümü üzerine Kontantiniyye'ye döner ve bugünkü manastırı yaptırarak rahibe olur. Bu nedenle kilisenin adı  Panaghia Muchliótissa olarak anılmaya başlanırMuchliótissa moğolların anlamına gelir. İstanbul müslümanlar tarafından ele geçirildikten sonra Fatih tarafından verilen üç günlük yağma sırasında özellikle Fener bölgesinde çok şiddetli çatışmaların yaşandığı rivayet edilir. İstanbul'un en dik yokuşu sayılan bu kilisenin civarında oluk oluk akan ortodoks kanı Haliç'e karışmış ve bu nedenle kilisenin bir diğer ismi Kanlı Kilise olarak kalmış. 


Fetih'ten sonra 100 yıl içinde İstanbul'daki tüm kubbeli kiliseler camii'ye çevrilmiştir. Kubbeli olmasına rağmen camii'ye çevrilmeyen ve hala kilise olarak işlev gören tek yapı Kanlı Kilisedir. Bunun nedeni Fatih'in verdiği bir fermandır. Daha önceki bir yazımda  (Fatih'in Gazabına Uğramış Bir Köle: Atik Sinan http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/01/fatihin-gazabna-ugrams-bir-kole-atik.html )bahsettiğim Fatih Camii'nin mimarı olan Rum yapı ustası Cristodulos'un ricası üzerine, bu kilise Cristodulos'un annesine bağışlanır. Ayrıca burasının camii olmaktan muaf tutulacağına dair bir ferman yayınlanır. Bu ferman hala kilisenin duvarında sergilenmektedir. Daha sonraki yüzyıllarda zaman zaman burası camii yapılmak istense de Osmanlı gelenekleri devreye girmiş ve Fatih'in fermanı kiliseyi camiye çevirmek isteyenlerin heveslerini kursaklarında bırakmıştır.
(Kilisenin koruyucusu olan Fatih Fermanı)

Bugün Moğolların Meryemi lakabı ile anılan Maria Palailogos'un tek tasvirini Kariye kilisesindeki büyük Deisis mozaiğinde görebilirsiniz. Bu talihsiz kadın Pantokrator İsa'nın ayaklarının dibinde ondan insanlık için şefahat dilerken resmedilmiştir.
(Kariye'deki Deisis Mozaiği)

(Mozaiğin alt kısmında Maria Palailogos- Moğolların Meryemi)

22 Mayıs 2011 Pazar

İstanbul'un Fethini Yeniden Okumak ya da Ezberleri Bozmak

Fatih, 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul surlarından içeri beyaz atıyla girdiği zaman, son Bizans İmparatoru 11. Konstantin Paleiologos elinde kılıçla son nefesini veriyordu. Kuşkusuz bu olay insanlık tarihini değiştirmiştir. Bazı tarihçilere göre Roma İmparatorluğu Bizans'ın düşmesiyle yok olmamış, şekil değiştirmiştir. Bir dönem Roma'da Papanın danışmanlığını yapan Grek kökenli filozof Georgios Trapezuntios 1466 yılında Fatih'e yazdığı mektubunda şöyle diyor: "Roma İmparatorluğunun başkenti Konstantiniyye'dir... Dolayısıyla siz Romalıların meşru imparatorusunuz... ve kim ki Romalıların İmparatorudur ve öyle kalır, o zaman da tüm dünyanın İmparatorudur." Burada Osmanlı'nın Roma İmparatorluğunun varisi olduğu kastedilir ki bunda haklılık payı vardır.

Bilinen resmi tarih Müslüman Türklerin kahramanlıkları, Hristiyan Bizans'ın "kahpe"likleri üzerine kuruludur. Ancak Fetih sadece Bizans'a yönelik bir hareket değil aynı zamanda Türk'ün Türk'e karşı bir iç savaşı olmuştur. Bu konuyu iki örnekle açıklamaya çalışalım. İstanbul'un fethi esnasında Müslüman Türklere karşı, şehri Bizans kuvvetleriyle omuz omuza savunan ve Müslüman Türkleri katleden Osmanlı Şehzadesi Orhan'dan ve Osmanlı ordularıyla birlikte Hristiyanlara karşı savaşan Hristiyan birliklerinden bahsedelim.
(Resmi Tarih Anlayışını Ti'ye Alan Kahpe Bizans Filminin Afişi)

Fetret dönemi padişahlarından Emir Süleyman (Süleyman Çelebi) 1402-1411 yılları arasında hüküm sürüp hutbe okutan ve para darp eden bir şahsiyettir. Kardeşi Mehmet Çelebi (1. Mehmet) ile girdiği iktidar mücadelesini kaybedince soy Mehmet Çelebi üzerinden devam etmiş, Süleyman Çelebi'nin soyu adeta tarihten kazınmıştır. İşte bu soydan olan Süleyman Çelebi'nin torunu şehzade Orhan, zaman zaman çağdaşı II. Murat ve oğlu II. Mehmet'e başkaldırmış ancak başarılı olamamıştır. Bu çaresizlik içinde Bizans'a sığınmış ve Bizans tarafından adeta rehin alınmıştır. Cem Sultan vakasının erken bir tezahürü olan Şehzade Orhan vakasındaki fark, şehzade Orhan'ın şehrin kuşatılması sırasında bizzat Osmanlılara karşı savaşmasıdır. Yanında kendine bağlı 600 kişilik bir Müslüman birlikle şehrin Yedikule surlarının bulunduğu bölgenin savunmasını üstlenmiştir. Kuşkusuz şehir düşerse sonunun idam olacağını biliyordu. Çünkü Bizans sık sık Fatih'i ve babası II. Murat'ı Orhan üzerinden tehdit ediyordu. Nitekim korktuğu başına geldi ve fetihten hemen sonra yakalanarak idam edildi. Fatih'in meşhur "nizam-ı alem için kardeş katli vaciptir" kanunnamesi yaşadığı dönemin özeti gibidir.

Diğer bir husus ise Fatih'in ordularında savaşan hıristiyan askerlerdir. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin İstanbul’un Fethi maddesinde konuya ilişkin birkaç satırları görmek mümkün. “Osmanlı ordusunda bilhassa toprak altında tünel kazan (lağımcı) grup arasında 300 kadar Sırp madencinin bulunduğu, ayrıca Alman, Bohemyalı, Macar ustaların görev yaptığı belirtilir. Silah ve teçhizat yönüyle çok kuvvetli olan orduda asıl gücü Anadolu ve Rumeli tımarlı askerler teşkil etmekteydi.(Prof. Dr. Ferudun Emecen)”  Bu Sırp lağımcılar Navo Brado gümüş madenlerinden getirilen ortodokslardır. Ayrıca şehrin düşmesinde en önemli rollerden birinin  Macar topçu ustası Urban'ın oynadığına kuşku yok. Urban, kuşatma sırasında hıristiyandır ve "şehit" olmuştur. Kuşkusuz bu birlikler Varna Savaşından sonra Osmanlı'ya Tımar sistemiyle bağlanmış ancak dinlerini değiştirmemiş Hristiyan sancak beylerinin bir bağlılık göstergesiydi. Ankara Savaşında Yıldırım Beyazıt'ın ordusundaki Hristiyan birliklerini gören Timur, Osmanlı ordusunu "kafir" ilan etmekten geri kalmamıştır. 
(Sultan Abdülaziz tarafından İngiltere Kraliçesi Viktoria'ya hediye edilen ve bugün İngiltere'de bulunan Urban topu. Bu top iki parçaya bölünmesiyle taşıma kolaylığı sağlıyordu ve döneminde bu büyük bir avantajdı)


Tüm bunlardan anlaşılıyor ki Fetih bugün algılandığı gibi ana ideolojik ekseni sadece din olan bir hareket değildir. Din ile olan ilişki son derece pragmatik görünüyor. Bu konu ile ilgili Halil İnalcık'ın 1952 yılında Belleten dergisinde yayınladığı makaleler çok önemli bir yol açmıştır. Ayrıca Emine Çaykara ile yaptığı nehir röportajı "Tarihçiliğin Kutbu" kitabını okuyabilirsiniz.