22 Ocak 2013 Salı

Galatasaray Üniversitesindeki Yangın ve Türk'ün Ateşle İmtihanı

Dün gece haberlerde Galatasaray Üniversitesindeki yangını izlerken Boğaziçinde yok olan kültür varlıklarımız geldi aklıma. Çok değil 10 yıl kadar önce yanan Ortaköy'deki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu (Fehime Sultan Yalısı) arazisinin, yangından sonra yıllarca Reina ve Laila gibi gece kulüplerine otopark alanı olarak kullanıldığını biliyoruz. Bu gece kulüplerine giden bazı müdavimlerin valelere 1000 dolarlara varan bahşişler verdiği için valeler arasında cinayetlere varan bazı "münferit" hadiselerin çıktığını da hatırlarım.

Orhan Pamuk "Hatıralar ve Şehir: İstanbul" kitabında 1960 lı yıllarda sık sık otomobile atlayıp Boğaziçinde yalı yangını seyretmeye gittiklerini hüzünle anlatır. Yangınlardan sonra hızla beton ve çirkin apartmanların dikildiğine de şehadet eder. Ancak yangın seyri Osmanlıdan beri bizde neredeyse folklorik bir eğlence haline gelmiştir. Reşat Ekrem Koçu'dan öğreniyoruz ki, İstanbul'da büyük yangınlar başladığında Kupa arabalar hazırlanır, mangallar, kahve takımları, nargileler istiflenir ve İstanbul'un kalburüstü paşazade aileleri hep beraber pikniğe gider gibi yangın seyrine giderlermiş. Koyun can ahali eğlence derdinde..!

Her ne kadar yangınlar "doğal" afet olarak sınıflandırılsa da İstanbul'da pek de doğal olmayan bir niteliği vardır. Atasözlerimize- deyimlerimize kadar işlemiş uğursuz bir geleneği işaret ederler. En bilineni "Yangından mal kaçırma" deyimidir. Yangından mal neden ve nasıl kaçırılır? Herkesin malumu Tulumbacılar yangın yerlerine hiçte öyle üzgün bir şekilde koşmazlar. Neşe içinde hatta şarkı türkü söyleyerek yangına "müdahale" ederler. Ellerindeki  ilkel- iptidai araçlar, dillerinde "Yangın olur, biz yangına gideriz" türküsüyle bir tiyatro sergilenir adeta ve sonunda takdiri ilahi gerçekleşir, millet can derdine düşerken, tulumbacı tayfası mal derdindedir. Hülasa yangınlar çoğu işsiz ve serkeş takımından oluşan tulumbacılar için adeta mülkiyetin yeniden bölüşüm aracıdır. İstanbul yangınlarının kaçının doğal afet, kaçının kundakçılıktan çıktığı belirsizdir.

Bundan yirmi yıl önce devrin ANAP milletvekili Halit Dumankaya bir basın toplantısı yaparak Yeniköy'de bulunan Sait Halim Paşa yalısının içinde bulunan çok değerli el yazması kitapların ve resimlerin kaybolduğunu ve yalının yakında yanacağını söyledi. Gerçekten de 7 Aralık 1994'de yapılan bu kehanet, 12 Kasım 1995'de gerçekleşti  ve yalı içindeki çok değerli tablo ve kitaplarla "birlikte" yandı. Devrin başbakanı Çiller'di ve kendisi Yeniköy'de ikamet ederdi. Yangını kahve içerek seyretti mi bilinmez.

Tabii sadece kasıtla açıklanamaz herşey, bir de ihmaller zinciri vardır. William Shekespeare devrinin Londra'sı ile İstanbul aşağı yukarı aynı dokuda, neredeyse tamamen ahşaptır. 1666'da çıkan büyük Londra yangınından sonra Kral II. Charles bir karar alarak ahşap bina yapımını tamamen yasaklar. Bugün eski Londra'nın dokusunu oluşturan tuğla mimari bu yangından sonra oluşmuştur. Aynı dönemde İstanbul'da çıkan onlarca yangından sonra Ahşap bina yapımını yasaklayan onlarca ferman olmasına rağmen hiçbiri uygulanmaz. Çünkü taş bina maliyetli ve yavaş, ahşap bina ucuz ve hızlı inşa edilir. Gelenek ve tutarlılık açısından bu örnek bile iki toplumu karşılaştırmaya yeter.

19. yy başından itibaren Boğaziçinde olağanüstü bir yapılaşma faaliyeti başladı. Bu yapılaşma Sultan ve ailesi mensuplarının sahil hattına yaptırdıkları Sahil Sarayları denilen devasa büyüklükteki yalılarla simgeleşir. Bu yalılar ilk başta ahşap, sonraları kagir olarak yapılmıştır. Beşiktaş'tan başlayarak Ortaköy'e dek Çırağan Sarayı, Beşiktaş Kız Lisesi, Devlet Konukevi, Denizcilik Lisesi, Kabataş Lisesi ve nihayet Galatasaray Üniversitesi Feriye Sarayları denilen yapı topluluğunun bir parçasıdır. Çırağan Sarayı Otel olduktan sonra tüm bu saydığımız diğer yapıların da otel olması gündeme gelmiş ancak tepkiyle karşılanmıştır. Tüm bu yukarıda anlattıklarımızdan sonra sanırım olaya bir de bu yönden bakma ihtiyacı duyacaksınız...

Aşağıda Beşiktaş- Bebek arasında 19. yy başında yapılıp günümüze ulaşamayan bazı sahilsaraylarının fotoğraf ve illüstürasyonları var. Neleri yitirdiğimizi görebilmeniz açısından önemli...
(Çırağan Sarayının Ahşap Hali)

(Bebek Zeynep Sultan Yalısı)

(Kuruçeşme Arena, Reina, Sortie ve Kuruçeşme Parkının olduğu arazi üzerinde inşa edilen Nazime Sultan Yalısı. Mimarı Raimondo D'aranco. Bu eşsiz yalı Art Nouveau sitilinde yapılmıştı)
Ortaköy'de Antoine İgnacio Melling (Melling Kalfa) tarından yapılan Hatice Sultan yalısı. Gravürler de Melling Kalfa'ya ait. Konu ile ilgili bir başka yazı: http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/02/hatice-sultan-ile-ressam-mellingin.html  

(Tarabya Tokatlıyan Oteli. Mimarı Aleksanr Vallaury. 1960'lı yıllarda tamamen yanınca yerine betondan şimdiki Tarabya Oteli inşa ediliyor.)


10 Ocak 2013 Perşembe

İstanbul Ne Kadar Eski?

10 Ocak Perşembe günü yayınlanan Radikal Gazetesinde kapaktan verilen bir fotoğrafın üzerinde şu manşet atılmıştı: 8500 yıllık İstanbullular. Ömer Erbil'in haberine göre Marmaray çalışmaları sırasında İstanbul'un en eski köyü ve köy sakinlerine ait birçok eşya ve en önemlisi iskelet bulunmuştu. Buna benzer bir haberi yaklaşık 2 yıl önce, bu sefer Yenikapı kurtarma kazıları sırasında bir anne-çocuk iskeletinin bulunmasından sonra da okumuş ve çok heyecanlanmıştık. Her iki iskeletin de MÖ 8500 yıllarına tarihlendiğini belirterek İstanbul ne kadar eski sorusuna "şimdilik" 10500 yıllık cevabını verebilir miyiz?
Öncelikle belirtmek gerekir ki kentlerin kimliklerini sadece yer üzerindeki "görünür" anıtlar değil, yeraltındaki antik buluntularla da belirlenir. Bu açıdan bakıldığında kentlerin kuruluş tarihleri ne kadar geriye götürülebilirse, bu o kentin gurur kaynağı ve ayrıcalığı olacaktır. Ancak bu gurur ve ayrıcalık bir sorumluluğu da beraberinde getirmek zorundadır. Tarihi bir kent olmanın gereği olarak kentlilerinde bu bilince sahip olması bir zorunluluktur. Bu açıdan kuşkusuz İstanbul ve İstanbullulara tarihte eşi olmayan bir sorumluluk yükleniyor.

İstanbul dünyadaki emsalleriyle karşılaştırıldığı zaman doğal çevre koşullarının en abartılı şekilde değişmiş kenttir diyebiliriz. Bunun en basit örneği MÖ 5500 yılında bir depremle oluştuğu tahmin edilen İstanbul boğazıdır. Bu deprem sonucu daha önce bir tatlı su havzası- gölü olan Marmara Denizi Karadenizden boşalan tuzlu suyla bir iç deniz kimliğini kazanır. Sadece bu olay bile İstanbulun geçirdiği köklü değişikliklere bir örnek oluşturması açısından oldukça frapan bir örnektir. Pendik, Fikirtepe, Yenikapı gibi yerlerde ilk köylerin kurulmasının nedeni de Marmaranın henüz tatlı su gölü olmasından kaynaklanır. Suya yakın olmak insanlığın en eski hülyasıdır.

Ancak bununla sınırlı değil. Neden bu insanlar İstanbul ve civarında bu denli birbirine yakın köyler kuruyorlardı? Sebebi çok açık. İstanbul boğazının henüz oluşmadığı devirlerde Afrikadan yola çıkan ilk insansı kabileler İstanbul üzerinden Avrupa'ya dağıldılar. Dolayısıyla diyebiliriz ki İstanbul günümüzden 2 milyon yıl önce Afrikadan yola çıkan Homo Erectus'lar gibi, yine günümüzden 200 bin yıl önce yine Afrikadan yola çıkan Neandertal'leri, Avrupaya dağılmadan önce uzun bir süre konuk etmiştir.
Bu durumla ilgili en önemli veriler İstanbul Üniversitesi Prehistoria Bölümü tarafından yürütülen Küçükçekmece'deki Yarımburgaz mağaralarındaki kazılardır. Mehmet Özdoğan başkanlığında yaklaşık 30 yıldır aralıksız olarak sürdürülen kazılar sonucunda alt paleolitik döneme kadar inilen çeşitli katmanlar keşfedilmiştir. Bu buluntularla İstanbul'un bilinen tarihi 800.000 yıl öncesine kadar götürülebilmiştir. 
Bu şu anlama geliyor; İstanbul'un geçmişi sadece bu kenti ilgilendirmiyor, aynı zamanda İstanbulla etkileşim halinde olan çok büyük bir coğrafyayı da- hadi buna Avrupa medeniyeti diyelim- ilgilendiriyor.
Basit bir karşılaştımayla örneğin Paris'in geçmişi, Paris yakınlarındaki St. Acheul bölgesinde bulunan alt paleolitik buluntularla 100.000 yıl önceye, Londra'nın ise Clacton buluntularıyla 300.000 yıl önceye kadar dayanmaktadır.
Her ne kadar tişörtlerin önüne "since 1453" yazsak da İstanbul ise "şimdilik" 800.000 yıllık bir tarihe sahip.
Farkında mısınız?