18 Temmuz 2013 Perşembe

#DirenMarul ya da İstanbul'da Üç Bostanın Hikayesi

Benim çocukluğum 1970'li yıllarda Nişantaşı'nın biraz aşağısında Güzelbahçe, Topağacı, Fulya ekseninde geçti. Çarşı henüz yoktu, Beşiktaş, idmanlarını Çırağan Sarayının yanmış orta avlusunda yapardı ve biz idmanları izlemeye oraya giderdik. İdman bitiminde kendimizi boğazın serin ve derin sularına da bırakmışlığımız vardır. 80'li yıllarla beraber Fulya önce Beşiktaş tesislerine ev sahipliği yaptı, sonra o kadar büyük bir hızla değişti ki, hazırlıksız yakalanan bizler semti terketmek zorunda kaldık. Bugünkü tabirle kentsel dönüşüm kurbanı olduk.
Bizim çocukluğumuzda Fulya deresi tabir edilen yerde iki tane devasa bostan vardı. Bu bostanlar hakkında hatırladığım, epeyce kıskanç, kızıl saçlı, Arnavut bir bostancı ve onun kıskançlığına mazhar olan canım marullarıdır. Mahallenin çocukları olarak bu kıskanç, kızıl Arnavut'tan  çok korkar ama marulların çağrısına da sık sık icabet ederdik. Sonra duyduk ki Arnavut ölmüş, mirasçıları ise araziyi Nişantaşının ünlü yap-sat'çısı İbrahim Polat'a satmış. Kendisi Adnan Polat'ın babası olur ve Nişantaşı'ndaki apartmanların neredeyse yarısının müteaahididir. Şimdi o bostanların yerinde Polat Towers'lar yükseliyor.
İstanbul'un fethinde Fatih'e en çok topografya yardım etmiştir. Evet, surlar çok sağlamdı sağlam olmasına ama zayıf noktaları da yok değildi. En zayıf noktası da Bayrampaşa tarafından şehrin içine giren Lykos deresi ve onun oluşturduğu vadi idi. Bu vadi kuşatmanın kaderini belirledi. Urban'ın yaptığı meşhur şahi top tam bu vadiye denk gelen surları dövdü, 56 gün boyunca. Çünkü burada surlar irtifa kaybediyor ve ardındaki derenin yarattığı uzun koridor şahi topun inanılmaz gümbürtüsünü şehrin en ücra sokaklarına kadar yayıyordu. Bu sinir bozucu top sesleri zavallı Rumların direncini epeyce kırmıştı. Fetihten sonra da bu dere akmaya devam etti. Lykos deresi fetihten sonra bayrampaşa deresi adıyla anılmaya başlandı. Dere kenarında oluşan alüvyonlu toprak marul, zerzevat ve meyve yetiştirmek için çok elverişliydi. Bugün o dere yatağının üzerinden Menderesin anlı şanlı Vatan Caddesi geçer.
Bugün Emniyet Müdürlüğünün olduğu bölgede ise Yenibahçe diye bilinirdi ve bostanlarıyla meşhurdu. 1950'lere kadar varlığını sürdüren bu bostanları üç aile ekip biçermiş. Tanaş, Andriko ve Panayot. Andriko ve Panayot Rum. Bunlar daha çok meyve yetiştirirler, Ermeni Tanaş ise marul, zerzevat üzerine mütehassis'lik yaparmış. Sattıkları ürünlerinde son derece taze ve fevkalade ucuz olduğu rivayet edilir.
19.YY başında Sarkis Sarraf Hovhannesyan'ın kaleme aldığı Payitaht İstanbul'u adlı eserde bu bölge şöyle tasvir edilmiş: "Edirne Kapısı ve Top Kapısı denilen kapıların arasında, Bayrampaşa vadisi hizasında, surun iç kısmında Sulukule adı verilen kemerli geçit vardır. Muhtelif yönlerden akarak bu noktada birleşen dereler, aynı geçitten şehre girer ve Yeni Bahçe'nin kenarından Aksaray'a doğru ilerleyerek, Yeni Ka- pı'ya Langa'ya iner ve yeni yapılmış hamamın yanından denize dökülür. Edirne Kapısı ve Top Kapısı setleri arasındaki vadinin içinde, Sulukule'nin önünde, iki kısma ayrılmış geniş ve büyük bir çayır olan Yeni Bahçe yer alır. Artık, ilkbaharda atların otlatılmaya getirildiği bu çayırda vaktiyle, savaşa giden Mısır askerleri çadırlarda otururlar ve buradan harbe giderlerdi. Ve bu yere özel olarak Yeni Bahçe Çayırı adı verildi. Bu çayırın biraz ötesinde yeniçeri Yeni Odaları'nın yanında, her gün mevkilerine uygun olarak tesbit edilen miktarda yeniçerilere et dağıtılan Et Meydanı bulunur. Hizmetkârlar, bu etleri alıp filelere koyarak mutfağa götürürlerdi."
(Yenibahçe Bostanlarının nadir görüntülerinden biri- İbrahim Hilmi TANIŞIK Koleksiyonu)
Bu derenin döküldüğü yer ise şimdilerde kazı çalışmalarıyla gündemde olan Thedossius limanı yani Aksaray-Langa. Derenin getirdiği alüvyonlar sayesinde binlerce yıllık liman hala bize hediyeler sunuyor. Sadece hediyeler değil, lezzetli Langa hıyarlarını da sunuyordu. Burada bulunan son hıyar bostanına da geçen sene beton dökerek içimizi rahatlattık. Şimdi Langa bostanı sadece Nazmi Ziya gibi eski üstatların tuvallerine konu olabiliyor. 
(Nazmi Ziya: Langa Bostanında Sabah)
Fetih sırasında ordu sadece duvarları değil, duvarların önünde yer alan derin hendekleri de aşmak durumundaydı. Bu hendeklerde Lykos deresinden gelen su 20 Metre genişliğinde ve 15 derinliğinde bir engel oluşturuyordu. Fetihten sonra bu hendeklere gerek kalmadı ve buralar bostana çevrildi. yüzlerce yıldır derenin getirdiği alüvyonlu toprakla beslenen hendekler bostancılara lezzetli ürünler verdiler. Yedikule bostanları işte bu hendeklerin içine kurulmuş bostanlardır.
 
Yenidoğan, Langa derken şimdilerde sıra İstanbul'un son bostanları olan Yedikule bostanlarına geldi. Neymiş, rekreasyon alanı olacakmış. Biz biliriz o rekreasyon alanlarını. Etraftaki soylulaştırma ve mülkiyet değişimi operasyonunu sevimli kılmaya, bölgenin rantsal dönüşümünü tamamlamaya yönelik işlerdir bunlar. Bir süre sonra Sulukule'de olduğu gibi Belgradkapı, Mevlanakapı ve Yedikule bölgesinde de bu işler başlayacak ve o rekreasyon alanları birer marketing unsuru haline gelecek. Kaldı ki bu bostanlarda ta Bizans ve Osmanlı devrinden kalma sarnıçlar, kuyular olduğu biliniyor. 
Şehrin yaşam kültürüyle özdeşleşmiş bir alanlar öz niteliklerinin yitirmeden yeniden düzenlenmeli ve şehrin kimliğinin bir parçası olarak yaşamlarını sürdürmeye devam etmelidirler...
(Yedikule bostanlarında çekilen bu eski kartpostalda su kuyuları ve suyu çekmek için oluşturulan mekanizma görülüyor)
Langa Bostanı

16 Temmuz 2013 Salı

Derin Tarih Dergisini Göreve Çağırıyorum; Mirasa Sahip Çıkın Kardeşim..!

Son yıllarda Türkçede en hazzetmediğim kavram "derin" oldu. Derin Devlet, Derin AKP, Derin bilmem ne. Benim şahsi kanaatim bir şey ne kadar "derin" ise aslında o kadar kaba, sığ ve basittir. Derin yaftalaması onun kaba ve nobran yönüne bir gizem katmaya yarıyor. "O işler sizin bildiğiniz gibi değil" babalanmasının arkasında aslında hep bildiğimiz sığlıklar çıkar karşımıza.
Derin Tarih dergisi Nisan 2012'de hayli iddialı bir kadro ile yayın hayatına başlayıp sonra bir Mustafa Armağan dergisine doğru hızla evrildi. Dergi bilginiz herşey tarih olacak gibi oldukça tumturaklı bir sloganla yola çıktı, ancak bir de baktık bildiğimiz temcit pilavlarını kaşıklamaya devam ediyor. Bu temcit pilavlarından biri de Ayasofya Müzesinin yeniden ibadete açılması meselesidir.
Bizde sağcı-muhafazakar kesim tıpkı başörtüsü gibi bu meseleyi de altını yakmadan, ılık ılık gündemde tutarak kamuoyunu yaratmaya çalışır. İşte bu dergi de henüz ikinci sayısında "bombayı" patlatarak Ayasofya'nın sahte imzalarla müze yapıldığını, derhal camiye çevrilmesi gerektiğini, orasının Fatihin Vakfiyesi olduğunu, hatta basit bir bakanlar kurulu kararı ile bunun gerçekleşebileceğini yazdılar, çizdiler. Sağcı basın durur mu, hemen atladı "haber"in üzerine. Yeni Şafak olayı manşete taşıdı. Sonra pilav tekrar kaşıklanmak üzere soğumaya terkedildi.
Şimdi bu uzun girişten sonra gelelim meramımıza. Bizzat Fatih'in talimatıyla 558 yıl önce kurulan Tarihi Haliç Tersaneleri özelleştiriliyor. Öğrendiğimize göre 250 dönümlük alanda 2 yat limanı,400 odalı 2 adet 5 yıldızlı otel, otopark 1000 kişilik cami ve İlber Ortaylı'nın deyimiyle KUTSAL AVM yapılacakmış.
Şimdi soruyorum derin tarihçilere: Burası Fatih'in vakfiyesi değil mi? AVM, yat limanı, otel dikilecek bu alan "ecdat yadigarı" değil mi? 1000 kişilik cami yapınca bu rant ve talan değişmeyecek mi? Konu Ayasofya'nın camiye çevrilmesi olunca bir patırtıdır gidiyor ama AVM olunca tıs yok. Bu duruma İlber Ortaylı bile isyan etmiş. http://www.milliyet.com.tr/koc-universitesi-nde-bizans/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/30.06.2013/1729813/default.htm
Her 29 Ekim'de kan ter içinde gemileri karadan itekleyen Fatih'in torunları, o iteklediğiniz gemileri yaptıran Fatihin tersanelerine AVM dikiliyor, haberiniz var mı? Son olarak Başbakana özel sempati besleyen bir kısım Kasımpaşalıya sesleniyorum. Semtinize sahip çıkın. Başbakan yokken o tersaneler vardı. Hem de 558 yıldır vardı. O gittikten sonra da o tersaneler orada kalmalı. Lütfen yapılacak el kadar parka kanmayın. Fatih'in mirasına sahip çıkmak istiyorsanız nasıl sahip çıkılacağının örnekleri var. İşte onlardan bir tanesi. Avusturalya'da bir tersane sadece denizcilik müzesi ve sosyal faaliyetler için alan olarak değerlendirilmiş, AVM olarak değil...
http://www.mimdap.org/?p=120924