31 Ocak 2011 Pazartesi

Kanuni Döneminde Bir Seyyah-Ressam: Melchior Lorck

Kanuni döneminde Danimarka diplomatik heyetiyle birlikte İstanbul'a gelmiş ve Osmanlı topraklarında dört sene geçirmiş Melchior Lorck, hem ressam hem de seyyah kimliğiyle sıradışı eserler vermiştir. 16. yüzyıl İstanbul'unu 12 metrelik dev bir panoramik desenle belgelemiş olan bu ressam, bizlere paha biçilmez bir miras bırakmıştır. Sadece Fatih Camii'sinin 1776 depreminde yok olup giden orijinal halini göstermesi bakımından bile paha biçilemez belgelerdir.

(Melchior Lorck panoramasındaki Atik Sinan'ın eseri olan Fatih Camii)

Kimdir bu tuhaf isimli Danimarkalı? Kuşkusuz Shakespeare'in kafasında Hamlet senaryoları dolaşırken o daha hayattaydı. 1527 doğumlu Flensburg'lu soylu bir aileden geliyordu. Çocuk yaşlarda resim, gravür ve heykel çalışmış ve ailesi tarafından o dönemin modasına uyarak bu maharetli çocuk bir kuyumcunun yanına çırak verilmişti. Ancak ustasının teşvikiyle Hollanda, İtalya gibi ülkeleri gezerek çeşitli atölyelerde eğitim aldı. Danimarka'ya geri döndüğünde Kral tarafından Saray Ressamı ünvanını aldı.
1555 yılının ocak ayında Şarlken'in kardeşi Ferdinand'ın diplomatik delegasyonuyla İstanbul'a geldi. Görevi gördüğü herşeyin resmini yapmaktı. Buna benzer bir görevin dönemin padişahı Kanuni tarafından Matrakçı Nasuh'a verildiğini daha önceki yazımda belirtmiştim. Melchior Lorck ile Matrakçı Nasuh hiç karşılaştılar mı? Büyük olasılıkla evet. Çünkü her ikisi de hükümdarlarının emrinde gidip gördükleri yerleri belgelemekle görevliydiler ve birbirlerinden öğrenecekleri vardı.

(Melchior Lorck tarafından yapılan Kanuni Portresi. Geride Süleymaniye Camii)

Melchior Lorck İstanbul'da kaldığı süre içinde paftalar halinde 12 metre uzunluğunda efsanevi bir panorama çizmişti. Panorama alışılmışın dışında kentin kuzeyinden, Pera'daki bir elçilik binasının balkonundan çizilmiştir. (daha sonraki tüm İstanbul panoramaları aşağı yukarı bu bölgeden çizilecektir) Bu panoramada neler yoktur ki? Günümüzde tamamen yok olan Bizans ve Osmanlı eserleri büyük bir titizlikle kağıda aktarılmıştır. Örneğin yukarıda da değindiğim Atik Sinan'ın eseri olan Fatih Camii ya da bugün çatısı bulunmayan Ayvansaray'daki Tekfur sarayı ya da Topkapı sarayından Sarayburnu'na dek sıralanmış onlarca köşk ve saray. Bu köşklerin bir-iki tanesi dışında hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. En büyük yıkım bizzat sultan Abdülaziz'in emriyle sarayın ortasından geçirilen demiryolu inşaatı sırasında gerçekleştirilmiştir.

                  (Henüz birkaç yıl önce bitmiş olan Süleymaniye Külliyesinin tahta baskısı- Melchior Lorck)

Melchior Lorck aynı zamanda Türklerin gündelik hayatını da belgelemiş, Kanuni ve Hürrem Sultan'ın da portrelerini yapmıştır. Ayrıca delegasyonun başında yer alan elçi Ghiselin de Busbeq ile beraber, Ankara'da Hacı Bayram Camii'nin hemen yanındaki Augustus Tapınağını bulan ekipte yer almıştır. Bu ekip 250 civarında Yunan ve Bizans el yazması kitabı da toplayarak ülkelerine götürmüştür. Ghiselin de Busbeq "Türk Mektupları" isimli bir kitap yazarak Osmanlı kültürü üzerine öneli saptamalarda bulunmuş, aynı zamanda Avrupayı Lale ve Sümbül çiçekleriyle de tanıştırmıştır.

                    (Busbeq ve Melchior Lorck tarafından keşfedilen Ankara'daki Augustus Tapınağı)

Melchior Lorck 1559 yılında Türkiye'yi terketti. Dört yıl boyunca çizdiği yüzlerde desen ve gravürü bir an önce kitaplaştırmak istiyordu ama kraldan gerekli desteği göremedi. Bir süre sonra bu çizimler ona yük olamaya da başlamıştı. Bu çizimlerden sadece 127 tanesinin ahşap oymasını bastırabildi. Bunlar da ancak kendisi öldükten sonra 1588 de basılabildi. 12 metre uzunluğundaki soluk kesici İstanbul panoraması ise uzun yüzyıllar boyunca Leiden Üniversitesinin kitaplığında, paftalar halinde rulo yapılmış olarak bekledi. 21 paftadan oluşan bu panoramanın 11. paftasına Melchior Lorck kendi resmini de yerleştirmiştir. Burada Lorck "resim içinde resim" tekniği ile kendini panoramayı çizerken gösteriyor. Bu paftanın orijinalini geçtiğimiz sene Sabancı Müzesinde açılan "Bizantion'dan İstanbul'a: Bir Başkentin 8000 Yılı" sergisinde görme bahtiyarlığına eriştik.

                                        (Melchior Lorck'un 11. paftadaki otoportresi)

25 Ocak 2011 Salı

Fatih'in Gazabına Uğramış Bir Köle: Atik Sinan

Tarih boyunca merkezi iktidarla sanatçıların başı sık sık belaya girmiştir. En son Ucube tartişmasıyla gündeme gelen bu durumun tarihimizde birçok başka örneği mevcuttur. İşte bunlardan birisi de Fatih (2. Mehmet) ile Mimarbaşı Atik Sinan arasında yaşananlar olmuştur.

Geçtiğimiz pazar günü Akşam Gazetesinde Amerikalı Fizik Profesörü John Freely ile yapılan bir röportaj yayınlandı. Röportaj Freely'nin son kitabı "Büyük Türk" etrafında dönüyordu. Freely röportajın bir yerinde "Kanuni dönemini çekmek kolay, asıl zor olan Fatih dönemini çekmektir" diye buyurmuş. Doğrudur. Freely yaklaşık 50 yıldır Türkiye'de yaşar ve Türklerin kültürünü ve tarihini çok iyi bilir.  Bu yazının konusu Fatih ile başmimarı Atik Sinan arasındaki olağandışı ilişki ve sonrasında yaşanan dramatik olaylardır.

 Fatih camii külliyesi'nin güney duvarını geçtikten sonra sağa, Yavuzsultan caddesi'ne döndüğünüzde yaklaşık 150 metre daha gidip sola sapınca, yolun hemen yanında uzanan mescidin demir kafesli duvarına yaklaşırsanız Mimar Atik Sinan'ın kabri ile karşılaşırsınız. Mescidin adı Kumrulu Mescit'tir. Yüz yüze birbirine bakan kitabeli taşların altında yatar. Kitabedeki eski türkçe yazı çok güzel bir kaligrafiyle şunlar yazılmıştır (günümüz türkçesiyle)

"Tanrı'nın affına ve inayetine mazhar olan Mimar Sinan, ölümlü dünyadan 876 yılının birinci rabi ayının yirmi yedinci günü (13 eylül 1471) perşembeyi cumaya bağlayan gece akşam namazından sonra, deniz kıyısındaki karanlık hapishanede şehit edilerek, ölümsüz dünyaya göçtü. Tanrı onu mezarın ve cehennemin acılarından korusun..."

                                            (Atik Sinan'ın Mezar Taşı)
 
Buradaki şehit edilmeden kasıt idamdır. Ancak Mimar Atik Sinan boynu vurularak ya da boğdurularak değil döve döve "idam" edilmiştir. Üstelik elleri de kesiktir! Ellerini kestiren de, devamında dövülerek idamına ferman buyuran da Fatih'tir.

Tarihin karanlıklarında kaybolan ve hakkında çok az şey bildiğimiz Atik Sinan idam edildikten bir süre sonra, başka bir Sinan; Ağırnaslı Koca Sinan doğacak ve Mimarlık tarihini kökten değiştirecek eserler verecekti.


Atik, azad edilmiş kölelere verilen bir sıfattır. Atik Sinan hakkında çok az şey günümüze ulaşmıştır. Ancak isminin önündeki Atik sıfatından anlıyoruz ki aslen köleleştirilmiş bir hristiyandır. 18. Yüzyılın başında "Osmanlı Devletinin Yükselişi ve Çöküşü" kitabını kaleme alan büyük "müneccim" ve bestekar Dimitri Kantemir'e göre gerçek adı Hristodulos'dur. Osmanlı kaynakları da Abdullah ismini yakıştırıyor. Her ikisi de Allahın Kulu anlamına gelir.

Eğer Kantemir'in verdiği bilgi doğruysa, Fatih Hristodulos'u çok seviyordu. O kadar ki, bugün Fener semtinde bulunan Moğolların Meryemi ya da Kanlı Kilise olarak bilinen Panaia Muchlotissa kilisesini Hristodulos'un özel ricası üzerine ferman yayınlayarak asla camiiye çevrilemeyeceğini emretmiştir. Bu ferman sayesinde İstanbul'da Bizans döneminden ayakta kalan ve camii'ye çevrilmeyen tek kilise bu kilisedir. Merak edenler hem bu kilisenin içinde hem de Ayakapı'daki Aya Nikola Kilisesinde bu fermanın birer kopyasını görebilirler.

                            (Hristodulos'a bağışlanan Fener'deki Kanlı Kilise)

                 (Kilisenin Camii'ye çevrilemeyeceğini buyuran Fatih Fermanı)


Fatih'in en büyük hayali İslamın yeni capitolunde adına yaraşır, Ayasofya'dan daha heybetli bir camii yaptırarak şehre damgasını vurmaktı. Bu amaçla Atik Sinan'a bu zor görevi verdi. Atik Sinan elinden geleni yaptı. Ancak sonuç Fatih'i memnun etmedi. Fatih bu camii için özel olarak uzun direkler getirtiği ve Atik Sinan'ın bu direkleri kestiğini duyunca gazaba gelerek "benim camimi Ayasofya kadar âli etmeyip, benim birer rum haracı sütunlarımı kesip camimi kasten alçak ettin!"dediği söylenir. Bunun üzerine Atik Sinan "padişahım, Konstantiniyye'de zelzele çok olub metanet üzere ila inkırazud deveran müebbet ola deyu iki amudu üç zira kesüb Ayasofya'dan selh alçak ettim," der. Sultan daha da öfkelip "özrü kabahatinden büyüktür" diyerek Atik Sinan'ın ellerini kestirir.

Evliya Çelebi'ye göre bu olaydan sonra Atik Sinan, İstanbul Kadısı Hızır Bey'e  gider ve sultandan şikayetçi olur. Kadı Atik Sinan'ı haklı bulur ve "kısas hakkın vardır" der. Yani şer'en Fatih'in de elleri kesilecektir. Ancak Atik günde 20 akçe karşılığı bu haktan vazgeçer. Tabii Evliya'nın oldukça geniş hayal gücüne inanırsak bu mahkemede Kadı Fatihin oturmasına izin vermediğine, Fatih'in de kadı eğer sultan olduğu için kendini kolayacak bir karar verirse oracıkta canını almak için kaftanının altına topuz gizlediğine inanmamız gerekir. Bu "adil" mahkemeden sonra Fatih'in öfkesi dinmemiş olacak ki,  Atik Sinan tekrar zindana atılır ve idam edilir. Ekrem Hakkı Ayverdi'ye göre ise idam edilmemiş kendisi intihar etmiştir.

Bazı kaynaklara göre ise olayın asıl nedeni Atik Sinan'ın zimmetine para geçirerek yolsuzluk yaptığıdır. Ancak yolsuzluk yaptığı için Fatih'in çok sevdiği Mimarbaşına bu zulmü reva görmesine inanmak zor. Esas neden Fatihin 8 yıl süren inşaat sonucunda ortaya çıkan eseri beğenmemesidir.

Ancak 1766 depreminde Atik Sinan'ın haklılığı ortaya çıkar ve Fatih Camii yerle bir olur. Bugün Fatih'te gördüğümüz camii Fatih'in (ve dolayısıyla Atik Sinan'ın) değil, 3. Mustafa döneminde ve Mimar Mehmet Tahir Ağa'nın elinden çıkmadır. Orijinal camii yaratıcısını haklı çıkararak yok olup gitmiştir.

Bu olaydan 70 yıl sonra Kanuni Sultan Süleyman Mimar Koca Sinan'a sık sık camiinin neden geciktiğini, ihmal sözkonusu olursa adaşının başına gelenleri hatırlattığı söylenir.

                  (Mehmet Tahir Ağanın İnşa Ettiği Günümüzdeki Fatih Camii)

20 Ocak 2011 Perşembe

Kanuni Döneminde Bir Rönesans İnsanı: Matrakçı Nasûh

Muhteşem Yüzyıl dizisinde sık sık karşımıza çıkan yarı meczup, biraz çatlak bir karakter var: Matrakçı Nasûh. Damdan dama gezen, habire bişeyler karalayan bir derviş! Bu yazı tarihin karanlıklarına gömülmüş, hakettiği ilgiye çok da mazhar olamamış bu Rönesans insanına ayrıldı. Resmi ideoloji genel olarak bize Osmanlı'da Rönesansın yaşanmadığını, ilerlemenin karşısında daima "gerici" güçler bulunduğu için Osmanlı'nın geri kaldığı ve kaçınılmaz olarak çöktüğünü vaazeder. Oysa bu yazıda da örneğini göreceğimiz gibi Osmanlı tarihinde bu ezberi bozmuş sultanlar, sanatçılar ve bilim adamları olagelmiştir. Matrakçı sporcu ve tarihçi; silahşor, hattat ve ressamdı. Osmanlıda bu türden aydınlara verilen genel bir lakap bile vardır: Hezâr-fenn.

Matrakçı Nasûh'un tam olarak doğum tarihi bilinmez. Bosnalı olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilmiştir. Büyük olasılıkla devşirmedir. Aşık Çelebi'nin verdiği bilgilere göre Enderun'da eğitim almış, S'ai'nin öğrencisi olmuş, "mana ve marifet" ehliyeti almıştır. Bir Rönesans insanında olması gereken çok yönlü ilgi alanlarına sahip olmuş, spordan resme, matematikten tarihe pekçok alanda eserler vermiştir. Hatta Japonların Kendo sporunu andıran Matrak oyununu da o icat etmiştir. Lakabı oradan gelir. Bu oyunda aslolan rakibini devirmek değil koreografidir. 

Matematik üzerine yazdığı iki kitabı vardır: Umdet el-Hisâb (1533) ve Cemal el-Hüttab

Tarih üzerine İranlı tarihçi Taberi'nin Mecma'el Tevarih adlı eserini çevirmiş, ancak çevirinin belli bir yerinden sonra (504. sayfa) Türklerin kökenleri, Gazneliler, Selçuklular ve Osman Gazinin babası Ertuğrul Gazi dönemini kendisi ek (zeyl) olarak tamamlamıştır. 

                                    (İstanbul: Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn)

Silahşorluk üzerine 1529 yılında yazdığı Tuhfet el-Guzat adlı eserinde kalkan, ok, topuz ve süvari talimlerini ayrıntılı olarak ele almış ve bunları krokilerle zenginleştirmiştir. 

Fakat Matrakçı Nasûh'un esas ustalık alanı elbette ressamlığı idi. Osmanlı minyatür sanatında kendine özgü bir stil geliştirmiş, özellikle seferler sırasında çizdiği şehir peyzajlarıyla günümüze çok değerli belgeler bırakmıştır. Eserlerinin tamamı üç kitapta toplanmıştır. İlk kitap Kanuni ile birlikte çıktığı İran-Irak seferinde yaptığı gözlemleri içerir. Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn adlı bu kitapta 107 minyatür bulunur. Bu eserin tek nüshası    İstanbul Üniversitesi kütüphanesindedir. Sefer sırasında ordunun konakladığı tüm şehirlerin minyatürlerini yapmıştır. 1550'lerin İstanbul, Eskişehir, Diyarbakır, Halep, Tebriz, Bağdat gibi kentlerini merak edenlere tavsiye ederim.

                                    (Bağdat: Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn) 

İkinci Minyatür kitabı Süleymanname adını taşır. Bu kitap iki bölümden oluşur. Birinci bölüm çok enteresandır. Matrakçı Nasûh Barbaros Hayrettin Paşa ile çıktığı Fransa seyahati sırasında uğradıkları Akdeniz limanlarını resmetmiştir. Bunlardan bazıları: Nice, Marsilya, Antibes, Toulon ve Cenova'dır. Kitabın ikinci bölümünde ise Kanuni'nin Macaristan seferi sırasında gördüğü şehirleri resmeder. Bu eserler halen Topkapı Sarayı Kütüphanesindedir. 

                                           (Toulon Limanı: Süleymanname)

Üçüncü minyatür kitabı ise Tarih-i Sultan Bayezit'tir. 10 minyatürden oluşur ve o da Topkapı Sarayı kütüphanesindedir. 

                              (Eskişehir: Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn)

Bütün bunlardan anlıyoruz ki Osmanlı Tarihi sadece resmi tarihle algınamayacak kadar zengin, çeşitli, çok yönlü, çok katmanlıdır. Ezberlerden uzak bir bakış açısıyla ve biraz da merakla çok şeylerin farkına varabiliriz. 

                                     (Tebriz: Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn)

19 Ocak 2011 Çarşamba

Tevfik Fikret, Hrant Dink ve Sis Şiiri

Sis
 
Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
ağırlığının altında herşey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!
Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan,
ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha!
Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan,
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi!
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
sefahate susamış bağrında yaşatan.
Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde
sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.
Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,
ey bin kocadan artakalan dul kız;
güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli,
sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.
Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün
iki lâcivert gözünle nekadar canayakın görünüyorsun!
Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi;
içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden.
Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken,
lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi!
Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır,
İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın.
Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri;
Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek.
Milyonla barındırdığın insan kılıklarından
Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?

Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar.
Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler;
ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki,
geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur;
ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi.
Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri;
ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler.
Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler;
ey servilerin kara gölgelerinde birer yer
edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu;
“Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları.
Ey türbeler, ey herbiri velvele koparan bir hâtıra
canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler!
Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar;
ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan
vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer.
Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi
sembole eden harap ve sessiz evler;
ey herbiri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan
kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş,
ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş!
Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü
her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar!
Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu
bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp
her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini
gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir!
Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş
olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât!
Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler;
ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar!
Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus;
ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu.
Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür!
Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için
yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan,
ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”!
Ey en şiddetlikuşkularla duygusu kö¨rleşerek
vicdanlara uzatılan gizli kulaklar;
ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar.
Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret!
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;
ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre!
Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış
zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet!
Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç;
ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç!
Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca;
ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler,
hele sizler...

Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!



Tevfiz Fikret
18 Şubat 1317
.

Tevfik Fikret

18 Ocak 2011 Salı

Tenten İstanbul'da: Sene 1961

Tenten İstanbul'da-Film / 1961
23 dakikalık muhteşem İstanbul görüntüleri ve tüm film için;
http://www.filmdizizle.com/?p=2586#
"Reklamı geç"i tıklatıp izlemeye başlayabilirsiniz.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Ayasofya: Jüsyinyanus ile Teodora’nın Büyük Günahlarının Kefareti

Bir önceki yazımızda Kanuni ile Hürrem’in büyük günahlarının kefareti olarak inşa ettirdiklerini düşündüğüm Cihangir Camii’ni incelemiştik. Ancak bu olaylardan tam 1000 yıl önce, yine Konstantiniyye’de inşa edilmiş devasa bir yapı, Ayasofya da aynı amaca hizmet ediyordu. İşlenen büyük günahları unutturmak!
Büyük Jüstinyanus aynı Kanuni döneminde olduğu gibi Bizans tarihinin en güçlü dönemini yaşatmış hükümdardır. Uzun süren hayatı boyunca seferlere çıkmış, kuzeyden gelen barbar kavimleri tarafından yakılıp yıkılmış Roma’yı geri almış bir hükümdardı. Onun döneminde Roma’dan kaçan Papa Konstantiniyye’ye sığınmış, Jüstinyanus adeta hristiyanlığın tek lideri olarak kalmıştı. Dönemin Bizans haritaları ile Kanuni döneminin Osmanlı haritasına baktığımız zaman bu benzerliği daha net bir şekilde görürüz. Ancak bu maceracı hükümdar aynı zamanda ağır vergilerle halkı ezmiş, herkesin karşı çıkmasına rağmen fahişe olduğu rivayet olunan Theodora ile evlenmiş ve hayatı boyunca onun yönlendirmeleriyle karar vermiştir. (Prokopios: Bizans’ın Gizli Tarihi) 

                                              (Jüstinyanus döneminde Bizans İmparatorluğu)

İktidarının ilk yıllarında hipodromdaki (şimdiki Sultanahmet meydanı) gladyatör döğüşleri sırasında patlak veren ve 5 gün süren NİKA isyanı onun hayatının dönüm noktası olmuştur. İki gladyatör okulunun (yeşiller ve maviler) başlattığı ayaklanmaya bir anda tüm şehir iştirak etmiş, o sırada hipodromdaki locasında bulunan Jüstinyanus saraya kaçmıştır. İsyancıların öfkesi çığ gibi büyümüş, imparator maiyetindeki bir takım memurları idam ettirerek ahalinin yüreğini soğutmayı denemiş, ancak başarılı olamamıştır. Bu tür isyanlarda Osmanlı sultanları da isyancıları sakinleştirmek  için sık sık paşalarını feda etmiştir . 

                                   (Nika İsyanını başladığı hipodromun Jüstiyanus Dönemindeki Hali)

İmparator son çare olarak şehri terk etmeye hazırlanırken İmparatoriçe Theodora cesur olması ve şehri terk etmemesi gerektiğini telkin etmiş ve İmparatora sarayı korumakla yükümlü paralı askerleri (bir çeşit kapıkulu) isyancıların üzerine sürmesini önermiştir. Bunun üzerine Jüstinyanus isyancılara tahttan feragat edeceğini ve tacını isyanın başladığı hipodromda yeni imparatora bizzat teslim edeceğini ilan ederek herkesi hipodroma çağırdı. Yaklaşık otuz bin kişi hipodroma toplandığında tüm kapılar kilitlenerek paralı askerler kalabalığın üzerine salındı. Hun İmparatoru Attila’nın torunu Mundus’un komutasındaki askerler kadın çocuk demeden hipodromda toplanmış herkesi kılıçtan geçirdi. Birkaç saat içinde tam otuz bin insan Theodora ve Jüstinyanus’un iktidar hırınsa kurban edildi. Bu olay insanlık tarihinin gördüğü en büyük katliamlardan biri olarak anılır.

Jüstinyanus bu ayaklanma sırasında kısmen tahrip edilen 2. Thedossius tarafından yapılan Ayasofya kilisesini tamamen yıktırarak yerine ondan çok daha görkemli bir anıt dikti. Bugün gördüğümüz Ayasofya bu kanlı olayın kefareti olarak yaptırılmıştır diyebiliriz.

Büyük mabetler, işlenen büyük günahları gölgelemeye yarıyor.

                  (Jüstinyanus'un Ayasofya önüne diktirdiği heykel 1493 yılında bir fırtına ile devrilmiştir)

Jüstinyanus’un 5  senede biten bu büyük mabedin açılışında “seni geçtim Süleyman” diye bağırdığı rivayet edilir. Kastettiği elbette insanlık tarihinin o güne dek bilinen en büyük tapınağı olan Süleyman tapınağıydı. Bundan 1000 yıl sonra başka bir Süleyman, kendi adına yaptırdığı mabetin açılışında Jüstinyanus’un kibrine kapılmamış ve bu büyük mabetin açılışını bunu en çok hak eden insana Mimar Sinan’a yaptırmıştır. 

16 Ocak 2011 Pazar

Cihangir Camii: Kanuni ile Hürrem'in Büyük Günahlarının Kefareti

Malum, Muhteşem Yüzyıl dizisinde ana karakterlerden biri olan küçük şehzade Mustafa, Kanuni Sultan Süleyman'ın Hürrem Sultan'dan olmayan tek oğludur.  Mustafa, Kanuni henüz Manisa Sancakbeyi iken dünyaya geldiği için en büyük şehzade olarak taht onun hakkı idi. Hürrem Sultan kendi oğullarına iktidar yolunu açmak için öncelikle Kanuni'nin annesi Hafsa Sultan'ın ölmesini bekledi ve Şehzade Mustafa- İbrahim Paşa ittifakına karşı (Şehzade Mustafa'yı Manisa sancağındaki çocukluk yıllarından  beri İbrahim Paşa yetiştirmiş ve eğitmiştir. Dizide de bu konu yer yer işleniyor) Rüstem Paşa ile ittifak kurarak çeşitli entrikalara girişmişti.  Hürrem'in bu entrikaları başarılı oldu ve Kanuni önce İbrahim Paşa'yı sonra da kendi öz oğlunu boğdurttu. Rivayet odur ki babasının kendini boğduracağını bile bile onun çağrısına biat etmiş ve babasının adaletine boyun eğmiştir. Yine rivayet odur ki babasının otağına girdiğinde üzerine çullanan yedi dilsiz celladı alteder ancak iyice yorulmasını bekleyen Kapıağası Zal Mahmut Ağa'nın boynuna geçirdiği domuz bağırsağından yapılan kementle katledilir ve cesedi çadır dışına çıkarılarak sergilenir. Bu olaylar olurken Kanuni yan çadırdadır. Zal Mahmut'un sonra nasıl ödüllendirildiği ayrı bir yazının konusu olacaktır.


                                               (Şehzade Mustafa'nın Katli- 1553)


Bu hazin olay hem halk arasında hem de hanedan çevresinde geniş yankı uyandırır. Öyle ki Kanuni ve Hürrem'in sakat (kambur olduğu rivayet edilir) doğmuş oğulları şehzade Cihangir üvey abisinin bu şekilde katledilmesine dayanamaz ve bir gün sonra intihar eder. Bu konuda da çeşitli rivayetler vardır. Bazı tarihçiler kahrından öldüğünü, bazıları ise şehzade Mustafa'nın katledilmesinden dolayı yeniçerilerin kendisine yönelik tepkilerini azaltmak için bizzat annesi tarafından katlettirildiğini iddia eder. 

Şehzade Mustafa'nın ölümünden sonra annesi Mahidevran tamamen unutulmuş, Bursa'da çok yoksulluklar çektikten sonra Kanuni'nin yerine geçen 2. (Sarı) Selim tarafından bağlanan aylıkla geçinmek zorunda kalmıştır. Mezarı Bursa'da oğlunun türbesindedir. 



                     (Şehzade Mustafa'nın Bursa'daki Türbesi. Annesi Mahidevran Sultanla birlikte yatarlar)


Bu olaylardan sonra Hürrem ve Kanuni, belki de bu büyük günahlarının kefareti olarak, Topkapı Sarayının tam karşısına, her an görebilecekleri bir yere, o günlerin boş ve gözden ırak Tophane sırtlarına kahrından ölen-ya da intihar eden- sevgili oğulları Şehzade Cihangir'in anısına, İstanbul'un en güzel camiilerinden birini, Mimar Sinan'a yaptırdılar. 



Bugün semte adını veren bu talihsiz şehzadedir.


(Orijinali Mimar Sinan'a ait olan Camii geçirdiği depremler ve yangınlar sonucu 2. Abdulhamit tarafından yeni baştan yaptırılarak bugünkü görünümünü kazanmıştır.)

13 Ocak 2011 Perşembe

Makbul ve Maktul İbrahim Paşa Üzerinden Muhteşem Yüzyıl

Osmanlı tarihinin tepe noktası sayılan Kanuni dönemi resmi tarih yazımında yükseliş döneminin zirvesi, adeta bir asrı saadet dönemidir. Bir televizyon kanalında yayınlanan dizi ile yeniden gündeme gelen bu dönemle ilgili bazı şahsiyetler üzerinden fikir edinmeye çalışalım.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bu tartışmalar bana bir buçuk yıl önce gösterime giren Mustafa filmini anımsattı. O filme ateş püskürenlerle bu diziye ceza yağdıranların aynı ruh iklimine ait oldukları kanaatindeyim. Tarihle yüzleşmekten kaçanlar her daim kutsallara sığınırlar.
Makbul ve Maktul İbrahim Paşa kimdir?
1- Sultanahmette şimdi Türk İslam eserleri Müzesi olarak kullanılan saray yavrusunu yaptıran adamdır.
2- Hammer tarihine göre İçoğlanlarının kendilerine ait daireleri olduğu halde, İbrahim Paşa’nın padişahın gözdesi olduğu için, efendisinin dairelerinde uyuduğunu ve yemeklerini birlikte yediklerini aktarmaktadır.
3- Kanuni'nin kız kardeşiyle evlenerek hanedana damat olmuştur.
4- Budin seferinden sonra ganimet olarak getirilen 3 tunç heykeli (Apollon, Diana ve Herkül) sarayının önüne diktirdiği için Frenk lakabıyla anılmıştır. Hatta şair Figânî, idamına neden olacak ünlü beytini söylemiştir:“Dü İbrahim âmed bedeyr-i cihan; Yeki put-şiken şüt, yeki put-nişan” (Peçevî, 59). Bu beyit günümüz Türkçesine şu şekilde çevrilebilir: İki İbrahim geldi dünyaya;biri putları yıktı, biri putlar dikti. Aşağıda İbrahim Paşa sarayının önündeki heykellerle birlikte yapılan mintatürünü göreceksiniz.
5- 15 Mart 1536 akşamı Kanuni her zamanki gibi İbrahim Paşa'yla akşam yemeği yedi. Ertesi sabah cesedi sarayın önünde boğulmuş olarak bulundu. Yaygın inanış, Hürrem Sultan'ın padişah üzerindeki nüfuzu bakımından kendisine rakip olarak gördüğü için öldürttüğü, hatta bizzat kendisinin öldürdüğüdür.
6- Ölümünden sonra ilk iş bu heykeller yıktırıldı ve saray Kapıkulu kışlası yapıldı.
7- Makbul iken Maktul oldu.

         Ortadaki Sütunda Herkül Heykeli Yer Alıyor


Makbul ve Maktul İbrahim Paşa Mısır'a gitmeden önce Sultan Süleyman'dan izin alırken 
Fethullah Arifi, Süleymanname, Topkapı Sarayı Minyatür Koleksiyonu, nr. 1517, vr321b


                                             Sarayın bugünkü hali: Türk İslam Eserleri Müzesi