21 Aralık 2011 Çarşamba

Sultandan Para Dilenerek İnşa Edilen Zeki Paşa Yalısı 115 Milyon Dolara Satılığa Çıktı

İstanbul Life dergisinin Aralık 2011 sayısından öğrendiğimize göre Uluslarası şöhrete sahip Sotheby's firması İstanbul'daki emlak piyasasına da el atmış ve yaklaşık bir yıldır bu alanda faaliyetler sürdürüyormuş.  Yine aynı dergiden öğreniyoruz ki firma ağırlıklı olarak Boğaziçi'ndeki yalılarla ilgileniyor ve elindeki en değerli "parça" Rumelihisarı'ndaki Zeki Paşa yalısı imiş. Firma yetkilisi hanımefendinin ifadesiyle yalının değeri 115 milyon dolarmış ve kalabalık yaşamayı seven Arap şeyhleri ile burayı otele çevirmeyi düşünen Amerikalı yatırımcıların ilgisine mazhar olmuşlar. Yine de hanımefendi gönlünün Türk bir alıcı çıkmasından yana olduğunu ifade ediyor. Uluslararası yatırımcı bir şirketin temsilcisinden göz yaşartıcı bir hassasiyet!
(Tophane Müşiri Zeki Paşa Yalısı)

Üniversite çağlarımızın haytalık mekanlarından olan Rumelihisarı sahilinde şarap içip, şimdi Borusan holdingin eline geçen Perili Köşke ve sahildeki metruk Zeki Paşa "Apartmanı"na bakarak bu yapıların hikayelerini çok dinlemişliğim oldu. Özellikle boğaza hiç yakışmayan bir iriliğe sahip Zeki Paşa yalısının epeyce enteresan bir hikayesi vardır.

Zeki Paşa 2. Abdülhamit döneminde yaşamış ve Müşir (Mareşal) rütbesine kadar çıkmış bir asker. Kendisi Tophane Müşiri olarak anılıyor. Bu yapıyı daha da ilginç kılan ise mimarı Aleksandr Vallaury olması. Vallaury'nin İstanbul'da inşa ettiği bina sayısı saymakla bitmez. Ancak en bilinenlerinin şimdi İstanbul Erkek Lisesi binası olan Düyun-u Umumiye binası ile Bankalar Caddesindeki Osmanlı Bankası binası olduğunu hatırlatalım. Vallaury'nin Boğazda inşa ettiği bir diğer yalı şimdilerde Suzan Sabancı'nın elinde bulunan Yeniköy'deki masalsı Afif Paşa Yalısıdır.
Aleksandr Vallaury'nin Yeniköy'de İnşa Afif Paşa Yalısı

Abdülhamit'in has adamlarından biri olan Zeki Paşa padişahına sadıktı. Zaten bu durumun en önemli göstergesi sultanın bütün vehimlerine rağmen onu 20 yıl boyunca askeri okulların başında tutması olmuştur. Sadakat, Sultan Hamit'in birincil ölçütü idi. Bunu bilen Zeki Paşa'da daha sonraki dönemlerde Sultan Hamit'i iktidardan düşürecek olan kadroların yetiştiği askeri okulların açılış merasimlerinde "Efendiler! Bize sizin ilminiz değil, yalnız uğur-i hümayunda sadakatiniz matlubdur" diyebilmiştir. Ancak öyle anlaşılıyor ki her ne kadar Sultana sadakati herşeyin önüne koysa da zaman zaman deli fişek İttihatçı öğrencilere müsamaha göstermiştir. Bunun en güzel örneğini İttihat Partisinin kurcularından İbrahim Temo'nun anılarında görüyoruz. Paşa bir teftişte yatağının başucunda Namık Kemal, Ali Süavi, Midhat Paşa gibi şahsiyetlerin resimleriyle yakaladığı İbrahim Temo'nun okuldan atılmasına mani olmuştur. Yine Temo'nun anılarından öğrendiğimize göre örgüt üyelerinden Ahmet Bahtiyar Efendi okulun revirinde yatarken Temo'dan silah isteyip Hamit'in adamı olarak gördükleri okul komutanı Zeki Paşayı vurmak istemiş. Ancak Temo bu intihar saldırısına müsaade etmemiş, "Ahmet'i okşayarak bu son nefesinde darağacında görmememi ve ne olsa Zeki Paşa'nın mektepliler hakkında gösterdiği ve yaptığı iyilikleri hatırlatarak bu feci kararından onu menettim" diyerek belki de Zeki Paşa'ya olan borcunu ödemiştir.
(Tophane Müşiri Zeki Paşa)

Ancak yine de Zeki Paşa Sultan Abdülhamit'in has adamıydı. O dönemin meşhur jurnal "müessesesinin" bir parçası idi. Herkesin herşeyi saraya jurnallediği bu devirde,  paşa sadece rejim karşıtlarını değil, işi abartıp önlem olarak kendini dahi jurnallemiştir. Dönemin genç valilerinden Mehmet Tevfik beyin anılarından öğrendiğimize göre paşa sık sık gittiği yerleri, görüştüğü kişileri ya da görüşmeyi düşündüğü kişileri başkalarından evvel kendisi saraya bildirir, bazı durumlarda müsaade istermiş.
(Tophane Topçu Kışlası-1890)

1899 yılında padişaha yazdığı bir mektup o devrin devlet adamı profilini vermesi açısından enteresandır. "Allah için merhamet buyurulması ve hiç olmazsa yaz günleri evladı ubeydanemin tebdili havasına medar olmak üzere Rumelihisarında harabe halini almış olup enzarı ammeye karşı bir fena manzara teşkil eden sahilhanei ahkaranemin inşaası için hazine-i hassai şahanelerinden beher hafta yüzer liratediye buyurulmak üzere beş bin lira ihsan buyurulmasını istirham ederim" (Tahsin Paşa, Abdülhamit ve Yıldız Hatıraları, İmge Yayınları)  Anlaşılıyor ki devletin mareşali sultandan para dileniyor! Diğer anlaşılan husus ise yalının 1899 tarihinde henüz inşaat halinde olması.

Ancak paşanın kaderi Sultan'ın 2. Meşrutiyeti ilanı ile değişiyor. Sultan otuz küsur yıl süren iktidarı süresince en çok tepki çeken "mesai" arkadaşlarını feda ederek bir süre daha iktidarda kalmayı deniyor. İlk feda edilecekler arasında Zeki Paşa'da bulunuyor. Paşa tutuklanıyor ve Bizans'tan beri politik sürgünlere ev sahipliği yapmış Büyükada'da "ikamete memur" ediliyor. Hariciyeci Manuk Azaryan'a ait köşkü satın alan Paşa'nın bu sıralarda egzantirik bir kişiliğe sahip gazeteci Ali Kemal ile tanışır. İkisinin de ortak yönü İttihat Terakki düşmanlığıdır. Ali Kemal'in  bu İttihat düşmanlığı zamanla Milli Mücadele düşmanlığına evrildi. 1. Dünya Savaşından sonra Zeki Paşa'nın kızı ile evlenen İstiklal Caddesinde şimdiki Odakule binasının yanında yer alan kayınpederinin köşküne yerleşen Ali Kemal, azılı bir Mustafa Kemal düşmanı oldu. Yazılarıyla açıkça işgal kuvvetlerini destekledi.Bedelini de savaşın sonunda İzmit'te linç edilerek ödedi.
(Zeki Paşa'nın Damadı Ali Kemal)

Paşa'ya gelince Büyükada'dan başlayan sürgün yılları, Rodos ve bir süre Viyana'da devam ettikten sonra, savaşın sona erip İttihatçıların tasfiyesi ile, İstanbul'da nihayetleniyor. Bu arada tüm diğer Osmanlı bürokratları gibi ikbal devrinde edindikleri malları satıp savarak geçiniyorlar. Bu mallar arasında Rumelihisarındaki yalı da var. Yalı önce Sabiha Sultan'a onlardan da Baştımar ailesine geçiyor. Sultandan para dilenerek inşa edilen bu yalı şimdilerde yeni sahibini bekliyor.
(Yalının Eski Bir Fotoğrafı)

6 Aralık 2011 Salı

İstanbul'da Bir Rakı "Evliyası": Bekri Mustafa

Memleketimiz tuhaf tezatların bir arada yaşadığı, birçok kültürün içiçe geçip sentezlendiği mümbit bir toprağa sahip. Bu tuhaflıklardan birisi de evliya bolluğudur. O kadar çok evliya yetiştirmişiz ki sadece tespit edilebilenlerle 10 ciltlik ansiklopedisini bile çıkarmışız. Tabii bu bir ihtiyaçtan doğuyor. Her evliyanın kendine göre bir hikmeti var. Çocuk isteyen kadından, sınavda başarı niyaz eden talebeye kadar toplumun her kesiminden insan yüzyıllar boyu evliyalardan medet ummuş, dilek tutmuş, mum dikmiş, çaput bağlamış. Bu hem orta asya şaman adetleriyle, hem de Bizans dini ritüelleriyle çok örtüşen bir davranış tarzıdır.

Ancak bunların içinde çok müstesna bir evliya vardır ki hem fıkralara hem filmlere konu olmuş, İstanbul'un meşhur ayyaşlarından Bekri Mustafa'dır. Bekri Mustafa malum nüktedan, hazır cevap kişiliği ile Nasrettin Hoca'nın kentli hali olarak Karagöz oyunlarında bile bir karakter olarak karşımıza çıkar. 4. Murat devrinde yaşamış bu meşhur zatın 4. Murat'ın içkiyi ve her türlü zevk verecek "zıkkım"ı yasakladığı dönemde adeta bu yasaklara meydan okuyarak inadına içmeye devam ettiği, hatta sultanla aynı sofrayı paylaştığı rivayet edilir. Tıpkı Neyzen Tevfik gibi zamanın baskıcı ortamında muhalif bir sembol olmuş bir meczup olarak anılır. Mustafa Altıoklar'ın meşhur İstanbul Kanatlarımın Altında filminde de Bekri Mustafa'yı Savaş Ay kalender bir şahsiyet olarak canlandırmıştır.



Bekri Mustafa henüz 41 yaşında öldükten sonra vasiyeti üzerine Eminönü'nde bulunan şimdiki Ahi Çelebi Camii'nin arka taraflarındaki meyhanelere yakın bir yere gömülür. Ancak evliyaya meraklı halkımızın, Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi kadınların, içkiye alışmış kocaları bu illetten kurtulsun diye Bekri Babanın mezarından aldıkları toprakları eşlerinin yemeklerine kattıkları rivayet olunur. Kocalar babanın ruhuna kadeh tokuştururken, bahtsız karıları Bekri Babadan medet umar olmuşlar.

1980'lere kadar Bekri Baba burada sakin, huzurlu yatar iken şimdilerde  Ergenekon firarisi İstanbul'un ceberrut belediye başkanı Bedrettin Dalan Haliç'i "islah" etme sevdasına kapılıp sahil kesimini hallaç pamuğu gibi atmaya başlayınca çevredeki esnaf Bekri Babanın kırılan taşını ve sandukasını olduğu yerden kaldırıp başka bir muhterem zat olan Şeyh Abdülrauf Şamadani Hazretlerinin ayak ucuna Bekri Mustafa Hazretleri namıyla defnederler de babanın mezarı Dalan'ın kepçelerinden kurtarılır. Bugün İstanbul Ticaret Üniversitesinin hemen arkasındaki otoparkta yer alan türbe biraz aranırsa rahatlıkla bulunabilir. Hala buraya çaput bağlayıp mum dikenler vardır.


Bu yazıyı yazının ruhuna uygun bir Bekri Mustafa fıkrasıyla bitirelim: Bekri Mustafa, yoksul bir mahallede bir caminin önünden geçmektedir. O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur. Cemaatin beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu sırtında cübbesiyle ordan geçen Bekri Mustafa’yı hoca zannederek namazı kıldırmasını söylerler. “Yok ben hoca değilim” dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler. Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat ölüye ne söylediğini merak eder.Bekri Mustafa gülerek cevaplar: “Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa imam oldu dersin. Onlar durumu anlar…”


Sunay Akın'ın deyimiyle bizim geleneğimizde sadece Cellatların mezarı ayrıdır. Onun dışında bu dünyada nasıl yaşarsa yaşasın ölene saygı esastır.

2 Aralık 2011 Cuma

Ayasofya'dan Çalınan Birkaç Parça Mozaik ya da Venedik'te Latin Yağmasının İzleri

Geçtiğimiz günlerde t24.com.tr'de okuduğumuza göre zavallı bir Amerikalı turist, elli küsür sene önce, Ayasofya'dan aşırdığı birkaç mozaik taşını, vicdan azabı içinde müzeye geri iade etmiş. Kadıncağız mozaik taşlarını teslim ederken "artık huzur içinde ölebilirim" demiş. Oysa aynı Ayasofya'nın üst galerisinde yatan Henricus Dandolo liderliğindeki haçlı orduları 1204 yılında bütün insanlık tarihinin görüp göreceği en büyük yağma ve soygun hareketini "din adına" gerçekleştirmiş, Selahattin Eyyubi'den Kudüs'ü geri almak için yola çıkan "inananlar" ordusu, "kafir" müslümanlar yerine ortodoks dindaşlarının başkentini yağmalamıştır. Yağmanın yanı sıra manastırlardaki rahibelere tecavüz edilmiş, Ayasofya at ahırı olarak kullanılmış, din adamları köle olarak satılmış, tüm para edecek mallar ve dini semboller batıya kaçırılmıştır.

Bu sefere katılan haçlılardan birisi olan Robert de Clari İstanbul için şu satırları kaleme almış: "Dünya kuruldu kurulalı ne İskender zamanında, ne Şarlman devrinde, ne daha önce ne daha sonra, bu kadar büyük, bu kadar zarif, bu kadar fevkalade servet ne görülmüş ne de alınmıştır. Kanaatimce dünyanın en zengin kırk şehrinde Konstantinopolis'te bulunan servet bulunmaz"

Yine bir başka tarihçi, Bizanslı Niketas şunları yazıyor: "Hıristiyan topraklarından kan dökmeden geçip gideceklerine, sadece Müslümanların üzerine yürüyeceklerine yemin edenler, Konstantinopoliste katliamların en dehşetlisini yarattılar"

Tabii bütün bu yağmalama hareketinde aslan payını Venedik aldı. Pagan ve Hıristiyan döneme ait pekçok Roma- Bizans anıtı ve rölik denilen kutsal emanetler yağmalanarak Venedik'e kaçırıldı. Şehirlerini ve yönetimlerini kutsamak için İskenderiye'den İncil yazarı Aziz Markus'un kemiklerini kaçırıp Venedik'e getiren Venedikliler, Markus'un kemiklerini muhafaza etmek için meşhur San Marko katedralini inşa etmeye başlarlar. Bir hırsızlığın anısına kurulmuş bu katedralin hemen ön cephesinde ise bir başka hırsızlığın izlerini de sürmek mümkün. İşte onlardan en bilinen birkaçı...

Quadriga Atları: Büyük İskender'in ünlü heykeltraşı Lisippos tarafından yapılan ve üzeri tamamen altın kaplama olan bronz heykeller Bizans İmparatoru 2. Thedossius tarafından Sakız adasından söktürülerek Konstantinopolis'e getirildiği ve Hipodromun ana giriş kapıları (Cascares) üzerine diktirildiği bilinir. Heykeller gerek büyüklükleri, gerek anatomik mükemmellikleriyle çağının bir mucizesi gibiydi. Bu at heykellerinin gerisinde de bir savaş arabası (Quadriga) bulunuyordu. Mahşerin bu dört atlısının aynı zamanda dört İncil yazarını da temsil ettiği rivayet olunur. 1204 de gelen Venedik orduları ilk işleri bu dört atı sökerek Venedik'e San Marko kilisesinin girişine yerleştirmek oldu. Bugün hala bire bir replikaları alana gelenleri selamlıyor. Orijinalleri ise 1990 yılında hava şartlarından daha fazla etkilenmemeleri için katedralin içine taşınmış. 1797 yılında Venedik Cumhuriyetini tarihe gömen Napolyon bu heykelleri buradan söktürerek Paris'te kendi adına inşa ettirdiği zafer takının üzerine yerleştirtti. Ancak 1812 Waterloo yenilgisinden sonra atlar eski yerlerine yollandı. Yani Sakız adasından yola çıkan bu dört at, 2300 yıl içerisinde önce İstanbul, sonra Venedik, bir ara Paris ve en son yine Venedik rotasını izledi. Bugün bu dört attan bir tanesinin replikası Sabancı Müzesi'nin (Atlı Köşk) ana giriş kapısından gelenleri selamlıyor.
San Marco Katedralinin Ana Giriş Kapısındaki Quadriga

Ayios Poliektos Sütunları: Ayios Poliektos kilisesi Saraçhane'de Belediye binasının hemen karşı tarafında yer alan arkeolojik alanda yükselen Bizans tarihinin en görkemli kiliselerinden birisiydi. 524-527 arasında yapılmıştır. 472 de son Batı Roma imparatoru olan Olybrus’un kızı Anikia İuliana tarafından yaptırılmıştır. Annika soylu bir ailenin sanat koruyucusu kızıdır. Özellikle olağanüstü güzellikteki sütunlarıyla nam salmış bu kilisenin neredeyse tüm sütunları sökülerek yine San Marko katedralinin ön yüzeyinde birer savaş ganimeti gibi gelenleri karşılıyor. Ayrıca Barcelona Arkeoloji Müzesinde de bir tane sütunun varlığı bize bu yağmaya Katalan askerlerinin de katıldığını kanıtlıyor. Bu kilise yüzyıllar boyunca unutulup yok olmuş, ta ki 1940'lı yıllarda Atatürk bulvarı inşaatı sırasında fark edilinceye kadar! İstanbul'da cumhuriyet tarihinin en önemli arkeolojik buluşu kabul edilen bu alan ne yazık ki kaderine terkedilmiş bir umumi hela işlevi görüyor.

Ayios Polyektos sütunları- Venedik San Marco Katedrali
Bugün varolsaydı Ayios Polyektos kilisesi bu şekilde görünürdü

Tetrark Heykeli: Adı "tetrarkia" (dörtlü yönetim) den gelen bu heykel, MS 285 yılında sınırları epeyce genişlemiş ve bu bakımdan dış tehdide daha da açık hale gelmiş Roma imparatorluğunun dörtlü bir mekanizma tarafından yönetilmesini temsil eder. Doğu ve Batı bölgeleri iki İmparator-Augustus ve onların iki yardımcısı- Sezar arasında pay edilir. Böylece barbarların Roma'ya daha fazla zarar vermeleri engellenecektir. Ancak bu yönetim şekli sadece 30 yıl devam eder ve imparator Büyük Konstantin diğer üç ortağını hıristiyan askerlerin desteğiyle saf dışı bırakır ve pagan olarak geldiği bu dünyaya hıristiyan olarak veda eder. Konstantinopoliste Mese yolu üzerinde Altınkapı (Yedikule) ile Edirnekapı ayrımında (Philedelphion) yer alan bu heykelcik de bugün San Marko kilisesinin dış cephesinde gelenleri karşılıyor. Birbirine sarılmış iki Augustus ve iki Sezar yalancı bir dayanışmanın sembolü olarak bizi selamlıyor.
San Marco Katedralindeki Tetrark Heykeli

Barletta Heykeli: Güney İtalya'da küçük bir kasaba'da yer alan ve 5 metre büyüklüğündeki devasa bronz heykel de yine İstanbul'dan kaçırılmıştır. Kime ait olduğu tam olarak tespit edilemediği için bulunduğu kasabanın ismiyle anılan heykel, büyük bir olasılıkla İmparator 1. Konstantinus'a aitti. Ancak bazı kaynaklar bu heykelin İmparator Marcianus'a ait olduğunu iddia ediyor. Bu durumda Fatih'te Kıztaşı olarak bilinen Marsianus sütunun tepesinde yer alması gerekirdi. Ancak Kıztaşı olarak bilinen bu sutunun bu buyuklukteki bir heykeli tasimasina imkan yok! Bu heykel de Venedik'e götürülürken büyük bir olasılıkla geminin batması ve heykelin Barletta kasabasının sahiline vurması nedeniyle bu kasabaya dikilmiştir.
Barletta Heykeli

Yine Robert de Clari'ye dönersek Bukaleon Sarayının içindeki bir kilisede yer alan rölikleri şöyle sıralıyor: "Hakiki Haçtan bacak kalınlığında bir yarım kulaç uzunluğunda iki parça, Hz. İsa'nın göğsünü delen mızrağın demir ucu, ellerine ve ayaklarına çakılan iki çivi, billurdan yapılan küçük bir şişe içinde muhafaza edilen kutsal kanı, Golgotta tepesine götürüldüğü zaman üstünden çıkarılan gömlek ve sivir deniz kamışlarından yapılarak başına geçirilen takdis edilmiş taç. Hz. Meryem'in başı ile Yahya peygamberin başı ve saymaktan aciz bulunduğum daha pekçok kutsal emanet buradaydı"

Şimdi neredeler? Elbette artık burada değil, çok büyük bir olasılıkla Vatikan arşivlerindeler. Yukarıda saydıklarımızın yanında zavallı Amerikalı turistin çantasına atıverdiği birkaç parça mozaik taşının ne hükmü vardır?

 Latin Ordularının Konstaninopolis'e Girişi/ Gravür: Gustave Dore
(Sabancı Müzesi- Atlı Köşkün Girişindeki Quadriga Atı

Kaynaklar: Robert de Clari- İstanbul'un Zaptı TTK Yayınları- Ankara 1994
Niketas Khoniates- Historia- Dünya Yayınları İstanbul 2006

25 Kasım 2011 Cuma

İlk Türk İkarus'u 900 Yıl Önce Düştü

Tarihte uçmayı becerebilen ilk Türk olduğu rivayet olunan Hezarfen (Bin fenli) Ahmet Çelebi'den yaklaşık 500 yıl önce, yine Konstantiniyye'de, ama bu kez Bizans ve Selçuklu sultanlarının huzurunda bir Türk uçma sevdasıyla kendini boşluğa bıraktı. Belki de insanlığın ilk İkarus'larından biri olan bu Türk'ün hikayesi şöyledir.

Anadolu Selçuklu hükümdarı 2. Kılıçaslan diğer Anadolu beylikleriyle girdiği iktidar savaşında yer yer ağır yenilgiler almaya başlayınca, özellikle o devrin süper gücü olan Bizans devletini yanına çekmeye çalıştı. Böylece Bizans'ın Anadolu'daki diğer beyliklere vermeyi düşündüğü askeri ve siyasi desteği keseceğini umuyordu. Bu amaçla 1453'de kılıç zoruyla kente giren Türkler, 400 yıl önce diplomatik yolla kente misafir oldular. Yanında 1000 kişilik maiyetiyle Kılıçaslan, 1162 yılında Konstantinopolis'e icabet etti.
(İmparator Manuel Komnenos ve eşi İrene'nin Ayasofya Müzesindeki Mozaik Tasvirleri)

Dönemin Bizans İmparatoru Bizans tarihinde müstesna bir yeri olan 1. Manuel Komnenos, Kılıçaslan ve maiyetini şehrin dışında karşılar ve meşhur Porta Aurea'dan (Yenikapı'daki Altınkapı) şehre girerler. Komnenos'un amacı Bizansın gücünü ve zenginliğini Türk sultanına göstermek ve onun hayranlığını kazanmaktır. Bu amaçla şehri boydan boya kateden Mese yolu üzerinde hıristiyan geleneklerine uygun karşılama törenleri ve ayinler tertip eder. Ancak bir sürpriz olur ve Kılıçaslan şehre yaklaşırken bir deprem ve aniden kopan bir fırtına ile törenler iptal edilir. Bu olay, kafirlerin şehre uğursuzluk taşıdığını düşünen vesveseli Konstantiniyye'liler arasında huzursuzluk yaratır.

Buna rağmen Kılıçaslan çok iyi ağırlanır. 3 ay kadar kaldığı İstanbul'da çok değerli hediyeler sunulur. Bizans ile Selçuklu devleti arasında bazı barış anlaşmaları imzalanır. Esasen bu barışa Kılıçaslan'ın da ihtiyacı vardır. Ziyafetler, hediyeler ve onuruna yapılan eğlencelerin arasında en dikkat çekeni kuşkusuz Hipodrom'daki araba yarışlarıydı. Bu yarışlar adeta Bizans'ın güç gösterisi gibiydi. Kılıçaslan ve Manuel Komnenos İmparatorluk locası olarak bilinen Kathisma'da yarışları birlikte izliyorlardı. İşte bu yarışlardan birisinde Hipodrom'un ana giriş kapılarını olan Carceres üzerinde, 1204'de Venedik'e kaçırılan dört atın çektiği yarış arabası (Quadriga) nın yanı başında bir adam belirdi. Bizans tarihçisi Niketas'ın anlatımıyla "çok bol ve uzun, içine çemberler takılan, şişirilmiş beyaz bir elbise" giymiş bir Türk, az sonra uçacağını herkese ilan etti. Kılıçaslan'ın maiyetiyle geldiği ve giysilerinden daha önce bu işi en azından denediği ve hayatta kalmayı başardığı anlaşılan bu Türk, binlerce insanın şaşkın bakışları arasında uygun rüzgarı beklemek için öne doğru eğildi. İlk şaşkınlıkla uzun bir sessizlik oldu, ancak kalabalık uygun rüzgarı bekleyecek kadar sabırlı değildi. Hep bir ağızdan "hadi atla" diye bağırmaya başladılar. Kılıçaslan'ın bu gösteriden habersiz olduğu düşünülemez. Geldiği günden beri kendisini hediyelerle etkilemeye çalışan ve bir anlamda "büyüklük taslayan" Bizans İmparatoruna gereken cevabı böylece vereceğini düşünmüş olmalı. Bu uçuş gerçekleşirse "kafir" Bizans'a müminlerin en güzel şekilde karşılık vereceği hesap edilmişti. Bunu gören Manuel Komnenos'un adamlarını derhal yolladığı ve Türk'ü oradan inmeye zorladığı söylenir.


Bir yandan binlerce insanın tezahüratı, bir yandan yanına sokulan Bizans askerlerinin artan baskısı nedeniyle bu isimsiz Türk uygun rüzgarı beklemeden kendini boşluğa bırakır ve oracıkta ölüverir. Bu olaydan sonra halk Kılıçaslan ve maiyetiyle alay etmeye başlayınca İmparator Komnenos'un üzüntülerini bildirerek bu tür davranışlara karşı önlem aldığı söylenir. Ancak içinin çok rahatladığı da aşikardır. Ancak tüm bu iyi niyet gösterilerine rağmen ilişkiler kısa sürede bozuldu ve 1176'da Selçuklu orduları Miryakefalon'da Bizans ordularına ağır bir yenilgi yaşattı.
(Miryokefalon'da Türkler tarafından tuzağa düşürülen Bizans kuvvetleri. Gravür Gustave Dore)

Uçmayı en azından daha önce denediğini ve becerdiğini düşünebileceğimiz bu ilk Türk İkarus'unun ismi günümüze ulaşmamıştır. Ancak ikincisinin, Hezarfen Ahmet Çelebi'nin varlığından, hayalgücü epeyce geniş Evliya Çelebi sayesinde haberdarız. İkincisinin uçmayı becerdiği ve Üsküdar'a kadar süzüldüğü rivayet olunuyor. Bu fizik kurallarını epeyce zorlayan uçuş ayrı bir yazı konusu olabilir. Ancak şurası su götürmez bir gerçek ki, uçmayı deneyen ilk Türk Hezarfen değil. Bu ilk Türk İkarus'u tarihin tozlu sayfalarında tıpkı kanatları gibi eriyip yok olmuş.
(Manuel Komnenos ve karısı İrene tarafından yaptırılan Pantokrator Kilisesi ya da Molla Zeyrek Camii)

Kaynaklar:
Niketas Khoniates'in Historia'sı (1180- 1195) Dünya Aktüel Yayınları
Belleten Dergisi Sayı 247 Mustafa Kesik "Türkiye Selçuklu Sultanı 2. Kılıçaslan'ın İstanbul'u ziyareti ve Türklerin Tarihteki İlk uçuş Denemesi" 

17 Kasım 2011 Perşembe

İstanbul'dan Mekke'ye İnşaat Ya Resulullah

Geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan yönetimi Kabe'nin etrafındaki Mimar Sinan'ın eseri olan revakların yıkılmasına ve meydanın genişletilmesine karar verdiğini duyurdu. Bu kararın bir benzerini de bundan birkaç yıl önce Osmanlı mirası Ecyad kalesini yıktırarak gerçekleştirmişti. Bu kararlar bizde özellikle milliyetçi- muhafazakar kamuoyu tarafından tepki ile karşılandı. Ecyad kalesinin yerine Hilton otelleri tarafından dikilen Zamzam Towers'ın 4668 lüks dairenin 1240 adedinin Türklere satıldığını o dönemin Sabah gazetesinden öğrendik. O kadar tantana çıkaran muhafazakar Türkler, atalarının mezarlarının üzerine dikilmiş bu Babil kulesinden, ayaklarını uzatıp Kabe "manzarasına" bakma ve zemzem suyu ile banyo yapma ayrıcalığı için meğer sıraya girmiş!

Memduh Şevket Esendal'ın "Amudi Medeniyet" dediği bu devasa yapılaşma modelinin Mekke'de ulaştığı boyutu görmek açısından aşağıdaki fotoğrafa bakmak yeterlidir.

Bu fotoğraftan da anlaşılacağı üzere bu heyulada oturanlar yatak odalarından peygamberlerinin makamına bakabilme ayrıcalığına sahiptirler. Kabe adeta burada ezilmiş, yok edilmiş, bir "marketing" unsuru haline getirilmiştir. Sinan'dan kalan zavallı revaklar ise zaten gereksiz ayrıntılar düzeyindedir. Benim kıt olan din kültürüm bile bu durumun bir "küfür" olduğunu bana söylüyor.

Zemzem Towers'dan daire satın alan 1240 Türk'ün nasıl hissettiğini bilemem ama bu kulenin üzerindeki Allah yazısı insana kendini Allah gibi hissettirecek bir görkemi ve şaşayı işaret ediyor. Ancak bu ölçek sorunu sadece Vahhabi Arabistanı'nda yaşanan bir sorun değil. Dün Ecyad kalesi için tantana çıkaranlar, bugün de Sinan'ın revakları için patırtı koparıyorlar. Ancak bu patırtıyı koparanlar Tarihi Yarımada'nın güzelim silüetine bir bıçak gibi saplanan Zeytinburnu kulelerine ses etmiyorlar.

Bu kuleler "amudi medeniyet" hayranlarının bitip tükenmez para azgınlığının bir sembolüdür. Vahhabiler veya Firavunlar gibi onlar da zannediyorlar ki bir kültürün yüceliği, onun yapılarının ölçeğinden anlaşılır. Bu gigantomania durumu İstanbul'da malesef Tarihi Yarımada'nın eteklerine kadar gelip dayandı. Halbuki muhafazakar kesimin gerçekten saygın mimarı Turgut Cansever şehirlerin insan ölçeğinde planlanmasını ve "amudi" değil, "ufki" bir medeniyet üzerinden İslam şehirlerinin kurulmasını vaazeder. Ancak müteaahhit zihniyetinin aşamamış para azgını yeni zengin sınıf kendisine mahallenin hürmet gösterilecek delisi- züppesi gözüyle bakıyor.

Yıllar önce Tahsin Yücel bu durumu adeta bir kahin gibi görerek "Gökdelen" adlı bir roman yazmıştı. O romanda 2050'li yılların İstanbul'unda Temel Diker adlı bir müteaahitin en büyük hayali olan Sarayburnu'na devasa bir özgürlük anıtı dikme projesi için dönemin siyasileri, gazetecileri ve belediyeleri ile kurduğu rüşvet çarkını okuyoruz. Diker'in Tarihi Yarımada'nın tamamını gökdelenlerle "donattığını" söylemeye gerek yok. Son ve en büyük projesi de Özgürlük Anıtı oluyor.

Sabah akşam gelenek lafıyla yatıp kalkan bu yeni zengin kesimin geçtiğimiz yıllarda Halkalı civarında Mimar Sinan'a ait su kemerlerini bir sitenin ortasında bırakacak şekilde siteler inşa ettiğini ve bu sitelerin açılışına da Büyükşehir Belediye Başkanının gittiğini hatırlıyorum. Böylece Sinan'ın o kemerlerini görmeye gittiğinizde, ortaokul mevzunu bir site korumasına yalvarmak zorunda kalabilirsiniz. Sinan'ın Mekke'den sökülen revaklarının Konya'ya taşınması tartışılıyormuş. O revaklar'da yeni yapılacak bir site için marketing unsuru olarak kullanılacaksa bırakın yapıldığı yerde yıkılsın!

Son söz Vahhabi medeniyeti ile kendi medeniyetimiz arasındaki farkı "boyutuna değil, işlevine bakarak" anlayabiliriz.

Başlık için fikir veren Birikim dergisine teşekkürlerimle...

11 Kasım 2011 Cuma

Fener'de Bir Kanlı Kilise

İstanbul Haliç manzarasının ayrılmaz bir parçası olan Fener Rum Lisesinin devasa kütlesinin eteklerindeki küçük bir kilise, tarih boyunca enteresan olaylara tanıklık etmiştir. Bizans döneminden günümüze kadar ayakta kalan ve hala kilise olarak korunan tek kubbeli kilise olan Kanlı Kilise; halk arasında Moğolların Meryemi kilisesi adıyla da anılır. Onu diğerlerinden farklı kılan kuşkusuz hikayesidir. Buraya ilk olarak 7. yüzyılın başlarında, Bizans imparatoru Maurikios'un kızı prenses Sopatra ve arkadaşı Eustolia tarafından İstanbul'un beşinci tepesinde bir manastır inşa ettirmişti. Ancak Dördüncü Haçlı Seferinin ardından kurulan Latin İmparatorluğu sırasında manastır yıkılmıştır. 1261'de şehri yeniden ele geçiren Ortodoks'lar o sıralarda artan Anadolu'da Moğol akınlarına karşı önlem olarak 1281'de ise, imparator VIII. Michael'ın gayrimeşru kızı Maria Despina Palaiologina'yı Moğol imparatoru Hülagü'ye, drahoması (çeyizi) ve çeşitli hediyelerle gelin olarak yollarlar. Bizans devleti iyice güçten düştüğü gibi Venedik istilası sırasında askeri ve maddi gücünü neredeyse sıfırlamıştı. Bu nedenle bilinen en kestirme yol düşmanınla kız alıp vererek akrabalık kurmak ve daha fazla ilerlemesini engellemekti. Bu alışkanlık yaklaşık yüz yıl sonra tekrarlanarak Osman Oğullarından Orhan'ın neredeyse tüm eşleri Bizanslı Ortodoks Rum olacaktır.

(Kilisenin günümüzdeki ve yüzyıl önceki hali)

Ancak Maria Palailogos henüz yolda iken Hülagü ölüverir. Bunun üzerine babasının yerine tahta geçen oğlu Abhaka ile evlenmek zorunda kalan talihsiz Maria Abhaka'nın da zamansız ölümü üzerine Kontantiniyye'ye döner ve bugünkü manastırı yaptırarak rahibe olur. Bu nedenle kilisenin adı  Panaghia Muchliótissa olarak anılmaya başlanırMuchliótissa moğolların anlamına gelir. İstanbul müslümanlar tarafından ele geçirildikten sonra Fatih tarafından verilen üç günlük yağma sırasında özellikle Fener bölgesinde çok şiddetli çatışmaların yaşandığı rivayet edilir. İstanbul'un en dik yokuşu sayılan bu kilisenin civarında oluk oluk akan ortodoks kanı Haliç'e karışmış ve bu nedenle kilisenin bir diğer ismi Kanlı Kilise olarak kalmış. 


Fetih'ten sonra 100 yıl içinde İstanbul'daki tüm kubbeli kiliseler camii'ye çevrilmiştir. Kubbeli olmasına rağmen camii'ye çevrilmeyen ve hala kilise olarak işlev gören tek yapı Kanlı Kilisedir. Bunun nedeni Fatih'in verdiği bir fermandır. Daha önceki bir yazımda  (Fatih'in Gazabına Uğramış Bir Köle: Atik Sinan http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/01/fatihin-gazabna-ugrams-bir-kole-atik.html )bahsettiğim Fatih Camii'nin mimarı olan Rum yapı ustası Cristodulos'un ricası üzerine, bu kilise Cristodulos'un annesine bağışlanır. Ayrıca burasının camii olmaktan muaf tutulacağına dair bir ferman yayınlanır. Bu ferman hala kilisenin duvarında sergilenmektedir. Daha sonraki yüzyıllarda zaman zaman burası camii yapılmak istense de Osmanlı gelenekleri devreye girmiş ve Fatih'in fermanı kiliseyi camiye çevirmek isteyenlerin heveslerini kursaklarında bırakmıştır.
(Kilisenin koruyucusu olan Fatih Fermanı)

Bugün Moğolların Meryemi lakabı ile anılan Maria Palailogos'un tek tasvirini Kariye kilisesindeki büyük Deisis mozaiğinde görebilirsiniz. Bu talihsiz kadın Pantokrator İsa'nın ayaklarının dibinde ondan insanlık için şefahat dilerken resmedilmiştir.
(Kariye'deki Deisis Mozaiği)

(Mozaiğin alt kısmında Maria Palailogos- Moğolların Meryemi)

19 Ekim 2011 Çarşamba

Doğumunun İki Yüzüncü Yılında Franz Liszt'in İstanbul Günleri

Beyoğlu'nda Galataray'dan Tünel'e inerken sol tarafta bulunan Nur-u Ziya Sokak bana her zaman iki büyük müzisyeni hatırlatır. Biri Ruhi Su diğeri de Franz Liszt'tir. Her ikisinin de yolu bu sokaktan geçmiş, Ruhi Su çok uzun yıllar Liszt ise sadece beş hafta bu sokakta kalabilmiştir. Sokağın sol tarafında yer alan Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası binasının yan tarafında küçük bir plaketten Franz Liszt'in 1847 yılında o binada kaldığını öğreniyoruz.
Franz Liszt 22 Ekim 1811 yılında Macaristan'da doğuyor. Henüz çok küçük yaşta yeteneği farkedilince babası tarafından Viyana'ya piyano eğitimi almaya gönderiliyor. Burada virtiözlük derecesinde kendini geliştiriyor. Çok erken yaşta babasını kaybetmesi üzerine geçimini sağlamak için piyano dersleri vermeye başlıyor. Ancak bir yandan da Paganini, Berlioz gibi döneminin ünlü müzisyenleriyle tanışıyor. Lamartin'in şiirlerini besteliyor. Erken yaşlarda tanıştığı Agoult Kontesi Maria Duplesis ile tanışıyor. O sırada evli olan kontesla alışılmışın dışında bir ilişki yaşıyor. Kontes'ten olan üç kızından biri de büyüdüğü zaman tıpkı annesi gibi kocasını terkedip babasının yakın arkadaşı Richard Wagner ile sıradışı bir ilişki yaşıyor.

(Franz Liszt)


Franz Liszt 1840-47 yılları arasında Portekizden Rusya'ya dek neredeyse tüm Avrupa'yı kapsayan bir turneye çıkar. Bu turne kapsamında 8 haziran 1847 yılında İstanbul'a gelir. Ancak onun hayali buraya Maria Duplesis ile birlikte gelmekti. Oysa Maria 1847 Şubatında Paris'te hayata veda etmiştir. Dolayısıyla bu gezi sanatçı için bir yas gezisi haline gelmiştir. 


Aslından Önce Sahte Liszt mi Geldi?
Takvim-i Vakayi gazetesi 2 Aralık 1846 tarihli sayısında "bazı haberlere göre piyano ustalarının en meşhurlarında Mösyö Liszt İstanbul'a gelmekte imiş" sözleriyle sanatçının gelişini müjdeliyordu. Ancak bu haberin yayınlandığı sırada Alman piyanist Eduard Lisztmann İstanbul'a gelmiş ve sarayda sultanın huzurunda konserler vermiş, ondan çeşitli hediyeler almıştı. Gerçek Liszt gelmeden üç hafta önce de şehirden ayrılmıştı. Liszt'in 1884 yılında yani bu ziyaretten  37 yıl sonra kuzenine yazdığı mektuba inanacak olursak İstanbul'a iner inmez sahtekar olduğu gerekçesiyle tutuklanmış ve sahte Liszt yüzünden eziyet çekmiş. Neyse ki bu olayın tamamen uydurma olduğunu Prof Dr Ömer Egecioğlu'nun kanıtladığını öğreniyoruz. Eğecioğlu "Liszt- Lisztmann Olayı" başlıklı makalede gerçekten Lisztman isimli bir bestecinin İstanbul'a geldiğini, sarayda konserler verdiğini, ancak hiçbir zaman Liszt'in adını kullanmadığını dönemin yerli ve yabancı gazetelerini, konser broşürlerini tarayarak kanıtlıyor. Bu durumda Liszt bir sanatçı egosuyla yalan söyleyerek kendi efsanesini yaratmaya çalışmış diyebiliriz. 

Peki Liszt İstanbul'da neler yaptı? Herşeyden önce Eski Çırağan sarayında Sultan Abdülmecit'in huzurunda piyano resitalleri verdi. Cam bir piyano ve cam bir koltuğun üzerine oturarak. Bu piyano ve koltuk halen sarayın Camlı Köşk bölümünde görülebilir. Bu resitaller için ikinci bir piyano Sebastian Erhard tarafından imal edilmiş ve daha sonra ünlü Rum Mihail Baltazzi tarafından 16 bin altına satın alınmıştır. Ayrıca Müzika-i Hümayun başkanı Don-İzzet Paşa'nın (Donizetti) bestelediği Mecidiye Marşına eklemeler yaptı. Nuru Ziya sokakta bulunan (eski Polonya sokağı) nota basımcısı A.Commandiger'e ait 19 numaralı eve yerleşti. Burada beş hafta kaldı. Padişahın ilgisine mazhar oldu ve kendisine 4. dereceden Mecidiye nişanı ile 12500 altın değerinde mücevherli bir kutu hediye edildi.

Kuşkusuz Abdülmecit Osmanlı tarihindeki Batı müziğine en düşkün sultandı. Dolmabahçe Sarayı inşa edilirken sarayın hemen yanında bugün çay bahçesi olan alanda muhteşem bir tiyatro inşa ettirmiş, burada operalar, tiyatrolar, konserler tertip ettirmişti. Bu nedenle sadece Liszt değil, Staruss, Donizetti gibi bir çok bestekarı İstanbul'da konuk ve ihya etmiştir.

Liszt ise Macar Milli Akademisinin başkanlığına getirilmiş ve onun öğrencisi olan Geza Hegyei Sultan Abdülmecit'in Torunu son Osmanlı halifesi olan Abdülmecit'e piyano dersleri vermiştir. Cumhuriyetin ilanı ile Sultan olamayan halife Abdülmecit ise gerçek bir müzik tutkunu ve iyi bir ressamdır. Onun "Sarayda Beethoven" adlı resmi zaten bu özelliklerinin en çarpıcı belgesidir. 
(Halife Abdülmecit'in Yaptığı Haremde Beethoven Resmi)


Hacettepe Üniversitesi 18-22 Ekim tarihleri arasında doğumunun 200. yılı nedeniyle Uluslararası Franz Liszt Müzik festivali organize etmiş. Liszt'in doğum günü olan 22 Ekim festivalin son günü ve İdil Biret onur konuğu olarak bir konser verecek. İzleyebilen kaçırmasın derim. 

16 Ekim 2011 Pazar

Bey ve Oğlu: Bir Bölgeye İsmini Veren Gritti Ailesi

Muhteşem Yüzyıl dizisini uzun süredir izlemekten vazgeçmiş biri olarak geçenlerde televizyonu zaplarken Bey-oğlu Alvise Gritti ile ilgili bir sahne gözüme takılınca durup bir süre izleme ihtiyacı hissettim. Tiyatronun tuluatlısı, tiratlısı; dizinin ise dramalısı dağdağalısı, ağdalısı makbüldür bizde. Bu nedenle tarihsel olayları bile iyice ezip sulandırıp dramatize etmez isek içimiz rahat etmez. Dizide benim takıldığım sahnede Malkoçoğlu ile Bey-oğlu Alvise "kız meselesi" yüzünden liseli ergenler gibi kapışıyordu...! Malkoçoğlu'nun kahramanlıklarını Cüneyt Arkın filmlerinden biliyoruz da bu Gritti'ler kimdir ki yüzyıllar önce yaşatıp İstanbul'un bir bölgesine isimlerini miras bırakmışlar?

Yahya Kemal'e göre Türkiye'ye alafrangalığı getiren bu ailenin kökeni Giritti'lere dayanır. Bu nedenle soyadları Gritti'dir. Aile 18. yy. da Girit'ten Venedik'e yerleşir. Ailenin "Bey" lakaplı üyesi Andreas Gritti'nin Fatih döneminde İstanbul'a yerleştiği sanılıyor. Andreas Gritti Osmanlı ile Venedik arasında özellikle buğday ticaretinden çok zengin olmuştur. Galata'da sur dışında Pera bağları denilen bölgede, bugünkü Postacılar sokağının alt kısmında inşa ettirdiği muhteşem bir malikanede yaşar. Ticaret ile savaşın yan yana sürmeyeceğini bildiği için Osmanlı ile Venedik arasında sık sık patlak veren savaşlar ve gerginliklerde her zaman arabulucu rolü üstlenmiş, savaşların en kısa sürede sona erdirilmesine ve barış anlaşmalarının kalıcı olamasına önayak olmuştur. Hatta 1499 da başlayıp 1502 de biten Osmanlı- Venedik savaşından sonra anlaşma metninin Andreas Gritti tarafından hazırlandığı bilinir. Bu anlaşmalar sayesinde Venedik'li tüccarların belli bir süre vergiden muaf olmalarını ve Balyos'ların (Venedik elçileri) üçer yıl bu görevi sürdürmeleri gibi ayrıcaklılar elde etmiştir. Kendisi de bir dönem Balyosluk yapmıştır.
(Andreas Gritti'nin Tiziano tarafından yapılan portresi)

Andreas Gritti' nin Venedik'te resmi nikahlı bir eşi olmasına rağmen Konstantiniyye'de de kadınlarla ilişkilerini sürdürmüş ve Rum kadınlardan dört oğlu olmuştur. Bir çeşit "kontrata bağlı metreslik" ilişkisi sayılan bu durum Venedikte yasak ancak Osmanlı topraklarında serbestti. Gayrı Müslim Rum kadınları ile Venedikli tüccarla Kadı önünde nikah kıyabiliyorlardı. Bu durum zengin ve macera düşkünü tüccarlar için İstanbul'u daha da çekici hale getiriyordu. (bkz. İstanbul'daki Venedikliler. İş Bankası Yayınları. s. 142)  Sonradan Doç olacak olan Gritti,  Pierre, Alvise, Lorenzo ve Gregorio isimli gayrı meşru çocuklarının tamamını yanına alarak 1504'de Venedik'e geri döner. Ticaret'ten elde ettiği muazzam servetle bir takım siyasi manevraların içine girer ve 1523'de Venedik Doj'u (Devlet Başkanlığı) görevine seçilir. Tam 15 yıl bu görevde kalır. Aynı yıl Makbul İbrahim Paşanın da sadrazamlığa getirilmesi enteresan bir paralellik yaratmıştır. Venedik doju mükemmel Türkçe, Osmanlı sadrazamı ise mükemmel İtalyanca konuşuyordu. Belki de bu nedenle bu dönem Venedik ile Osmanlı arasındaki en sakin dönemdir. Ticari ilişkiler hızla gelişir ve Akdeniz'deki barış ortamı Venedik'in hızla zenginleşmesine yol açar. Rönesans'ın en önemli ressamları bu dönem Venedik'te başyapıtlarını üretirler. Onlardan biri de Tiziano Vecellio'dur. Tiziano aynı zamanda Doj Andreas Gritti'nin de bir portresini yapar. Andreas Gritti iktidarının son yılında patlak veren Osmanlı- Venedik savaşına mani olamaz ve 1538 yılında ölür. Bugün Venedik'deki San Marco meydanında Dükler Sarayının dış cephesinde 1536'da yapılmış bir heykelde Doj Gritti'yi görebiliriz. 
(San Marco Meydanındaki Andreas Gritti Heykeli)
(Doj Gritti'nin Kendi Adına Bastırdığı Para)

Doj, oğullarının eğitimine önem verir ama sonuçta onlar gayrı- meşru çocuklardır ve Venedik'te yükselme şansları olamazdı. Hepsi İstanbul doğumlu bu çocuklardan sadece birisi Alvise (Luigi) Gritti (1480-1534) İstanbul'a geri döner. O da babası gibi tüccardır ve özellikle şarap, altın, gümüş, safran, tuz ve buğday ticaretinden bir servet edinmiştir. Bu arada iktidarda olan Kanuni'nin Sadrazamı Makbul İbrahim Paşa ile oldukça samimi olur ve danışmanlığını üstlenir. Maceraperest bir kişiliğe sahip olan Alvise Gritti, babasının da nüfuzunu kullanmayı bilmiş ve Venedik balyosunun maslahatgüzarlığını da üstlenmiştir. Böylece hep Osmanlı sarayına hem de Venedik elçiliğine bilgi taşıdığı söylenir. 

Müslüman Olarak Öldü
Osmanlı'nın bu dönemde iki büyük hedefi vardı. Birinci hedef Roma (dolayısıyla Vatikan) ve Viyana (dolayısıyla Habsburg hanedanlığı) idi. Biri dini, diğeri siyasi iki merkez adeta birer kızıl elma olarak Kanuni'nin önünde duruyordu. Venedik ise hem Habsburg hanedanı hem de Osmanlı hanedanı arasında sıkışmıştı. Gerek Pargalı İbrahim'in gerekse Bey-Oğlu Alvise'nin etkisiyle Osmanlı, Roma yerine Avusturya- Macaristan'a yönelmeyi tercih etti. Venedik belayı mümkün olduğunca kendinden ve Roma'dan uzak tutmak için ne gerekiyorsa yapıyordu. Ancak bir hükümdarın oğlunun "kafir" Osmanlı ile bu denli sıkı-fıkı olması özellikle orta Avrupa ülkelerinde hoş karşılanmadı. Hatta neredeyse Venedik Osmanlı'nın işbirlikçisi olarak görülmeye başlandı. Türk ordusuyla birlikte Macaristan üzerine yapılan tüm seferlere katılan Alvise, Mohaç meydan savaşından sonra barış heyetinin de içinde yer almıştı. Pargalı İbrahim, Alvise'yi Macaristan ve Erdel Krallıklarının müfettişi gibi kullanıyordu. Alvise ise bu pozisyonundan inanılmaz bir güç ve zenginlik biriktirdi.Ancak onun gözü Macaristan krallığında idi. Oğulları için de Eflak-Boğdan Prensliğini istiyordu. Belki de bu nedenle 1531'de Alvise Müslümanlığını ilan etti. Bu durum Avrupa'da büyük sansasyon yarattı. Venedik çok zor duruma düşmüştü. Devlet başkanının oğlu müslüman olmuş ve "kafir"lerle birlikte Hıristiyan kanı döküyordu. Alvise'ye duyulan tiksinti ve nefret Habsburg yanlısı Macar beylerinden birinin onu oğullarıyla beraber tuzağa düşürerek yok etmesi ile sona erer. Alvise'nin tasfiyesinden iki yıl sonra da Pargalı tasfiye edilir ve Osmanlı- Venedik savaşları yeniden başlar.

Alvise Gritti'nin tam bir Osmanlı gibi yaşadığını, eğlenceye çok düşkün olduğunu, bir harem kurduğunu, Macaristan seferlerinden dönüşünde birçok antik heykeli sarayına diktiğini- böylece Pargalı'ya da örnek olduğunu, birçok sanatçı ve bilim adamını sarayında ağırladığını tarihçiler yazar. Babasından kalan sarayı daha da büyütmüş ve bu saray ileride semte de adını verecek olan "Beyoğlu Sarayı" adıyla anılmaya başlanmıştır. Saraydan bugüne bir iz kalmamıştır. Sonraki yıllarda yıktırılarak buraya Venedik Elçiliğinin binası (bugünkü İtalyan Konsolosluğu İkametgahı) inşa edilmiştir. Alvise'nin sarayından kalan yegane iz konsolosluğun girişindeki Venedik Devletinin simgesi olan Aslan rölyefidir. 
(İtalyan Konsolosluğunun Bahçesindeki Venedik Aslanı)

3 Ekim 2011 Pazartesi

Mimar Sinan'ın Başındaki Pergel

Anadolu'da bir tabir vardır. "Kırklara karışmak" derler. Daha çok hidayete ermeyi işaret etse de aynı zamanda ortadan kaybolmak, yokolmak, buharlaşmak manasında da kullanılır. Bizim tarihimizde de kırklara karışan, adeta buharlaşıp yok olan onlarca şahsiyet vardır. Bunları eserlerinden tanırız, biliriz. Ancak onların neye ve kime benzediğini bilemeyiz. Bunda elbette İslamda tasvir yasağının büyük etkisi vardır. Barbaros Hayrettin'den tutun Evliya Çelebi'ye kadar onlarca örneğini sayabiliriz. Bu şahsiyetlerin bugün gördüğümüz tüm portreleri uydurmadır. Hatta bugün varolan padişah portrelerinin çoğu 19. yy.da hayali olarak yaptırılmıştır. 19. yy'a kadar Fatih dışında bir ressamın önüne geçip poz vererek resmini yaptıran bir tek sultan yoktur.

Mimar Sinan'da geriye bıraktığı yüzlerce yapıya rağmen simayen hiçbir iz bırakmadan aramızdan ayrılmıştır. Onun bilinen tek tasviri Dublin Chester Beatty Kütüphanesinde bulunuyor..! Seyyit Lokman'ın Tarih-i Sultan Süleyman adlı eserinin orada ne aradığı ayrı bir tartışma konusu. Ancak Sinan'ın bilinen tek tasviri bu albümün sonlarında elinde ölçü aleti ile mezar kazanları denetlerken gösteren minyatürdür.

Ancak geçtiğimiz pazar günün Habertürk gazetesinde Murat Bardakçı Mimar Sinan'ın yaşarken yapılmış bir portresinin bulunduğunu müjdeledi! Yeditepe Üniversitesinden iki akademisyen- Mehmet Arman Güran ve Ayşe Zekiye Abalı bu önemli keşfi gerçekleştirmiş. Türk Tarih Kurumunun Süreli Yayını Belleten'in 2011 Ağustos sayısında yer alan makaledeki iddiaya göre, Kanuni Döneminde İstanbul'a gelerek 11,45 metre uzunluğunda devasa bir İstanbul panoraması çizen Melchior Lorck 21 paftadan oluşan bu panoramanın 11. paftasında kendisi ile birlikte Mimar Sinan'ın da bir portresini panoramaya dahil etmiştir.
Bu konu ile ilgili daha önce yazdığım yazının linki:
http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/01/kanuni-doneminde-bir-seyyah-ressam.html


Burada sanatçı panoramayı resmederken hemen yanında bir elinde mürekkep hokkası, diğer elinde muhtemelen bir mühür bulunan yaşlı bir figür görüyoruz. Bu figürün Mimar Sinan olabileceğine dair bir dizi sağlam hipotez yazıda yer alıyor. Ancak bu tezlerden bence en güçlüsü yaşlı figürün kavuğundaki pergeldir.
Belleten'deki yazının linki: http://www.ttk.org.tr/templates/resimler/File/Makaleler/273/273_4/273_4.html

Sinan'ın Kafasındaki Pergel 500 Yıldır Duruyor


Pergel her ne kadar bazı "mason avcılarının" pek hoşlanmadığı ve nerede görürlerse orada bir masonluk aradıkları bir sembolse de, aslında bin yıllardır mimarlık mesleği ile özdeşleşmiş bir semboldür. O kadar ki Sinan'ın kendisinin kaleme aldığı tezkiretü-l bünyan ve tezkiretü-l ebniye'nin girişi "Canın ve gönlün halvet sarayı olan Hazreti Adem'in vücudunu pergelsiz ve cedvelsiz bina eden Allah'a hamdediyorum" diye başlar. Sinan eserinde pergelden sık sık bahseder ve kendini ve sanatını tanımlarken pergelden ilham alır. "Bir ayağım temel ilkelerde sabit durdu, diğer ayağımı da başka diyarları gözlemlemek için kullandım" diyor ve ekliyor "Pergel gibi hareket ederim" Dolayısıyla mimarlığın alamet-i farikası olan pergelin Sinan'ın başının üzerinde yeri olması çok doğal.

Sinan'ın pergelle olan sıra dışı ilişkisi o denli ileri gitmiş ki kendi türbesinin planını bile pergel şeklinde yapmış.


Ancak Hassa Mimarbaşı olarak başlığında pergel taşımak geleneği 19. yy'a dek görülür. Son Hassa Mimarbaşı Sarkis Bey Balyan ve kardeşi Agop Bey Balyan'ın Sultan Abdülaziz'in özel izniyle feslerinin üzerinde altından üçgen pergel taşıma ayrıcalığı kazandıklarını biliyoruz. Dolayısıyla kavuğunda pergel taşıyan bu şahsiyetin Sinan olma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Çünkü başlıktaki pergel bir makamı işaret ediyor. Hassa Mimarbaşı makamını. 

Ancak Bardakçı'nın yazısının son bölümünde beni de hayrete düşüren bir ayrıntı var. Meğerse 1930'lu yıllarda Sinan'ın mezarı açılmış ve kafatası pergelle ölçülmek üzere Ankara'ya yollanmış. Nazi Almanya'sına özenerek ari ırk sevdasına düşen zamanın faşist zihniyeti büyük ustanın kafasının pergelden fazla uzak kalmasına razı olmamış ve epeyce bir ölçüp biçmişler..! Kayserili bir devşirme- ve büyük olasılıkla gayrı-müslüm doğan Sinan'ın ölçülerinin umdukları gibi çıkıp çıkmadığını merak ediyorum. Ama asıl merak ettiğim ve dehşete kapıldığım Sinan'ın kafatasının kim bilir hangi depoda "demirbaşa" kaydedilip hala yerine konulmaması fikri. 
Sinan'ın kafatasının "kırklara karışmadan" bir an önce bulunup ait olduğu yere iade edilmesi herhalde ona göstereceğimiz en önemli vefa borcu olur.

Bu önemli keşfi gerçekleştiren Mehmet Arman Güran ve Ayşe Zekiye Abalı'ya teşekkür ediyorum...

28 Eylül 2011 Çarşamba

Baba Nakkaş: Ressamların Babası

Bu yazımızda Babanakkaşzadeler olarak bilinen bir aileden bahsedelim. Aile aslen Horasanlı, dolayısıyla Özbek kökenli bir ailedir. Fetihten sonra Konstantiniyye'ye yerleşen ailenin atası Nakkaş Şeyh Mehmet'tir. Baba Nakkaş lakabı ile anılan Şeyh Mehmet aynı zamanda Nakşibendi şeyhi idi. İyi bir sanatkar olan Baba Nakkaş'ın çalışmalarından memnun kalan II. Mehmet, 1466'da Çatalca'ya bağlı İnceğiz ve Kutlubay köylerini kendisine topraklarıyla birlikte vakfetti. Bugün hala NAKKAŞKÖY olarak varlığını sürdüren bu köyde Baba Nakkaş, bir cami, bir mektep ve değirmen inşa ettirdi. Aynı zamanda en eski Nakşibendi dergahlarından birini de yine bu köyde kurdu ve başına geçti. Aynı zamanda Üsküdar Kuzguncuk semtinin sırtlarında da bir dergah kurdu. Bu dergahın etrafına da NAKKAŞTEPE adı verildi. Bugün Koç Holding'in yanından aşağıya Kuzguncuk'a inen oldukça dik sokağın adı da BABANAKKAŞ SOKAĞI'dır. Aynı zamanda tekkenin etrafında oluşan mezarlık  zamanla büyüyerek bugünkü Nakkaştepe Mezarlığını oluşturur.
(Nakkaştepe)

Ancak sanat tarihi açısından onun en önemli icraatı, Osmanlı Sarayında henüz Fatih devrinde, ilk Nakkaş atölyesinin kurulmasını sağlaması olmuştur. Böylece ehl-i sanaatkarların saray çatısı altında birleşerek bir meslek loncası oluşturmasına önderlik etmiştir. Evliya Çelebinin belirttiğine göre bugün varolmayan Eski Saray'ın cümle kapısının saçakları ve Topkapı Sarayındaki Sultan Beyazıt Divanhanesi'nin kubbe tezyinatı Baba Nakkaş'ın eseridir. Baba Nakkaş oldukça uzun yaşamış, Fatih'ten sonra iktidara gelen Sultan II. Beyazıt'ın müsahipliğini yapmış, nihayet 1525 civarında ölmüş ve Çatalca'da kendi yaptırdığı Mescit'in haziresine gömülmüştür. Kendine has bir üslup geliştirmiş ve bu üsluba Babanakkaş üslubu denilmiştir. Halen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde "Baba Nakkaş Albümü" adında bir albüm yer almaktadır.
(Çatalca'daki Nakkaş Köyü tabelası)

Aile yüzyıllar boyunca Baba Nakkaş Vakfı etrafında varlığını sürdürmüş ve yakın tarihimize damgasını vuran pekçok sima yetiştirmiştir. Bunlardan bazıları: Mareşal Fevzi Çakmak, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver- ki kendisinin  "Fatih Devri Nakışhanesi ve Baba Nakkaş" adlı bir incelemesi vardır- Şair Şukufe Nihal ve Gazeteci Yılmaz Öztuna bu aileden gelir. 
(Baba Nakkaş Üslubunda sırlanmış kandil- Topkapı Sarayı)

22 Eylül 2011 Perşembe

En Kutsal Bizans Kilisesinde Laf Cambazlığı

İstanbul'a gelen Ortodoks Hristiyanların neredeyse tamamının uğradığı üç mekan vardır. Birincisi Ayasofya, ikincisi Fener Rum Patrikhanesi, üçüncüsü ise Ayvansaray'da ara bir sokakta yer alan Panaiya Bleharnai kilisesidir. Bu kilisenin etrafındaki tüm dükkanlarda Kril alfabesiyle yazılmış yazılarla Hz. Meryem ve İsa ile ilgili küçük turistik ikonalar bulabilirsiniz. Bir zamanlar ortodoks dünyasının en kutsal Meryem Ana kilisesinden bugüne sadece ayazması (kutsal su kaynağı) kalmasına rağmen dünya ortodoksları akın akın bu kutsal mekanı görmeye geliyorlar. Peki nedir bu mekana kutsiyet veren olay?

458 yılında Kudüs'e hacı olmaya giden iki Ortodoks- Galvius ve Kandius- Filistin'in Celile kasabası yakınlarındaki Cepernaum adlı köyde dindar bir Musevi kadının evine misafir olurlar. Bu kadının evinde Hz. Meryem'e ait giysilerin muhafaza edildiğini öğrenince gece bu kutsal giysileri çalıp gizlice Constantinopolis'e getirirler. Constantinopolis ilk Hristiyan başkenti olması nedeniyle birçok kutsal emanetin toplandığı bir merkez, kutsal bir şehir haline gelmişti. Şehir Müslümanlaştıktan sonra da bu alışkanlık devam etmiş ve İslamın tüm kutsal emanetleri yine Constantiniyye'de toplanmıştı.

Panaiya Vlaherna Kilisesi Girişi

Meryem'in giysilerinin geldiğini duyan halk akın akın onların sergilendiği Ayvansaraydaki Aziz Markus ve Petrus Kilisesine (Hz Cabir Camii) gelmeye başlayınca dönemin imparatoru 1. Leon (457-474) sadece bu giysiler için bir sokak yukarıda bir kilise inşa ettirir. Bu kilisenin içinde daha önceden kutsal sayılan bir de ayazma yer almaktadır. Halk arasında bu kilisede yer alan Meryem İkonasının ve giysilerinin şehri koruduğuna dair yaygın bir kanı vardır. Nitekim 626 yılında şehir surlarına gelip dayanan Avar ordularına tam teslim olunacak iken surlar üzerinde gezdirilen ikona ve giysilerin Avar ordularının geri çekilmesine neden olduğu ve kuşatmanın kaldırıldığı söylenir. Aynı şekilde 865 yılında kuzeyden gelerek şehri denizden ve karadan kuşatan Rus ordularının da bu giysiler sayesinde çıkan bir fırtınayla bozguna uğratıldığına iman ediliyordu. Tüm bunlar şehir halkının gözünde hem kiliseyi hem de ayazmayı kutsallaştırmıştı. Bu kilisenin başına gelen iki büyük felaketin şehrinde koruyucusunu yitirmesine, dolayısıyla düşmesine neden olduğuna inanılmaktadır. İlk felaket 1070 yılında yaşandı ve Bizans'ın sonunu getiren kavim, yani Türkler 1071'de Anadolu'ya girdi. İkinci felaket ise 1434 yangınıdır. Bu yangında Meryem'e ait giysiler tamamen yanıp yok olur ve 20 yıl sonra şehir düşer.

Kilise yaklaşık dört yüz yıl sonra eski görkeminden uzak, mütevazi bir şekilde Rum kürkçüler loncası tarafından 1869'da yeniden inşa edilir. Geçmişten geriye sadece Kutsal Ayazma ve anılar kalmıştır. Kiliseye gittiğinizde ayazmanın üzerinde şunlar yazar: νıψδν ανομηματα μη μοναν δψιν (yalnız yüzünüzü değil, günahlarınızı da yıkayınız) Ancak bu ibare tersten okunduğunda da aynı anlama gelir..!
Bu da Bizans'tan günümüze kalan bir laf cambazlığı olsa gerek. Ancak oldukça zekice işlenmiş bu kelime oyunu ancak Bizans medeniyetine yakışırdı...

(Ayazma çeşmeleri ve üzerindeki yazı)

10 Eylül 2011 Cumartesi

Büyük Bir Sporcu: İskenderiyeli Porphyrius

Bizans dönemi Konstantiniyye'sinin en önemli yapılarından birisi kuşkusuz Hipodromdur. Hipodrom denilince aklımıza gelen sadece uzunlamasına bir meydan ve meydanın ortasında yer alan üç sütundur. Bu üç sütun bir zamanlar yeryüzünün en büyük spor alanından arta kalan zavallı hatıralardır. Bir zamanlar 60 civarında olan bu anıtlardan sadece 3 tanesi ayakta kalabilmiştir. Hipodrom'dan geriye sadece Cankurtaran yönüne doğru indiğimiz zaman hala şaşırtıcı etkisiyle Splendon (Destek- İstinad) duvarları karşımıza çıkar. Oysa Hipodromun temelleri  MS 196 yılında şehri işgal eden Roma İmparatoru Septimus Severus tarafından Roma'daki Colloseium'un muadili olarak atılmıştı. Severus'un başlattığı işi kente adını verecek olan Büyük Konstantin bitirmiş ve Konstantiniyye Nea-Roma adıyla Roma'nın başkenti ilan edildiğinde, Konstantin Hipodromu daha da büyütmüş ve toplam 100 bin kişilik devasa bir arena inşa ettirmiştir. (O dönem şehrin nüfusu aşağı yukarı bu kadardır) 
(1204 Venedik-Latin İstilası Sırasında Hipodromdan Çalınarak Venedik San Marco Kilisesine Yerleştirilen Quadriga- Dört At- Heykeli)

Hipodrom dünyanın en görkemli arenası olmasının yanı sıra en görkemli spor karşılaşmalarına da sahiplik ediyordu. Bu karşılaşmaların en önemlileri araba yarışlarıydı. Dört atın çektiği savaş arabalarıyla (Quadriga) yarışan "pilot"ların her biri bir takıma bağlı idi. Yeşiller (Toprak), Kırmızılar (Ateş) Maviler (Su) ve Beyazlardan (Hava) oluşan bu takımlardan zaman içinde sadece iki tanesi; Maviler ve Yeşiller ayakta kalmıştır. Bugün Hipodromun hemen arkasında yer alan Mozaik müzesindeki bir yer mozaiğinde rakip iki takımın sporcularının bir kaplana karşı verdikleri mücadelenin betimlemesiyle karşılaşabilirsiniz. Bu betimleme belki de yeryüzünün en eski sportmenlik resmidir. 


İşte bu araba yarışlarının efsanevi bir ismi vardı: Porphyrius. Aslen İskenderiyeli olan ve gerçek adı Kalliopas olan Porphyrius'a (Porfiryus) bu lakabın verilmesi teninin kızıla çalan kuzguni renginden dolayıdır. O dönem sadece Mısır'da çıkarılan ve Bizans İmparatorlarınca saraylarda ve lahitlerde sıkça kullanılan Porfir mermeri aynı zamanda soyluluk sembolü idi. Bu nedenle Bizans İmparatorları Profirogennatos (mor doğan) ünvanını kullanırlardı. Bu ünvanı kullanma hakkı Bizans tarihi boyunca belki de sadece Afrikalı köle Kalliopas'a verilmiştir. Çünkü bırakın ünvanı kullanmayı halkın Erguvan rengi giysi giymesi bile yasaktı. Bu konu ile ilgili Erguvan: İstanbul'da Bir Mevsimin Adı yazımı okuyabilirsiniz. 

Porphyrius o denli başarılı bir sürücüydü ki Hipodrom'un ana aksı (Spina) üzerine 5 tane heykeli henüz yaşarken dikildi. Bu beş heykelin tamamı bugün kayıptır. Ancak bu heykellerden iki tanesinin kaidesi halen İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergileniyor. 
 (Arkeoloji Müzesinde sergilenen iki kaideden biri)

(Quadriga'sının üzeride Porphyrius elinde zafer tacı ile)

Porphyrius'un İmparator Anastasios (491-518) döneminde babası Kalhas ile beraber Konstanniniyye'ye geldiği biliyor. Babası büyük bir at terbiyecisiydi ve oğlunu da büyük bir binici olarak yetiştirdi. Zaman zaman maviler, zaman zaman da yeşiller adına yarışıyordu. Onun bu transferleri tamamen dönemin politik dengelerine göre imparatorun yönlendirmesiyle oluyordu. Çünkü o dönem siyasal fikirler bu takımlar üzerinden ifade ediliyordu. Yeşiller daha çok orta halli ve yoksul sınıfların, maviler ise soyluların desteklediği takımlardı. Dolayısıyla buradaki spor takımları aynı zamanda birer siyasi parti gibiydi. Bu nedenle bu yarışlar aynı zamanda politik rahatsızlıkların ifade biçimi olabiliyordu. Nitekim 532 yılında patlak veren büyük Nika ayaklanması Hipodromdaki bir müsabaka sırasında fitil almış ve başladığı yerde; 3 gün sonra yine hipodromda Jüstinyanus'un askerleri tarafından 30 bin kişi kılıçtan geçirilerek sona erdirilmiştir. 

Büyük Profiryus'un ise hayatı boyunca bir tek yarış bile kaybetmeden yaşarken bir efsane olmuştur. Ancak ne zaman ve nasıl öldüğüne dair hiçbir kayıt günümüze ulaşmamıştır. 

6 Eylül 2011 Salı

6-7 Eylül: Bir Utancın Ardından

Bundan 5-6 yıl önce Orhan Pamuk’un “İstanbul” kitabını okurken enteresan bir duyguya kapılmıştım. Orhan Pamuk’la ben aynı semtin çocuğuyduk. İkimizin de çocukluğu ve gençliği Nişantaşı’nda geçmişti. Ancak onun kitabında tasvir ettiği Nişantaşı, benim çocukluğumu yaşadığım Nişantaşı’ndan çok farklıydı sanki. Tabii ki aramızda 15 yıl vardı. O benden bir önceki jenerasyon sayılırdı. Elbette o zengin bir ailenin çocuğuydu, ben orta halli hatta yoksul. Buna rağmen ben de Alaattin’in dükkanını biliyordum, oradan oyuncaklar almıştım, onun yürüdüğü sokaklardan caddelerden yürümüştüm.  Ama yine de yazdıklarında anlaşılmaz bir uzaklık hissediyordum. Sanki O, başka bir İstanbul’u anlatıyordu. Benim yetişemediğim, yaşayamadığım bir İstanbul’u. Sonra bu uzaklığın nedenini kitabının 163’üncü sayfasını okurken fark ettim. Onun çocukluğunda Nişantaşı’nda alışveriş yaptıkları mağazaların çoğunun sahiplerinin Rumlar ya da Ermeniler olduğunu yazıyordu. O mağazalarda azınlık ailelerin nasıl kendi aralarında Rumca ya da Ermenice konuştuklarını, kendisinin de onları taklit ederek ailesini nasıl güldürdüğünü anlatıyordu. Daha sonra bazı müşterilerin onları “Türkçe konuşun” diyerek nasıl payladığını ve Orhan Pamuk’un bu azınlıkların aslında pek de “itibarlı” kişiler olmadığını fark ettiğini öğreniyoruz. Evet, benim çocukluğumda eksik olan yan buydu işte! Elbette bazı azınlık komşularımız vardı ama kendilerine ya Türkçe isimler uydurup gizleniyor, ya da hiçbir şekilde etnik kimliklerini öne çıkarmıyorlardı. Paskalya zamanlarında evimize gelen Paskalya çörekleri dışında bizim hayatımızın tamamen dışındaydılar sanki…

Orhan Pamuk’un Nişantaşı’sı ile benim Nişantaşı’mı birbirinden ayıran 6-7 Eylül 1955 olayları, 1964 olayları ve 1974 Kıbrıs harekatı olmuştur kuşkusuz. Gerek Grek gerek Türk Devleti azınlıklara adeta birer “rehine” gözüyle bakmış, onları iç ve dış politik gelişmeler paralelinde birer şamar oğlanı haline getirmişti. Bunun en planlı örneklerinden biri 6-7 Eylül olaylarıydı. İngilizlerin Kıbrıs’tan çekilip adanın yönetimini Rumlara devretmesinden hemen sonra bir Türk ajanı Selanik’teki Atatürk Müzesine bomba atmış, hemen o gün zaten hazır olan gazeteler aracılıyla halk galeyana getirilmişti. Devlet güdümünde civar illerden kamyonlarla İstanbul’a getirilen milliyetçi güruhlar, azınlıklara ait ne kadar işyeri, kilise, ev varsa hücum etmiş; yakmış, yıkmış, çalmış, öldürmüş ve tecavüz etmişti. Tam 502 yıl önce şehrin fethinden sonra 2. Mehmet tarafından verilen üç günlük yağma izni adeta yeniden verilmiş gibiydi. Olaylar gelen uluslar arası tepkiler nedeniyle sadece iki günle sınırlı kalmıştı ama yaratılan terör ortamının sonuçları kuşaklar boyunca sürecekti.


 Bu etnik düşmanlık hareketi sadece azınlıklara zarar vermemiştir. Orhan Pamuk’un Nişantaşı’sı ve İstanbul’u, bir kuşak sonra benim yaşadığım İstanbul’dan ve Nişantaşı’ndan daha güzeldi. Artık ne Ara Güler'in fotoğraflarındaki ne de Orhan Pamuk'un romanlarındaki İstanbul kalmamıştır. Bir güzellik yitirilmiş, bizler de o güzellikten mahrum bırakılmıştık. Dolayısıyla bu düşmanlık en çok “biz”e de zarar vermiş, geriye sadece %99’unun Müslüman olmasıyla övündüğümüz bir “mermer” kalmıştı. Bir de babamdan dinlediğim Valikonağı Caddesi’nin okuma yazma bilmez kapıcılarının bir gecede nasıl şirket sahibi olduklarının hikayeleri.

Onlar şimdi Türkiye’nin en büyük holdinglerini yönetiyorlar…

3 Eylül 2011 Cumartesi

Fatih'in Kütüphanesi-2

Bir önceki yazımda Fatih'in 1465 yılında sarayına çağırdığı bilginler aracılığıyla Batlamyus'un kitaplarını Latince, Arapça ve Türkçeye çevirtmesi konusuna değinmiştim. Devam edelim.

Mehmet'in astronomiye olan ilgisi onun çağın en büyük astronomlarından sayılan Ali Kuşçu ile temas etmesinini sağladı. Semerkant'lı olan Ali, Timur'un torunu olan Uluğ Bey'in Semerkant'taki sarayında onun doğancılığını yapıyordu. Kuşçu lakabı oradan gelir. Bir dönem Uluğ beyin Çin elçiliğini de yaptı. Daha sonra Müneccimbaşı (Baş astronom) sıfatıyla gökyüzü haritaları çıkardı. 1438 yılında yayınlanan haritalar 19. yy.a dek geçerliliğini korudu. Bu kataloglar Farsça yazılmasına rağmen Arapça ve Türkçe'ye de çevrildi. Ali Kuşçu daha sonra Uzun Hasan'ın himayesine girdi ve onun Tebriz elçisi oldu. Bu sırada Mehmet Ali Kuşçu'ya haber göndererek İstanbul'a davet etti. Ali Kuşçu elçilik görevi 1472'de sona erince İstanbul'dan refakat etmesi için yollanan 200 nedimenin korumasında İstanbul'a hareket etti. Bu yolculuk sırasında yazdığı 194 sayfalık bir matematik kitabı olan Risalet-ül Muhammediyye'yi sultana sundu. Ertesi yıl yine 174 sayfalık Risalet-ül Fethiyye adlı bir astronomi kitabı yazdı. Her iki kitabın kopyaları Ayasofya Kütüphanesi kayıtlarında yer alır.

Mehmet sadece astronomiye değil tarihe, özellikle antik yunan ve Roma tarihine de ilgi duymaktadır. 1460 yılında Mora işgal edilince Mora despotu Demetrios Palailogos'un kızkardeşi Helen İstanbul'a getirtildi ve sultanın haremine alındı. Ancak Prenses Helen'le birlikte onun hocası olan İoannnes Dokeianos'ta sultanın hizmetine girdi. Büyük bir bilgin olan İoannnes Dokeianos'un bir kopyasını çıkardığı Homeros'un İlyada adlı destanını 1463 yılında sultana sundu. Mehmet'in İlyada'yı okuduğunu biliyoruz. Kritovulos'un şehadetine göre Mehmet bir seferi sırasında Troya'ya uğramış, Troya savaşının yapıldığı araziyi gezmiş, mezarları ziyaret etmiştir. Ayrıca Papa Pius'a yazdığı bir mektupta Truvalı Hektor'un intikamını almaktan bahsetmiştir. Ancak tüm bunlar başka bir yazının konusu olabilir.

Bugün Vatikan kütüphanesi envanterinde yer alan Aziz Thomas Aquinos (Akinolu Thomas) Summa Contra Gentiles adlı kitabının Mehmet'in kütüphanesinden çıkma olduğu bilinir. Dimitrios Kynodis tarafından Latinceden Yunancaya tercüme edilmiş olan bu eser Vatikan arşivine 1475 de girdiğine göre bu tarihten önce çevilmiş olması gerekir. Onun felsefeye olan ilgisinin bir diğer göstergesi de Sir Steven Runciman'ın "en özgün Bizans düşünürü" olarak nitelediği Georgios Gemistos Plethon (1355-1452) eserleriyle ilgilenmesidir. Avrupa rönesansının gizli dini sayılan yeni-platonculuğun temellerini attığı eserlerinde Hristiyanlık ile Müslümanlığın Paganizm üzerinden sentezini savunur. Raby'e göre Mehmet'in kütüphanesinde Plethon'un üç eseri yer alıyordu. Yeni Platoncu metinlerinin tam derlemesi olan Chaldean Cronicles, Zeus'a övgü niteliğindeki Nomoi ve Zoroastreorum et Platonicorum'un Arapça çevirisi.

(Aziz Akinolu Thomas)

Mehmet'in Yunan ve Roma tarihine olan ilgisi ile ilgili Domenico Hierosoliminato adlı bir adlı bir hekimin anılarından faydalanabiliriz. Ona göre Mehmet'in Büyük Constantinos kütüphanesinden toplam 120 ciltlik çok değerli Roma ve Bizans el yazmasını kendi kütüphanesine topladığını öğreniyoruz. Yine Kritovulos'un yazdığına göre Mehmet, Büyük İskender'e hayrandı ve onun bir biyografisini okumuştu. Ayrıca kütüphanesinde Tarih-i Ayasofya ve anonim bir eser olan Deigesis yer alır.  İstanbul'un fethinden önce yapılmış ve günümüze ulaşmış  yegane haritasını yapan Floransalı denizci Cristoforo Buondelmonti'nin yayınladığı Ege Denizi Adaları (Liber İnsularum Archipelagi) adlı eserinin de Fatihin kütüphanesinde yer aldığını biliyoruz. Bunun dışında Mehmet'in Dinler tarihine duyduğu ilgiyi gösteren iki kitaptan ilki Süleymanın Ahdi Süryanice'den Rumcaya çevrilmiş ve Mehmet'e ithaf edilmiştir. Diğeri Mordechai ben Eliezer Comtimo adlı bir Yahudi bilgini tarafından tercüme edilen İbn-i Meymun'un Şaşırmışların Kılavuzu adlı eseridir.


Fatihin kütüphanesinde bulunduğu tespit edilen diğer Rumca el yazmaları şunlardır:
Hesiodos'un Theogonia (Tanrıların Doğuşu)
Oppianos'un Halieutika (Balıkçılık Üzerine)
Planudes'in Ezop'un Hayatı ve Ezop'un Fablları, Mezarında bulunan Hippokratesin Kehanetleri ve Lir Sanatı ve Derlemesi
Antonios Monakhos'un Mukaddes Sözlüğü
Anonim Değerli Taşlar ve Hayvanların Özellikleri Üzerine
Manuel Moskhopoulos'un Gramer; Gramer, Fiil Çekimleri ve Tasnifi
Pindaros'un Olimpia Adaları


Elbette Mehmet sadece batılı kaynaklar'dan değil doğulu kaynaklardan da beslenmiştir. Bu kaynakları da gelecek yazıya bırakalım...