Bundan 5-6 yıl önce Orhan Pamuk’un “İstanbul” kitabını okurken enteresan bir duyguya kapılmıştım. Orhan Pamuk’la ben aynı semtin çocuğuyduk. İkimizin de çocukluğu ve gençliği Nişantaşı’nda geçmişti. Ancak onun kitabında tasvir ettiği Nişantaşı, benim çocukluğumu yaşadığım Nişantaşı’ndan çok farklıydı sanki. Tabii ki aramızda 15 yıl vardı. O benden bir önceki jenerasyon sayılırdı. Elbette o zengin bir ailenin çocuğuydu, ben orta halli hatta yoksul. Buna rağmen ben de Alaattin’in dükkanını biliyordum, oradan oyuncaklar almıştım, onun yürüdüğü sokaklardan caddelerden yürümüştüm. Ama yine de yazdıklarında anlaşılmaz bir uzaklık hissediyordum. Sanki O, başka bir İstanbul’u anlatıyordu. Benim yetişemediğim, yaşayamadığım bir İstanbul’u. Sonra bu uzaklığın nedenini kitabının 163’üncü sayfasını okurken fark ettim. Onun çocukluğunda Nişantaşı’nda alışveriş yaptıkları mağazaların çoğunun sahiplerinin Rumlar ya da Ermeniler olduğunu yazıyordu. O mağazalarda azınlık ailelerin nasıl kendi aralarında Rumca ya da Ermenice konuştuklarını, kendisinin de onları taklit ederek ailesini nasıl güldürdüğünü anlatıyordu. Daha sonra bazı müşterilerin onları “Türkçe konuşun” diyerek nasıl payladığını ve Orhan Pamuk’un bu azınlıkların aslında pek de “itibarlı” kişiler olmadığını fark ettiğini öğreniyoruz. Evet, benim çocukluğumda eksik olan yan buydu işte! Elbette bazı azınlık komşularımız vardı ama kendilerine ya Türkçe isimler uydurup gizleniyor, ya da hiçbir şekilde etnik kimliklerini öne çıkarmıyorlardı. Paskalya zamanlarında evimize gelen Paskalya çörekleri dışında bizim hayatımızın tamamen dışındaydılar sanki…
Orhan Pamuk’un Nişantaşı’sı ile benim Nişantaşı’mı birbirinden ayıran 6-7 Eylül 1955 olayları, 1964 olayları ve 1974 Kıbrıs harekatı olmuştur kuşkusuz. Gerek Grek gerek Türk Devleti azınlıklara adeta birer “rehine” gözüyle bakmış, onları iç ve dış politik gelişmeler paralelinde birer şamar oğlanı haline getirmişti. Bunun en planlı örneklerinden biri 6-7 Eylül olaylarıydı. İngilizlerin Kıbrıs’tan çekilip adanın yönetimini Rumlara devretmesinden hemen sonra bir Türk ajanı Selanik’teki Atatürk Müzesine bomba atmış, hemen o gün zaten hazır olan gazeteler aracılıyla halk galeyana getirilmişti. Devlet güdümünde civar illerden kamyonlarla İstanbul’a getirilen milliyetçi güruhlar, azınlıklara ait ne kadar işyeri, kilise, ev varsa hücum etmiş; yakmış, yıkmış, çalmış, öldürmüş ve tecavüz etmişti. Tam 502 yıl önce şehrin fethinden sonra 2. Mehmet tarafından verilen üç günlük yağma izni adeta yeniden verilmiş gibiydi. Olaylar gelen uluslar arası tepkiler nedeniyle sadece iki günle sınırlı kalmıştı ama yaratılan terör ortamının sonuçları kuşaklar boyunca sürecekti.
Onlar şimdi Türkiye’nin en büyük holdinglerini yönetiyorlar…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder