28 Haziran 2011 Salı

Bir Minyatürün Düşündürdükleri


Bu yazımızda Sultan 1. Ahmet döneminde yapılmış olan 1. Ahmet Albümü adlı minyatür albümünde yer alan bir minyatürü incelemek istedim. Bundan sonra zaman zaman buna benzer günlük hayatı ifade eden "sivil" minyatürleri inceleyeceğiz. Böylece Osmanlı'nın günlük hayatına dair bazı ezberleri bozabileceğimizi düşünüyorum.

(Doğada piknik keyfi yapanlar. l. Ahmed albümü.Topkapı Sarayı Müzesi, B408)

Bu minyatürün kim tarafından yapıldığı belirsizdir. O dönemin birçok nakkaşı gibi bu minyatürün yaratıcısı altına imza atmamıştır. Sultan 1. Ahmet dönemi 1603-1617 yılları arasında hüküm sürmüştü. Onun döneminin en önemli iki olayı Sultanahmet Caminin inşası ve Celali isyanlarını oldu. Celali isyanlarını bastırmada kendince bir "yöntem" geliştiren "Kuyucu" Murat Paşa herhalde "Kazıklı" Voyvoda kadar marifetliydi ki yöntemiyle tarihe geçti. 

Bütün bu kan ve ateş dolu günlerin yanı başında İstanbul civarında insanlar eğlence hayatını da ihmal etmiyordu. Yukarıdaki minyatür işte bu eğlencelerden birinin tasviridir. Minyatürde toplam 9 figür yer alıyor. Bu figürlerin tamamı anlaşıldığı kadarıyla erkek. Buradan İstanbul'da sosyal hayatın ve en azından sokaktaki eğlencelerin erkekler arasında cereyan ettiğini gösteriyor. Eğlencenin "esas" unsuru olan 4 figür kelimenin tam anlamıyla küfelik olmuşlar. Bunlardan biri anlaşıldığı kadarıyla şair ve hemen önünde duran şarap şişesinin dibini görmüş olmalı ki kavuğu falan çıkarıp hayallere dalmış, bir şeyler yazıyor. Sağ tarafta yer alan diğer ikisi sadece kavukları değil kaftanları da çıkarıp birbirlerine göz süzüyorlar. Birisi diğerinin göğsüne elini koymuş, büyük olasılıkla okşuyor. Diğerinin bu durumdan şikayet eder gibi bir hali yok. Bu sarhoşların içinde en beter durumda olan kuşkusuz en alttaki figür. O kadar sarhoş ki hizmetkarı ona müdahale ediyor. Kahramanımızın ayaklarının altında kırık bir testi ve testiden akan kırmızı şarabı seçebiliyoruz. Ayrıca onun da kavuğu yuvarlanmış, kendini hizmetkarına teslim etmiş. Bu figürlerin ortasında bir yer sinisi ve sininin üzerinde çeşitli yiyecek kapları var. Kara bir kedi muhtemelen bu sarhoşluk ortamından istifade ederek yiyeceklere dadanmış. Geriden gelen dört hizmetkardan ikisi şarap ve et getiriyor. Diğer ikisinden biri parmağını dudaklarına götürerek bu manzara karşısında ne yapacağını düşünüyor gibi. Diğeri ise her iki elini yanaklarına götürmüş bu "rezalet" karşısında ne yapacağını bilemez halde gülümsüyor. 

Bu ve buna benzer birçok minyatür tarihin hiç de tarih derslerinde anlatıldığı gibi gerçekleşmediğinin  işaretleriyle doludur. Dikkatli bir gözle bakıldığında bunlardan o devrin günlük hayatının ve alışkanlıklarının hiç de bugün zannettiğimiz gibi olmadığı görülür. 

18 Haziran 2011 Cumartesi

Jüstinyanus'un Yokolan Heykeli

İstanbul 1453 yılında fethedildiğinde Ayasofya'nın hemen önünde, bugün turist otobüslerinin manevra alanı olarak kullanılan meydanda yaklaşık elli metre yüksekliğinde tuğladan yapılma bir sütun yer alıyordu. Bu alan Augusteion yani İmparatorlar Forumu olarak isimlendirilmiştir. Forumun bir ucunda Senato binası diğer ucunda ise bahsettiğim sütun yer alıyordu. Bu sütunun üzerinde Ayasofya'nın banisi Büyük Jüstinyanus'un bronz bir heykeli vardı.
(Jüstinyanus Heykelinin 3D Canlandırması)

Yaklaşık 1000 yıl boyunca (537 yılında yapıldığı varsayılır) İstanbul siluetinin ayrılmaz bir parçası olan bu devasa heykel fetihten sonra kaldırılmaz. Anıt ilk yapıldığı dönemde pirinç levhalarla kaplı olduğu için özellikle yüzünü döndüğü doğu yönünden aldığı sabah ışığıyla pırıl pırıl parladığı rivayet edilir. Ayasofya ile aynı yükseklikte olan anıtta Jüstinyanus, Akilleus'un kıyafetleriyle, bir elinde dünya diğer elini ise ileri doğru uzatarak izleyenlere adeta selam veriyor gibiydi. Heykel meydanın batı ucunda, Yerebatan Sarnıcı tarafında duruyor ve yüzünü doğuya dönmüş bir biçimde tasvir edilmiştir. Jüstinyanus döneminde yaşayan Prokopios heykeli şöyle tasvir eder: “Sütunun üzerinde çok büyük bir tunç atlı heykel vardır. Görülmeye değer güzelliktedir. At yürüyecekmiş gibi sol ön ayağını kaldırmıştır. Öbür ayağıyla da atacağı bir sonraki adıma hazır durumda bir taşa basmıştır. Atın arka ayakları ilerlemeye karar verdiğinde açılacak gibi birleşiktir. Atın üzerinde imparatorun çok etkileyici bir tasviri vardır. Jüstinyanus Akilleus gibi giyinmiştir. Ayaklarına yarım çizme giymesine rağmen bacaklarında zırh yoktur. Göğsünde kahramanlara özgü bir zırh vardır. Başına bir miğfer takmıştır. Işık saçarak hareket ediyormuş izlenimi verir. Şiirsel sözlerle söylersek tıpkı sonbahar yıldızı gibidir. İmparator güneşe doğru bakmakta ve bana sorarsanız Perslerin üzerine sürmektedir. Sol elinde yerküreyi simgeleyen bir küre vardır. Yontucu bununla karaların ve denizlerin onun egemenliği altında olduğunu göstermek istemektedir. İmparator sağ elini doğuya doğru uzatır ve parmaklarını açar, sanki barbarlara sınırları içinde kalmaları ve ileriye gitmemelerini buyurmaktadır.”  


Heykelin 1490'larda bir fırtınada devrildiği rivayet olunur. Bunun en önemli kanıtı Hartman Schedel adlı bir Alman gravür sanatçısının yaptığı gravürdür. Bu gravür 1493 tarihinde yapılmış ve Jüstinyanus'un anıtının üzerindeki fırtına çizgilerle belirtilmeye çalışılmıştır. Ayrıca anıtın 1500'lü yıllara ait kimi minyatür kitaplarında da tasviri yer alır. Tercüme-i Miftâh-ı Cifrü'l-Cami adlı kitaptaki minyatür en bilinenidir. Bu minyatürde aynı zamanda dönemin Hipodromundaki bazı anıtlar da resmedilmiştir.


Heykel 1550’lerde eritilip top yapımında kullanılmadan önce Petrus Gyllius adlı bir gezgin heykeli görmüş şunları yazmıştır: “Bir zamanlar sözünü ettiğim sütunun üzerinde duran Jüstinyanus’un atlı heykelinin, uzun süre saray avlusunda kaldıktan sonra, madenlerinin eritilerek top yapıldığı dökümhaneye taşındığını gördüm. Taşınan parçalar arasında Jüstinyanus’un boynunu aşan baldırlarıyla bir dadrostan uzun burnu vardı. Atın yere atılmış ayaklarına yaklaşamadım ama gizlice toynağını ölçtüm ve bir dadranos büyüklüğünde olduğunu gördüm.”


 (Hartman Schedel Gravüründe Heykeli Yıkan Fırtına)
(Justinianus'un heykeli, dikili taşlar, yılanlı sütun ve ayasofya. Tercüme-i Miftâh-ı Cifrü'l-Cami. 
İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, T6624

Kanuni ömrünün sonuna doğru iyice sofulaşıp müzikli eğlenceleri bile yasakladığı bir dönemde, Pargalı İbrahim'in hayatına malolan sarayına heykel diktirme sevdasından ders çıkarıp sarayın bahçesinde uzun süredir harap halde bekletilen Jüstinyanus'un anıtından eriterek kurtulması normaldir. Sembolik olarak bu heykelin eritilmesi, belki de Osmanoğullarının Roma'nın büyük mirasını taşımaktan vazgeçtiklerini de işaret eder. Bugün Fatihin torunu olmakla övünenlerin Fatih'in Jüstinyanus anıtına gösterdiği hoşgörüden ders almalarını dilerim...
(Heykel ve Forum Alanı)

1 Haziran 2011 Çarşamba

Bankalar Caddesinde Bir Bina: İki Ayrı Dünya

Bankalar caddesi üzerindeki eski Osmanlı Bankası binası 1890 yılında tamamlandığında Aleksander Vallaury'nin İstanbul'a bıraktığı en önemli eseriydi. Gerçi Vallaury İstanbul'a sayısız eserler bırakmış bir Osmanlı idi. Her ne kadar ismi bize yabancı gibi gelse de, o İstanbul doğumlu Fransız kökenli bir levanten'di. 15 yıl boyunca Sanay-i Nefise Mektebinde (Mimar Sinan Üniversitesi) mimarlık bölümünde dersler vermişti. Eserleri arasında öne çıkanlar, Büyükada Rum Yetimhanesi ve müzede sergilenen İskender Lahdi ve Ağlayan Kadınlar Lahdinden esinlenerek yaptığı İstanbul Arkeoloji Müzesi ana binasıdır. Diğer eserleri arasında, İstinye'deki Afif Paşa Yalısı, Bağlarbaşı'ndaki Mecid Efendi Köşkü, Haydarpaşa'daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binası (bir dönem Haydarpaşa Lisesi, günümüzde Marmara Üniversitesi Tıp ve Hukuk Fakültesi binası), Cağaloğlu'nda Duyun-u Umumiye binası (İstanbul Erkek Lisesi, günümüzde İstanbul lisesi), Beyoğlu'nda Pera Palas oteli sayılabilir.

Osmanlı Bankası 1856 yılında kurulduğu zaman ilk hizmet binası Eski Banka sokağında yer alan Sen Piyer Hanı idi. Sen Piyer Hanı Kanuni döneminde Habsburg hanedanına karşı Fransa'da Bourbon hanedanının destekleme politikasının bir sonucu olarak Fransız devletine verilen ayrıcalıkların gözle görünür bir ürünüdür. 1539 da verilen bu kapütilasyonlar sonucunda inşa edilen ilk Fransız elçilik binası Sen Piyer Hanı olmuştur. Bu elçilik binasında 1762 yılında Fransızların Namık Kemal'i sayılabilecek Andre Chernier doğmuştur. Sunay Akın'ın deyişiyle göbek bağı Constantiniyye'de kesilen Chernier'in kafası Paris'te uçurulur. Ateşli bir devrim taraftarı olarak gittiği Paris'te giyotinden kurtulamaz. Vallaury bu olaydan 100 yıl sonra Sen Piyer Hanından Osmanlı Bankası taşınırken hayranı olduğu Chernier'in adını hanın duvarına koyduğu bir kitabe ile ölümsüzleştirir. Kendi çalışma ofisini de bu hana taşır.
(Vallaury'nin Chernier anısına astırdığı kitabe)

Vallaury'nin Bankalar Caddesi üzerinde inşa ettiği Osmanlı Bankası binasının en önemli özelliği ön ve arka cephelerinin birbirinden farklı mimari özellikler taşımasıdır. Dünya'da her halde buna benzer bir bina yoktur. Binanın caddeye bakan ön cephesi taş malzemeden neo-klasik ve neo- rönesans üslupta yapılmıştır. Görkemli ve ağırbaşlıdır. Arka cephesi ise tam aksine oldukça hareketli, ahşap giydirme cepheli ve uslüp olarak da oryantalist bir tarzdadır. Arka cephe tarihi yarımadaya ya da "eski" İstanbul'a bakarken ön cephe Galata'ya ve "yeni" İstanbul'a bakmaktadır. Bu üslup farklılığı kuşkusuz o dönemin dünyasını ve ruh halini de yansıtmaktadır.
 (Ön Cephe)

Gerek geç Osmanlı, gerek erken Cumhuriyet döneminde doğu ile batı arasındaki bu kültür farklılığı edebiyata, mimariye, resme ve diğer sanat dallarına yansır. Benim ilk aklıma gelen Peyami Safa'nın "Fatih- Harbiye" romanıdır. Fatih'te yaşayan Müslüman- Türk unsurlar temiz ve saf bir yaşam sürdürürken şehrin Beyoğlu- Harbiye kısımlarında yaşayan Gayri-Müslim, gayri-milli unsurlar kokuşmuşluğun ve sefih bir hayatın temsilcileri olarak gösterilirler.
(Arka Cephe)

Ancak bu değerler Osmanlının son döneminde kompartımanlar halinde yaşamayı beceren farklı kültürler arasında, zaman zaman gerilimler yaşansa da, bir dengeye oturmuş görünüyordu. Osmanlı Bankası binası her ne kadar "eklektik" bir yapısı var ise de bu dengenin somut bir göstergesidir.