Yayının içinde Orhan Pamuk'un Tanpınar ile ilgili konuşmasının tam metnini bulabilirsiniz
25 Aralık 2017 Pazartesi
28 Kasım 2017 Salı
BirGün Medya'daki Sohbetimiz
BirGün Medya stüdyolarında Renkli Birgün programına konuk oldum. Mevzu İstanbul ve başka meseleler oldu.
28 Ekim 2017 Cumartesi
24 Temmuz 2017 Pazartesi
Bâb-ı Âli de bir Zafer Takı
(Bu Hikaye YeniHarman dergisinin 2016-6 sayısında yayınlanmıştır)
O akşamüzeri Bâb-ı Âli yokuşundan
aşağı Sucu Kosti’nin ufacık meyhanesine hızlı adımlarla inerken Sadrazam Mehmet
Sait Paşa’nın sadaretten çıkıp alay-ı valâ ile ilerleyen kafilesinin bir an
durakladığını gördüm. Sadrazamın maiyeti şaşkınlık içinde yukarıda asılı bir
pankarta bakıp homurdanıyorlardı. Sadrazam hazretleri kupa arabasının perdesini
gümüş bastonuyla bir an aralayıp pankarta baktı. Trafik yavaşlamış, geriden
gelen atlı tramvayın uyuz beygirleri zar zor durabilmişti. Sadrazam birkaç
saniye, caddeyi boydan boya bir zafer takı gibi kesen pankarta baktıktan sonra
zayıf bir sesle “çek” dedi. O an başımı kaldırıp pankarta baktığımda beynimden
vurulmuşa döndüm. “Bu nasıl bir şeytanlıktır yarabbi” dedim kendi kendime.
Pankartta “Bâ emr-i sadaretpenabi tatil
edilen Malûmat gazetesi, bâ irade-i seniyye-i Hazret-i Padişah-i
neşredilmiştir” yazıyordu. Sadrazamın emriyle yayını durdurulan Malumat
gazetesi, sultanın emriyle tekrar neşrolunmuş. Bir an pankartın asılı olduğu
sağ cenahtaki Malumat gazetesi binasına baktım, Gazete sahibi Tahir pencereden
büyük bir keyifle sırıtıyordu. Adeta zafer kazanmış bir Roma kayzeri gibi bir
pankart hazırlatıp boydan boya caddeye asmış, akşam yolu mecburen buradan
geçecek olan sadrazamı fena tongaya bastırmıştı. Zavallı sadrazam yenik ordunun
sünepe neferlerinden beter, süklüm püklüm bu zafer takının altından geçmek
zorunda kalmıştı.
Malumatçı Tahir sadrazamın kafilesindeki son atlı geçtikten sonra
pencerenin gerisinden elindeki konyak kadehini fondipleyip kahkahalarla
perdeleri çekti,
Sucu Kosti’nin meyhanesine daldığımda Ahmet Rasim’le karşılaştım.
Etrafına toplanan kalabalıkla hasbıhal ediyordu. “Bakmayın İstanbul’da 72 buçuk
millet yaşar derler, yalandır, Gazetecilerle rakam 73 olmuştur. Bizler de buçuk
milletiz” dediğini işittim. Vakti kerahat gelmiş civardaki matbuattan
muharrirler sökün etmeye başlamıştı. Herkes az önce altından geçtikleri yahut
şahit oldukları pankart skandalını konuşmaya başladı.
Müstecabizade İsmet “nasıl olur, nasıl böyle bir şeye cüret
edebilir?” dedi. Nuri Seyda rakı kadehini elinde bırakıp “herif destursuz
Yıldız’a dalıyor, sen önünden geçerken yerlere bakıyorsun. Aradaki fark bu
azizim” diye cevapladı. Faik Esad ağzında mezeler olduğu halde “Malumatçı
Tahir’e kimsenin gücü yetmez, sadaretin bile” diye bağırınca bizim döküntü
harabat sarayında bir kahkaha tufanı koptu. Gürültü, caddede kol gezen
zaptiyenin meyhane kapısından bir an nazar etmesiyle kesildi. Sadece çatal
bıçak sesleri duyuldu. Barba Kosti kapıya çıkıp zaptiyeleri savuşturunca rahat
bir nefes aldık.
Böyle şey ne görülmüş ne duyulmuştu. Adam resmen sadrazama kafa
tutmuş, sırtını sultana dayayıp bir de ona caka satmıştı. Gerçi matbuatın adı “iki
paralık” a çıkmıştı. Her gazeteye iki paralık pul zorunluluğu geldikten sonra
bu lakap takıldı. Çok değil daha on yıl önce şuracıkta beraber içtiğimiz,
sohbet ettiğimiz muharrirlerin yarısı ya sürülmüş yahut açlığa mahkûm edilip
bir köşeye çekilmişti. Bazıları da suya sabuna dokunmayan fıkralar yazarak
Malumat gibi yanaşma neşriyatta ekmek derdine yazmaya devam ediyordu. Tabii
buna yazmak denirse. Sansür tüm matbaaları kol geziyor, daha gazete çıkmadan
kuşa çeviriyordu. En ufak bir tenkit Bekirağa demekti. Oradan da nereye Allah
bilir. Korkunç hikâyeler geliyordu Taif’ten.
Gerçi Malumat ve Sabah gibi yanaşma neşriyata sansür bile
dokunmuyordu. Neden dokunsun ki? Sabah’ın patronu Mihran, Malumatın patronu
Tahir en azılı sansürcüden daha azılıydılar. Bunlar her türlü yolsuzluk,
rüşvet, irtikâp, ihale, fesat haberini zinhar gazetelerine basmazlardı. Çünkü
zaten bizzat kendileri bu işleri yapıyordu. Sultanımızın ağzından girip
burnundan çıkmışlar, onu adeta efsunlayıp her istediklerini yaptırır hale
gelmişlerdi. Yoksa sadrazama kafa tutacak cesareti nereden bulsun bu at hırsızları?
Allah Sultanımıza uzun ömür ve göz açıklığı ihsan etsin.
Bu Tahir şeytanı çok değil 10-15 sene evvel Direklerarasında
limonatacılık yapan bir zır cahildi.
Okuma yazması dahi yoktur derler. Aynı 7-8 Hasan Paşa gibi birileri ona
“yürü ya kulum” dedi, o da yürüyor..! Ama kimsenin gözünün yaşına bakmadan
yürüyor. Önüne kim çıkarsa harcadı. En son iş sadrazama kadar geldi.
“Sadrazam hazretleri bu gece kahrından sekte-i kalp geçirmezse
iyi” dedi Selanikli Tevfik sırıtarak.
“Ne olacak, Ali gider Veli gelir” dedi arkadan bir ses, dönüp
baktık, hiçbirimiz tanımıyorduk. Kimdi bu herif? Barba Kosti yüzü kireç gibi
bembeyaz kaş göz edince anladık, bu bir jurnalciydi. Hepimiz ön kapıdaki
zaptiyelere bakarken yan kapıdan süzülüp köşeye sinmiş, bir akbaba gibi leş
peşine düşmüştü. Hepimiz tekrar sessizliğe gömüldük. Mekânın tadı kaçtı. Herkes
elindeki kadehi bitirip sıvışmaya başladı. Kimse köşedeki akbabayla göz göze
gelmemeye çalışıyordu. Son birkaç kişi kalınca akbaba da ayaklandı. Derin bir
nefes aldık. Üzerimizden silindir geçmişti adeta. Barba Kosti tezgâh arkasından
çıkıp üç-beş sandalyeyi masaların üzerine çevirmeye başlıyordu ki ileriden köşe
başından yükselen bir feryat ile irkildi. “Yapmayın, Allah’ını seven yardım
etsin, ben ne yaptım, gariban bir muharririm” demeye kalmadan yanaşan zaptiye
arabasına karga tulumba bindirildi. Kimdi acaba, tam köşede olduğu için
göremedik. Ben sesini Selanikli Tevfik’e benzettim, o muydu acaba, kimdi?
Yine bir sessizlik oldu meyhanede. Adeta gök kubbe altında
yokuştaki atların nallarının paket taşlara vurdukça çıkarttıkları seslerden
başka ses kalmamıştı…
(Bu hikayede geçen tüm mekanlar, olaylar ve kişiler gerçektir.
Kurgu çok azdır)
18 Nisan 2017 Salı
11 Nisan 2017 Salı
7 Nisan 2017 Cuma
4 Nisan 2017 Salı
22 Mart 2017 Çarşamba
14 Mart 2017 Salı
9 Mart 2017 Perşembe
Tüm Medyascope Programlarımızın Ses Kayıtları-İndirip Dinleyebilirsiniz
Kültür & Tarih Sohbetleri (76): Hasan Aksakal ile Bir Efsane-Batının çöküşü
Kültür & Tarih Sohbetleri (75): Dr. Haşim Şahin ile Osmanlı’nın kuruluşunda dini zümreler
Kültür & Tarih Sohbetleri (74): Dr. Handan İnci ile Tanpınar Araştırma Merkezi’nin açılışı
Kültür & Tarih Sohbetleri (73): Hakan Kırkoğlu ile Sultan ve Müneccimi
Kültür & Tarih Sohbetleri (72): Dr. İsmail Gezgin ile Gılgamış Destanı
https://soundcloud.com/medyascopetv/kultur-tarih-sohbetleri-72-dr-ismail-gezgin-ile-gilgamis-destani
Kültür & Tarih Sohbetleri (69): Dr. Yeliz Özay Diniz ile Evliya Çelebi’nin acayip ve garip dünyası
Kültür & Tarih Sohbetleri (68): Murat Belge ile Genesis – Büyük ulusal anlatı
Kültür & Tarih Sohbetleri (66): Sinan Logie ile Şehrin çeperinde bir yürüyüş – İstanbul 2023
Kültür & Tarih Sohbetleri (65): Dr. Rıdvan Şentürk ile müzik ve kimlik
https://soundcloud.com/medyascopetv/kultur-tarih-sohbetleri-65-dr-ridvan-senturk-ile-muzik-ve-kimlik
Kültür & Tarih Sohbetleri (64): Şeyda Çetin ve Duygu Tarkan ile Çatalhöyük – Bir kazı hikayesi
Kültür & Tarih Sohbetleri (63): Dr. Seval Şahin ile Osmanlı edebiyatında polisiye roman
Kültür & Tarih Sohbetleri (62): Dr. Mehmet Sait Şener ile 17. yüzyıl İspanyol edebiyatında Türk imgesi
Kültür & Tarih Sohbetleri (61): Dr. Yücel Bulut ile oryantalizmin kısa tarihi
Kültür & Tarih Sohbetleri (60): Dr. Bilgin Saydam ile Deli Dumrul’un Bilinci
Kültür & Tarih Sohbetleri (59): Sinan Yılmaz ile “Altın Şehir” Üsküdar
Kültür & Tarih Sohbetleri (58): Dr. Fatih Durgun ile Magna Carta
Kültür ve Tarih Sohbetleri (57): Cemal Kafadar ile 17. yüzyıl Çelebiler Çağı
Kültür & Tarih Sohbetleri (56): Dr. Eyüp Çoraklı ile Historia/Araştırma fikrinin doğuşu
Kültür & Tarih Sohbetleri (55): Dr. Emrah Safa Gürkan ile Sultanın casusları
Kültür & Tarih Sohbetleri (54): Dr. Çiğdem Kafescioğlu ile 1453’ü ve İstanbul’un tarihini yeniden düşünmek
Kültür & Tarih Sohbetleri (53): Dr. Ali Şükrü Çoruk ile Osmanlı İstanbulu’nda eğlence kültürü
Kültür ve Tarih Sohbetleri (52): Dr. Harun Küçük ile İbrahim Müteferrika’nın Dünyası
Kültür & Tarih Sohbetleri (50): Dr. Kadir Yıldırım ile Osmanlı’da işçiler üzerine sohbet
Kültür & Tarih Sohbetleri (49): Mehmet Said Aydın ile şiir ve etimoloji üzerine sohbet
Kültür & Tarih Sohbetleri (48): Dr. Hasan Aksakal ile Türkiye’de politik romantizm
Ah Güzel İstanbul (4): Cengiz Özdemir ile Suriçi
Kültür & Tarih Sohbetleri (46): Mehmet Berk Yaltırık ile Osmanlı’dan günümüze kabadayılık
Kültür & Tarih Sohbetleri (45): Sinan Çuluk ile belgelerle Türk demokrasisinin ilk parlamento tecrübesi
Kültür & Tarih Sohbetleri (44): Vedat Ozan ile kokunun kültür tarihi üzerine söyleşi
Kültür & Tarih Sohbetleri (43): Dr. Nagihan Haliloğlu ile Shakespeare’in eserlerinde Türk tahayyülü
Kültür & Tarih Sohbetleri (42): Ekrem Işın ile dört ayaklı belediye: İstanbul’un sokak köpekleri
Kültür & Tarih Sohbetleri (41): Dr. Ahmet Turan Köksal ile Türkiye’de cami mimarisi
Kültür & Tarih Sohbetleri (40): Saadet Özen ile gündelik hayatın tarihi
Mehmet Kentel ile Bir Osmanlı Bürokratı Yusuf Franko’nun insanları üzerine söyleşi
Dr. Olcay Aydemir ve Murat Sav ile bir restorasyon hikayesi: Nuruosmaniye Camii
Kültür & Tarih Sohbetleri: Dr. Mehmet Fatih Uslu ile Osmanlı’da Ermeni edebiyatı
Kültür & Tarih Sohbetleri: Dr. Erkan Konyar ile Van kazıları ve Urartular
Kültür & Tarih Sohbetleri: Dr. Mustafa Koç ile ilk yapma dil, Bâleybelen
Kültür & Tarih Sohbetleri: Dr. Murat Çelik ile bir tefsir olarak Avrupa’da müzik
https://soundcloud.com/medyascopetv/kultur-tarih-sohbetleri-dr-murat-celik-ile-bir-tefsir-olarak-avrupada-muzik
13.yy’da bir makina mühendisi: Cezeri – Konuk: Mehmet Ali Çalışkan
Dr. Handan İnci ile 70. yılında Beş Şehir ve Ahmet Hamdi Tanpınar
Ölümünün 100. yılında Jack London. Konuk: Levent Cinemre
Mimar Seda Özen ile Türkiye’de restorasyon uygulamaları üzerine
Dr. Gürkan Ergin ile Büyük Konstantin ve Yeni Roma
Ruhi Güler ile İstanbul balık kültürü
https://soundcloud.com/medyascopetv/ruhi-guler-ile-istanbul-balik-kulturu
Dr. Fatih Artvinli ile delilik, siyaset ve toplum – Toptaşı Bimarhanesi
Bir isyanın 600. yılı. Simavnalı Bedrettin: Nurdan Arca ile söyleşi
https://soundcloud.com/medyascopetv/bir-isyanin-600-yili-simavnali-bedrettin-nurdan-arca-ile-soylesi
Dr. Cihan Yüksel Muslu ile Osmanlı-Memluk ilişkileri üzerine söyleşi
Dr. Necmi Karul ile Aktopraklık Arkeoloji Okulu üzerine
Arzu Akgün ile rüyaların toplumsal tarihi
Dr. Yusuf A. Aydın ile 18. Yüzyıl’da bir müteşebbis hikayesi
21 Şubat 2017 Salı
16 Şubat 2017 Perşembe
31 Ocak 2017 Salı
Bir Ayı Direnişi
Bu hikaye Ayı Dergi'nin Ocak 2017 sayısında yayınlandı
O gün Temmuz sıcağında Sulukule’den ta Galata’ya kadar
tabana kuvvet yürüyünce bizim Kocaoğlan’ın dili hafifçe yandan sarkmaya
başladı. Bir de üstüne bayılır gibi homurtular çıkarınca Galata meydanından
gelip geçen kefere takımı bilmediğim bazı dillerde nidalar çıkartarak
etrafımızı sardılar. Benim zavallı dili dışarıda bayılayazacakken bu frenk
tayfası gülmekten katılıyordu. Ben etrafımızı alan kalabalığı görünce parsayı
kaçırmamak için başladım defle maniler söyleyip sopayla bizimkini dürtmeye.
Benim zavallıcık baba bellediği benim sözümden çıkacak değil a, başladı
kocakarılar gibi bayılma numaralarına. Oysa garibim gerçekten düşüp bayılmak
üzereydi. Ama ayının ve adamın yoksulu işin ucunda boğaz tokluğu varsa düşüp
bayılamaz efendi..! Önce rızk gelir. Bizimki de uysal bir çocuk gibi, önce kocakarı
bayılması, sonra dilber süzülmesi numaralarını yapıp defi parsayla doldurduktan
sonra, bir koşu kulenin alt sokağındaki çeşmenin yalağına gidip kana kana su
içtik.
Yanımızdan bir İngiliz devriyesi geçti. Hemen çeşmenin
yanındaki boşluğa pıstık. Bizi görmeseler iyi olurdu. Kocaoğlan bu zaptiyeleri
gördüğünde huzursuzlanıp homurdanmayı huy edinmişti. Bu kafirler işkence
ettikleri bir Kemalciyi sürükleye sürükleye kendi diktikleri kuleli Bahriye
hastanesine götürüyorlardı. Arka sokakta bulunan karakollarından sabahlara
kadar çığlık, inilti sesleri kesilmezmiş. Anadolu’ya silah cephane gönderenlere
çok eziyet ettiklerini duydum.
Konstantiniyye’nin tekmil hafiyesi, kumarcısı, üç kağıtçısı,
sahtekarı, katili, orospusu, kulamparası, hırsızı, uğursuzu bu sokaklarda
dolanırdı. Bu sokakların belki de en temiz mahluku benim Kocaoğlandı.
Kocaoğlan benim oğlum gibidir. Ellerime doğmuştur. Ayıcılık
mesleği bizde ata mesleğidir. Kıpti derler bize bazıları, bazıları da çingene
der. Sulukule’de otururuz yüzyıllardır. Bu Kocaoğlanın babasını da benim babam
oynatırdı. Her sabah yola çıkar, eğer Cuma ise Eyüb’e yahut Süleymaniye’ye ,
Cumartesiyse Balat’a, Pazarsa Pera’ya giderdik. Ancak işgalden beri ekseriyetle
Pera’ya geliyoruz. Pera en uzak yer ama ne yapalım, ekmek parası. Fener’de,
Çarşamba’da, Balat’ta insan kalmadı. Olan da hep dul yetim. İşgal Pera’ya
yaradı. Nerede zengin var- dini hiç farketmez- hepsi buraya akın etti. Fatih’te
Yavuz Selim’de bir haftada toplayacağımız nafakayı burada bir günde topluyorum.
Tabii zaptiye rahat verirse..!
Bu küffarlar bir yandan ayıcı görünce keyifle izlerler ama
bir yandan da kıllarına zarar gelsin istemezler. Bir keresinde zil zurna sarhoş
iki Frenk askeri sanat icra eden benim Kocaoğlanı dürtükleyince, benim munis
oğlanın bile tepesinin tası attı, iki ayağının üzerinde başladı bu iki kıçı
kırığı kovalamaya. Bunlar topukları gerilerini tepe tepe doğru Fransız
mahkemesi sokağına seğirtince ben başıma gelecekleri sezip Kocaoğlanı
sakinleştirdikten sonra yekten Sulukule’ye yollandım. Bu vicdansızlar hemen
şikayet edip 6.Daireden bir nizamname çıkarttılar. Neymiş efendim medeni
memleketlerde ayı oynatılmazmış. Tam 3 ay çıkamadık Pera’ya, sonra yavaş yavaş
çıkmaya başladık. Zaptiyeyi görünce gizlenmemizin sebebi budur.
Çok değil 10 sene evvelde böyle bir karar çıkarttırıp
Kostantiniyyede ne kadar sokak köpeği varsa derdest edip hayırsız adalara
sürdüler de, aylarca o günahsızların ulumalarını dinledik. Halk bu duruma isyan
ettikçe emrin “yukarıdan” geldiği söylendi. Biliriz biz o yukarıyı..! O
yukarının da üzerinde Allah var. Bu vicdansızlar yüzünden birbirini yiyen o
günahsızların vebalini çekiyoruz şimdi. Anadolu yangın yeri, Dersaadet kan
ağlıyor.
Bizim Kocaoğlan birazcık serinleyip cana gelince kulenin yan
tarafından 6. Daire binasının önüne doğru yürüdük. Altıncı dairenin Müslüman
zaptiyesi küffarın zoruyla çıkarılan nizamnamelere pek kulak asmaz, çoğu zaman
bizi görmezden gelirdi. Bu sefer de öyle oldu. Belediye binasının önünden geçip
Kroeger Otelinin önüne geldiğimizde bir cayırtı koptu. Burası İngilizlerin
karakol binası olarak kullandıkları bir yerdi. Biz daha otelin önüne gelmeden
müsademe başladı, bir anda iki ateş arasında kaldık. Bizim kocaoğlan önceden
bellediği İngiliz zaptiyelerini görünce birden homurdanarak iki ayağının
üzerine doğruldu. Ben kocaoğlana ne kadar yalvarsam nafile, karakolun önünde
kızılca kıyamet kopuyor, bizim kocaoğlanın gözü döndükçe dönüyordu. Bir anda
elimden kurtulup zaptiyelere doğru koşmaya başladı. Ben de arkasından bağırıp
çağırıyor, zaptiyelere ateş etmemeleri için yalvarıyordum. Bizim kocaoğlanın
üzerlerine doğru koşarak geldiğini gören zaptiyelerin dikkati dağıldı, ne
yapacaklarını şaşırdılar. Caddenin karşısındaki Kemalciler bunu fırsat bilip
birkaçını indirdi. Sonra kocaoğlan üzerlerine atıldı. Ben bir yandan
Kemalcilere, bir yandan İngilizlere Allah için ateş etmemeleri için yalvardım,
ama nafile. Sokak mermi, bomba, çığlık, homurtu sesleriyle inliyordu. Benim
kocaoğlan birkaç zaptiyeyi indirdikten sonra otelin içinden caddeye sökün eden
askerlerin yağmur gibi yağan mermilerinin hedefi oldu ve oracığa yıkıldı. Benim
çığlığım rövelver, parabellum, tarrakaları arasında kayboldu gitti. Ben can
havliyle kendimi ölü bir atın gerisine attım.
Biraz sonra tarraka kesilince gözyaşları içinde ekmek
tekneme, can yoldaşıma son bir kez baktım. Sanki Temmuz sıcağında susamış gibi
dili dışarı çıkmış yana doğru sarkmıştı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


