31 Ocak 2017 Salı

Bir Ayı Direnişi

Bu hikaye Ayı Dergi'nin Ocak 2017 sayısında yayınlandı

O gün Temmuz sıcağında Sulukule’den ta Galata’ya kadar tabana kuvvet yürüyünce bizim Kocaoğlan’ın dili hafifçe yandan sarkmaya başladı. Bir de üstüne bayılır gibi homurtular çıkarınca Galata meydanından gelip geçen kefere takımı bilmediğim bazı dillerde nidalar çıkartarak etrafımızı sardılar. Benim zavallı dili dışarıda bayılayazacakken bu frenk tayfası gülmekten katılıyordu. Ben etrafımızı alan kalabalığı görünce parsayı kaçırmamak için başladım defle maniler söyleyip sopayla bizimkini dürtmeye. Benim zavallıcık baba bellediği benim sözümden çıkacak değil a, başladı kocakarılar gibi bayılma numaralarına. Oysa garibim gerçekten düşüp bayılmak üzereydi. Ama ayının ve adamın yoksulu işin ucunda boğaz tokluğu varsa düşüp bayılamaz efendi..! Önce rızk gelir. Bizimki de uysal bir çocuk gibi, önce kocakarı bayılması, sonra dilber süzülmesi numaralarını yapıp defi parsayla doldurduktan sonra, bir koşu kulenin alt sokağındaki çeşmenin yalağına gidip kana kana su içtik.

Yanımızdan bir İngiliz devriyesi geçti. Hemen çeşmenin yanındaki boşluğa pıstık. Bizi görmeseler iyi olurdu. Kocaoğlan bu zaptiyeleri gördüğünde huzursuzlanıp homurdanmayı huy edinmişti. Bu kafirler işkence ettikleri bir Kemalciyi sürükleye sürükleye kendi diktikleri kuleli Bahriye hastanesine götürüyorlardı. Arka sokakta bulunan karakollarından sabahlara kadar çığlık, inilti sesleri kesilmezmiş. Anadolu’ya silah cephane gönderenlere çok eziyet ettiklerini duydum.

Konstantiniyye’nin tekmil hafiyesi, kumarcısı, üç kağıtçısı, sahtekarı, katili, orospusu, kulamparası, hırsızı, uğursuzu bu sokaklarda dolanırdı. Bu sokakların belki de en temiz mahluku benim Kocaoğlandı.

Kocaoğlan benim oğlum gibidir. Ellerime doğmuştur. Ayıcılık mesleği bizde ata mesleğidir. Kıpti derler bize bazıları, bazıları da çingene der. Sulukule’de otururuz yüzyıllardır. Bu Kocaoğlanın babasını da benim babam oynatırdı. Her sabah yola çıkar, eğer Cuma ise Eyüb’e yahut Süleymaniye’ye , Cumartesiyse Balat’a, Pazarsa Pera’ya giderdik. Ancak işgalden beri ekseriyetle Pera’ya geliyoruz. Pera en uzak yer ama ne yapalım, ekmek parası. Fener’de, Çarşamba’da, Balat’ta insan kalmadı. Olan da hep dul yetim. İşgal Pera’ya yaradı. Nerede zengin var- dini hiç farketmez- hepsi buraya akın etti. Fatih’te Yavuz Selim’de bir haftada toplayacağımız nafakayı burada bir günde topluyorum. Tabii zaptiye rahat verirse..!

Bu küffarlar bir yandan ayıcı görünce keyifle izlerler ama bir yandan da kıllarına zarar gelsin istemezler. Bir keresinde zil zurna sarhoş iki Frenk askeri sanat icra eden benim Kocaoğlanı dürtükleyince, benim munis oğlanın bile tepesinin tası attı, iki ayağının üzerinde başladı bu iki kıçı kırığı kovalamaya. Bunlar topukları gerilerini tepe tepe doğru Fransız mahkemesi sokağına seğirtince ben başıma gelecekleri sezip Kocaoğlanı sakinleştirdikten sonra yekten Sulukule’ye yollandım. Bu vicdansızlar hemen şikayet edip 6.Daireden bir nizamname çıkarttılar. Neymiş efendim medeni memleketlerde ayı oynatılmazmış. Tam 3 ay çıkamadık Pera’ya, sonra yavaş yavaş çıkmaya başladık. Zaptiyeyi görünce gizlenmemizin sebebi budur.

Çok değil 10 sene evvelde böyle bir karar çıkarttırıp Kostantiniyyede ne kadar sokak köpeği varsa derdest edip hayırsız adalara sürdüler de, aylarca o günahsızların ulumalarını dinledik. Halk bu duruma isyan ettikçe emrin “yukarıdan” geldiği söylendi. Biliriz biz o yukarıyı..! O yukarının da üzerinde Allah var. Bu vicdansızlar yüzünden birbirini yiyen o günahsızların vebalini çekiyoruz şimdi. Anadolu yangın yeri, Dersaadet kan ağlıyor.

Bizim Kocaoğlan birazcık serinleyip cana gelince kulenin yan tarafından 6. Daire binasının önüne doğru yürüdük. Altıncı dairenin Müslüman zaptiyesi küffarın zoruyla çıkarılan nizamnamelere pek kulak asmaz, çoğu zaman bizi görmezden gelirdi. Bu sefer de öyle oldu. Belediye binasının önünden geçip Kroeger Otelinin önüne geldiğimizde bir cayırtı koptu. Burası İngilizlerin karakol binası olarak kullandıkları bir yerdi. Biz daha otelin önüne gelmeden müsademe başladı, bir anda iki ateş arasında kaldık. Bizim kocaoğlan önceden bellediği İngiliz zaptiyelerini görünce birden homurdanarak iki ayağının üzerine doğruldu. Ben kocaoğlana ne kadar yalvarsam nafile, karakolun önünde kızılca kıyamet kopuyor, bizim kocaoğlanın gözü döndükçe dönüyordu. Bir anda elimden kurtulup zaptiyelere doğru koşmaya başladı. Ben de arkasından bağırıp çağırıyor, zaptiyelere ateş etmemeleri için yalvarıyordum. Bizim kocaoğlanın üzerlerine doğru koşarak geldiğini gören zaptiyelerin dikkati dağıldı, ne yapacaklarını şaşırdılar. Caddenin karşısındaki Kemalciler bunu fırsat bilip birkaçını indirdi. Sonra kocaoğlan üzerlerine atıldı. Ben bir yandan Kemalcilere, bir yandan İngilizlere Allah için ateş etmemeleri için yalvardım, ama nafile. Sokak mermi, bomba, çığlık, homurtu sesleriyle inliyordu. Benim kocaoğlan birkaç zaptiyeyi indirdikten sonra otelin içinden caddeye sökün eden askerlerin yağmur gibi yağan mermilerinin hedefi oldu ve oracığa yıkıldı. Benim çığlığım rövelver, parabellum, tarrakaları arasında kayboldu gitti. Ben can havliyle kendimi ölü bir atın gerisine attım.

Biraz sonra tarraka kesilince gözyaşları içinde ekmek tekneme, can yoldaşıma son bir kez baktım. Sanki Temmuz sıcağında susamış gibi dili dışarı çıkmış yana doğru sarkmıştı.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder