O gün Temmuz sıcağında Sulukule’den ta Galata’ya kadar
tabana kuvvet yürüyünce bizim Kocaoğlan’ın dili hafifçe yandan sarkmaya
başladı. Bir de üstüne bayılır gibi homurtular çıkarınca Galata meydanından
gelip geçen kefere takımı bilmediğim bazı dillerde nidalar çıkartarak
etrafımızı sardılar. Benim zavallı dili dışarıda bayılayazacakken bu frenk
tayfası gülmekten katılıyordu. Ben etrafımızı alan kalabalığı görünce parsayı
kaçırmamak için başladım defle maniler söyleyip sopayla bizimkini dürtmeye.
Benim zavallıcık baba bellediği benim sözümden çıkacak değil a, başladı
kocakarılar gibi bayılma numaralarına. Oysa garibim gerçekten düşüp bayılmak
üzereydi. Ama ayının ve adamın yoksulu işin ucunda boğaz tokluğu varsa düşüp
bayılamaz efendi..! Önce rızk gelir. Bizimki de uysal bir çocuk gibi, önce kocakarı
bayılması, sonra dilber süzülmesi numaralarını yapıp defi parsayla doldurduktan
sonra, bir koşu kulenin alt sokağındaki çeşmenin yalağına gidip kana kana su
içtik.
Yanımızdan bir İngiliz devriyesi geçti. Hemen çeşmenin
yanındaki boşluğa pıstık. Bizi görmeseler iyi olurdu. Kocaoğlan bu zaptiyeleri
gördüğünde huzursuzlanıp homurdanmayı huy edinmişti. Bu kafirler işkence
ettikleri bir Kemalciyi sürükleye sürükleye kendi diktikleri kuleli Bahriye
hastanesine götürüyorlardı. Arka sokakta bulunan karakollarından sabahlara
kadar çığlık, inilti sesleri kesilmezmiş. Anadolu’ya silah cephane gönderenlere
çok eziyet ettiklerini duydum.
Konstantiniyye’nin tekmil hafiyesi, kumarcısı, üç kağıtçısı,
sahtekarı, katili, orospusu, kulamparası, hırsızı, uğursuzu bu sokaklarda
dolanırdı. Bu sokakların belki de en temiz mahluku benim Kocaoğlandı.
Kocaoğlan benim oğlum gibidir. Ellerime doğmuştur. Ayıcılık
mesleği bizde ata mesleğidir. Kıpti derler bize bazıları, bazıları da çingene
der. Sulukule’de otururuz yüzyıllardır. Bu Kocaoğlanın babasını da benim babam
oynatırdı. Her sabah yola çıkar, eğer Cuma ise Eyüb’e yahut Süleymaniye’ye ,
Cumartesiyse Balat’a, Pazarsa Pera’ya giderdik. Ancak işgalden beri ekseriyetle
Pera’ya geliyoruz. Pera en uzak yer ama ne yapalım, ekmek parası. Fener’de,
Çarşamba’da, Balat’ta insan kalmadı. Olan da hep dul yetim. İşgal Pera’ya
yaradı. Nerede zengin var- dini hiç farketmez- hepsi buraya akın etti. Fatih’te
Yavuz Selim’de bir haftada toplayacağımız nafakayı burada bir günde topluyorum.
Tabii zaptiye rahat verirse..!
Bu küffarlar bir yandan ayıcı görünce keyifle izlerler ama
bir yandan da kıllarına zarar gelsin istemezler. Bir keresinde zil zurna sarhoş
iki Frenk askeri sanat icra eden benim Kocaoğlanı dürtükleyince, benim munis
oğlanın bile tepesinin tası attı, iki ayağının üzerinde başladı bu iki kıçı
kırığı kovalamaya. Bunlar topukları gerilerini tepe tepe doğru Fransız
mahkemesi sokağına seğirtince ben başıma gelecekleri sezip Kocaoğlanı
sakinleştirdikten sonra yekten Sulukule’ye yollandım. Bu vicdansızlar hemen
şikayet edip 6.Daireden bir nizamname çıkarttılar. Neymiş efendim medeni
memleketlerde ayı oynatılmazmış. Tam 3 ay çıkamadık Pera’ya, sonra yavaş yavaş
çıkmaya başladık. Zaptiyeyi görünce gizlenmemizin sebebi budur.
Çok değil 10 sene evvelde böyle bir karar çıkarttırıp
Kostantiniyyede ne kadar sokak köpeği varsa derdest edip hayırsız adalara
sürdüler de, aylarca o günahsızların ulumalarını dinledik. Halk bu duruma isyan
ettikçe emrin “yukarıdan” geldiği söylendi. Biliriz biz o yukarıyı..! O
yukarının da üzerinde Allah var. Bu vicdansızlar yüzünden birbirini yiyen o
günahsızların vebalini çekiyoruz şimdi. Anadolu yangın yeri, Dersaadet kan
ağlıyor.
Bizim Kocaoğlan birazcık serinleyip cana gelince kulenin yan
tarafından 6. Daire binasının önüne doğru yürüdük. Altıncı dairenin Müslüman
zaptiyesi küffarın zoruyla çıkarılan nizamnamelere pek kulak asmaz, çoğu zaman
bizi görmezden gelirdi. Bu sefer de öyle oldu. Belediye binasının önünden geçip
Kroeger Otelinin önüne geldiğimizde bir cayırtı koptu. Burası İngilizlerin
karakol binası olarak kullandıkları bir yerdi. Biz daha otelin önüne gelmeden
müsademe başladı, bir anda iki ateş arasında kaldık. Bizim kocaoğlan önceden
bellediği İngiliz zaptiyelerini görünce birden homurdanarak iki ayağının
üzerine doğruldu. Ben kocaoğlana ne kadar yalvarsam nafile, karakolun önünde
kızılca kıyamet kopuyor, bizim kocaoğlanın gözü döndükçe dönüyordu. Bir anda
elimden kurtulup zaptiyelere doğru koşmaya başladı. Ben de arkasından bağırıp
çağırıyor, zaptiyelere ateş etmemeleri için yalvarıyordum. Bizim kocaoğlanın
üzerlerine doğru koşarak geldiğini gören zaptiyelerin dikkati dağıldı, ne
yapacaklarını şaşırdılar. Caddenin karşısındaki Kemalciler bunu fırsat bilip
birkaçını indirdi. Sonra kocaoğlan üzerlerine atıldı. Ben bir yandan
Kemalcilere, bir yandan İngilizlere Allah için ateş etmemeleri için yalvardım,
ama nafile. Sokak mermi, bomba, çığlık, homurtu sesleriyle inliyordu. Benim
kocaoğlan birkaç zaptiyeyi indirdikten sonra otelin içinden caddeye sökün eden
askerlerin yağmur gibi yağan mermilerinin hedefi oldu ve oracığa yıkıldı. Benim
çığlığım rövelver, parabellum, tarrakaları arasında kayboldu gitti. Ben can
havliyle kendimi ölü bir atın gerisine attım.
Biraz sonra tarraka kesilince gözyaşları içinde ekmek
tekneme, can yoldaşıma son bir kez baktım. Sanki Temmuz sıcağında susamış gibi
dili dışarı çıkmış yana doğru sarkmıştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder