27 Aralık 2024 Cuma

Kültür Tarih Sohbetleri Referans Kitaplar Listesi

 KTS dokuz yıl boyunca 360 yayın yaptı. Bu yayınların bir listesini referans kitaplar ve konuklar ile birlikte takipçilerimizden Jan Devrim bir liste haline getirmiş. Kendisine müteşekkiriz. Artık meraklısına, ilgilisine emanet

Link aşağıdadır 

https://drive.google.com/drive/folders/1ZaYwQ1eR5KfeUyCWiy1pEifL4rWwskeC?usp=share_link

5 Ekim 2024 Cumartesi

Dokuz Yılın Ardından Kişisel Bir Z Raporu

 1 Ağustos 2015’de Ozan’ın Kasımpaşa’daki çatı katında bir ütü masası, bir kitap ayracı ve bir cep telefonu ile başladığımız büyük yolculuğumuzu geçtiğimiz hafta sonlandırdık. Bu dokuz yıla 360 program sığdırdık. Bu yolculukta bize her zaman destek olan tüm dostlarımıza bu yazı ile veda etmek isterim. 

 

Bu dokuz senelik maceranın sona ermesinin nedeni Ozan’ın yurtdışına yerleşmesidir. Yani ortada bir zaruret vardı. Ama işin doğrusu, biz de yorulmaya başlamıştık. Her yayın akşamında günün yorgunluğuyla  İstanbul trafiğinde en az 100 km yol yaparak stüdyoya ulaşmak, her yayın için ayrı ayrı çalışmak, konsantre olmak gerçekten yorucu bir iş. Bu bilgi notunu verdikten sonra asıl konuya dönebiliriz 

 


Yayınlara evde amatörce başladıktan sonra yanlış hatırlamıyorsam üçüncü kaydımız bitince Ruşen Çakır beni telefonla arayıp yeni bir platform kurduğunu, platformun adının Periscope uygulamasından ilhamla (ki o zaman için en büyük icat anlık canlı yayın imkanı veren Periscope idi) Medyascope olduğunu ve bizim de burayı kullanabileceğimizi söyledi ve bizi davet etti. 

 

Medyascope maceramız böyle başladı. Böylece Ruşen’den sonra en kıdemli “içerik üretici” olduk. 

 

Periscope üzerinden yayına başlama fikri Ozan’a aittir. Yani Kültür Tarih Sohbetlerinin fikir babası Ozan’dır. Bu dokuz yıl içinde bir darbe, bir salgın hastalık, birkaç ekonomik kriz ve bir o kadar da seçim-siyasi kriz vs atlattık. Bu programın bu kadar süre neredeyse beş parasız sürmesinin, bu kadar istikrarlı ve dayanıklı olmasının tek sebebi bizim yaptığımız işi çok sevmemiz, profesyonelce değil, profesyonel disipliniyle ama amatör bir ruhla işe sarılmamız oldu. Programlar ilerledikçe şunu gördük ki Türkiye’de ve dünyada sosyal bilimler alanında çok parlak çalışmalar yapan genç akademisyenler kuşağı yetişmiş. Kimi kariyerini yurt dışında sürdürüyor, kimi yurt dışında başladığı kariyerine burada devam ediyor. 

 

Popüler olanın değil, tekil olanın, az görünenin peşinde olmaya çalıştık. Bu yüzden özellikle genç kuşak akademisyenlere öncelik verdik. Çoğu doktorasını yeni vermiş akademisyenler ilk kez bu kanalda yayına çıktılar. Bunların en bilineni Emrah Safa Gürkan oldu. Emrah ilk yayına çıktığında kariyerinin başındaydı, şimdi artık profesörlüğü geldi. Kendisi sosyal medya ve diğer kanalları bizden çok daha başarılı bir şekilde kullanıyor. 

 

Neler konuşmadık ki; Osmanlı musikisinden yapay zekaya, Bizans Şiirinden Japon Tiyatrosuna, Vebadan Metal müziğe, Şaraptan Mevlide, İstiklal Marşından Dante’ye, Şamanlardan Sabatay Sevi’ye, Kaygusuz Abdal’dan ilk yapay dil Baleybelen’e yüzlerce birbirinden değişik konuyu masaya yatırdık. Buradaki sır siyasi görüşü, hayata bakışı ve duruşu ne olursa olsun nitelikli bir fikri olan herkesi bu yayına davet etmek vizyonu ve cesareti oldu. Bu açıdan son derece zengin, çok sesli bir arşiv birikti. Türkiye’nin fikri zenginliğini görünür kıldık. Bu yayın devam etseydi bir dokuz yıl daha konu ve konuk sıkıntısı çekmezdik. Burada bir de izlenme, reyting kaygısı taşımamamızın bize büyük katkısı oldu. “Tık peşinde” koşsaydık başka türlü bir yayıncılık yapardık. Burada Emrah hocanın son kayıt sonrası söylediği şu sözleri paylaşayım: 

“En nitelikli programları sizde yaptım ama en az izlenenler de onlar oldu” 

Olsun varsın…

 

Şahsen benim için özel yeri olan birkaç yayın var. Bunlardan ilki Chicago Üniversitesinden merhum Cornell Fleicher ile yaptığımız iki yayın oldu. Cornell hoca Osmanlı tarihçiliğinde bir kutup idi. Halil İnalcık’tan sonra kürsüyü devraldı ve onlarca öğrenci yetiştirdi. Çok iyi Türkçe bilmesine ve zamanında Şehir Üniversitesinin davetlisi olarak Türkiye’ye gelmesine rağmen hiçbir kaydının olmaması büyük (k)ayıp idi. Naçizane biz hocayı kayıt altına almış olduk. Sonra da rahmetli oldu. Bu kayıtlar onun Türkçedeki yegane kayıtlarıdır. 

 

İkinci olarak Merhum Ruhi Kafesçioğlu hoca ile Alker yapılar üzerine yaptığımız yayın benim için çok özeldir. Ruhi hoca o zaman 99 yaşındaydı ve berrak zihni ile hala Anadolu’daki kerpiç malzemenin nasıl kullanılması gerektiği üzerine broşürler hazırlıyor, bir delikanlı heyecanıyla konunun önemini anlatıyordu. Bu yayına Seda Özen vesile olmuştu. Hoca sonradan bu dünyadan göçtü ve geriye bu güzel anılar kaldı 

 

Üçüncü olarak tevafuk denilen şeyin hayatımızda ne kadar önemli olduğunu bir kez daha kanıtlayan Osmanlı’da Veba yayınımız benim için unutulmazdır. Nükhet Varlık ABD’de çalışmalarını sürdüren ve Türkiye’de pek adı bilinmeyen bir akademisyenken pandemi öncesinde kendisiyle yaptığımız yayın pandemi zamanı gündeme bomba gibi düştü. Nükhet hoca onlarca ulusal kanala konuk olarak çağırıldı. Hatta bildiğim kadarıyla bir başka tevafuka daha dahil oldu. Orhan Pamuk o sıralarda yazmakta olduğu Veba Geceleri romanının önsözünde Nükhet hocaya teşekkür ediyordu. Orhan Pamuk’da yıllardır bu romanı yazıyormuş ve Nükhet hocadan epey fikir almış  

 

Bu kadar yeter, elbette daha onlarca böyle yayın sayabilirim ama arşiv orada, meraklısı ve ilgilisini bekliyor 

 


Son olarak birkaç teşekkür 

Bu uzun yolculukta yanımızda duran, bize kapılarını açan, içeriğe hiçbir zaman karışmayan Medyascope’a ve Ruşen Çakır’a teşekkür ederiz. Yıllardır kahrımızı çeken başta Servet Dilber olmak üzere tüm çalışanlara da ayrı ayrı teşekkür ederiz. 

 

Ayrıca bir dönem bize destek olan Kronik Kitap’a ve  Adem Koçal’a da teşekkür ederiz. Bunun dışında Arka Kapak, Babil com, Masa gibi kanallar üzerinden her zaman bize destek olan sevgili Mehmet Ali Çalışkan’a da hasseten teşekkürü bir borç bilirim.

 

Yayınlarımıza katılan yüzlerce akademisyen dostumuza, arkadaşımıza ve hocalarımıza da ayrı ayrı teşekkür ederiz. 

 

Ve elbette yayınlarımızı izleyen, yorum yapan, paylaşan, maddi ve manevi desteklerini esirgemeyen takipçilerimize, izleyicilerimize ayrı ayrı teşekkür ederiz 

 

Son olarak “bundan sonra ne yapacaksınız?” diye soranlara “kütüphaneme dönüp erbain çıkartmak istiyorum” diyorum. Tıpkı JRR Tolkien’in ölümsüz karakteri Bilbo Baggins gibi. Onca maceradan sonra tek özlemi sığınağına dönmek olan küçük hobbit gibi. 

 

Ne mutlu hayatında sığınacak bir kovuk inşa edebilenlere

22 Nisan 2024 Pazartesi

Sanatın Güncele Referansı, Köylü Bruegel ve Masumların Katliamı

 Meşhur hikayedir. İsa Batı Şeria’nın Bethlehem köyünde doğduğu zaman o dönem Yahudiye valisi Herod- ki o da bir yahudidir- bir rüya görür. O gece doğan çocuklardan biri onun (Roma’nın) krallığını yıkacaktır. Zaten o gece gökyüzünde tuhaf bir ışık gören müneccimler bu rüyaya benzer kehanetlerde bulunurlar. Kral Herod çok zalimce bir karar verir ve Bethlehem’deki tüm masum erkek çocukların öldürülmesini emreder ve bu karar istisnasız uygulanır. Tanrı bu katliama müdahale etmez ama Meryem’in kocası Yusuf’a bir rüya yoluyla haber yollar ve Meryem İsa’yı da alıp Gazze üzerinden Mısır’a geçer ve İsa’yı Herod zaliminden kurtarır. Meryem ancak Herod öldükten sonra Filistin’e geri dönebilir. 

 

Yani Ortadoğuda bebekleri katletmek yeni bir tavır değildir. Binyıllardır dini fundementalizm böylesi mitoslar üzerinden yükseliyor. 

 

Geçelim 

 

İsa’nın dini en büyük bunalımını 16.yy’da Alman Rahip Luther’in başlattığı Protestanlık akımıyla yaşadı. Dünyanın her yerinde Hristiyanlar birbirlerini Allah yarattı demeden boğazladı. Tıpkı zalim Herod gibi köyleri çoluk çocuk demeden kim varsa katletti, tecavüz etti, yakıp yıktı. İşte bu dönemin bizzat şahidi olan “köylü” Bruegel bu katliamaların bazılarını tuvallerine taşıdı. Şahit olduğu bu büyük katliamları dini söylenceleri içine alarak, sanki o gün yaşanıyormuşçasına resmetti. Örneğin Azap Tepesine Tırmanış-Calvary Alayı resminde (1564) resmin merkezinde Hz İsa kendi çarmıhını taşırken onun etrafında Roma askerleri değil, İspanyol süvarileri vardır. Ressam 1500 yıl önce yaşanmış olayı tuvalinde adeta yeniden “günceller”. Bruegel’in bodur ve tıknaz köylüleri adeta bir yanardağdan patlar gibi ellerinde kazma küreklerle bir mücadeleye atılacakmışçasına sağa sola koştururlar. Bu eciş bücüş, hantal yaratıkların enerjisi tüm resme yansır. Bruegel kahramanlara değil, kitlelerin yıkıcı enerjisine inanır. Bu sebeple İsa resmin merkezinde olmakla beraber, önemsiz bir ayrıntıdır. Bu insan tsunamisinin karşısında İspanyol süvarileri çaresizce kalabalığı dağıtmaya çalışırlar. Protestan “sapkınlığına” karşı çaresiz bir savaştır bu. Nihayet ayaklanma büyür ve Alba dükünün emriyle engisisyon mahkemeleri kurulur ve toplu katliamlar başlar 




 

Böylece 1567’de Bruegel Masumların Katliamı resmini yapar.

 

Bruegel yine kutsal kitaptaki bir olayı ele alır ve Meryem’in peşindeki Roma askerlerinin Bethlehem’deki katliamını resmeder. Ancak resim yine günceldir ve katliamı yapanlar İspanyol garnizonlarıdır, katliamın podyumu ise bir Flaman köyüdür. Resmin her yerinde korkunç bir acının izlerini sürebiliriz. Yerlerde sürüklenen bebekler, çocuklarını kaçırmaya çalışan köylüler, onlarca askerin bir çukurda topladığı bebekleri mızraklarıyla delik deşik etmesi, çocuğu için yalvaran anne babalar, ölmüş çocuğunu-torununu kucağına almış yarı deli bir ihtiyar kadın, ordan oraya koşuşan köpekler, evleri yağmalayan askerler, askerlerin komutanı olduğu anlaşılan iyi giyimli bir beye yalvaran anne-babalar vs vs  1500 yıl önceki korkunç bir katliamın güncellenmiş halidir karşımızdaki ve Bruegel bunlara şahit olmuştur. Resim o kadar rahatsız edicidir ki 4-5 versiyonu olan bu resmin sadece Viyana Sanat Müzesindeki versiyonu katliamı tüm çıplaklığıyla gösterir. Diğer versiyonlarda örneğin çocukların üzeri hayvanlarla kapatılmıştır. Atalarının sebep olduğu bu utancı taşımak istemeyen bazı sanat hamileri böyle uygun görmüş olmalı 




 

Bruegel kutsal olanın güncelle bağlantısını kuran, kutsalı bir mitosun içine hapsetmeyen, onu günümüze taşıyan büyük bir devrimciydi. Onun kaba saba köylülerinin yaşam enerjisi tüm resimlerinde karşımıza çıkar. Köylü ayaklanmalarına şahit olmuş bu büyük ressam o ayaklanmaları günümüze taşır. Sadece şahit olduğu korkunç olayları değil, o teröre karşı tek çıkış noktası olan köylülerin bitmek tükenmek bilmez yaşama azmini ve enerjisini de görmemizi sağlar. Bu açıdan aynı zamanda büyük bir hümanisttir. 

 

Günümüzde çağdaş Herod’lar Bethlehem’de, Gazze’de hala çocukları, masumları katlediliyor. Bruegel günümüzde yaşasaydı bu katliamı nasıl resmederdi, İspanyol süvarilerinin yerine kimleri koyardı, kimlere inanırdı?


Çağının tanığı bir sanat bunları görmezden gelemez. Görmezden gelen sanat en çok iki üç kuşak sonra unutulup gider. 

 

Oysa Bruegel gibiler yüzyıllarca yaşayacaktır. 

26 Ocak 2024 Cuma

Orhan Pamuk Külliyatında Bir Kavşak Noktası: Masumiyet Müzesi

İtiraf etmeliyim ki, Masumiyet Müzesini daha önce iki kere okumayı denemiş, her ikisinde de yarım bırakmıştım. Kitap bana 2008 yılında küratör dostum Mahmut Koyuncu tarafından 41.yaş günümde hediye edilmişti. Kısmette 16 sene sonra 2024 yılbaşı gecesi başlayan ve yaklaşık iki hafta süren hastalık dönemimde kitaba başlayıp, son derece ağır bir tempoda sindire sindire okumak varmış. Zaten ben son derece yavaş okuyan birisiyim. Orhan Pamuk gibi yazarların kitapları ise hiç aceleye gelmez. Bir an önce son sayfaya ulaşmak gayretinde olanlar “vuslata” eremez. Zamanımız bir telaş çağı, ben o yüzden ağır olmayan hastalıkları- hatta- severim bile. Bu nekahat dönemleri hiç bir şey yapma mecburiyeti olmadan sadece kitap okunabilecek zamanlardır. 1989 yılında yaklaşık 2 ay süren başka bir hastane maceramda da Kafka külliyatını okumuştum. (Şimdi çok saçma geliyor. İnsan hastayken Kafka okur mu?) 


Neyse...


Masumiyet Müzesini okumadan önce MUBİ'de Hatıraların Masumiyeti belgeselini izledim. Belgesel kitabın içeriği hakkında bir nevi ön bilgi veriyor ama kitabın akışı hakkında hiç bir bilgi vermiyor. Buna rağmen belgeseli izlemek, romanın "duygusu" hakkında verdiği spolierleri dinlemek okumamı kolaylaştırdı diyebilirim. Roman genel olarak kolay okunur bir yazın türü değil. Hele ki günümüzün maymun iştahlı, aceleci, anlık yaşayan insan tipleri için hiç değil. Masumiyet Müzesi de böyle bir roman. Unutmayalım ki bu roman 580 sayfa. Bu hacimde bir romanı bitirmek günümüz okuru için kolay bir iş değil. Bu yüzden okuma paradigmasını değiştirip zaman sınırı koymadan, acele etmeden, ağır ağır okumakta fayda var. 


Romanı dört ana bölüme ayırabiliriz. Bu ana bölümlerin de yer yer alt bölümleri var. Tıpkı bir klasik müzik senfonilerindeki gibi her bölümün temposu ve duygusu değişiyor. İlk bölüm allegro vivace temposunda yani son derece tutkulu ve hareketli, hatta neşeli bir giriş. "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" cümlesiyle başlayan romanın ilk bölümü cinsellik, tutku, aşk, aldatma, yalanlarla akan tempolu bir başlangıç. Bu bölümde Kemal, Füsun, Sibel (Kemal'in nişanlısı) arasında geçen son derece karmaşık duygusal ilişkiler yumağı, merkezinde iki genç insanın hayata, topluma ve birbirlerine kafa tutma, birbirlerini keşfetme hikayesidir. Bu bölümüm finali Kemal ile Sibel'in Hiltondaki nişan törenleri ile zirveye ulaşır. Kitabın en uzun bölümü olan Nişan, bir anlamda Cappola'nın Baba filmindeki düğün sekansına benzer. Romanın tüm karakterleri bir araya gelip okura sunulur. Nişan töreni neşe ile başlayıp giderek duyguların incindiği, kalplerin kırıldığı gerilimli bir maskeli baloya döner. Törende Cevdet Bey ve Oğulları romanından kurgu karakterler, Orhan Pamuk ve Ailesi gibi gerçek karakterler de karşımıza çıkar. Yazarın okurla kurduğu muzip ilişki gerçekten şaşırtıcıdır. Bu kısma daha sonra döneceğim 

Romanın ikinci faslı bundan sonra başlıyor. Bu fasıl iki bölümden oluşuyor ve ilk bölüm son derece ağır akan Largo temposunda bir bölüm. Bu faslın ikinci bölümü ise Bach'ın Füg'lerine benziyor. İlk bölüm, Füsun'un aniden kaybolması sonucu aşkın fiziksel ve ruhsal tüm acılarını sırtlayan Kemal'in yaşadığı bu acı dolu günlere tanık olduğumuz bir kaç aylık dönemdir. Bu bölümde aşkın insanın akıl ve beden sağlığını nasıl sarstığına şahit oluyoruz. Eskilerin "kara sevda" dediği bu hastalıklı, tutkulu karanlık dönemde Kemal adeta bir mecnuna dönüyor. Tüm hayatı, tüm dengesi her şeyi alt üst oluyor. Nişanlısından ayrılıyor, evini terkediyor, kendini istanbul sokaklarına vuruyor, Füsun'un hayaletlerinin peşinden gidiyor. Bu bölümde Kemal ile Orhan Pamuk'un benzer kaderlerini görebiliyoruz. Her ikisi de geldikleri zengin muhitten tutkuları uğruna kendilerini dışlamış, "yoksul bir ülkede zengin olmanın utancını" yaşamış bireylerdir. (ifadeler kitaptan) Bu alt üst oluş günlerinde Kemal'i teselli eden tek şey ucuz bir otel odasında farkettiği yoksul hayatlar ve istanbulun hiç bilmediği öteki yüzüdür. "İstanbulun sokaklarında hayatımın kayıp merkezini arıyordum" der. Artık sevmediği nişanlısıyla son günlerini geçirdiği Anadolu Hisarındaki yalı ise bambaşka bir güzellikte anlatılır. Bu bölüm Abdülhak Şinasi Hisar'a yahut Yahya Kemal'e bir saygı duruşudur adeta. Tüm bedeninde, ruhunda hissettiği acılarını bu köhne yalıda geçirdiği sonbahar mevsiminin hüzünlü havası biraz olsun azaltacaktır. İstanbul melankolisini adeta iliklerimizde hissederiz. 


Sonunda Kemal yalıdan çıkıp Fatih'te ucuz bir otele yerleşecektir ve o yoksul otelde aylarca yapamadığı bir şeyi yapacak, huzur içinde uyuyacaktır. 


Kemal acılarını yalnızca Füsun'u hatırlatan, onun kullandığı eşyalarla azaltabildiğini farkeder. Bu eşyalara dokunmak ona iyi gelmektedir. Bunu farkettiği andan itibaren Füsun'un elinin değdiği herşeyi toplamaya başlar. İleride Masumiyet Müzesinin temellerini atacak olan bu toplayıcılık süreci, sonu gelmez bir tutku, hatta takıntı haline gelir. Eşyaların ruhuna inanır ve bu yönüyle zaman zaman kaybolup tekrar karşımıza çıkabilen (Füsun'un küpesi gibi) bu eşyalar bize yine Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsünü hatırlatır. Artık nişan bozulmuş, Sibel'in gururu kırılmış, şefkatten nefrete dönüşen sabrı sona ermiştir. Bu arada Kemal'in babası da vefat etmiştir. 


Romanın ikinci bölümünün ikinci kısmı Kemalin babasının ölümüyle başlar. Kemal otelden ayrılıp annesinin evine döner ve bir arkadaşının aracılığıyla sürekli mektuplar gönderdiği Füsun'dan cevaben bir mektup alır. Aylarca İstanbul sokaklarında aradığı, zaman zaman hayaletini görüp peşine takıldığı Füsun Çukurcuma'da bir evde yaşamaktadır ve Kemal'i bir akşam yemeğe davet eder. Kemal sevinçten deliye döner ama işler hiç de onun beklediği gibi gelişmeyecektir. Buradan sonra uzun bir füg bölümü başlar. Ağır tempoda, sekiz yıllık bir zaman dilimini kapsayan ve 1984'de Füsun'un babası Tarik beyin ölümüyle sona erecek olan bu bölüm romanın en ağır ilerleyen bölümüdür. Füsun da en az Kemal kadar ayrılık acısı çekmiş, lakin aylarca seviştiği bu adamın nişanına giderek büyük bir hata etmiş, Kemal'i terkettikten sonra yataklara düşmüş, o dönem çok büyük sorun olan bekaret “meselesini” ancak kendisine o dönem sahip çıkan Feridun isimli bir senaristle evlenerek çözmüştür. Bundan sonrası Kemal'in yıllarca Cukurcumaya gidip gelemeleri üzerine inşa ediliyor. 


Kemal karşısında bambaşka bir Füsun bulmuştur. Füsun artık film yıldız olmak istemektedir. Zaten çok küçük yaşta annesi tarafından bir güzellik yarışmasına sokulacak kadar güzel ve hırslı bir kadındır. Kocası Feridun ise harcıalem filmlere senaristlik yapmakla birlikte hayalinde hep bir "sanat filmi" çekmek arzusu vardır. Kısa süre sonra Kemal genç çiftin kendisinden hayallerine sponsor olmasını beklediğini anlar. Çok öfkelenmekle beraber aşkına yenik düşer ve sevdiği kadının evine gidip gelebilmek için onurunu bir kenara koyup bu öneriyi kabul eder. Bir film şirketi kurarlar, bir yaz boyunca istanbulun kenar köşe semtlerinde yazlık sinemalarda melodram filmleri izlerler ve aynı zamanda beyoğlunun bohem barlarında sinema sektörüyle tanışırlar. Bu bölümler sosyolojik olarak son derece zengin gözlemler içermektedir. 


Kemal yazlık sinemalarda izlediği türk filmlerinin masumiyetini keşfeder. Sinemaya gidip gelen insanların masumiyeti kadar samimi bir masumiyettir bu. Füsun'un bu kadar yakınında olup ona ulaşamamak, gidip geldiği evden sürekli bir şeyler aşırmak huyunu daha da yükseltir. Bir çeşit kleptomania gelişir içinde. 4213 izmarit toplar mesela (Masumiyet Müzesinde en çok merak ettiğim yerleştirme o izmaritler ve altına düşülen notlardır)  Merhamet apartmanında Füsun'la seviştiği ev artık bir nevi depoya döner. Bu arada Feridunla Kemal Füsun'u asla bir sinema filminde oynatmamak konusunda adeta sessizce anlaşırlar. Füsun hayatı boyunca takıntılı sevgilisi ve kıskanç kocasının kurduğu bu barikatı aşamayacağını bir süre sonra anlar ve içinde giderek büyüyen bir öfke gelişir. Kocası nihayet bir film çeker ama başrolü karısına değil, ileride sevgilisi olacak Papatya'ya verir. Bir yerden sonra Füsun bu erkek ittifakını aşamayacağını anlar. Kini daha da büyür, intikam duygusuna doğru evrilir. Romanın başından beri Füsun'un kafeste beslediği Limon adındaki kanarya bir anlamda Füsun'u simgelemektedir. Film şirketine onun adını vermeleri - Limon Film- ayrı bir oksimorondur. 


1983 yazında Füsun kendini özdeşleştirdiği Grace Kelly gibi araba kullanmak için ehliyet almaya karar verir. Kocası artık eve gelmemekte, Papatya ile film çevirmektedir. O yaz tıpkı Huzur'daki Nuran ve Mümtaz gibi bir yandan şehrin ücra semtlerini gezerken, bir yandan da direksiyon derslerine hazırlanırlar. Füsun giderek içindeki öfkenin etkisiyle aksi bir insan olmaya başlamıştır ama Kemal ile birlikte vakit geçirmekten hoşlanmaktadır. Sınavlarda başarısız oldukça birlikte vakit geçirmek imkanları artar. Her dersten sonra boğaza yüzmeye, yahut yemeğe giderler. Ama geçmişin kırgınlıkları peşlerini bırakmaz. Ta ki Füsun'un babası Tarık bey Banker Kastelliye kaptırdığı paranın derdi ile kalp krizi geçirip aniden ölünceye dek. 


Burada bir cep yapıp Masumiyet Müzesi romanının sadece bir aşk romanı olmadığını, ekonomi-politik yönünden dönemin güçlü gözlemlere dayalı bir özeti olduğunu yazmam gerekir. 1970'ler türkiyesinin dışa kapalı ekonomisi, yerli sermayenin hızla yükselmesi (meltem gazozu) ve çöküşü. İthal ikameci korumacı sistemden 1980 ile birlikte kuralsız liberalizasyon ve bankerler faciasına kadar pek çok arka plan okuması mevcut. En önemliside zengin Kemal'in sosyal çevresindeki değişimler, sermaye transferleri, çöküşler ve yükselişler zorlama olmadan, doğal bir dil ve akışla okura yansıtılıyor. Ama hiç bir zaman bu arka plan romanın ana konusu olmuyor. Nihayetinde bu bir aşk romanı. 


Tarık Beyin ölümünden sonra kitabın üçüncü bölümü başlıyor. İkinci bölüme göre daha kısa ama Allegro temposunda olayların  çok hızlı aktığı bir bölüm. Cenazeden bir süre sonra Füsun önce kocası ile boşanıyor. Kocası zaten evi ve Füsunu terketmiştir. Karşılığında Limon filmi alıyor. Kemal dünden razı. Nihayet sekiz senedir beklemesinin, çektiği acıların son bulmasının bir imkanı doğmuştur. Füsun ile Kemal 9 Nisan 1984 günü İnci Pastanesinde buluşurlar ve evliliklerinin planlamasını yaparlar. Füsun Feridun ile hiç sevişmediklerini, hiç karı koca hayatı yaşamadıklarını iddia eder. Ama alttan alta Kemal’e olan öfkesi de sezilmektedir. Yaklaşan felaket ilk işaretlerini vermektedir. Kemâlin annesi bir gün oğlunu şu şekilde uyarır “Güzel, akıllı kadın, ama dikkat et çok çekmiş. İçindeki öfke hayatınızı zehirlemesin”  


Bundan sonraki günlerde Beyoğlu sinemalarında buluşup film izler ve evlilik hazırlıklarıyla, zar zor alınan pasaportlarla, vize işlemleriyle uğraşırlar. Füsun zaman zaman Avrupa fikrinden vazgeçer gibi olsa da Kemal çok ısrar edecek ve bu ısrarından sonraki yıllarda çok pişman olacaktır. Nihayet şoför Çetin, Füsun’un annesi, Füsun ve Kemal 56 Chevrolet marka baba yadigarı arabaya binip Kapıkule’ye doğru yola çıkarlar. Henüz ilk günün akşamında Babaeski’de Büyük Semiramis Otelde gece geç saatlere kadar içip odalarına çekilirken Füsun kayıp olduğunu söylediği (yalan söylemiştir) küpelerini takarak Kemâlin odasına geçer ve sekiz yıl sonra 45. kez sevişirler. Bu sevişmenin sonunda Kemal uykuya dalar ve bir rüya görür. Benzer bir rüyayı sekiz sene önce Füsun da bir sevişme sonrası görmüştür. Bu iki kritik rüya romanın iki kritik anıdır. Füsun rüyasında kendi ölümünü, Kemal ise sevgilisine kavuştuğu için son derece huzurlu bir rüya görmüştür. 


Sonunda gece yarısı sevişirken Kemâlin küpelerini farketmemesine çok içerleyen Füsun’un daha da çok içip arabayla bir ağaca çarpması sonucu ölmesiyle bu fasıl kapanır. Füsun hayattan, erkeklerden, bu aşağılık düzenden intikamını kendini öldürerek almıştır. Tıpkı Huzur’daki Suat gibi. Kemal kazadan ağır yaralı olarak kurtulur. Romanın üçüncü bölümün böylece kapanmış olur


Romanın son bölümü orta yani moderato temposunda bağlanıyor. Uzun nekahat döneminden sonra Kemal Füsun’dan kalan ne varsa toplamaya devam eder. Füsun’un kederli annesini ikna ederek ona Nişantaşı’nda bir ev alıp Çukurcumadaki evi müze yapmaya karar verir. Romanın bu bölümünde müzeler ve dünyadaki küçük müzelerin güzellikleri üzerine destansı bir bölüm vardır. Kemal bey yine yollara düşer. Acısını unutmak ve sevgilisine yakışır bir müze yapmak için tüm dünyayı gezer. Beş binin üzerinde müze gezer. Sadece müze değil, yaşadığı aşkın bir romana dökülmesini de ister ve Nişantaşı’ndan aile dostları yazar Orhan Pamuk ile buluşur. Evin çatı katında, Füsun’un odasında ona olan aşkını, yaşadığı keder dolu yılları, pişmanlıklarını, mutluluklarını Orhan Pamuk’a anlatır. Romanın bu kısmında İstanbul’daki koleksiyoncular, toplayıcılar, çöp evlerde yaşayan takıntılı tuhaf tipler üzerine anlatılmaz güzellikte bir pasaj vardır ki yakın dönem Türk romanının en güçlü bölümlerinden biridir diyebilirim. Romanın bir yerinden sonra anlatıcı Orhan Pamuk olur. Onun Kemal bey ve çevresi üzerine gözlemleri çok çarpıcıdır 


Kemal bey 12 nisan 2007 günü Milano’da bir otel odasında kalp krizinden ölür. Bir gün önce çok sevdiği küçük bir müzeyi yedinci ziyaretinde müzenin ekonomik nedenlerden kısmen kiraya verildiğini öğrenir ama en önemlisi ilk nişanlısı Sibel ile onunla sonradan evlenen yakın arkadaşı Zaim’le karşılaşır. Ertesi gün de ölür.


Ölmeden önce son konuşmalarında Orhan Pamuk’a son sözleri şu olmuştur 

“Herkes bilsin. Çok mutlu bir hayat yaşadım” 


ROMAN ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Masumiyet müzesi bence Türkçede yazılmış en güzel aşk romanlarından biri. Müze ve roman fikri başından beri ayrılmaz bir bütün olarak inşa edilmiş. Borgesyen bir şaka gibi. Romanın başından beri sondaki felaketin ipuçlarını takip etmek mümkün. Füsun’un aşkının nefrete evrilmesi, büyüyen öfkesi, gördüğü rüya, Grace Kelly’e özenmesin, hayatına giren erkeklerin onun hayallerine engel olması, güzelliğinin cezasını çekmesi, tabularla yaşayan bir toplumda yaşadığı hüsranlar, her şey romanda ilmek ilmek işlenmiş. Romanın Bergsoncu- Aristocu an-zaman dikotomisine yaslanması (Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum) doğrudan Tanpınar’ın şiirine ve zaman felsefesine gönderme gibi durmuyor mu? 

Ne içindeyim zamanın 

Ne de büsbütün dışında 

Yekpare geniş bir anın 

Parçalanmaz akışında 


Romanın kritik objesi Füsun’un kelebek formundaki kolyesidir. Bu imaj müzenin de sembolüdür. Füsun’un ömrü de o kelebek kadar kısa ve kırılgandır. Füsun’da o kolye gibi bir görünüp bir kaybolur. Tıpkı bir hayalet gibi. Kelebeğin kanadındaki helezonik sarmal ise zamanın döngüselliğini ve an ile zaman ilişkisini çağrıştırır. Bu helezonik form aynı zamanda müzenin zemininde gelenleri karşılar. Hülasa Füsun’un bahtı biraz da Madam Butterfly’ın bahtı gibidir. 

Roman nihayetinde Kemal’i merkeze alan bir metin. Kemâlin acılarına şahit oluyoruz ama Füsun’un acılarını sadece tahmin edebiliyoruz. Bu açıdan romanın nihai olarak problemli bir yanı var. 


Bu romanda Orhan Pamuk diğer romanlarından karakterleri misafir etmiş. Mesela Cevdet Beyin torunu ressam Ahmet Işıkçı kapak fotoğrafını vermiş, Kar romanındaki Şair Ka. kitabın sonlarına doğru bir an görünüp kayboluyor. Kemal Beyin babasının cenaze ilanından anlıyoruz ki Cevdet beyin eşi ve baldızlarıyla Kemal beyin ailesinin bir akrabalığı var. Ayrıca Füsun’un peşinde geceleri kederle dolaşan Kemâlin yanı başından geçen bozacı kim bilir, belki de Mevlüt’tür.Dikkatle okunduğunda Orhan Pamuk’un okurla tatlı tatlı oyun oynadığı anlaşılıyor. Bu açıdan bakıldığında Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk külliyatının kavşak noktalarından biridir diyebiliriz. 


Yıllar önce bir akşam Tanpınar Merkezinin açılış töreninden sonra bir grup insanla birlikte Orhan Pamukla kısa da olsa bir sohbetimiz olmuştu. Pamuk benden 15 yaş büyük ve ben de Nişantaşı’nda doğup büyüdüm. Onun anlattığı Nişantaşı’nın çok azına şahit olabildim ama çocukken şanzelize butik gibi ömür dondurmacısı gibi mekanların varlığını hatırlıyorum. Bir de çocukken anne tarafından uzak bir akrabamız, Beyhan ablanın bir aşk ilişkisi yüzünden gencecik bir yaşta kendi canına kıydığını kederle hatırlıyorum. O da Nişantaşı’nın alt sokaklarında sessiz sedasız çekildi bu hayattan 


Hayatın, toplumun ve devletin dersinde ölen tüm kadınlara saygılarımla 






25 Ocak 2024 Perşembe

Masumiyet Müzesi Notları

 2024’e yaklaşık bir hafta süren bir hastalık sürecinden geçerek girebildim. Bu dönemde hem daha önce iki kere okumaya başlayıp yarım bıraktığım Masumiyet Müzesini hem de müzenin kataloğu niteliğindeki Şeylerin Masumiyeti kitabını okudum. 

Masumiyet müzesi üzerine ileride yazmayı düşünüyorum. Şimdilik sadece tuttuğum notları paylaşmak isterim. Uzun uzun notlar tutup kolajlar yaptığım bir defter oldu. Umarım birilerine ilham olur