17 Şubat 2022 Perşembe

VBenzeri Buluşmalar: Melkan Gürsel, Aslı Kotaman, Nilay Örnek ile

 Vitra'nın mimarlık alanında söyleşiler yaptığı VBenzeri konuşmalarında yaptığımız Şehir ve İnsan başlığıyla yaptığımız söyleşi https://www.youtube.com/watch?v=UzpGeyM0n1E&t=21s

14 Şubat 2022 Pazartesi

İstanbul-Venedik-Paris Hattında bir İktidar Sembolü: Dört At

(Bu yazı 12.02.2022 tarihinde Medyascope.tv sitesinde yayınlanmıştır) 

Venedik’e giden herkesin San Markos kilisesinin girişindeki heybetli dört at heykelini hayran hayran seyredip, “bunlar İstanbul’dan kaçırılmış” diye birbirlerine fısıldarlar. Oysa baktıkları heykeller asıllarının bire bir replikasıdır. Asıl heykeller 20.yy başında kopyalandıktan sonra içeride, müze kısmında korumaya alınmışlardır. Hatta bu kopyalardan bir tanesi de Sabancıların Emirgan’daki köşkünün girişinde geleni geçeni selamlar. Hacı Sabancı vakti zamanında bir İtalya seyahatinde kendisini ikna eden simsarı kırmamış, bir kopyasını İstanbul’a getirtmiş. Köşke “atlı” denmesinin sebebi ön girişteki bu dört attan birinin geleni geçeni selamlamasından kaynaklanır. Şimdilerde Sabancı Müzesi olan köşkte ayrıca yakın zamanlarda bir Fransız heykeltraş tarafından  zamanlarda yapılmış ikinci bir at heykeli müzenin girişinde arz-ı endam eder. 

 

Bu dört at heykeli aslında bir arabayı çeker. Lakin araba günümüze ulaşmamıştır. Arabanın üzerinde de bir süvari vardır. Bu tarz dört atın çektiği arabalara antik dönemde QUADRİGA denirdi. Bu heykeller İstanbul’a Sakız adasından getirilmiştir. İstanbul’u Roma’nın başkenti olarak süslemeye meraklı Roma kayzerleri, başta Büyük Constantinus, Roma eyaletlerinden topladıkları anıtsal heykelleri Hipodrom’da sergilemeye başlarlar. Bu dört at heykelini MÖ 4. yy’da yaşamış büyük heykel ustası Lysippos’un tasarlayıp uyguladığı düşünülür. Kabaca bu heykeller 2400 yaşındadır. Hipodromun girişine konulan bu atlı araba heykeli bir çeşit iktidar sembolü olarak binlerce yıldır oradan oraya sürüklenmiştir.

 

 

 

Atların Kaçırılışı

 

1204’de gelen Haçlı ordularının İstanbul’u nasıl korkunç bir şekilde yağmaladığı herkesin malumu. Yağmanın en büyüğünü ittifakın içindeki iki ortak, Venedikliler ve Franklar yapıyor.  Aslan payı Venediklilere düşüyor. Hipodromdaki onlarca heykelin eritildiği ve sikke kesildiği bilinir. Lakin bu dört at heykeline dokunulmuyor ve çok tehlikeli olmasına rağmen gemilere sığmadığı için kafaları kesilip küçültülerek Venedik’e yollanıyor. Venedik’te Bizans etkisinin çok açık olduğu San Markos kilisesinin girişine bir savaş ganimeti olarak dikiliyor. 

 

Ama burada şu soruyu sormak daha doğru olacaktır. Bu atlar sadece birer savaş ganimeti midir, yoksa ta antik çağdan beri gücün birer sembolü oldukları için mi korunmuşlardır?

 

Antik çağda devletler ikiye ayrılırdı. Kara devletleri ve denizci devletler. İyi bir kayzer ya elinde kırbaç atları süren bir süvari, yahut elinde dümen gemisine yol veren, onu idare eden bir kaptan -yani yine süvari- olarak tasavvur edilirdi. Kara devletlerinin kayzerleri atlarını zaman zaman cezalandırıp, zaman zaman mükafatlandırarak arabalını (devletlerini) menzili maksuda ulaştıran bilge kişiler olarak düşünülürlerdi. Yani burada atlar at değil, araba da araba değildi. Üzerindeki süvari ise sadece bir seyis yahut arabacı sayılmazdı.

 

Roma kayzerleri ve devlet arasındaki ilişkiyi en güzel anlatan şiirlerden biri 4. yy’da İstanbul Beyazıt Meydanı taraflarına dikilen som gümüşten Theodosius heykelinin porfir mermerden kaidesine yazılmıştı. 

 

“Doğudan doğan güneş gibi parlak doğarsın

Theodosius! İnsanlara pek müşfik bakarsın

Ayaklarına kapanmıştır deniz ve sonsuz yeryüzü

Tümden parlak silahlarla kaplıdır, devlet başı olarak

Yüce gönülle idare eder, kolayca dizginleri elinde tutarsın” 

 

Bu sebepledir ki Frank İmparatoru Napoleon Bonaparte 600 yıl sonra sefer düzenlediği eski ortağı Venedik’ten bu dört at heykelini çalıp Fransa’ya kaçırmıştır. Birkaç yıl sonra Ruslara yenilip her şeyini ve iktidarını kaybedince İtalyanlar atlarına yeniden kavuştu ve onları yine San Markos kilisesinin önüne diktiler. Gerçi Napolyon sadece Venedik’teki atlı heykelleri yağmalamamış, Berlin’e girdiği zaman Brandenburg kapısının üzerindeki dört at heykelini de Paris’e kaçırmıştı. Atalarının 600 yıl önce İstanbul’da mecburen yarım bıraktıkları işi tamamlama “onuruna” erişmiş olmalı. Zaten İmparatorluk ve Roma hülyaları ile kafasını iyice bozduğu herkesin malumuydu. Dolayısıyla bunları kaçırmasının ideolojik bir manası da vardı. 

 


 

Atlı heykellerin sürekli oradan oraya kaçırılması bir sembolizm taşıyor ama atlı heykellerin kendisinin de siyasi birer sembol olduğu unutulmamalı. Bugün Moskova’da da, Brüksel’de de,  Londra’da da benzer atlı heykeller meydanlara bakar. Bunların hepsi emperyal iddiası olan, Roma Germen imparatorluk geleneğini sürdüklerine inanan devletlerdir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu bir Roma antik geleneğini sembolize eder. Karacı ve denizci İmparatorlukların en tepesinde yer alan Roma İmparatorluğunun üniversal gücünü ve Roma Kayzerlerinin sembolik konumunu temsil ederler. 


 

Roma’nın başkenti İstanbul’da Hipodromda İmparator at yarışlarını Kathisma denilen bir balkondan izlerdi. Şimdiki Sultanahmet Camisinin olduğu yere denk gelen bu makamın sol tarafında Maviler (denizciler) sağ tarafında yeşiller (karacılar) takımlarının temsilcileri otururdu. Yeşilleri Ares ve Afrodit’in, Mavileri Poseidon ve Zeus’un koruduğuna inanılırmış. Tam merkezde ise karaların ve denizlerin hakimi Roma Kayzeri otururdu. Kayzer oturduğu yerden sağ taraftaki giriş kapısının üzerine her baktığında atları kırbaçlayan sürücü olarak kendini görüyordu kuşkusuz. Bu atlara duyulan bu şehvetli arzunun böyle sembolik anlamları vardır. 

 


 

Daha fazlasını merak edenler için Joseph Von Hammer’in İstanbul ve Boğaziçi Kitabını tavsiye derim. Kitap Türk Tarih Kurumu yayınlarından Senail Özkan çevirisiyle çıktı. 

 


 

Herkese iyi hafta sonları 

Boğaziçi Yazıları-1

(bu yazı 05.02.2022 tarihinde Medyascope.tv sitesinde yayınlanmıştır) 

Şair Yahya Kemal’e göre “Boğaziçi doğrudan doğruya Türklerin eseri”dir. Abdülhak Şinasi Hisar’a göre de bir “Boğaziçi Medeniyeti”nden bahsedebiliriz. 12 Eylül döneminin nadir hayırlı işlerinden biri olan Boğaziçi İmar Yasası sayesinde günümüze kadar kısmen korunabilen bu su yolu halen İstanbul’un en otantik semtlerine ev sahipliği yapar. Yanından yöresinden, hatta köprülerle üzerinden hızlıca geçip gittiğimiz bu coğrafyayı biraz yakından tanımak istersek yapılabilecek en doğru şey bir şehir hatları vapuruna binerek kıyıdan kıyıdan, iskelelere uğraya uğraya boğazı seyran etmektir derim. Hele beğendiğimiz bir semtte vapurdan inip meşrebe göre bir iskele meyhanesinde yahut bir çay bahçesinde bir şeyler içilip iyot kokusu ciğerlere çekilirse değmeyin keyfimize. İstanbul’da son yirmi yılda pıtrak gibi çoğalan tur teknelerini asla ve kat’a tavsiye etmiyorum. Umumun arzusuna göre bangır bangır çalan tuhaf gürültüden boğazın tadını alamaz olursunuz. Benim önerim en azından Anadolu yakası için Üsküdar’dan kalkan ve ta Anadolu kavağına kadar çıkıp orada bir saat konaklayan ve aynı güzergahtan geriye Üsküdar’a gelen boğaz hattına binip sakin sakin, kıyı kıyı, iskelelere uğraya uğraya, acelesiz ve dingin boğazın tadını çıkarın. Günde üç kere yapılan ve yaklaşık gidiş geliş dört saat süren bu seferlerin nihai durağı Anadolu Kavağıdır. 

 

Boğaziçi medeniyeti esasen deniz kültürü üzerine inşa edilmiştir. Eskiden İstanbul neresidir sorusuna “denizden görünen ve denizi gören her yer” cevabı verilirdi. Bu durumda Boğaziçi semtleri en çok İstanbullu sayılmaz mı? Boğaziçinin denizle olan ilişkisi onun her şeyine ama özellikle mimarisine yansımıştır. Bundan yüz yıl önceye kadar karadan ulaşımın neredeyse imkansız olduğu bu coğrafyada her ihtiyaç denizden sağlanırdı. Ulaşım dahil. Boğaziçinde yalıların arka cephelerinde bulunan bağçeler, bağlar, bostanlar birbirine iki insanın yanyana zor geçeceği patikalarla bağlanırdı. Özellikle Anadolu yakası yalılarının arka cepheleri doğrudan bağlara bağçelere açılırdı. Burada yalının ihtiyacı olan sebze meyve ekilir, seyir teraslarından manzara temaşa edilirdi. O devrin yalılarının ölçeği ile bu devrin yalıları arasında ölçek olarak pek bir benzerlik bulunmadığını da ayrıca belirtmek gerek. Veraset yoluyla bölüne bölüne önce harem-selam daireleri, sonra müştemilatlar sonra diğer yapı grupları  bölünmüş, parçalanmış, bağımsız yapılar haline gelmiştir. Bu sebeple yüz elli yıl öncesinin yalı anlayışı ile şimdiki yalılar arasında epey bir fark vardır. Yalı arkalarından geçen dar patika yollar zamanla önce genişletilip, sonra istimlak edilip kara yollu ulaşımına açılmış ve şimdiki Üsküdar Beykoz güzergahı oluşmuştur. Böylece yalıların ayrılmaz bir parçası olan arkadaki bahçelerle ilişkisi tamamen kopartılmıştır. Avrupa yakasında ise denizi doldurmak suretiyle zaman zaman önünden zaman zaman arkasından yol geçirilerek Beşiktaş Sarıyer güzergahı inşa edilir. 

 

Kuşkusuz boğaziçinin kaderi Şirket-i Hayriye’nin kuruluşu ile değişti. 19.yy ortalarında kurulan şirket sayesinde düzenli seferler başladı, önce yalı iskelereine yanaşan vapurlar için zamanla müstakil iskeleler inşa edildi. Bunun dışında her yalının bir kayıkhanesi mutlaka vardı. Bu kayıkhaneler yalının altına uzanır, buradan merdivenle yalının içine geçilirdi. Alışveriş Pazar kayıklarından yapılır, ulaşım tamamen deniz yoluyla sağlanırdı. Sadece yalıların değil camilerin bile kayıkhaneleri vardı. Bunların en meşhuru Kuzguncuk Üryanizade Camisidir. Bu cami boğazın son kayıkhaneli camisi iken son yapılan restorasyonlarda kayıkhanenin kaldırıldığı haberlerini okuduk. Bu kayıkhanelerden biri de Arnavutköyde mantıcı olmuştur. Boğaziçinin bu mimari hususiyeti bugün artık tamamen yok olmuştur diyebiliriz. Bir diğer mimari hususiyet olan cihannümalara da burada değinmeden olmaz. Özellikle zengin yalılarında bulunan cihannümaların bir diğer adı mehtabiyedir. Yani mehtap seyri için inşa edilmiş kuleli yalılar. Bu yalıların en meşhuru bugün sanırım Sabancıların mülkiyetinde olan Misbah Müheyyeş yalısıdır. Yeniköyde bir peri köşkü gibi yükselen bu soğan kubbeli yalının mimarı Vallaury’dir. Çifte mehtabiyeli bu yalıya zamanında Agatha Christie’nin de konuk olduğu ve meşhur “Şark Ekspresinde Cinayet” romanını burada yazdığı söylenir. İhtimal mehtabiye kulelerinden boğazın nefis manzarasına dalıp dalıp gitmiştir. 

 

Kayıkhaneler deyince elbette kayık varsa kayıkçı da vardır. Zengin yalılarında istihdam edilen ve hamlacı denilen bu kayıkçılar oldukça güçlü kuvvetli, boğazın akıntılarına karşı kürek çekebilecek ve yalı ahalisini menzile ulaştırabilecek babayiğit adamlardı. Lakin ne kadar babayiğit olursan ol boğazın akıntısına bazen güç yetmezdi. Bilhassa akıntı burnu denilen mevkilerde kıyıda halatlarla bekleyen yedekçiler cüzi bir ücret karşılığı hamlacılara karadan destek olup salimen yollarına devam etmelerini sağlarlardı. Tabii yalı hayatı sadece kayıkçılardan oluşmazdı. Özellikle yaz aylarında  bahçevanlar, aşçılar, hizmetçiler, halayıklar vs vs epey geniş bir konak hayatı boğaziçine taşınırdı. Kiracı kaçıran rüzgarları başlayıncaya kadar yalı hayatı devam eder, kış bastırınca birkaç bekçiye emanet edilen yalılar kışın ıssızlığına terkedilirdi. Isıtma tertibatı zayıf olduğundan yalı yangınlarının ekserisi ya mangal ya mutfak alevi ile başlar idi. Bu sebeple yanaşık düzen yalıların arasına en az 3-4 metrelik yangın aralıkları bulunurdu. Böylece bir yalıda başlayan yangının diğer bir yalıya ulaşması önlenmiş olurdu. Bugün hala bu yangın aralıkları yer yer imara açılmadıysa görülebilir.  

 

Şimdilik bu kadar. Devam edecek 

 

Herkese iyi hafta sonları 

 

 

Bir Lüfer Yazısı

(Bu yazı 29.01.2022 tarihinde Medyascope.tv sitesinde yayınlanmıştır )

 

İstanbul’un en müstesna balığı nedir deseler çoğumuzun buna cevabı “Lüferdir” olur. Neden lüferdir, desek her kafadan bir ses çıkar. En bilindik cevap lüfer’in bir boğaz balığı olmasıdır. Gerçekten de Ahmet Rasim’e göre kız kulesini geçen lüfer artık yenmez. Lüfer Ege’de yahut Akdeniz’de de çıkar ama o artık bizim bildiğimiz Boğaz lüferi değildir. Ağustos ayının sonlarına doğru boğazda yavaş yavaş peydahlanan ilk lüferlere “Koruk” lüferi denir. Üzümün koruk olma zamanıyla denk düştüğünden olacak. Pek makbul değildir. Asıl ivmesini sonbahar aylarında kazanır. Teşrin aylarında (ekim-kasım) suyun soğumasıyla irileşir, bollaşır, yağlanır, lezzetlenir. “Kiracı kaçıran” tabir edilen lodosların başlamasıyla Lüfer bollaşır. Neden böyle denmiş, tahmin etmek zor değil. Boğazda ve adada yaşamanın alışık olmayan için bir bedeli vardır elbette. Tanpınar Yaşadığım Gibi’de “Lodos İstanbul’un hem felaketi, hem lezzetidir” derken buna işaret eder. 

 

Devamla Kanun aylarında (aralık-ocak) iyice kofana ebatlarına ulaşıp yumurtalarını bırakır ve sıcak sulara doğru akar gider. Lüfer bu aylarda açlıktan gözü dönmüş halde izmarit ve istavrit peşinde koşar. Özellikle İzmarit sürülerinin peşinden boğaza inen lüfer sürüleri koylarda koyaklarda konaklaya konaklaya iyice yağlanır, acelesiz Marmara’ya inerdi. Bu göçü iyi bilen eski zaman balıkçıları geceleri gaz lambaları yahut “lüks” dediğimiz tüp gazlı aydınlatma aygıtlarıyla balığa çıkarlardı. Ara Güler’in böyle anları sahnelediği güzel fotoğrafları vardır. Eskiler balığın harman olduğu mevkilere “Saydgâh” dermiş.  Belli başlı av yerleri Kilyos’tan başlayarak Haliç’in ağzına kadar nerdeyse tüm koylardır. Daha ziyade Anadolu yakası koylarında bol olurmuş. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’e göre bunların içinde en meşhuru Kanlıca körfeziydi. Yedi göbekten Kanlıcalı ve yıllarca Lüfer avcılığı yaparak geçimini sağlamış Mimar Fuat Selim Ramazanoğlu bu bilgiyi bizzat tecrübe etmiş yaşayan canlı şahitlerdendir. Kendi yayınevinden bastığı “Boğaziçi’nde Bir Köy: KANLICA” kitabında bu av maceralarını çok güzel anlatır. Bu kitap üzerine yaptığımız yayını da şuraya bırakalım https://youtu.be/_uQozu8VXgI

 

Lüfer uysal bir balık değildir, hatta saldırgan, dişli bir balıktır, kabadayıdır. Yakalaması kolay değildir. Oltayla bile binbir zorlukla yakalanır. Her oltaya gelmez. Bayağı ustalık ister yakalamak. Işığa geldiği için fenerle avlanır. Eski zaman ekabirleri bunu bildikleri için balık avını bir keyfe çevirmek maksadıyla Lüfer avını mehtaplı gecelerde yapalarmış. Hatta sultan Aziz iktidarının ilk yıllarında (1861-62) Nevres paşanın sandalıyla tebdil kıyafetle Kanlıca körfezinde lüfer avına çıktığı bilinir. O devirde mehtaplı gecelerde yalı sahipleri balığa çıkan insanların kısmeti kesilmesin, balık yönünü şaşırmasın diye lambalarını, mumlarını söndürür perdelerini kapatırlarmış. 

 

80-90’lı yıllara kadar var olan Lüfer bolluğundan şimdilerde eser yok. Aslında zincirleme bir reaksiyonla balığı küstürmüşüz. Önce boğaz girişindeki midye yataklarını  kurutmuşuz. Midye kuruyunca, karnını bununla doyuran izmarit balığı kayboldu boğazda. İzmarit kaybolunca da İzmaritin peşinden boğaza giren lüfer artık boğazda konaklamaz oldu. Denizin Kurufasulyesi tabir edilen İstavrite talim eder oldu. Tabii buna son 25-30 senede inanılmaz bir boyuta ulaşan dip ve yüzey kirliliği de eklenince Lüfer hayalet balık oldu. Yetmezmiş gibi Çinekop, Sarıkanat adı altında yavru lüferler kitlesel olarak avlanınca Lüfer hepten çekildi hayatımızdan. Hatta bir ara Defne Koryürek ve Tan Morgül’ün başını çektiği “Lüfer Koruma Timi” hareketi epey etkili oldu ama karşılarında çok etkili bir lobinin olduğu su götürmez bir gerçek. 

 

Bu sene son birkaç seneye göre biraz fazlaca Lüfer gördü tezgahlar. Lüfer de Zeytin gibi var yılı- yok yılı olan bir balıktır. Yok yılları giderek çoğalıyor ayrı. Ama bolluk yılları ile siyasi olaylar nedense hep kesişmiş. Mesela Cumhuriyet bereketiyle gelmiş. 1923-24 senesi inanılmaz bir lüfer bolluğu yaşanmış. Aynı şekilde 1951 senesinde de çok bol lüfer olmuş. Bir de Lüfer kırgını denilen hadise vardır ki, buna halk arasında “balığın kulağına kar suyu kaçtı” denir. Aşırı soğuk havalarda yüzey akıntısının soğuk suyu derinlere iner ve derindeki balıklar sersemleyip kıyılara vurur. Buna balık kırgını denir. Lüfer için de geçerli bu doğa olayının en meşhuru 22 Aralık 1909’da yaşanmış. 

 

Neyse…

 

Lüfer üzerine onlarca yazar, yüzlerce yazı yazmıştır. Bir balık üzerine bu kadar külliyat olması bile lüferin İstanbul için önemini gösterir. Ahmet Mithat Efendiden, Ahmet Rasim’e, Eşref Şefik’ten, Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Asaf Muammer’den Ruhi Güler’e onlarca yazar Lüfer üzerine yazmış çizmiştir. Bu mübarek balığın artık son demleri. Ona gereken itinayı gösterelim, koruyalım, kollayalım. 

 

Son bir not: Lüfer üzerine çok güzel bir kitap hazırlayan Ruhi Güler’in Lüfer: Boğaziçi Şehrayini kitabı Küre Yayınlarından çıkmıştı. Herkese tavsiye ederim. Ayrıca kendisinin Asaf Muammer ile ilgili yazdığı kitap üzerine yaptığımız yayını da şuraya bırakıyorum https://youtu.be/qHY2M9lso04

 

Herkese iyi hafta sonları 

İstanbullu Kim?

(Bu yazı 22.01.2022 tarihinde Medyascope.tv sitesinde yayınlanmıştır)  

 

Bundan tam otuz sene önce Tarih Vakfı tarafından çıkartılan üç aylık İstanbul Dergisi’nin ilk sayısının dosya konusu İstanbullu Kim idi. Yaklaşık 25 sene yayın hayatına devam eden dergi artık tarih sahnesinden çekildi. Lakin bendeniz halen tüm sayılarını toparlamaya, buldukça almaya çalışırım. 1980’lerde çıkan Şehir dergisi, Argos dergisi, Gergedan dergisi gibi dergileri elim değdikçe alıyorum. Bu dergilerin benzerleri çok çıktı ama emsalleri hiç olmadı. Umarım bundan sonra olur. 

 

Kimler yok ki bu soruya cevap arayanların arasında? Mübeccel Kıray, İlber Ortaylı, Semavi Eyice, Alan Duben, Latife Tekin, Orhan Koloğlu, Murat Belge, Doğan Kuban, Edhem Eldem, Çelik Gülersoy, Zafer Toprak, Şükran Ketenci, Füsun Özbilgen , Pınar Kür, Cahit Kayra vs vs Şimdi bir kısmı hayatta, bir kısmı aramızdan ayrılmış bu yazar terkibi insanda bir ürperti yaratmıyor değil. Bu kadar ağır topların, aklı başında adamların yazıp çizdiği, anlatıp paylaştığı istanbulun 30 senede geldiği hal ortada. Mesela o günlerde doğalgazlı İstanbul tartışılmış ağırlıkla. Doğalgaz yeni gelmiş, İstanbul köstebek yuvası gibi kazılmış, bunun getireceği avantajlar ve dezavantajlar tartışılmış. Neticede doğalgazın gelmesi şehirleşmeyi daha da arttırmış, göçü hızlandırmış, kaçınılmaz olarak şehir iyice XXXL bir hal almış, azman kent olmuş. O günlerde bu uyarılar yapılmış ama dinleyen olmamış 

 

Derginin dosya konusuna dönecek olursak şehrin en eski tartışma başlıklarından biri İstanbullu Kim, İstanbul Neresi soruları olsa gerek. İstanbul neresi sorusuna bir zamanlar şöyle bir cevap verilmiş. “Denizden görülen ve denizi gören yerler İstanbuldur” Artık bu tanım çok geçerli sayılamaz elbette. Kozyatağına İstanbul değildir demek abesle iştigal olur. Yani belki 30 sene önce doğru olabilirdi ama bugün artık bunu söylemek zor 

 

Gelelim asıl soruya: İstanbullu Kim? Bugün bir nüfus sayımı yapılsa 16 milyon İstanbullunun bırakın babasını annesini, kaçı acaba İstanbul doğumludur? Bir kuşak geriden istanbula yerleşenlerin oranı nedir, 2,3,4,5 kuşak önceden İstanbullu olan kaç kişi yaşar bu şehirde? Muhtemelen çok cılız rakamlar ve oranlar karşımıza çıkacak. 2000’li yıllardan itibaren tüm dünya müthiş bir göç hareketi başladı. Gerek oluşan yeni dünya düzeninin yarattığı iç karışıklıklar, gerek globelleşen ekonomi gibi nedenlerle insanlar doğdukları değil, doydukları yerlere göçtüler. Bu göç genellikle doğudan batıya, kırsaldan kentlere doğru gerçekleşti. Bu caziba merkezlerinden biri de İstanbul’du. Gerek iç göçlerin, gerek uluslar arası göçlerin toplanma ve dağıtım merkezi İstanbul oldu. 

 

Gerçi tarih boyunca İstanbul hep kozmopolitti. Mermer değil, mozaikti. Örneğin 30 sene önceki dergilerin güncel konusu doğu avrupadan ve rusyadan gelen göçmenler, tüccarlar vb misafirler olmuş. Bugünkü konularımız yine aynı. Tek fark, doğu Avrupalılar yerlerini, Sur,ye ve orta asyalı kavimlere bırakmış. Doğu Avrupalılar artık “turist”, diğerleri göçmen olmuş. Bu sorunlar İstanbul tarihinde hep vardı. Taşı toprağı altın sayılan İstanbul hep bir cazibe merkezi olmuş. Bu dinamik yapı hiçbir zaman bir durulma yaşamadı. İstanbul hep göç aldı ve göç verdi. Şu soru hep baki kaldı: İstanbullu Kim?

 

İstanbul dergisinde buna verilen net bir cevap yok. Herkes kendince bir takım cevaplar üretmiş. Ama net bir tanım yok. İstanbul’da doğan mı İstanbullu, İstanbul’u yaşayan mı İstanbullu, İstanbul’u bilen mi İstanbullu, İstanbul’da yaşayan mı İstanbullu. Bunun gibi pek çok soru çoğalarak sorulabilir. Son tahlilde bence İstanbul’un farkında olan İstanbulludur. Fark etmek, dertlenmek, sahip çıkmak, çözüm üretmek İstanbullu olmanın en önemli belirleyenidir. Benim nazarımda şehre dün gelip böyle bir farkındalık geliştiren, yedi göbekten İstanbullu olup şehirle hiçbir ünsiyet kurmayandan çok daha fazla İstanbullu sayılır.  Bu şehirde doğmak çok bir şey ifade etmiyor. İstanbula sahip çıkan İstanbulludur. 

 

Herkese iyi hafta sonları 

Yitip Giden İstanbul

(Bu yazı 15.01.2022 tarihinde medyascope.tv sitesinde yayınlanmıştır) 

 

Siz İstanbul’da hiç Hisar incirini duydunuz mu? 

Yahut gelincik armudunu? 

Ve ya yedi veren üzümünü? 

 

Merak etmeyin ben de duymadım ama okudum. 

 

Yaklaşık 200 yıl önce İstanbul’da yetişen bazı incirler şunlarmış.

Sultan inciri, Siyah incir, Ağustos İnciri, Çiçek inciri, Hisar İnciri, Badincan İnciri

 

Bazı kiraz çeşitleri de şunlarmış 

Sultan kirazı, Targani kirazı, sarı kiraz, siyah kiraz, kızıl kiraz, yaban kirazı, İdris kirazı, Dalbastı kiraz, Elifli kiraz, Chora (Kariye) kiraz 

 

Ya eriklere ne demeli?

Aş eriği, Amasya eriği, gül eriği, rahibe eriği, bardak eriği, dut eriği, kaysı eriği, mürdüm eriği, hafız eriği

 

Armutlar geri kalır mı?

Badıncan armudu, şeker armudu, bostan armudu, engür armudu, Balat armudu, gelincik armudu, akçe armudu 

 

Bu liste böyle uzayıp gider. Listenin tam halini Joseph Von Hammer’in İstanbul ve Boğaziçi kitabının birinci cildinde bulabilirsiniz. Yaklaşık 210 yıl önce yazılmış bu kitapta bugün artık nesli tükenmiş, adını bile duymadığımız çeşit çeşit balıkların, sebzelerin, çiçeklerin, meyvelerin vs İstanbul’un içinde ve yakın coğrafyasında nasıl yetiştiğini şaşkınlıkla okuyoruz. 

 

Benim çocukluğumda, 1970’lerde,  istanbul’da çitlembik ağaçları vardı. Çitlembik oldukça görkemli bir ağaçtır. O görkemli ağaçların tepesinden inmez, ham meyvelerini toplar (kuş gözü kadar bir meyvesi vardı) patlangıç savaşları yapardık. Ağaç tepelerinde geçen bir çocukluğumuz vardı. Çünkü her yer ağaçtı. İncirler, dutlar, ıhlamurlar her yerde mevcuttu. Ağaçlardan meyve toplayarak geçti çocukluğumuz. Hatta Fulya bostanlarından kütür kütür marul çaldığımızı, kızıl saçlı Arnavut bostancının babalarımızı tanıdığı için buna göz yumduğunu bilirim. Çok değil, 40 sene önceden bahsediyorum. Nişantaşının eteklerindeki Fulyadan bahsediyorum 

 

Uzun yıllar sonra Almanya’da bir üniversitede görev yapan sosyolog bir akrabamız gezi olayları sonrası istanbula gelmiş ve ben onları alıp Emirgan korusuna götürmüştüm. Üç tane birbirinden sarışın kızı (anneleri almandı) korudaki ağaçlara tırmanmaya başlayınca etraftaki İstanbullu çocukların nasıl şaşkınlığa gark olduğuna şahit oldum. O zaman anladım ki Almanya’nın küçük bir üniversite kasabasında doğa ile iç içe büyüyen bu çocuklar ağaca tırmanmayı tıpkı bizim çocukluğumuzdaki gibi bir refleks olarak geliştirmiş, her gördükleri ağaca tırmanmayı öğrenmişlerdi. Onları şaşkın şaşkın izleyen bizim sabiler ise bir iki denemeden sonra bu sevdadan hızla vazgeçtiler. Çünkü onların hayatından ağaç çoktan çıkmıştı. Tıpkı yukarıda ismini zikrettiğim meyvelerin bizim hayatımızdan çıkması gibi. O görkemli çınar ağacının en tepesine çıkan kızların eğlenmesini, onları izleyen etraftaki Türk ebeveynlerin bizi çocuklarına sahip çıkmayan, onları koruyup kollamayan insanlar olarak ayıplayan bakışlarını unutmayacağım. O günlerde Almanya’da büyüyen çocuklar ağaçların tepelinde özgürce oynarken, Türkiye’deki çocuklar birkaç ağaç için sokak ortasında katlediliyordu.  

 

Kuralsız şehirleşmenin en büyük dezavantajlarından biri kuşkusuz şehrin faunasının, florasının ve diğer canlı türlerinin hızla yokolması oluyor. İçtiğimiz su, soluduğumuz hava, yediğimiz yiyecekler, sebzeler, meyveler, herşey hızla değişiyor ve yok oluyor. Tanpınar’ın Beş Şehir kitabında bahsedilen İstanbul’un meşhur sularının kaçı orijinal haliyle varlığını sürdürüyor? Arnavutköy’ün çileğini hatırlayan bugün kaç kişi kaldık, yahut Çengelköy bademini, veya Langa marulunu. Ne Arnavutköy’de bahçe, ne Langa’da bostan, ne de Çengelköy’de tarla kaldı. Hepsini betona tahvil ettik. 

 

Boğazda ve denizlerde durum bundan farklı değil. İki yüz yıl önce Kılıç balığı, Kalkan, Uskumru, Lüfer, Torik, Orkinos vb balıkların bolluğu dışında Boğazdan çıkan istiridyelerin büyüklüğünün Fransa’dakilerden büyük olduğunu not etmiş Hammer. Yengeçleri, Istakozları, midyeleri saymıyorum bile. Bu yaz boğaz kıyılarını basan müsilajı görseydi Hammer ne düşünürdü acaba? 

 

Şehirlerin hızla büyümesi karşısında doğal dengenin bozulması kaçınılmaz. Lakin bu bir kural değil. Şehirler kontrollü ve doğa ile uyumlu bir şekilde de büyüyebilir. Bunun en güzel örneklerini orta Avrupa şehirlerinde görmek mümkün. Nüfusu ve şehirleşmeyi kontrol ederek bu denge gözetilebilirdi. Şehirlerin merkezi alanları imardan muaf tutulabilir, periferilerinde yeşil alanlar yürüme mesafelerinde inşa edilebilirdi. Bunlar yapılmadı. Şimdi artık gelen tepkileri göğüslemek için bir orta Avrupa ülkesinde orta boy bir şehir parkı sayılacak cesamette alanları bile “şehir parkı” “millet bahçesi” gibi etiketlerle pazarlıyorlar. Elbette bunlar iyi niyetli çabalar ama yetersiz. Şehirlerde artık bir zihniyet devrimine, paradigma değişimine ihtiyacımız var. Bugünden yarına yapılabilecek en önemli şeylerden birisi ise yukarıda saydığım sebze, meyve, bitki türlerin en azından geride kalanlarını tespit edip bunları koruma altına almak, yahut bir tohum bankası kurmak olabilir. Bunlar için “bütçe” lakırdısı işitirsem onlara söyleyeceğim tek şey makam araçlarınızı iki üç sene yenilemeyin yeter olacaktır. 

 

Herkese iyi hafta sonları dilerim 

 

İstanbul’un Sokak Köpekleriyle İmtihanı

(Bu yazı 08.01.2022 tarihinde Medyascope.tv haber sitesinde yayınlanmıştır)  

Aralık sonuna doğru Gaziantep’te yaşanan bir olay sonucu sokak köpekleri meselesi yeniden gündeme geldi. Genel olarak sokak hayvanları üzerine bir linç kampanyası başladı. Bu kampanyalarda hep batılı ülkelerin aldığı “tedbir”ler örnek gösterildi, onların hayvansız şehirlerinin güzelliğinden dem vuruldu. İronik biçimde bunları övenler de kendini muhafazakar sayan insanlar oldu. Hatta iş o noktaya geldi ki, bu “muhafazakar” zihin köpek besleyenleri “Beyaz Türk” olarak yaftaladı. Sokak hayvanlarına sahip çıkanlar beyaz Türk, onların itlafını yahut kapatılmasını savunanlar yerli ve milli ayrımı ortaya çıktı. Çelişkili bir şekilde bu “yerli ve milli” zihin referansını batılı yaşam tarzından, hayvansız şehirlerden, köpek itlaf merkezlerinden alıyor. Bugün hala batıda pek çok ülkede sahipsiz bir köpeğin barınaklardaki ömrü üç ila yedi gündür. Sonrasında itlaf edilir. Bu acımasızlık karşısında İstanbul halkının kahir ekseriyeti 200 yıldır çok sert tepkiler göstermiş, sokak hayvanlarına sahip çıkmıştır. Biraz bunun tarihçesi üzerine duralım 

 

Batı İle Yüzleşme ve Sokak Köpekleri 

 

Sanayi devriminin başlangıcında ulaşım ve seyahat imkanları hızla gelişirken kitle turizminin temelleri atılmaya başlandı. 18.yy ve öncesinde İstanbul’da yabancı seyyahlar pek sık görülmezdi. Gelenler daha çok bir elçilik maiyetinde gelir sonra elçiyle birlikte geri dönerdi. Payitaht hayatında batılı insan ve batılı yaşam müphem bir olguydu. Lakin 18-19 yy’dan itibaren gerek politik çalkantılar, gerek askeri yenilgiler, gerek ideolojik tercihlerle ibre batıya daha çok döndü. Eskiden sadece elçilerle gelen yabancılar artık ticaret şirketleriyle ama çoğu zaman bireysel gayretlerle gelmeye başladılar. Bu dönem Avrupa’da moda olan oryantalizm merakı, yazılan seyahatnameler vs bu ilgiyi daha da kırbaçladı. Batılı seyyahlar İstanbul’a geldiklerinde en çok sokak hayvanlarının serbest hayatına şaşırdılar. İstanbul’da belediye ve güvenlik hizmetleri zayıf olduğundan sokak hayvanları geceleri mahalleleri korur, aynı zamanda artıklarla beslenerek bir nevi beledi bir hizmet görmüş olurlardı. Bu köpek çeteleri korudukları mıntıkanın ahalisi tarafından korunup kollanır, yedirilir içirilirdi. Mekruh olduğu için evlere alınmayan ama artan yemeklerle yapılan paparalarla beslenen bu mahlukat esasen bir MERHAMET NESNESİ idi. Ağzı var, dili yok bu mahlukata sahip çıkmak hem sevap sayılır, hem de insanın en temel dürtüsü olan merhamet dürtüsüne konu olurdu. 

 

Ancak batılı seyyahlar şehirlerde başıboş gezen bu hayvanları çok yadırgadı. Zaman zaman şehrin yazılı olmayan kurallarını bilmediklerinden saldırıya uğradılar. Örneğin 1806’da şehre gelen Chateaubriand sokakların ıssızlığına, tekerlekli araçların bulunmayışına ve köpeklerin çokluğuna şaşırmış. 19.yy başında İstanbul sokakları tekinsizliğin mekanlarıydı ve buraların tek bekçisi sokak köpekleriydi. Ziyaretçiler Payitahttaki elçiler aracılığı ile sık sık bu durumu şikayet ettiler. Bununla da kalmadı, Avrupa basınında bu sokak çeteleri sık sık eleştiri konusu oldu. “Geri” bir zihniyetin eseri olan bu sokak nüfusunun bir an önce itlaf edilip şehrin temizlenmesi teklif edildi. Şehrin fiziki yapısı da hızla değişiyordu. Eskiden çıkmaz sokaklarla dolu grift bir dokusu olan şehir yangınlarla gelen yeni iskan hareketleriyle hızla caddelere ve nizami sokaklara kavuştu. Modern belediyecilik anlayışı, zabıta-polis teşkilatı gibi teşkilatlar kurulmaya başlanınca bu mahlukat hızla “işsiz” kaldı. Halk bunlara sahip çıkmaya devam etse de artık “gereklilikleri” tartışılır hale gelmişti. 

 

Lakin alışkanlıklar ve kültür kolay değişmiyor. İlk büyük itlaf hareketi Osmanlı tarihinin “son büyük Monark’ı” II. Mahmut ile başlıyor. Buna daha çok sürgün demek daha doğrudur. II.Mahmut emriyle toplanan köpeklerin Hayırsızada’ya sürgün edildiğini ve kısa süre içinde gelen tepkiler üzerine bu karardan vazgeçildiğini biliyoruz. Mahmut gibi müstebit bir monark’ı bile geri adım atmaya zorlayan kamuoyunun baskısı kadar, “gavur padişah” imajı da etkili olmuş olmalı. 

19. yy’da şehri ziyaret eden Edmondo de Amicis gibi seyyahlar şehirde yaşayan köpekleri iki gruba ayırmış. Ekseriyeti Müslüman olan İstanbul yakasında yaşayan şanslı köpekler ve ekseriyeti gayrı müslim olan Beyoğlu’nda yaşayan şanssız köpekler. İstanbul cihetindeki köpekler şanslıdır çünkü onlara bakılır, oysa Beyoğlu’ndakiler o kadar şanslı değildirler. Yiyecek bulamazlar, sık sık zehirli etle zehirlenirler, hatta kayıkçılar tutulup Beyoğlu’ndan İstanbul cihetine götürüp bırakıldıkları da çok olmuştur.  

 

Tarihimizde 19.yy boyunca irili ufaklı bir çok itlaf hareketi yaşansa da neredeyse uluslararası bir krize sebep olan son büyük sürgün ve itlaf hareketi 1910 yılında yaşanır

 

1910 SÜRGÜNÜ: ZORBALIĞIN KISA TARİHİ 

 

20.yy başında tüm dünyada olduğu gibi 1908 devrimiyle iktidara gelen İttihat-Terakki ekibi hızla militer politikalara yöneldi. Bir yandan Batılılaşmak isteyen ama bir yandan da milliyetçi politikalarla buna direnen ikili bir yapı hep vardı, bu çelişki İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) iktidarında daha da derinleşti. İstanbul’un sokak köpekleri “sorunu”nun çözümü için Paris Pasteur enstitüsü bir teklifle geldi. Enstitü her bir hayvanın mali bir “değeri”nin olduğunu, bunların kürklerinden kemiklerinden vs faydalanarak köpek başına 3 franktan yüzbinlerce frank gelir elde edilebileceğini rapor etti. Lakin köpeklerin itlaf yöntemleri korkunçtu. Gaz odaları, kurşunla infaz vs vs. Önerilen yöntemlerin bazı uygulama fotoğraflarını görmüştüm ve aklıma hemen Autschwichtz görüntüleri geldi. İnsanın cani olarak inşası diğer canlılarla kurduğu ilişkiden geçiyor. Hayvanlar için gaz odası kuranlar insanlar için de kuruyor. 

 

İTC bu fikre sıcak bakmıyor. Oluşacak görüntülerden ve gelecek tepkilerden çekindikleri için olabilir. Onun yerine köpekleri sürgüne-tehcire göndermeyi tercih ediyorlar. Bu deneyimi 1915’de Ermeniler üzerinde de uygulayacak ekip hızla uygulamaya geçiyor. Sokaklardan toplanan yüzbinlerce köpek Hayırsızada’ya sürgüne yollanıyor. Lakin su ve yiyeceği olmayan hayvanlar bir süre sonra birbirlerini yemeye, gece gündüz ulumaya, gelip geçen gemilere çıkmaya çalışıyorlar. Acıyıp onlara yemek götüren insanların gördükleri manzarayı dönemin basınına anlatması ve köpeklerin ulumasının İstanbul’a kadar ulaşması üzerine büyük bir infial oluyor. Meselenin Avrupa basınında da Türklerin barbarca uygulaması diye lanse edilmesiyle (gaz odası önerenler) karardan hızla dönülüyor ama bu uğursuz olay kentin tarihinde büyük bir yara olarak kalıyor. Bugün hala 1910 sürgününde ölen köpekler için Hayırsızada’da bir plaket durur. Adanın adının hayırsıza çıkmasında herhalde bu olayın derin etkisi vardır. 

 

Netice-i kelam hayvana merhamet etmeyen insana da merhamet etmez. Hayvana yapılan, yapılması önerilen, yapılması düşünülen her türlü mezalim dönüp insana da yapılıyor. Gaz odaları, sürgünler vs Sonsöz olarak hayvanların barınaklarda toplanması ile hayırsızadaya sürülmesi arasında teknik olarak hiçbir fark yoktur. Barınak şartları ile cezaevi şartları arasında hiçbir fark yoktur. Folklorumuzun bir parçası olan bu ağzı var dili yok mahlukata bu zulmü yapmayalım.