27 Ağustos 2011 Cumartesi

Fatih'in Kütüphanesi-1

Bir sahaf arkadaşımın çok sevdiğim bir sözü var. Der ki "biz genellikle hayırsız evlatlar sayesinde ekmek yeriz. Onlar babalarının kütüphanelerine bakarak büyümelerine rağmen o kütüphanelerden pek nasiplenmezler ve babaları vefat ettiğinde ilk yaptıkları kütüphaneyi satmak olur. Biz ise eve gittiğimizde kütüphanedeki kitaplara bakarak müteveffanın kalibresini görürüz" 

Gerçekten de bir insanın kütüphanesindeki kitaplara bakarak o insanın kalibresini ölçmek mümkündür. Bu yüzden hiç tanımadığımız ya da az tanıdığımız birisine misafir olursak belki de ilk dikkatimizi çeken kitaplar olur. Kitap üzerinden bir sohbet başladığında lafın nereye gideceği belli olmaz. Hem de karşımızdaki insanı tanımış oluruz. Bir insanın zihnine girmek istiyorsanız onun ne okuduğuna bakmanız gerekir. 

Fatih Osmanlı tarihinde üzerinde en çok tartışılan figürlerden biridir. Birçoğuna göre Fatih sıradan acımasız bir doğu despotudur ki bu fikri destekleyecek pekçok icraatı olmuştur. Geçmiş yazılarımızda bu icraatlardan bazılarına değinmiştik. Ancak bir de şöyle bir gerçek vardır ki Fatih Osmanlı tarihinde yaşadığı çağın ruhunu kavrayabilmiş ender sultanlardan biridir. Bu değerlendirmeyi ilk destekleyecek unsur onun batıdan ressamları getirtip, haram olmasına rağmen resmini yaptırmasıdır. Üstelik bir kere de değil, defalarca! Ancak bu görünen kısmı bir kenara bırakırsak onun zihin dünyasını anlamak açısından kütüphanesine bakmak daha doğru olacaktır. 

Fatihin kütüphanesiyle ilgili iki önemli kaynak vardır. İlki Fatih devrinde yaşamış ve onun Gökçeada valisi olmuş İmrozlu Kritovulos'un yazdığı History of Mehmet the Conqueror adlı eseridir. Bu eser Türkçeye çevrildi. Diğeri ise Julian Raby'nin yazdığı Mehmet the Conqueror Greek Sprictorium adlı eserdir. Bu kitaplardan ilki Mehmet hayattayken yazılmış ve "göz şehadeti" temel alınmıştır. Diğeri ise Oxford Üniversitesinde Doğu Enstitüsü yöneticisi yıllarca araştırmalar yapan değerli bir bilim insanına ait. 

Her iki kaynaktan öğrendiğimize göre Fatih özellikle 1465 yılında seferlerine ara verip yaklaşık bir yıl kadar yeni yaptırdığı Topkapı Sarayında yoğun bir entelektüel faaliyete geçer. Bunlardan en belirgin olanı Batlamyus'un (İskenderiyeli Cladius Ptolemios) MS II. yy da yazdığı Geografia adlı coğrafya eserini Türkçeye çevirtmesidir. Bu eseri çevirtmek için Trabzonlu Rum bilgin- ki kendisi aynı zamanda Fatih'in sadrazamı Mahmut Paşanın kuzeniydi- Georgios Amiroutzes'i saraya çağırtır. Kritovulos!a göre aynı zamanda bu bilginden fizik, din, matematik, stoacılık (Felsefe) dersleri aldı. Kritovulos şöyle yazar: "Ona sarayda uygun bir görev verdi ve sık sık huzura kabul etti. Ona eskilerin öğretileri, ve felsefi meseleler, bunlarla ilgili tartışmalar ve çözümlerle ilgili sorular soruyordu"  Amiroutzes Batlamyus'un kitabını çevirdi ve kitaptaki parçalar halinde yer alan haritaları birleştirerek Fatihe sundu. Fatihin tüm yaz boyunca bu eseri incelediği ve eserin Arapça çevirisinin yapılarak çoğaltılması için Amiroutzes'e yüklü miktarda para verdiğini Kritovulos'tan öğreniyoruz. 

Yine aynı sene Batlamyus'un diğer bir eseri olan Almagest'i çevirmesi için Trabzon'dan gelme bir Giritli olan Georgios Trapezuntios'u İstanbul'a davet etti. Trapezintios Roma'dan himayesinde çalıştığı kardinalin özel izniyle İstanbul'a geldi ve burada bir yıl kalarak eseri Yunancadan Latinceye çevirdi. Galata'ya yerleşen bilgin 25 Şubat 1466 yılında sultana yazdığı mektupla çeviriyi bitirdiğini müjdeliyordu. Elbette sadece çeviri yapmamış Sultanla din, Roma'daki sosyal hayat, felsefe gibi birçok konuda sohbet etmiştir. Hatta Fatihin iki dini birleştirerek Doğunun ve Batının tek hakimi olması gerektiği yönünde teşvik eder ve yüreklendirir. Ona göre İslamiyet ve Hristiyanlık öz olarak aynıdır ve bu dinleri ancak güçlü bir hükümdar birleştirebilir. O da Fatihtir. Bu konuyla ilgili  Franz Babinger'in Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı adlı kitabında yer alan bir mektubunda şu görüşleri dile getiriyor: 
"Romalıların meşru imparatoru olduğunuzdan kimse şüphe duymasın. Çünkü Roma İmparatorluğunun başkentini elinde bulunduran kişi meşru imparatordur. Roma İmparatorluğunun başkenti de Konstantinopolis'tir. Bu nedenle bu şehir kimin elindeyse imparator odur. Ama siz bu tahtı kılıcınız sayesinde insanlardan değil tanrıdan aldınız. Dolayısıyla Romalıların meşru imparatoru sizsiniz. Romalıların imparatoru olan kişi, aynı zamanda tüm yeryüzünün imparatorudur."

Trapezintios bu mektuplar yüzünden Roma'ya döndüğünde tutuklanarak 4 ay cezaevinde kalır. Ancak daha önce ders verdiği Papa'nın affıyla serbest bırakılır. 

Gelecek yazımızda Fatihin kütüphanesini inceleyerek onun zihin haritasını çıkarmaya devam edeceğiz...

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Ayasofya Yazıları 2: İlk Açıköğretim Fakültesi

İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı Mimarisinde boyut fikri çok gelişmiş, adeta bir sıçrama yaşanmıştır. Bunda elbette Ayasofya'nın büyük etkisi vardır. Daha önce zaptedilen Bursa, İznik gibi yerlerde yapılan cami ve külliyeler mütevazi sayılabilecek ölçektedirler. Fetihten sonra ise peşpeşe yapılan külliyeler bugünkü paradigma ile algılamak için örnek olsun, birer uydu kent büyüklüğünde idi. Merkezde bulunan cami nedeniyle bu yapı toplulukları hep birer dini mekan olarak algılansa da, aslında bu külliyeler, sosyal amaçlı yapı topluluklarıydı. Örneğin Fatih Külliyesinde hastaneden tutun, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimine denk düşecek medreseler, kütüphaneler, imaretler, pansiyonlar, çarşılar yer alır. Aynı şey Süleymaniye külliyesi için de geçerlidir. Dolayısıyla bu külliyeler sosyal hayatın da merkezi idi.

Külliyelerin temel işlevi eğitimdi. Bu amaçla her külliyede mutlaka bir kütüphane yer alır, bu kütüphanelerde sanıldığının aksine sadece dini eserler yer almaz, bunun dışında matematikten felsefeye, geometriden sosyolojiye dek birçok konuda kitaplar bulunurdu. Bu konuyla ilgili aşağıda vereceğim bazı rakamlar ilham verici olacaktır.

Fetihten sonra ilk yapılan işlerden biri, bir kilise ve manastır olarak dizayn edilen Ayasofya'yı külliye kimliğine kavuşturmak olmuştur. Bu amaçla Fatih Ayasofya'nın hemen yan tarafına bir medrese yaptırır. Bu medrese uzun yüzyıllar boyunca devlete hukuk, mülkiye, din adamı, asker ve sanatçı yetiştirmiştir. Defalarca onarılıp elden geçirilen bu yapı 1934 yılında Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi kararından sonra yıktırılmıştır!
(Günümüze ulaşamayan Ayasofya Medresesi)

Ancak Ayasofya'yı diğer yapılardan ayrıcalıklı kılan, onun bizatihi ana mekanının (Naos) bir eğitim alanı, dershane olarak kullanılmasıdır. Daha önce de belirttiğim gibi Ayasofya başlangıcından itibaren bir külliye olarak değil, bir kilise olarak tasarlandığı için bir külliyenin olmazsa olmaz işlevi olan eğitim alanları bu yapıda bizzat caminin içine taşınmıştır. Yani caminin içine dershaneler ve bir de kütüphane kurulmuştur. Bu dershaneler ve kütüphane ibadete gelen, gelmeyen herkese açıktır ve bizzat namaz kılınan mekanda yer alır.
(1. Mahmut Kütüphanesinin Girişi- Ziyarete Kapalı)

Önce kütüphaneden başlayalım. Müzeye girdiğimiz zaman ana mekanın sağ tarafında yer alan yan nef üzerinde, bugün boş bulunan kütüphane kısmı yer alır. 1740 yılında inşa edilen bu kütüphane Osmanlı Padişahları içinde en fazla okul ve çeşme yaptıranlardan biri olan Sultan 1. Mahmut tarafından yaptırılmıştır. Kütüphanedeki kitaplar 1968 yılında Süleymaniye Kütüphanesine nakledilmiştir. Bu nakil sırasında çıkarılan envantere göre:

Toplam kitap sayısı:              8736
Din                                      4356
Edebiyat                              1261
Felsefe                                  800
Filoloji                                   621
Doğa Bilimleri ve Matematik  561
Tarih                                     506
Uygulamalı Bilimler                413
Toplum Bilimleri                    127
Genel                                     84
Güzel Sanatlar                       15
Tasnif Dışı                             42

Bu paha biçilmez kültür hazinesi yüzyıllar boyunca çeşitli hırsızlıklar, yağmalamalara maruz kalsa da önemli bir kısmı halen ayakta ve sağlamdır. Bu eserlerin an kısa zamanda ait oldukları yere, Ayasofya'ya geri getirilmesi en doğru tercih olacaktır.
(Kütüphanenin demir kapı tokmağında "ya fettah" yazıyor. Fetihle elde edilen anlamına geliyor)

Peki bu kütüphaneden kimler yararlanıyordu? Elbette caminin içinde ders gören öğrenciler, yani cemaat! Ayasofya'ya girdiğimiz zaman sağda solda karşımıza çıkan ahşap çitlerle çevrilmiş alanlarla karşılaşırız. Bu alanların genel adı maksure'dir. Ancak Ayasofya'daki maksureler aynı zamanda dershane işlevi görürdü. Namaz vakitleri dışında ana mekanda yer alan 11 adet maksurede sürekli dersler ve sohbetler yapılırdı. Bu maksurelerde her tarikattan bir eğitmen her konuda dersler verebilirdi. Doğal olarak bu dersler din ağırlıklıydı. Dileyen dilediği dersi, dilediği eğitmenden alabilir, ya da bu konuların dışında meraklara sahip olanlar kütüphanede yukarıda adı geçen konularda okuyabilir, araştırma yapabilirdi. Bu maksurelerin en büyüğü 42 en küçüğü ise 16 kişi alabilecek kapasitedeydi.
(Maksureler)

Sözün özü Ayasofya bir nevii açık öğretim fakültesi gibi çalışan bir mekandı. Öğrencilerse seçmeli ders esasına göre ders alabilirdi. Devam zorunluluğu da yoktu. Bir dersten sıkılan hemen yandaki maksureye geçip sararsa konuyu dinler, sarmazsa diğer maksureye geçebilirdi.

Ayasofya dışında hiçbir mabette kütüphanesi ve ayrı ayrı "dershaneleri" ile böyle bir organizasyon görülmez.


8 Ağustos 2011 Pazartesi

Ayasofya Yazıları: Vaftizhane'de Yatan Halifeler

Vaftiz kelime anlamıyla "suya batırmak, yıkamak" anlamlarına gelen Yunanca βαπτίζω (vaptizo) sözcüğünden türemiştir. Farsça'dan Türkçe'ye geçen abdest sözcüğü ile Yunanca'dan diğer dillere geçen vaptismos sözcüğü arasında büyük benzerlik vardır. Kökeni Akilleus'un annesi Thetis tarafından topuklarından tutularak Stxy ırmağında yıkanmasına kadar götürülebilir. Akilleus bu nedenle yarı-tanrı ve ölümsüz olmuştur. Ta ki Paris tarafından suya değmeyen tek topuğundan vuruluncaya dek!


Vaftiz törenleri ise Hristiyanlığa özgü bir "dine kabul" özelliği taşır. Doğduktan kısa bir süre sonra bebeğin alnını ıslatarak ya da tüm vücudunu suya batırarak icra edilen bir arınma ve "yeniden doğuş" törenidir. Hristiyan mitolojisinde İsa'nın 27 yaşındayken Şeria nehrinde Vaftizci Yahya tarafından Vaftiz edilmesi bu nedenle büyük önem taşır. 


 (İsa'nın Yahya Tarafından Vaftiz Edilişi- Piero Della Francesca- 1449)

(İsa'nın Vaftiz Edildiğine İnanılan Şeria Irmağındaki Arkeolojik Alan)

Bugün gördüğümüz Ayasofya Kilisesi 537 yılında tamamlandığında Hristiyan dünyasının en büyük mabedi olarak inşa edilmişti. Bu kilisenin hemen yan tarafında yer alan Vaftizhane binası ise büyük olasılıkla bugün gördüğümüz üçüncü Ayasofya binasından önce yok olan ve bugün bahçede kalıntılarını gördüğümüz ikinci Ayasofya Kilisesinden arta kalan bir yapıdır. İnşaat tekniği ile bugünkü Ayasofya'dan 100 yıl önce inşa edildiği sanılmaktadır. Ana bina 1475 yaşında, vaftizhane kısmı ise yaklaşık 1600 yaşındadır! 

Bu vaftizhane kısmı ve hemen yan tarafında yer alan dört türbede Osmanlı hanedanından toplam 146 mezar yer almaktadır. Vaftizhane haricindeki dört türbenin ikisi (II. Selim ve Şehzadeler Türbesi) Mimar Sinan'ın eseridir. Diğer iki türbe binası ise (III. Murat ve III. Mehmet Türbeleri) Sinan'ın öğrencisi Dalgıç Mehmet Ağa ve Mimar Davut Ağa'nın eserleridir. 

(Sinan'ın Eseri 2. Selim Türbesinin İçi)

Osmanlı hanedanı açısından Ayasofya çok önemlidir ve başka hiçbir mabede tanınmayan özellikleri burada görebiliriz. Örneğin burada türbe yapılarının içinde yer alan 146 mezarın dışında bir hazire görülmez. Diğer tüm   camilerde bir açık mezarlık vardır ve hala buralara insanlar bakanlar kurulu kararıyla defnedilirken Ayasofya bu işlemden muaf tutulmuş ve sadece Hanedan üyeleri buraya defnedilmiştir. 

Peki nasıl oluyor da Hristiyanlar için yeniden doğuşu temsil eden Vaftizhane binası her ikisi de "deli" lakabıyla anılan iki Osmanlı sultanına mezar odası oluyor? Osmanlı'da teamül gereği ölmeden önce tahttan indirilen (azledilen ya da katledilen) hiçbir padişaha türbe yapılmamıştır. Vuslata ulaşamamış bu sultanlardan Genç Osman katledildikten sonra babası 1. Ahmet'in, 2. Abdülhamit ve Abdülaziz dedeleri 2. Mahmut'un, 3. Selim yine babası 3. Mustafa'nın yanına defnedilmiştir. İşte fetihten sonra 2 yüzyıl kadar yağ deposu olarak kullanılan vaftizhane de bizzat şeyhülislam fetvasıyla tahttan indirildikten 16 yıl sonra vefat eden sultan 1. Mustafa için alelacele türbe haline getirilmiştir. Vaftizhanenin duvarları yıkılarak onlarca ton ağırlığındaki som mermerden vaftiz kurnası Atrium kısmına kaldırılmıştır. Ayrıca türbe kısmındaki Vaftizci Yahya fresklerinin de sıvalarla kapatıldığı sanılır.  Has Bahçeden (Topkapı Sarayı) getirilen toprakla burası doldurularak türbeye çevrilmiştir.


(Vaftizhaneden çıkarılan devasa vaftiz kurnası. İçine girebilmek için merdivenleri de var)

Şeyhülislam fetvasıyla azledilen ilk padişah Sultan 1. Mustafa'dır. Ancak Deli lakabıyla anılan 1. İbrahim'in sonu daha da vahim olmuş ve amcasından farklı olarak Şeyhülislam fetvasıyla tahttan indirilmekle kalmamış, aynı zamanda katledilmiştir. Bilindiği gibi Osmanlı Padişahları aynı zamanda İslam coğrafyasının halifesi sıfatını da taşırlar. Her ikisi de yarı "deli" sayılan bu iki "şeyhülislamzede" halife-padişah diğer tüm "düşük" padişahlar gibi kendileri için ayrıca bir türbe yapılması gereği düşünülmeden alelacele Ayasofya'nın vaftizhanesine gömüldüler. Yanlarında bir takım şehzadeler onlara eşlik ediyor. 
Son bir not: Evliya Çelebi meşhur seyahatlerine çıkmazdan evvel vaftizhanede türbedarlık yapardı.


(1. İbrahim ve amcası 1. Mustafa'nın makamları- Vaftizhanenin içi)

Yaklaşık 50 yıldır kapalı olan türbeler geçen sene güzel bir restorasyondan geçirilerek yeniden ziyarete açıldı. Emeği geçen herkese, özellikle Ayasofya Müzesi müdürü Haluk Dursun'a teşekkür etmek gerekir.