Ayasofya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayasofya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2012 Perşembe

Ayasofya Müzesinde Bir Mozaiğin Yeniden Doğuşu

Ayasofya'nın yeniden ibadete açılması mevzuu milliyetçi- muhafazakar kesimin Türkiye'de gündemi belirlemek için sık sık başvurduğu gündem maddelerinden biridir. Kitlesiyle mesafesi açılanın, kitlesinin ortalama "heyheylenme" konularına sarılması, kaçınılmaz olarak bu temcit pilavlarının ısıtılması sonucunu doğuruyor. Geçtiğimiz aylarda da buna benzer bir kampanya olmuş, neyse ki gündemi sık sık değişen güzel yurdumda, üç vakitten fazla gündemde kalamayan konularından biri olarak, bir başka baharın eylem takvimine havale edilmiştir. Amacım konu gündemden düşmüşken Ayasofya'nın neden müze olarak kalması gerektiği üzerine bir yazı yazmak değil. Yazımın esas konusu Dünya Sanat Tarihinin en kıymetli mozaiklerini barındıran Ayasofya'da 1940'lı yıllarda yapılan bir restorasyon sonucunda ortaya çıkan devasa bir mozaiğin hikayesini anlatmak.
Ayasofya'nın imparator kapısının hemen üzerinde yer alan ve günümüze dek oldukça sağlam bir şekilde ulaşan Sunu Mozaiğinden bahsediyorum. Bu mozaik 1453 yılından 1849 yılına dek yaklaşık 400 yıl boyunca derin bir sessizliğe gömülmüştü.
1849 yılında, Osmanlı Padişahları içinde, belki de, vizyonu en geniş Sultanlardan biri olan Abdülmecit'in emriyle Ayasofya'da çok kapsamlı bir restorasyon faaliyetine başlanır. Restorasyonu yürüten Guiseppe ve Gaspar Fossatti adında iki mimar'dır. Bu yetenekli İtalyan biraderler Sen Petersburg'dan "Saray Mimarı" ünvanıyla İstanbul'a yollanmış ve Grand Rue de Pera'da, bugün hala kullanılan Rus Elçilik Sarayını inşa ederek İstanbul'da büyük şöhret kazanmışlardı. Sultan Abdülmecit'de Fossatti'leri Ayasofya Caminin restorasyonu işine memur etmiştir. Fossatti kardeşler, Ayasofya'da çok geniş bir restorasyon ve onarım işine girişirler. En son Mimar Sinan tarafından yapılan kapsamlı restorasyondan beri 300 yıl geçmiş ve Ayasofya epey hırpalanmıştı. Fossatti'ler Ayasofya'nın sadece yapısal sorunlarıyla ilgilenmekle kalmamışlar, aynı zamanda iyi birer Ressam olan biraderler Ayasofya duvarlarının içinde gizlenen onlarca mozaiği gün yüzüne çıkartarak temizlik ve bakımlarını gerçekleştirmişlerdir. Bu işlemler bittikten sonra Sultan Abdülmecit'i Mabet'e davet ederek gün ışığına çıkarılan mozaikleri göstermişler, güzel sanatlara çok düşkün olan Sultan Mecit mozaikleri büyük bir hayranlıkla izleyerek şu cümleleri sarfetmiştir: "Şimdi kapatabilirsiniz. Kimbilir bir daha ne vakit açılacaktır?" Fossatti kardeşler, Sultan'a bir jest olarak restorasyonlar sırasında dökülen mozaik parçalarıyla dizdikleri bir Abdülmecit Tuğrası hediye ederler. Bu Osmanlı Tarihindeki ilk ve tek mozaik tuğradır ve Bizans'ın altın varaklı mozaikleriyle yapılmıştır. Bu mozaik halen Ayasofya'da sergilenir.
Fossatti restorasyonu sırasında Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yapılan dünyanın en büyük hat levhaları da mabedin 8 köşesine asılır. Bu nefis hatlar hala gözümüzün pasını silmeye devam etmektedir. 
 Sultan Mecit'in "kim bilir ne zaman açılacaktır?" sorusunun cevabı 84 yıl sonra verilir ve Mustafa Kemal'in yerinde bir tasarrufu ile burası müzeye çevrilir. Müze olması ile birlikte birçok olumsuzluk ve nobranlık yaşanmakla birlikte (örneğin cami iken kullanılan paha biçilmez yer halılarının Trakya bölgesindeki camilere dağıtılarak yok olması gibi) Ayasofya'nın içinde paha biçilmez güzellikteki mozaiklerin ortaya çıkması bakımından son derece olumlu sonuçlar doğurmuştur. Thomas Whittemore öncülüğünde kurulan Dumbarton Oaks Vakfı ve Amerikan Bizans Araştırmaları Enstitüsü, çok kapsamlı bir restorasyon işine girişerek bu olağanüstü sanat eserlerini ortaya çıkarmıştır. Thomas Whittemore ve ekibinin ortaya çıkardığı bu mozaiklerden biri de Sunu Mozaiğidir. 
Sunu Mozaiği İmparator Kapısının hemen üzerinde yer alır. Mozaiğin sol tarafında şehrin kurucusu Büyük Konstantin elinde şehrin bir maketini, sağ tarafında ise Ayasofya'nın banisi Büyük Jüstinyanus elinde Ayasofya'nın maketi ile mozaiğin merkezinde yer alan Meryem ve çocuk İsa'dan şefaat dilerler. 1100 yıl önce yapılan bu mozaik halen dün yapılmış gibi tertemiz durumdadır. Geçtiğimiz günlerde İnternette tesadüfen elime geçen ve 1940'lı yıllarda bu mozaiğin restorasyonu sırasında çekilmiş olan fotoğraflarda mozaiğin nasıl yavaş yavaş gün ışığına çıktığına şahit oluyoruz. Muhtemelen Thomas Whittemore ekibinin çektiği bu fotoğraflar yüzyıllarca gün ışığı görmemiş bu olağanüstü sanat yapıtının yeniden doğuşunu müjdeliyor. 
 Üstteki gravür bizzat Fossattiler tarafından Restorasyondan hemen sonra yapılmış ve Sultan'ın inayetiyle Londra'da basılmış bir katoloğa aittir. Sunu mozaiğinin olduğu koridoru tasvir ediyor. Yıl 1850
 Üstteki fotoğrafta Thomas Whittemore ve ekibinin restorasyona başladığını görüyoruz.








İmparator kapısından Sunu Mozaiğinin günümüzdeki hali. 

(bu yazıyı yazmama vesile olan Ozan Sağsöz'e teşekkürlerimle)

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Ayasofya Yazıları 2: İlk Açıköğretim Fakültesi

İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı Mimarisinde boyut fikri çok gelişmiş, adeta bir sıçrama yaşanmıştır. Bunda elbette Ayasofya'nın büyük etkisi vardır. Daha önce zaptedilen Bursa, İznik gibi yerlerde yapılan cami ve külliyeler mütevazi sayılabilecek ölçektedirler. Fetihten sonra ise peşpeşe yapılan külliyeler bugünkü paradigma ile algılamak için örnek olsun, birer uydu kent büyüklüğünde idi. Merkezde bulunan cami nedeniyle bu yapı toplulukları hep birer dini mekan olarak algılansa da, aslında bu külliyeler, sosyal amaçlı yapı topluluklarıydı. Örneğin Fatih Külliyesinde hastaneden tutun, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimine denk düşecek medreseler, kütüphaneler, imaretler, pansiyonlar, çarşılar yer alır. Aynı şey Süleymaniye külliyesi için de geçerlidir. Dolayısıyla bu külliyeler sosyal hayatın da merkezi idi.

Külliyelerin temel işlevi eğitimdi. Bu amaçla her külliyede mutlaka bir kütüphane yer alır, bu kütüphanelerde sanıldığının aksine sadece dini eserler yer almaz, bunun dışında matematikten felsefeye, geometriden sosyolojiye dek birçok konuda kitaplar bulunurdu. Bu konuyla ilgili aşağıda vereceğim bazı rakamlar ilham verici olacaktır.

Fetihten sonra ilk yapılan işlerden biri, bir kilise ve manastır olarak dizayn edilen Ayasofya'yı külliye kimliğine kavuşturmak olmuştur. Bu amaçla Fatih Ayasofya'nın hemen yan tarafına bir medrese yaptırır. Bu medrese uzun yüzyıllar boyunca devlete hukuk, mülkiye, din adamı, asker ve sanatçı yetiştirmiştir. Defalarca onarılıp elden geçirilen bu yapı 1934 yılında Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi kararından sonra yıktırılmıştır!
(Günümüze ulaşamayan Ayasofya Medresesi)

Ancak Ayasofya'yı diğer yapılardan ayrıcalıklı kılan, onun bizatihi ana mekanının (Naos) bir eğitim alanı, dershane olarak kullanılmasıdır. Daha önce de belirttiğim gibi Ayasofya başlangıcından itibaren bir külliye olarak değil, bir kilise olarak tasarlandığı için bir külliyenin olmazsa olmaz işlevi olan eğitim alanları bu yapıda bizzat caminin içine taşınmıştır. Yani caminin içine dershaneler ve bir de kütüphane kurulmuştur. Bu dershaneler ve kütüphane ibadete gelen, gelmeyen herkese açıktır ve bizzat namaz kılınan mekanda yer alır.
(1. Mahmut Kütüphanesinin Girişi- Ziyarete Kapalı)

Önce kütüphaneden başlayalım. Müzeye girdiğimiz zaman ana mekanın sağ tarafında yer alan yan nef üzerinde, bugün boş bulunan kütüphane kısmı yer alır. 1740 yılında inşa edilen bu kütüphane Osmanlı Padişahları içinde en fazla okul ve çeşme yaptıranlardan biri olan Sultan 1. Mahmut tarafından yaptırılmıştır. Kütüphanedeki kitaplar 1968 yılında Süleymaniye Kütüphanesine nakledilmiştir. Bu nakil sırasında çıkarılan envantere göre:

Toplam kitap sayısı:              8736
Din                                      4356
Edebiyat                              1261
Felsefe                                  800
Filoloji                                   621
Doğa Bilimleri ve Matematik  561
Tarih                                     506
Uygulamalı Bilimler                413
Toplum Bilimleri                    127
Genel                                     84
Güzel Sanatlar                       15
Tasnif Dışı                             42

Bu paha biçilmez kültür hazinesi yüzyıllar boyunca çeşitli hırsızlıklar, yağmalamalara maruz kalsa da önemli bir kısmı halen ayakta ve sağlamdır. Bu eserlerin an kısa zamanda ait oldukları yere, Ayasofya'ya geri getirilmesi en doğru tercih olacaktır.
(Kütüphanenin demir kapı tokmağında "ya fettah" yazıyor. Fetihle elde edilen anlamına geliyor)

Peki bu kütüphaneden kimler yararlanıyordu? Elbette caminin içinde ders gören öğrenciler, yani cemaat! Ayasofya'ya girdiğimiz zaman sağda solda karşımıza çıkan ahşap çitlerle çevrilmiş alanlarla karşılaşırız. Bu alanların genel adı maksure'dir. Ancak Ayasofya'daki maksureler aynı zamanda dershane işlevi görürdü. Namaz vakitleri dışında ana mekanda yer alan 11 adet maksurede sürekli dersler ve sohbetler yapılırdı. Bu maksurelerde her tarikattan bir eğitmen her konuda dersler verebilirdi. Doğal olarak bu dersler din ağırlıklıydı. Dileyen dilediği dersi, dilediği eğitmenden alabilir, ya da bu konuların dışında meraklara sahip olanlar kütüphanede yukarıda adı geçen konularda okuyabilir, araştırma yapabilirdi. Bu maksurelerin en büyüğü 42 en küçüğü ise 16 kişi alabilecek kapasitedeydi.
(Maksureler)

Sözün özü Ayasofya bir nevii açık öğretim fakültesi gibi çalışan bir mekandı. Öğrencilerse seçmeli ders esasına göre ders alabilirdi. Devam zorunluluğu da yoktu. Bir dersten sıkılan hemen yandaki maksureye geçip sararsa konuyu dinler, sarmazsa diğer maksureye geçebilirdi.

Ayasofya dışında hiçbir mabette kütüphanesi ve ayrı ayrı "dershaneleri" ile böyle bir organizasyon görülmez.


8 Ağustos 2011 Pazartesi

Ayasofya Yazıları: Vaftizhane'de Yatan Halifeler

Vaftiz kelime anlamıyla "suya batırmak, yıkamak" anlamlarına gelen Yunanca βαπτίζω (vaptizo) sözcüğünden türemiştir. Farsça'dan Türkçe'ye geçen abdest sözcüğü ile Yunanca'dan diğer dillere geçen vaptismos sözcüğü arasında büyük benzerlik vardır. Kökeni Akilleus'un annesi Thetis tarafından topuklarından tutularak Stxy ırmağında yıkanmasına kadar götürülebilir. Akilleus bu nedenle yarı-tanrı ve ölümsüz olmuştur. Ta ki Paris tarafından suya değmeyen tek topuğundan vuruluncaya dek!


Vaftiz törenleri ise Hristiyanlığa özgü bir "dine kabul" özelliği taşır. Doğduktan kısa bir süre sonra bebeğin alnını ıslatarak ya da tüm vücudunu suya batırarak icra edilen bir arınma ve "yeniden doğuş" törenidir. Hristiyan mitolojisinde İsa'nın 27 yaşındayken Şeria nehrinde Vaftizci Yahya tarafından Vaftiz edilmesi bu nedenle büyük önem taşır. 


 (İsa'nın Yahya Tarafından Vaftiz Edilişi- Piero Della Francesca- 1449)

(İsa'nın Vaftiz Edildiğine İnanılan Şeria Irmağındaki Arkeolojik Alan)

Bugün gördüğümüz Ayasofya Kilisesi 537 yılında tamamlandığında Hristiyan dünyasının en büyük mabedi olarak inşa edilmişti. Bu kilisenin hemen yan tarafında yer alan Vaftizhane binası ise büyük olasılıkla bugün gördüğümüz üçüncü Ayasofya binasından önce yok olan ve bugün bahçede kalıntılarını gördüğümüz ikinci Ayasofya Kilisesinden arta kalan bir yapıdır. İnşaat tekniği ile bugünkü Ayasofya'dan 100 yıl önce inşa edildiği sanılmaktadır. Ana bina 1475 yaşında, vaftizhane kısmı ise yaklaşık 1600 yaşındadır! 

Bu vaftizhane kısmı ve hemen yan tarafında yer alan dört türbede Osmanlı hanedanından toplam 146 mezar yer almaktadır. Vaftizhane haricindeki dört türbenin ikisi (II. Selim ve Şehzadeler Türbesi) Mimar Sinan'ın eseridir. Diğer iki türbe binası ise (III. Murat ve III. Mehmet Türbeleri) Sinan'ın öğrencisi Dalgıç Mehmet Ağa ve Mimar Davut Ağa'nın eserleridir. 

(Sinan'ın Eseri 2. Selim Türbesinin İçi)

Osmanlı hanedanı açısından Ayasofya çok önemlidir ve başka hiçbir mabede tanınmayan özellikleri burada görebiliriz. Örneğin burada türbe yapılarının içinde yer alan 146 mezarın dışında bir hazire görülmez. Diğer tüm   camilerde bir açık mezarlık vardır ve hala buralara insanlar bakanlar kurulu kararıyla defnedilirken Ayasofya bu işlemden muaf tutulmuş ve sadece Hanedan üyeleri buraya defnedilmiştir. 

Peki nasıl oluyor da Hristiyanlar için yeniden doğuşu temsil eden Vaftizhane binası her ikisi de "deli" lakabıyla anılan iki Osmanlı sultanına mezar odası oluyor? Osmanlı'da teamül gereği ölmeden önce tahttan indirilen (azledilen ya da katledilen) hiçbir padişaha türbe yapılmamıştır. Vuslata ulaşamamış bu sultanlardan Genç Osman katledildikten sonra babası 1. Ahmet'in, 2. Abdülhamit ve Abdülaziz dedeleri 2. Mahmut'un, 3. Selim yine babası 3. Mustafa'nın yanına defnedilmiştir. İşte fetihten sonra 2 yüzyıl kadar yağ deposu olarak kullanılan vaftizhane de bizzat şeyhülislam fetvasıyla tahttan indirildikten 16 yıl sonra vefat eden sultan 1. Mustafa için alelacele türbe haline getirilmiştir. Vaftizhanenin duvarları yıkılarak onlarca ton ağırlığındaki som mermerden vaftiz kurnası Atrium kısmına kaldırılmıştır. Ayrıca türbe kısmındaki Vaftizci Yahya fresklerinin de sıvalarla kapatıldığı sanılır.  Has Bahçeden (Topkapı Sarayı) getirilen toprakla burası doldurularak türbeye çevrilmiştir.


(Vaftizhaneden çıkarılan devasa vaftiz kurnası. İçine girebilmek için merdivenleri de var)

Şeyhülislam fetvasıyla azledilen ilk padişah Sultan 1. Mustafa'dır. Ancak Deli lakabıyla anılan 1. İbrahim'in sonu daha da vahim olmuş ve amcasından farklı olarak Şeyhülislam fetvasıyla tahttan indirilmekle kalmamış, aynı zamanda katledilmiştir. Bilindiği gibi Osmanlı Padişahları aynı zamanda İslam coğrafyasının halifesi sıfatını da taşırlar. Her ikisi de yarı "deli" sayılan bu iki "şeyhülislamzede" halife-padişah diğer tüm "düşük" padişahlar gibi kendileri için ayrıca bir türbe yapılması gereği düşünülmeden alelacele Ayasofya'nın vaftizhanesine gömüldüler. Yanlarında bir takım şehzadeler onlara eşlik ediyor. 
Son bir not: Evliya Çelebi meşhur seyahatlerine çıkmazdan evvel vaftizhanede türbedarlık yapardı.


(1. İbrahim ve amcası 1. Mustafa'nın makamları- Vaftizhanenin içi)

Yaklaşık 50 yıldır kapalı olan türbeler geçen sene güzel bir restorasyondan geçirilerek yeniden ziyarete açıldı. Emeği geçen herkese, özellikle Ayasofya Müzesi müdürü Haluk Dursun'a teşekkür etmek gerekir.