30 Eylül 2012 Pazar

Hayvan Hakları Yasası ve İstanbul'un Gündelik Yaşamında Sokak Köpeklerinin Yeri

Çok değil, bundan birkaç yıl önce Beyoğlu cenahında elinde asası, omuzunda halıları ve kilimleri ve peşinde kelimenin gerçek manasıyla bir köpek sürüsü ile İstiklal Caddesini ve ara sokakları arşınlayan Halıcı Osman nam bir şahsiyet var idi. Halıcı Osman diğer pekçok benzeri gibi bir süre sonra köpekleri ile birlikte "kırklara karıştı" ve ortadan yitip gitti. Ancak kendi gitse de namı yadigar kaldı. "Kardeşin duymaz, eloğlu duyar" misali bu avucumuzdan kayıp giden şehir dervişini bir Fransız sosyolog kitaplaştırdı ve "İstanbul'un Köpekleri" adında bir kitap peydahladı..! Catherine Pinguet adındaki bu kadıncağız, 12 yıl Cihangir'de yaşarken, gönül gözü bizden daha açık olacak ki, Halıcı Osman ve köpeklerinden yola çıkarak bu şehirde evcil hayvanlar ile insanlar arasındaki sosyolojik ve psikolojik bağı irdelemiş, kurcalamış. Tam da bugünlerde gündeme gelen ve tüm hayvan severlerin karşı çıktığı, "Hayvan Hakları Koruma Kanunu"nda yapılması düşünülen değişiklik ile bu şehrin kültüründe evcil hayvanların yerini bir hatırlayalım.
Merhamet ve Modenizm
20 yy.a kadar batıdan gelen tüm seyyahlar ağız birliği etmişçesine İstanbul'da sokak hayvanlarının özellikle de köpeklerin çokluğundan şaşkınlıkla bahsederler. 1655 yılında İstanbul'u ziyaret eden Fransız Seyyah Jean de Thevenot, seyyahatnamesinde halkın köpekleri nasıl koruduğunu, hatta bazı zenginlerin bu hayvanlara bakılması için nasıl vasiyet yoluyla para bağışladığını anlatır. Ancak en yoğun şaşkınlık 19. yy dan sonra gelenlerde görülüyor. Çünkü modern hayat ile birlikte artık köpekler ve diğer hayvanlar bir "sorun" olarak algılanıyor idi . Sanayi devriminden sonra batılı başkentlerde peşpeşe çıkan yasalarla sokak hayvanları önce barınaklara toplanıyor sonra da itlaf ediliyor. 1850'lerden sonra örneğin Paris'te bir tane bile sahipsiz sokak hayvanı bırakılmıyor. Bu sebeple doğuya seyahat eden yabancılar bugün dahi sahipsiz sokak hayvanlarını gördükçe çok şaşırıyorlar. 
 19.yy'da İstanbul'da Yaşamış Velilerden Köpekçi Hasan Baba ve "Müritleri"

Ancak yabancıların anlayamadığı bu hayvanların şehir hayatında oynadıkları roldü. Bir kere bu hayvanlar belediyenin henüz çöpleri toplamadığı dönemlerde doğal bir çöp öğütücü işlevi görüyor ve çöplerden beslenerek bunların birikmesini engelliyordu. İkincisi henüz güvenlik hizmetlerinin yeterince örgütlü olmadığı bu çağda her mahallenin bir köpek sürüsü vardı ve her sürünün bir lideri bulunurdu. Bu sürü mahalleye yabancı birinin girmesini cebren engellerdi. Bir diğer ilginç yan ise 19. yy'da şehirde ortalama 30-40 bin köpek olmasına rağmen kuduz vakalarının neredeyse yok denecek kadar az olmasıdır. Yabancı gözlemcilerin de bu duruma şaşırdıklarını biliyoruz. 

İstanbul'da yönetici sınıfların bu hayvanları birer "sorun" olarak görmeleri batı ile sıkı ilişkiler kurulması sonucunda başlar. İlk girişim 2. Mahmut devrinde yapılır ve şehrin köpekleri bir gemiye doldurularak Sivriada'ya gönderilir. Ancak gemi yoldayken çıkan bir fırtına neticesinde tekrar geri dönmek zorunda kalır ve kayalara oturur. Bizim hayvancağızlar hürriyetlerine kavuşup şehre dağılırken, müneccimler bunun tanrının bir tekdiri olduğuna kanaat getirip 2. Mahmut'u ikna ederler. İstanbul'un köpekleri 40 yıl kadar rahat ederler.
İkinci girişim Sultan Abdülaziz devrinde yaşanır. Abdülaziz, Galata'da piyasa yapan şık beylerin ve yabancı sefirlerin köpekler tarafından taciz edildiğini işitince müneccimlerin ikazlarını kaale almadan bu zavallı mahlukatı toplayıp Sivriada'ya derdest ettirir. Ancak üstüste çıkan yangınların sebebinin bu zavallı mahlukların çektiği ızdırap olduğuna kanaat getirilir ve umumi bir af ile köpekler yine şehrin sokaklarına dağılır.
Üçüncü girişim 1889'da Alman kayzeri 3. Wilherm'in güzide şehrimizi ziyareti sırasında görüntü kirliliği yaratır düşüncesiyle köpeklerin yeniden toplanması olmuştur. Ancak bu kez halk ayaklanmış, çeşitli nümayişler yapmak ve istidalar vermek suretiyle bu girişim de savuşturulmuştur. 
Dördüncü girişim en kanlı girişim olmuştur. 1908'de iktidara gelen İttihatçılar, Terakki'nin ancak kanla gerçekleşeceğine iman etmişler ve ilk denemeyi bu zavallı mahlukat üzerinde gerçekleştirmişlerdir. Bu tehcir daha sonra alacakları çok daha vicdansız tehcir kararlarının bir provası mahiyetindeydi. Bir kararname ile köpek başına kelle parası ödeneceği duyurulmuş, bunu duyan Sulukule dolaylarından bir kısım Kıpti zevat şehre hücum etmiş ve ne kadar köpek varsa derdest ile kafeslere koyarak yetkililere canlı olarak teslim edip, üç kuruş kazanmanın zevkini yaşamışlardır. Ancak bu zavallı hayvanların Sivirada'da aylarca açlıktan ve susuzluktan acı acı ulumalarını dinledikçe, herhalde lokmaları boğazlarına dizilmiştir. Bu talihsizler açlıktan ve susuzluktan en sonunda birbirlerini yemiş ve İstanbul'un en büyük köpek katliamı gerçekleşmiştir. Sonrasında bir Fransız girişimcinin adaya gelip hayvanlardan arta kalan yağları ve kemikleri toplattırıp Marsilya'ya gübre hammaddesi olarak ihraç ettiği rivayet edilir. Müslüman ahali ise bu zalim uygulamanın vebalinin birgün mutlaka çekileceğinden emindi.
30 bin Civarında Köpeğin Katledildiği Sivriada

Bu olaydan sonra İstanbul'un gündelik hayatında köpeklerin bir daha hiçbir zaman eskisi kadar hükümleri olmadı. 
Şimdi diyorum ki, elinizi bu zavallı mahlukattan çekin. Onlar bizim merhamet kültürümüzün birer sembolü olarak, istedikleri gibi sokaklarımızda dolaşsınlar. Unutmayın ki, karar alıcılar olarak iman ettiğiniz İslamiyette hayvanlar da Allahın Ümmeti sayılmış ve onlara kötü davrananlar lanetlenmiştir. Bu nedenle evinde yemeği yokken kasaptan aldığı ciğeri haşlayıp kedilere köpeklere dağıtan insanlarımız var oldukça merhamet ve umut her zaman var olacaktır...
Sivriada'ya Hayvanseverler Tarafından Dikilen Kitabe

9 Eylül 2012 Pazar

19. YY.da Okula Başlama Ritüeli olarak Amin Alayları

Malum, yarın 4+4+4 eğitim sisteminin ilk günü ve yoğun tartışmalar arasında 60 aydan başlayarak 84 aya kadar olan yüzbinlerce sabi, sübyan mektebe başlatacak. Tanzimattan günümüze onlarca eğitim reformu gerçekleştiren memleketimiz, her seferinde olduğu gibi bu değişim sürecinde de yoğun tartışmalar yaşadı, yaşıyor. Tüm bu tartışmaların dışında bir eğitimci olarak ben, herkesin hayatında unutulmaz bir anı bırakan okulun ilk gününün aslında bir travma olduğuna çokça şahit olmuşumdur. Bu nedenle çoğumuzun hayatında unutulmaz bir anı olarak okulun ilk günü hafızalarımızda yer etmiştir. Bu travmayı yumuşatmak, çocuğu eğitime ve aileden ayrı kalmaya hazırlamak için günümüzde pekçok uzman değişik önerilerde bulunuyorlar. Ancak günümüzden 150 yıl önce de çocuklar okula başlarken "ilk gün sendromu" yaşıyorlardı ve bu sendromu atlatıp okula daha bir istekle gitmeleri için bazı şenlikler düzenleniyordu. İşte bu eğlenceli ritüele Amin Alayı denirdi.
Amin alayı denilen ritüel dini olmaktan çok eğlence yanı ağır basan bir organizasyondu. Bu özel törenin amacı çocukları okumaya ve okula teşvik etmek ve ailelerin de çocuklarını okula yollamalarını sağlamaktı. Önce İstanbul'da başlayan bu gelenek zamanla diğer kentlere de yayılmıştı. Ancak esas yaygınlığı Tanzimat'tan sonra olmuştur.
Okula başlamayı bir bayram havasına sokmak için yapılan Amin Alayı için ilk gün evlerde temizlikler yapılır, yemekler pişirilir ve eve yakınlar akrabalar davet edilirdi. İkinci gün çocuk hamama götürülür, daha sonra alışverişe çıkılır ve çocuk tepeden tırnağa giydirilirdi. Kitaplarını taşıması için cüz keseleri, elifba (alfabe), rahle, minder gibi okul için gereken malzemeler tedarik edilirdi. Üçüncü gün ise yeni alınan giysilerle Türbe ziyaretleri yapılırdı. Bu ziyaretlerin merkezi Eyüp Sultan idi. Bu ziyaretlerden sonra nihayet Amin Alayı denilen geçit töreni başlardı.
Genellikle Perşembe ya da Pazartesi yapılan bu ritüelde öncelikle çocuğun başlayacağı Sıbyan Mektebinin (İlkokul) hocasına haber verilerek davet edilirdi. Hoca okuldaki diğer öğrencilere haber salarak temiz kıyafetleriyle bu davete icabet etmelerini ister ve böylece çeşitli yaş guruplarındaki çocuklar bu geçit törenine katılırlardı. Bir midilli ya da fayton kiralanarak okula başlayacak çocuk yeni kıyafetleriyle bindirilirdi. Okulun eski öğrencileri ilahiler okuyarak amin çekerlerdi. Halk arasında meleklerinde bu günahsız çocukların arasında olduğuna ve onları koruduğuna inanılır ve özellikle yaşlı ve hastalar kafileye karışarak şifa dilerlerdi. Daha varlıklı aileler ilahi okuması için meşhur hafızları çağırarak töreni daha renkli hale getirirlerdi. Alay ilahi ve amin sesleri arasında tüm mahalleyi tavaf ettikten sonra tekrar eve döner, evin kapısına gelince mektebin hocası mektep gülbankını çeker ve hep birlikte eve girilirdi. Evde bed-i besmele denilen ilk dersi hoca elini öptürdüğü öğrencisine rahlesinin önünde verir ve daha sonra tüm davetlilerle birlikte yemek yenirdi. Tüm bu törenlerin sonunda çocuğun, kendisi için yapılan tüm hazırlıkları görerek çok önemli bir sürecin başladığını farkedip, okula ısınması beklenirdi.
Ancak yukarıda anlattığım tüm bu ritüeller elbette sınıfsaldı ve sadece zengin ailelerin yapabileceği törenlerdi. Elbette bu törenlerle okula başlayan çocukların okullarında ayrıcalıklı bir yeri olurdu. Yoksullar için bir tören söz konusu değildi. Tek tören bu çocukların babaları tarafından kollarından tutuldukları gibi mektebe götürülüp hocanın önüne bırakılmaları ve "eti senin kemiği benim" denmesi olmuştur.
Yoksul çocuklarına psikolojik hazırlık gerekmez, onlar kendilerine dayatılan yaptırımlara boyun eğerler...


(Bir Amin Alayı Geçişi)