21 Aralık 2012 Cuma

İktidarın Dini ya da Dinin İktidarı: Bir Mozaiğin Düşündürdükleri

Doğu toplumlarında dinin iktidarla olan ilişkisi, batıya göre her zaman farklılıklar göstermiştir. Bu farklılıkları en iyi anlatabilecek örneklerden biri bugün Ayasofya Müzesinin ana giriş kapısının hemen üzerinde duruyor. Bu mozaik Bizans İmparatoru 6. Leon'u, Pantokrator (Kainatın Hakimi) İsa'nın önünde diz çökmüş şefaat dilerken tasvir ediyor.
Bizans İmparatorluğunun bir nevii VIII. Henry'si sayılabilecek VI. Leon aynı VIII. Henry gibi dinin yasaklamasına rağmen kendisine özel bir kanun çıkartarak dördüncü kez evlenmişti. Hikaye şöyledir: VI. Leon üç kez evlenmesine rağmen erkek evlat sahibi olamaz. Bu sırada  Kor Gözlü (karbopsina) lakabıyla tanınan metresi Zoe hamile kalır ve bir erkek evlat doğurur. Bunun üzerine devrin Patriği Nikolaos Mystikos çocuğu vaftiz edeceğini ancak Zoe'nin doğumdan sonra saraydan defedilmesini ister. İmparator Leon bu teklifi kabul eder ve Patrik sonradan VII. Konstantinus adını alacak olan veliahtı vaftiz eder.
(Leon'un Oğlunun Vaftiz Edilişi. Madrid Ulusal Kitaplığından)
Geleneklere uygun olarak gayrımeşru da olsa mor mermerlerle kaplı bir odada doğan Konstantin de, onu doğuran Zoe'de sarayda kalırlar. Hatta Leon Patriğin kesin karşı çıkmasına rağmen Zoe ile kendinin nikahını kıyacak bir rahip bulur ve Zoe'yi İmparatoriçe ilan eder. 
Buraya kadar VIII. Henry ve Anna Boleyn ilişkisine çok benzeyen süreç, buradan sonra çok farklı sonuçlar doğuruyor. VIII. Henry Anna Boleyn'le evlenmesine razı olmayan Katolik Kilisesini lağvedip ilk milli kilise olan Anglikan Kilisesini kurmuş ve kendini de kilisenin başı ilan etmiştir. VI. Leon başına gelenleri ise Nikolaos Mystikos'dan sonra patrik seçilecek olan Eftimios'un anılarından öğreniyoruz. Eftimios 906 yılının Noel yortusunda Ayasofya Kilisesinin Ana giriş kapısında meydana gelen olayı şöyle anlatıyor: "O gün Tanrı'mız ve Rabbimiz İsa'nın doğum günüydü ve İmparator ve kutsal senato imratatorun kilisenin içine girebileceği ümidiyle kiliseye geldi. Ancak Patrik onu impatator kapısının önünde karşıladı ve özür dileyerek dedi ki 'Majesteleri bugün kızmadan sağ taraftaki kapıdan girsinler. Efitami yani Kutsal Işık yortusunda geldiğinizde bizimle bir sorun olmadan girebilir. Ancak eğer bir zorba hükümdar gibi zorla içeri girerse, hepimiz kiliseyi terkedeceğiz' Ve imparator, gözyaşlarıyla kutsal zemini yıkayarak bir tek kelime etmeden döndü ve kiliseye sağ yan kapıdan girdi"
Şimdi manzarayı gözümüzde canlandırmaya çalışalım. en kutsal yortu günü, tüm Konstantinopolis halkının gözleri önünde kendi adınızı taşıyan kapının hemen önünde Patrik tarafından aşağılanıyorsunuz ve alelade bir insan gibi protokol kapısından değil, halkın giriş yaptığı kapıdan kiliseye giriyorsunuz. 
Ancak hikaye burada bitmiyor. Efitami yani Kutsal Işık yortusunda da aynı sahneler tekrarlanıyor. Anılardan devam edelim: "ışık yortusu geldi ve patrik hastalığını bahane ederek adet olduğu üzere saraya onları (imparator ailesini) kutsal su ile kutsamaya gelmedi. ertesi gün imparator senato ile birlikte kiliseye geldiğinde patriğin ona söz verdiği gibi girmek istedi ancak patrik, 'piskoposlar arasında oybirliği olmazsa birşey yapmam mümkün değil, Eğer girmek isterseniz ben yanımdakilerle giderim' diyerek özür diledi. İmparator 'göründüğü üzere senyör patrik hareketleri ve sözleri ile majesteleriyle alay ediyor. Bu sözler üzerine patrik kapının ortasında donup kaldı, ne içeri girebiliyor ne de dışarı çıkabiliyordu. Ve İmparator Leon İmparatorluğuna yakışır şekilde kendini yere attı ve uzun uzun ağladıktan sonra dedi ki 'Lütfen efendim, giriniz, benim sizi engelememe izin vermeyiniz. Ben kendi sayısız günahlarımdan dolayı acı çekiyorum" Bu özler üzerine patrikten ayrıldı ve kiliseye girmek için yan kapıya yöneldi"
Tüm bu olaylar tam da bu mozaiğin altında cereyan ediyor. dolayısıyla mozaik bir belgesel niteliği kazanmış oluyor. Burada dünyevi iktidarı temsil eden Leon, ruhani iktidarı temsilen İsa'nın ayaklarına kapanıyor gibi görünse de onun yeryüzündeki temsilcisi Patrik'in ve bir bütün olarak kilise otoritesi önünde yerlere kapanmış durumdadır. Bu mozaik büyük olasılıkla, Leon'un ölümünden sonra siyasi otoriteye meydan okumanın nişanesi olarak patrikhane tarafından buraya yerleştirilmiştir. 


15 Kasım 2012 Perşembe

Ayasofya Müzesinde Bir Mozaiğin Yeniden Doğuşu

Ayasofya'nın yeniden ibadete açılması mevzuu milliyetçi- muhafazakar kesimin Türkiye'de gündemi belirlemek için sık sık başvurduğu gündem maddelerinden biridir. Kitlesiyle mesafesi açılanın, kitlesinin ortalama "heyheylenme" konularına sarılması, kaçınılmaz olarak bu temcit pilavlarının ısıtılması sonucunu doğuruyor. Geçtiğimiz aylarda da buna benzer bir kampanya olmuş, neyse ki gündemi sık sık değişen güzel yurdumda, üç vakitten fazla gündemde kalamayan konularından biri olarak, bir başka baharın eylem takvimine havale edilmiştir. Amacım konu gündemden düşmüşken Ayasofya'nın neden müze olarak kalması gerektiği üzerine bir yazı yazmak değil. Yazımın esas konusu Dünya Sanat Tarihinin en kıymetli mozaiklerini barındıran Ayasofya'da 1940'lı yıllarda yapılan bir restorasyon sonucunda ortaya çıkan devasa bir mozaiğin hikayesini anlatmak.
Ayasofya'nın imparator kapısının hemen üzerinde yer alan ve günümüze dek oldukça sağlam bir şekilde ulaşan Sunu Mozaiğinden bahsediyorum. Bu mozaik 1453 yılından 1849 yılına dek yaklaşık 400 yıl boyunca derin bir sessizliğe gömülmüştü.
1849 yılında, Osmanlı Padişahları içinde, belki de, vizyonu en geniş Sultanlardan biri olan Abdülmecit'in emriyle Ayasofya'da çok kapsamlı bir restorasyon faaliyetine başlanır. Restorasyonu yürüten Guiseppe ve Gaspar Fossatti adında iki mimar'dır. Bu yetenekli İtalyan biraderler Sen Petersburg'dan "Saray Mimarı" ünvanıyla İstanbul'a yollanmış ve Grand Rue de Pera'da, bugün hala kullanılan Rus Elçilik Sarayını inşa ederek İstanbul'da büyük şöhret kazanmışlardı. Sultan Abdülmecit'de Fossatti'leri Ayasofya Caminin restorasyonu işine memur etmiştir. Fossatti kardeşler, Ayasofya'da çok geniş bir restorasyon ve onarım işine girişirler. En son Mimar Sinan tarafından yapılan kapsamlı restorasyondan beri 300 yıl geçmiş ve Ayasofya epey hırpalanmıştı. Fossatti'ler Ayasofya'nın sadece yapısal sorunlarıyla ilgilenmekle kalmamışlar, aynı zamanda iyi birer Ressam olan biraderler Ayasofya duvarlarının içinde gizlenen onlarca mozaiği gün yüzüne çıkartarak temizlik ve bakımlarını gerçekleştirmişlerdir. Bu işlemler bittikten sonra Sultan Abdülmecit'i Mabet'e davet ederek gün ışığına çıkarılan mozaikleri göstermişler, güzel sanatlara çok düşkün olan Sultan Mecit mozaikleri büyük bir hayranlıkla izleyerek şu cümleleri sarfetmiştir: "Şimdi kapatabilirsiniz. Kimbilir bir daha ne vakit açılacaktır?" Fossatti kardeşler, Sultan'a bir jest olarak restorasyonlar sırasında dökülen mozaik parçalarıyla dizdikleri bir Abdülmecit Tuğrası hediye ederler. Bu Osmanlı Tarihindeki ilk ve tek mozaik tuğradır ve Bizans'ın altın varaklı mozaikleriyle yapılmıştır. Bu mozaik halen Ayasofya'da sergilenir.
Fossatti restorasyonu sırasında Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yapılan dünyanın en büyük hat levhaları da mabedin 8 köşesine asılır. Bu nefis hatlar hala gözümüzün pasını silmeye devam etmektedir. 
 Sultan Mecit'in "kim bilir ne zaman açılacaktır?" sorusunun cevabı 84 yıl sonra verilir ve Mustafa Kemal'in yerinde bir tasarrufu ile burası müzeye çevrilir. Müze olması ile birlikte birçok olumsuzluk ve nobranlık yaşanmakla birlikte (örneğin cami iken kullanılan paha biçilmez yer halılarının Trakya bölgesindeki camilere dağıtılarak yok olması gibi) Ayasofya'nın içinde paha biçilmez güzellikteki mozaiklerin ortaya çıkması bakımından son derece olumlu sonuçlar doğurmuştur. Thomas Whittemore öncülüğünde kurulan Dumbarton Oaks Vakfı ve Amerikan Bizans Araştırmaları Enstitüsü, çok kapsamlı bir restorasyon işine girişerek bu olağanüstü sanat eserlerini ortaya çıkarmıştır. Thomas Whittemore ve ekibinin ortaya çıkardığı bu mozaiklerden biri de Sunu Mozaiğidir. 
Sunu Mozaiği İmparator Kapısının hemen üzerinde yer alır. Mozaiğin sol tarafında şehrin kurucusu Büyük Konstantin elinde şehrin bir maketini, sağ tarafında ise Ayasofya'nın banisi Büyük Jüstinyanus elinde Ayasofya'nın maketi ile mozaiğin merkezinde yer alan Meryem ve çocuk İsa'dan şefaat dilerler. 1100 yıl önce yapılan bu mozaik halen dün yapılmış gibi tertemiz durumdadır. Geçtiğimiz günlerde İnternette tesadüfen elime geçen ve 1940'lı yıllarda bu mozaiğin restorasyonu sırasında çekilmiş olan fotoğraflarda mozaiğin nasıl yavaş yavaş gün ışığına çıktığına şahit oluyoruz. Muhtemelen Thomas Whittemore ekibinin çektiği bu fotoğraflar yüzyıllarca gün ışığı görmemiş bu olağanüstü sanat yapıtının yeniden doğuşunu müjdeliyor. 
 Üstteki gravür bizzat Fossattiler tarafından Restorasyondan hemen sonra yapılmış ve Sultan'ın inayetiyle Londra'da basılmış bir katoloğa aittir. Sunu mozaiğinin olduğu koridoru tasvir ediyor. Yıl 1850
 Üstteki fotoğrafta Thomas Whittemore ve ekibinin restorasyona başladığını görüyoruz.








İmparator kapısından Sunu Mozaiğinin günümüzdeki hali. 

(bu yazıyı yazmama vesile olan Ozan Sağsöz'e teşekkürlerimle)

30 Ekim 2012 Salı

Fetih İkonografisi Üzerinden Bir Reklam Filminin Anatomisi

Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda yayınlanmaya başlayan, Ali Ağaoğlu'nun başrol dahil tüm rolleri tek başına oynadığı Maslak 1453 projesinin reklam filmini izledikçe, bunun sadece bir reklam filmi değil, bir meydan okuma manifestosu olduğunu fark ettim. Bu meydan okuma esasen bir ikonografi ile kendini çakıştırma, bir tarihsel mite öykünme hatta onu ezme ve geçme isteği ile tezahür ediyor. Burada tarihsel mit Fetih ve Fatih'tir. Ne demek istediğimi biraz açabilmem için önce Fetih ve Fatih ikonografisini açmam gerekiyor.
Malum Fetih ve Fatih Türk muhafazakarları açısından çok önemli simgelerdir. O kadar öyledir ki alakalı alakasız her projeye zorlaya, kanırta bir Fatih simgeselliği yakıştırılır. Bunun son örneğini Milli Eğitim Bakanlığınca yapılan bir projeye Fatih isminin verilmesiyle gördük.
Fetih ise adeta resmi bir ikonografi çerçevesinde tartışılmaz bir kült haline getirilmiştir. Bu ikonografi ile gösterime giren reklam filmi adeta bire bir örtüşmektedir. Şöyle ki:
1- Fetih ikonografisinin temel tezlerinden biri  Fatih'in Fetih'ten önce uzun süre planlar yaptığı, projeler geliştirdiğidir. Tıpkı Ali Ağaoğlu gibi. Ancak Fatih, Ali Ağaoğlu kadar akıllı olmasa gerek ki her zaman hocaları ile istişare halindedir. Akşemsettin'in, Molla Gürani'nin, Molla Hüsrev'in aklına ihtiyaç duyar. Ali Ağaoğlu ise karşımıza büyük hülyaları olan ancak toplum tarafından anlaşılamayan bir şahsiyet olarak çıkar. Ali Ağaoğlu'nun Fatih gibi akıl almaya ihtiyacı yoktur. Danışmanlara ihtiyaç duymaz. O tek başına karar verir her şeye. Önüne yığılan milyon tane avan, uygulama, drenaj, aydınlatma, elektrik projesini yer ile yeksan ederek "beni anlamıyorsunuz" diye hayıflanır durur. Onu ancak kendisi anlayabilir.
2- Fetih ikonografisinin bir diğer temel tezi Fatih'in şehir düştükten sonra beyaz bir ata binerek şehre girdiği söylencesidir. Fausto Zonaro'nun çok bilinen resminde Fatih etrafında yine Müderrisleri, Şeyhleri ve akıl hocalarıyla şehre girmektedir. Dönüp reklam filmine baktığımızda birden farkediyoruz ki Ali Bey'de beyaz bir ata binmiş, atın rengini tamamlayan beyaz bir gömlek ve daha da beyaz dişleriyle bize gülümsüyor ve evimizin yanında böyle bir orman isteyip istemediğimizi soruyor. Ancak Ali bey yine yalnız, ıssız bir adamdır. Fethettiği ormana atını sürerken yine yalnızlığı tercih etmiştir. Ufukta kaybolurken sloganı da patlatır: Tarih hayal edenleri değil, gerçekleştirenleri yazar. Nokta.
Küçük bir ayrıntı Fetih coşkusuyla atını sürdüğü ormanın adı Fatih Ormanıdır.


3- 1453, Fetih ikonografisinin ayrılmaz bir sembolüdür. Bir projenin başlığına bu tarihi attığınızda ister istemez projenin bir yeri fethettiği düşüncesi yeşerir. Bir Fetih varsa elbette bir de Fatih olacaktır ve Fatihler fethettikleri yerlerde beyaz atlarına binerek girerler. Burada ironik olan fethedilen yerin Fatih Ormanları olmasıdır. Ali Bey bir imaj maker ile çalışıyorsa tüm bunların düşünüldüğünü varsayabiliriz. Çalışmıyorsa da zeki adamdır, kendisi de düşünebilir. Dolayısıyla tüm bu söylemlerin, seçilen mekanların, Fatih Ormanlarının ortasına kondurulacak 320 dönümlük bir projenin ismine 1453 eklenmesinin, beyaz at üzerinde ormanda seyran edilmesinin bir tesadüf olamayacağını düşünebiliriz. Tüm bunlar birer tesadüf değildir ve yeni bir dönemi haber veriyor.
İstanbul'un üçüncü kez fethi artık başlamıştır. 
Gelecek yazımızın konusu bu olsun...

28 Ekim 2012 Pazar

Heybeliada Sanatoryumunda Bir Hayalet'in Son Dört Günü

Geçtiğimiz günlerde Ressam bir arkadaşımın profilinde paylaştığı Hayalet Oğuz Belgeseli ile uzun süredir unuttuğum bir dostumla yeniden karşılaşmışcasına sevindim. İsmail Sancak ve Hakan Demiralay tarafından çekilen belgeselde Hayalet Oğuz lakaplı, Oğuz Haluk Alpçetin'in oldukça sıradışı kişiliği, ağırlıklı olarak sanatçı dostlarının tanıklıklarına dayanarak tanıtılıyor. Ancak onunla ilgili en değerli tanıklık kuşkusuz Türk Edebiyatının lirik kraliçesi Tezer Özlü'nünkilerdir. Tezer Özlü gerek Eski Bahçe, Eski Sevgi'de gerekse Çocukluğumun Soğuk Gecelerinde Hayalet Oğuz'dan sıkça bahsetmiş, onunla olan en özel anlarını bile okuyucu ile paylaşmaktan çekinmemiştir. İşte onlardan bir kaçı:
Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı...
Oğuz’u, ilkokulu bitirdiğim yıl Fatih’teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. İncecik bir adam, yatakta uyuyordu. Zayıflıktan ölmüş gibiydi. Yüreğim burkuldu. Anneme koştum:
Anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek, dedim. Oğuz, 21 yıl sonra, 1975 Eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. Aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. Aynı kitapları okuduk. O, özellikle yeni çıkan telif kitaplarını ilk günden edinirdi. Ya yazar ona vermiş, ya da Oğuz satın almıştı bile.Çoğunlukla da elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurdu. Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor... gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam'’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir. Parasını alınca da dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı...
İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna: -Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim, der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.
Kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. Çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı...Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi...Kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.
Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum. (Eski Bahçe- Eski Sevgi)
Çocukluğumun Soğuk Gecelerinde ise şöyle bahsediyor Hayalet Oğuz'dan: "hayaletle yatmak kelebekle yatmak gibidir. İnsanın bacağına ya da organına değer. Hiç sesi çıkmaz. Heyecanlendığı anlaşılmaz. Boşaldığı ıslaklığından belli olur. Öylesi dostluklar vardır. O dostla konuşmak, o dostla yolda yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla yatmak. O dosttan gizlenecek, o dosttan saklanacak, o dostla paylaşılmayacak hiçbir oldu yoktur. Hayalet bu dostlardandır"

Bir Kelebeğin Son Beş Günü
Hayalet Oğuz 1975 yılının sonbaharında rahatsızlanır. Henüz 46 yaşındadır. Yıllardır içtiği Bafra sigaraları ciğerlerinde onulmaz yaralar açmış ve nihayet Demir Özlü, Tezer Özlü gibi dostlarının zoruyla doktora gitmiştir. Akciğer kanseridir. O ise sadece "çok hastaymışım" diyerek etrafı telaşlandırmamayı yeğler. Haberi aldıkları o günü, yani 13 Eylül 1975 gününü Tezer Özlü şöyle aktarıyor: "Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz: E.’ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil."
Tezer Özlü o gece hepbirlikte Balık Pazarındaki Degüstasyona gittiklerini aktarıyor. Bu onların son akşam yemeği olur. Tıpkı İsa ve Havarileri gibi et yer ve şarap içerler. Ancak yedikleri İsa'nın etini simgeleyen komünyon ekmeği değil, salçalı dana rostosudur. Çünkü Hayalet ağzının tadını bilir. Hiçbiri Hayalet'in öleceğine ihtimal vermiyordur. Hatta o kadar ki Tezer Özlü ile  "senin ölüm ilanını ben yazacağım" diyecek kadar ti'ye almışlar birbirlerini. Degüstasyon'dan çıkarken kapıda karşılaştığı Ali Poyrazoğlu'nun yanağından bir makas almayı da ihmal etmez. Tezer Özlü Tünele doğru yürürken Hayaletin nasıl heyecanlı olduğunu şu cümlelerle aktarıyor: "Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi....Tünel’e doğru yürüyecekti. Otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. Ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. Bu çocuk onu sabah Ada vapuruna bindirecekti. Ve Oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. Kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak."
14 Eylül Sabahı Hayalet Oğuz refakatçısı olan üniversite öğrencisi ile birlikte muhtemelen Sirkeci Vapur İskelesine geldi ve büyük olasılıkla Şehir Hatlarının bahçe sınıfı vapurlarından birine (Paşabahçe ya da Fenerbahçe) binerek Heybeliada'ya doğru yalnız başına yola çıktı. Bahçe sınıfı vapurlar, özellikle yaz aylarının bittiği dönemde adalardan eşya taşındığından tercih edilirdi. Çünkü bu vapurlar diğerlerine göre çok daha büyük ve hızlı idi. Hayalet Oğuz hiçbir zaman bavul taşımadığı için, her zamanki küçük çantası omuzunda vapurdan indiğinde herhalde çok yorgundu ve nefes almakta zorlanıyordu. Yanında büyük olasılıkla sadece pijama ve terlik vardı. Günlerden Salı olduğu ve okullar açıldığı için büyük olasılıkla ada sakin günlerinden birisini yaşıyordu. Hayalet, Sanatoryuma çıkan dik yokuşu çıkmayı göze alamadığından bir faytona binmeyi tercih etmiş olmalıdır. Sanatoryumda refakatçisiz, bakıcısız geçen son dört gününde sık sık sanatoryumun tam karşısına denk gelen Büyükada, Dil burnu mevkiini seyrettiğini düşünebiliriz. Tabii son günlerinde yataktan çıkacak taakati kaldıysa. Hayalet tıpkı bir kelebek gibi çok kısa süren yaşam öyküsünü sessiz ve yalnız bir bir biçimde, lakabına yakışacak şekilde noktalandırdı. Hiçbir şeyden şikayet etmedi, hiç kimseye yük olmadı ve Neyzen Tevfik'giller familyasının son üyesi olarak aramızdan sessizce ayrıldı. 46 yaşında ve 46 kilo ve tarih 17 Eylül 1975 Cuma idi.
 (Hayalet'in yattığı odaların balkonundan manzara)
 Ertesi gün kalkan cenazesi ise Özlü'nün deyimiyle "eğlentili" geçmişti. Şişli Camii imamı annesinin adını sorunca birden bire hiç kimsenin onun ailesi ya da nereden geldiği hakkında bir fikir sahibi olmadığı anlaşıldı. Ailesi yoktu. Cenaze işlemlerini Sinematek derneği yaptırmıştı. Dostlarından biri anne adı olarak "Havva'dır" diye bağırınca sorun çözüldü..!
Tutunamamayı değil Tutunmamayı bir yaşam biçimi haline getiren bu sıradışı karakter öldükten sonra, Tezer Özlü ağabeyi Demir Özlü'nün evinde onun eşyalarını ve eşyalarının arasında bir notunu bulur. Bu not onun bütün hayatının özeti gibidir:  "Daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak... Ayaspaşa'dan Levent'e... Levent'ten Ayaspaşa'ya"


Onun Anısına YKY'den Çıkan Kitap



Koridorlarda son kez gördüğü kadın

30 Eylül 2012 Pazar

Hayvan Hakları Yasası ve İstanbul'un Gündelik Yaşamında Sokak Köpeklerinin Yeri

Çok değil, bundan birkaç yıl önce Beyoğlu cenahında elinde asası, omuzunda halıları ve kilimleri ve peşinde kelimenin gerçek manasıyla bir köpek sürüsü ile İstiklal Caddesini ve ara sokakları arşınlayan Halıcı Osman nam bir şahsiyet var idi. Halıcı Osman diğer pekçok benzeri gibi bir süre sonra köpekleri ile birlikte "kırklara karıştı" ve ortadan yitip gitti. Ancak kendi gitse de namı yadigar kaldı. "Kardeşin duymaz, eloğlu duyar" misali bu avucumuzdan kayıp giden şehir dervişini bir Fransız sosyolog kitaplaştırdı ve "İstanbul'un Köpekleri" adında bir kitap peydahladı..! Catherine Pinguet adındaki bu kadıncağız, 12 yıl Cihangir'de yaşarken, gönül gözü bizden daha açık olacak ki, Halıcı Osman ve köpeklerinden yola çıkarak bu şehirde evcil hayvanlar ile insanlar arasındaki sosyolojik ve psikolojik bağı irdelemiş, kurcalamış. Tam da bugünlerde gündeme gelen ve tüm hayvan severlerin karşı çıktığı, "Hayvan Hakları Koruma Kanunu"nda yapılması düşünülen değişiklik ile bu şehrin kültüründe evcil hayvanların yerini bir hatırlayalım.
Merhamet ve Modenizm
20 yy.a kadar batıdan gelen tüm seyyahlar ağız birliği etmişçesine İstanbul'da sokak hayvanlarının özellikle de köpeklerin çokluğundan şaşkınlıkla bahsederler. 1655 yılında İstanbul'u ziyaret eden Fransız Seyyah Jean de Thevenot, seyyahatnamesinde halkın köpekleri nasıl koruduğunu, hatta bazı zenginlerin bu hayvanlara bakılması için nasıl vasiyet yoluyla para bağışladığını anlatır. Ancak en yoğun şaşkınlık 19. yy dan sonra gelenlerde görülüyor. Çünkü modern hayat ile birlikte artık köpekler ve diğer hayvanlar bir "sorun" olarak algılanıyor idi . Sanayi devriminden sonra batılı başkentlerde peşpeşe çıkan yasalarla sokak hayvanları önce barınaklara toplanıyor sonra da itlaf ediliyor. 1850'lerden sonra örneğin Paris'te bir tane bile sahipsiz sokak hayvanı bırakılmıyor. Bu sebeple doğuya seyahat eden yabancılar bugün dahi sahipsiz sokak hayvanlarını gördükçe çok şaşırıyorlar. 
 19.yy'da İstanbul'da Yaşamış Velilerden Köpekçi Hasan Baba ve "Müritleri"

Ancak yabancıların anlayamadığı bu hayvanların şehir hayatında oynadıkları roldü. Bir kere bu hayvanlar belediyenin henüz çöpleri toplamadığı dönemlerde doğal bir çöp öğütücü işlevi görüyor ve çöplerden beslenerek bunların birikmesini engelliyordu. İkincisi henüz güvenlik hizmetlerinin yeterince örgütlü olmadığı bu çağda her mahallenin bir köpek sürüsü vardı ve her sürünün bir lideri bulunurdu. Bu sürü mahalleye yabancı birinin girmesini cebren engellerdi. Bir diğer ilginç yan ise 19. yy'da şehirde ortalama 30-40 bin köpek olmasına rağmen kuduz vakalarının neredeyse yok denecek kadar az olmasıdır. Yabancı gözlemcilerin de bu duruma şaşırdıklarını biliyoruz. 

İstanbul'da yönetici sınıfların bu hayvanları birer "sorun" olarak görmeleri batı ile sıkı ilişkiler kurulması sonucunda başlar. İlk girişim 2. Mahmut devrinde yapılır ve şehrin köpekleri bir gemiye doldurularak Sivriada'ya gönderilir. Ancak gemi yoldayken çıkan bir fırtına neticesinde tekrar geri dönmek zorunda kalır ve kayalara oturur. Bizim hayvancağızlar hürriyetlerine kavuşup şehre dağılırken, müneccimler bunun tanrının bir tekdiri olduğuna kanaat getirip 2. Mahmut'u ikna ederler. İstanbul'un köpekleri 40 yıl kadar rahat ederler.
İkinci girişim Sultan Abdülaziz devrinde yaşanır. Abdülaziz, Galata'da piyasa yapan şık beylerin ve yabancı sefirlerin köpekler tarafından taciz edildiğini işitince müneccimlerin ikazlarını kaale almadan bu zavallı mahlukatı toplayıp Sivriada'ya derdest ettirir. Ancak üstüste çıkan yangınların sebebinin bu zavallı mahlukların çektiği ızdırap olduğuna kanaat getirilir ve umumi bir af ile köpekler yine şehrin sokaklarına dağılır.
Üçüncü girişim 1889'da Alman kayzeri 3. Wilherm'in güzide şehrimizi ziyareti sırasında görüntü kirliliği yaratır düşüncesiyle köpeklerin yeniden toplanması olmuştur. Ancak bu kez halk ayaklanmış, çeşitli nümayişler yapmak ve istidalar vermek suretiyle bu girişim de savuşturulmuştur. 
Dördüncü girişim en kanlı girişim olmuştur. 1908'de iktidara gelen İttihatçılar, Terakki'nin ancak kanla gerçekleşeceğine iman etmişler ve ilk denemeyi bu zavallı mahlukat üzerinde gerçekleştirmişlerdir. Bu tehcir daha sonra alacakları çok daha vicdansız tehcir kararlarının bir provası mahiyetindeydi. Bir kararname ile köpek başına kelle parası ödeneceği duyurulmuş, bunu duyan Sulukule dolaylarından bir kısım Kıpti zevat şehre hücum etmiş ve ne kadar köpek varsa derdest ile kafeslere koyarak yetkililere canlı olarak teslim edip, üç kuruş kazanmanın zevkini yaşamışlardır. Ancak bu zavallı hayvanların Sivirada'da aylarca açlıktan ve susuzluktan acı acı ulumalarını dinledikçe, herhalde lokmaları boğazlarına dizilmiştir. Bu talihsizler açlıktan ve susuzluktan en sonunda birbirlerini yemiş ve İstanbul'un en büyük köpek katliamı gerçekleşmiştir. Sonrasında bir Fransız girişimcinin adaya gelip hayvanlardan arta kalan yağları ve kemikleri toplattırıp Marsilya'ya gübre hammaddesi olarak ihraç ettiği rivayet edilir. Müslüman ahali ise bu zalim uygulamanın vebalinin birgün mutlaka çekileceğinden emindi.
30 bin Civarında Köpeğin Katledildiği Sivriada

Bu olaydan sonra İstanbul'un gündelik hayatında köpeklerin bir daha hiçbir zaman eskisi kadar hükümleri olmadı. 
Şimdi diyorum ki, elinizi bu zavallı mahlukattan çekin. Onlar bizim merhamet kültürümüzün birer sembolü olarak, istedikleri gibi sokaklarımızda dolaşsınlar. Unutmayın ki, karar alıcılar olarak iman ettiğiniz İslamiyette hayvanlar da Allahın Ümmeti sayılmış ve onlara kötü davrananlar lanetlenmiştir. Bu nedenle evinde yemeği yokken kasaptan aldığı ciğeri haşlayıp kedilere köpeklere dağıtan insanlarımız var oldukça merhamet ve umut her zaman var olacaktır...
Sivriada'ya Hayvanseverler Tarafından Dikilen Kitabe

9 Eylül 2012 Pazar

19. YY.da Okula Başlama Ritüeli olarak Amin Alayları

Malum, yarın 4+4+4 eğitim sisteminin ilk günü ve yoğun tartışmalar arasında 60 aydan başlayarak 84 aya kadar olan yüzbinlerce sabi, sübyan mektebe başlatacak. Tanzimattan günümüze onlarca eğitim reformu gerçekleştiren memleketimiz, her seferinde olduğu gibi bu değişim sürecinde de yoğun tartışmalar yaşadı, yaşıyor. Tüm bu tartışmaların dışında bir eğitimci olarak ben, herkesin hayatında unutulmaz bir anı bırakan okulun ilk gününün aslında bir travma olduğuna çokça şahit olmuşumdur. Bu nedenle çoğumuzun hayatında unutulmaz bir anı olarak okulun ilk günü hafızalarımızda yer etmiştir. Bu travmayı yumuşatmak, çocuğu eğitime ve aileden ayrı kalmaya hazırlamak için günümüzde pekçok uzman değişik önerilerde bulunuyorlar. Ancak günümüzden 150 yıl önce de çocuklar okula başlarken "ilk gün sendromu" yaşıyorlardı ve bu sendromu atlatıp okula daha bir istekle gitmeleri için bazı şenlikler düzenleniyordu. İşte bu eğlenceli ritüele Amin Alayı denirdi.
Amin alayı denilen ritüel dini olmaktan çok eğlence yanı ağır basan bir organizasyondu. Bu özel törenin amacı çocukları okumaya ve okula teşvik etmek ve ailelerin de çocuklarını okula yollamalarını sağlamaktı. Önce İstanbul'da başlayan bu gelenek zamanla diğer kentlere de yayılmıştı. Ancak esas yaygınlığı Tanzimat'tan sonra olmuştur.
Okula başlamayı bir bayram havasına sokmak için yapılan Amin Alayı için ilk gün evlerde temizlikler yapılır, yemekler pişirilir ve eve yakınlar akrabalar davet edilirdi. İkinci gün çocuk hamama götürülür, daha sonra alışverişe çıkılır ve çocuk tepeden tırnağa giydirilirdi. Kitaplarını taşıması için cüz keseleri, elifba (alfabe), rahle, minder gibi okul için gereken malzemeler tedarik edilirdi. Üçüncü gün ise yeni alınan giysilerle Türbe ziyaretleri yapılırdı. Bu ziyaretlerin merkezi Eyüp Sultan idi. Bu ziyaretlerden sonra nihayet Amin Alayı denilen geçit töreni başlardı.
Genellikle Perşembe ya da Pazartesi yapılan bu ritüelde öncelikle çocuğun başlayacağı Sıbyan Mektebinin (İlkokul) hocasına haber verilerek davet edilirdi. Hoca okuldaki diğer öğrencilere haber salarak temiz kıyafetleriyle bu davete icabet etmelerini ister ve böylece çeşitli yaş guruplarındaki çocuklar bu geçit törenine katılırlardı. Bir midilli ya da fayton kiralanarak okula başlayacak çocuk yeni kıyafetleriyle bindirilirdi. Okulun eski öğrencileri ilahiler okuyarak amin çekerlerdi. Halk arasında meleklerinde bu günahsız çocukların arasında olduğuna ve onları koruduğuna inanılır ve özellikle yaşlı ve hastalar kafileye karışarak şifa dilerlerdi. Daha varlıklı aileler ilahi okuması için meşhur hafızları çağırarak töreni daha renkli hale getirirlerdi. Alay ilahi ve amin sesleri arasında tüm mahalleyi tavaf ettikten sonra tekrar eve döner, evin kapısına gelince mektebin hocası mektep gülbankını çeker ve hep birlikte eve girilirdi. Evde bed-i besmele denilen ilk dersi hoca elini öptürdüğü öğrencisine rahlesinin önünde verir ve daha sonra tüm davetlilerle birlikte yemek yenirdi. Tüm bu törenlerin sonunda çocuğun, kendisi için yapılan tüm hazırlıkları görerek çok önemli bir sürecin başladığını farkedip, okula ısınması beklenirdi.
Ancak yukarıda anlattığım tüm bu ritüeller elbette sınıfsaldı ve sadece zengin ailelerin yapabileceği törenlerdi. Elbette bu törenlerle okula başlayan çocukların okullarında ayrıcalıklı bir yeri olurdu. Yoksullar için bir tören söz konusu değildi. Tek tören bu çocukların babaları tarafından kollarından tutuldukları gibi mektebe götürülüp hocanın önüne bırakılmaları ve "eti senin kemiği benim" denmesi olmuştur.
Yoksul çocuklarına psikolojik hazırlık gerekmez, onlar kendilerine dayatılan yaptırımlara boyun eğerler...


(Bir Amin Alayı Geçişi)


16 Temmuz 2012 Pazartesi

İstanbul'un Dervişleri ve Brueghel'in Körleri

Geçtiğimiz günlerde elime geçen bir seyahatname- anı kitabını çok ilgi çekici buldum. Kitap 1591 yılında Alman-Avusturya İmparatoru 2. Rudolf'un elçililik heyetiyle İstanbul'a gelen Baron de Wratislaw'ın İstanbul anılarını içeriyor. Heyetin en genç üyesi olarak gelen Wratislaw, keskin gözlem gücü ve başına gelen birçok felakete karşın nesnel yorumlarıyla 16. yy sonu Osmanlı şehir yaşamını çok güzel aktarır. Heyetin İstanbul'da bulunduğu sırada Osmanlı ile Avusturya İmparatorlukları arasında savaş patlayınca heyettekiler tutuklanarak 26 ay küreğe ve hücre cezasına çarptırılır. Bu cezayı çekerken hayatta kalmayı başarırlar ve şans eseri affedilerek ülkelerine dönerler. Baron de Wratislaw ülkesine dönünce ilk iş bu seyahatname kitabını yazmak olur. Kitap 1597 yılında Linz kentinde Latince olarak basılır. Bu kitaptan sık sık faydalanmayı düşündüğümü belirterek kitabın bir bölümünde bahsedilen dilenci-dervişler bahsine geçmek istiyorum.
İstanbul kültürünün vazgeçilmez bir parçası olan dilenci-dervişlerden sadece Wratislaw değil, İstanbul'a çeşitli dönemlerde uğramış tüm gezginlerin bahsettiğini biliyoruz.
Kitapta "Kutsal Dilenciler" olarak bahsedilen bu dervişlerden şöyle bahsediliyor: "Bu koca kentin mahalleleri arasında sokak sokak dolaşarak, ev ev sadaka dilenen ya bir gözden ya da görme nimetinden büsbütün yoksun insanlar da vardır ki, bunlar gruplar halinde gezerler. Onar, yirmişer hattâ ellişer kişilik gruplar vardır. Hiçbir kişi yoktur ki, bunlara sadaka vermek sevabından kaçınsın!.. Çünkü halk bunları kutsal insanlar olarak tanımlar. Bu dilenciler Mekke-i Mükerreme'de bulunduklarını ve Ravza-i Mutahhare'yi ziyaret etmiş olduklarını söylerler, onun içindir ki bu dünyada başka hiçbir zevke değer vermediklerini, abes şeylere bakmayı istemediklerini ve bu yüksek amaçlarını gerçekleştirmek için de kızgın bir demir parçası üzerine koydukları bir çeşit tozu gözlerine tutarak görme nimetinden kendilerini yoksun ettiklerini iddia ederler! Bu dilenci güruhunun iddialarından kuşku duymayan kişiler bunların kutsal bir amaçla kendilerini kör ettiklerine, Hazreti Peygamber'e en yakın kişiler olduklarını ve kendilerine sadaka verenlere de şefaat edeceklerine inanırlar!.."
Buradan da anlıyoruz ki bu derviş takımı kendini hak yoluna adamış, dilenerek geçinen, ilahiler söyleyerek sokaklarda dolaşan, dünya nimetlerine gözlerini kapamak için gözlerine mil çektirmiş, ancak bunun mükafatı olarak "gönül gözü" açılmış muhterem insanlardır. Halk bunları aşağılamak, itip kakmak bir yana kendilerini Hak yoluna adamış bu gibi kimseleri baştacı yapar, elinden geldiğince sadakalarıyla onları memnun etmeye çalışır.

Wratislaw'dan kırk yıl kadar önce İstanbul'a Fransız elçilik heyeti ile gelen Nicolas de Nicolay yazdığı seyahatname kitabındaki gravürleri ile Wratislaw'ın gözlemleri bire bir örtüşüyor.  
 İlk gravürde hayvan postlarına sarınmış, yalınayak yarı çıplak bir derviş bir Türk kadınına bir şeyler anlatıyor.
İkinci gravürde ise bir kalenderi dervişi var. Başlığı itibarıyla inandırıcılığını bir miktar yitirse de- başlığı Osmanlı başlığına pek benzemiyor- yine yalın ayak ve yarı çıplak olarak- hatta edep yeri açıkta kalacak şekilde karşımızda. Başka kaynaklarda da melamilerin ve kalenderilerin "neredeyse çıplak" olarak sokaklarda dolaştığını ve bunlara kimselerin elleşmeye cesaret etmediğine rastlıyoruz. Kendinden vazgeçmiş ve tüm benliğini Tanrıya adamış dervişleri tasvir eden  bu gravürler genel olarak gerçekçi bir gravürlerdir. 


Buradan konu itibarıyla örtüştüğünü düşündüğüm bir resme geçmek istiyorum. Aşağı yukarı aynı dönemde yaşamış Hollandalı ressam Pieter Bruegel'in "Körler" tablosuna. Resim 1568 yılında yapılmış.
Buradaki körler de tıpkı Wratislaw'ın tarif ettiği İstanbul'daki körler gibi topluca geziyorlar. Ancak kırsal bir bölgede yer aldıklarından olacak onlara kimse yardım etmiyor. Hatta en öndeki gurup lideri ayağı takılmış ve düşmek üzere. Bu körler bizdekilerden farklı olarak dinsel bir misyonun taşıyıcısı değiller. Sadece bir tanesinin boynunda bir haç seçilebiliyor. Uzakta yeralan gotik kilise binası ise resme ya da resme konu olan figürlere herhangi bir uhreviyet kazandırmıyor. Ancak bu körler kuşkusuz bizim dervişlerden çok daha bakımlılar. En azından üzerlerinde bazı vahşi hayvan postlarıyla gezinmiyorlar ve edep yerleri meydanda değil.

Kitap: Baron de Wratislaw'ın Anıları, Milliyet Yayınları, İstanbul 1996, 2. Baskı, Çeviren Süreyya Dilmen


16 Haziran 2012 Cumartesi

Piyer Loti Tartışması Nedeniyle Bir Kitabenin İzinden Gitmek

Malum, geçenlerde "bayram değil, seyran değil" kabilinden bir tartışma gündeme bomba gibi düştü. AKP milletvekillerinden Vahit Kiler durduk yerde "Piyer Loti tepesinin ismi İdris-i Bitlis-i tepesi olarak değişsin diye bir öneriyle bir kaç gün gündemi belirleme ayrıcalığını parti yöneticilerinden aldı..! Bu öneriyi gazeteciler "siz ne düşünüyorsunuz?" diye Kadir Topbaş'a yöneltince, belediye reisi çok sinirlenerek "beni bu saçmalıklarla uğraştırmayın" baabında bir şeyler geveledi. Ancak konu hemen kapanmadı, galiba da kapanmayacak. Çünkü kendisini İstanbul'da yaşayan Bitlislilerin vicdanı olarak lanse eden Vahit Bey tepede yer alan İdris-i Bitlis-i'nin mezarını ziyaret ederek ısrarlarını sürdüreceklerini belirtmiş.
Bu vesileyle herkesin malumu olan tepeye ismini veren Piyer Loti'nin Çemberlitaş'taki evinden bahsetmek istiyorum. Atik Ali Camii'nin tam karşısında yer alan ve İstiklal Savaşı komutanlarından Miralay Reşat Ciğiltepe'nin akrabası Nadir Hanım'a ait cumbalı bir ev. Ev dediysek artık bu vasfını yitirmiş durumda. Alt katı işyeri, üst katı imalathane, hatta en üste biçimsiz bir de kat çıkılmış; "ev"in şekli şemali iyice bozulmuş durumdadır.

Piyer Loti'nin bu evde 1910 yılında üç ay kaldığını biliyoruz. Bu evin giriş kapısının üzerinde dikkatli gözler tarafından farkedilebilen bir kitabe yer alıyor. Kitabenin sanatkarı Necmettin Okyay'dır. Bu kitabenin yazılması görevi İstanbul Şeremaneti tarafından kendisine tevdi edilmiştir. Necmettin Hoca bütün ustalığını kullanarak çok güzel bir kitabe hazırlamıştır.
Bu kitabenin en önemli özelliği İstanbul'da yazılmış iki dilli tek kitabedir. Kitabenin üst kısmı talik hatla Türkçe, alt kısmı ise latin alfabesiyle Fransızca olarak mermere hakkedilmiştir. Kitabenin Türkçe kısmında şu ifadeler yer alıyor: "Türklerin saâdet ve felâket zamanlarında necîb ve sadık dostu, Fransa Encümen-i Dâniş âzasından Piyer Loti binüçyüzyirmisekiz târihinde bu evde ikamet etmiştir" Buradaki övgü dolu ifadeler bir alttaki bölümde Latin harfleriyle, tırnaksız, farklı puntolar kullanılarak majüskül- büyük harfler kullanılarak yazılmıştır. Yazıların her iki tarafında yer alan rumi kabartma tezyinatın ise Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer'e ait olduğu düşünülür. Ne yazık ki bu eşsiz kitabe de oldukça bakımsız durumdadır.
İstanbul Şehremaneti Türklerin mutluluk ve felaket zamanlarında necip ve sadık dostu olarak nitelendirdikleri Piyer Loti'ye 1920 yılında bir de fahri hemşerilik beratı vererek ayrıca onurlandırmıştır. Bu kitabe yapıdığında ve berat verildiğinde henüz Osmanlı'nın yıkılmadığını, yatıp kalkıp Osmanlı'nın torunları olduklarını söyleyen zevata ayrıca hatırlatmak isterim. Bunun dışında bu tartışmanın kuşkusuz başkaca yararları oldu. Örneğin büyük bir müderris olduğunu iddia ettikleri Bitlisli İdris'in herhangi bir eserinin henüz günümüz Türkçesine çevrilmediğini öğrendik. İstanbul'daki Bitlisliler herhalde işi belediye bütçesine havale etmeden bu işi üzerlerine alıp eseri tercüme ettirirler. Yine hazretin mezarının harap durumda olduğunu, apartman aralarında sıkışıp kaldığını öğrendik. Yine işi belediyeye havale etmeden burayı da düzenleyip ziyarete açmalarını temenni ederim.
Yoksa kendi yaptırdığı "towers"lara İngilizce isimler koyup, yüzyıldır halkın sevgisini kazanmış bir şahsiyete yönelik etnik ve cinsel kimliğini bahane ederek kampanya başlatırsanız, tartışma dönüp sizin isim seçme kriterlerinize gelir. Nitekim bu tartışma Mehmet Barlas'ın Sabah Gazetesindeki bir yazısıyla başladı...
Kitabenin Fransızca'sı

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Arap Cami'ne Bak Ayasofya'yı Anla

NTV Tarih dergisinin Nisan sayısında abartılı bir başlıkla duyurulan oldukça enteresan bir restorasyon haberi vardı. Dergi, kapağından "Rönesans İstanbul'dan Başladı" gibi hayli frapan ve gerçekle bağdaşmayan bir spotla, Galata Arap Camii'nde sanat tarihi açısından son derece heyecan verici freskler bulunduğunu ve bu freskleri üzerinin yeniden sıvanarak kapatıldığını duyurdu. Gerçekten de derginin iç sayfalarında yer alan mozaikler ve freskler Kariye Müzesi'ndekilerle mukayese edilecek kadar güzel, ancak Kariye'dekilerle mukayese edilemeyecek kadar bakımsızdılar.
(Arap Camii'nde gün yüzüne çıkan freskler)
1999 depremi sonrasında dökülen sıvaların altında tesadüfen keşfedilen bu fresklerin, 2010 yılında başlatılan restorasyonda, mihrabın olduğu yönde 7 metrelik bir alana yayılmış olduğu görülmüş. İsa peygamberin Vaftizci Yahya tarafından Şeria Nehrinde vaftiz edilmesi sahnesi, İsa peygamberin doğumunu farkeden doğulu müneccim kralların ona saygılarını sunmaya gelmeleri, dört incil yazarının ve bazı ilahi yazarlarının tasvirlerini konu alan freskler kendiliğinden ortaya çıktı. Depremden sonra da sıvalar dökülmeye devam etti. Hatta buraya 2010 restorasyonundan önce yaptığımız gezilerde mihrabın üzerine bir ağ gerildiğini görüyor idik. 10 yıl boyunca bu resimler perdelerle kapatılarak ibadet devam etti.

2010 yılına gelindiğinde başlayan restorasyonla zaten kendiliğinden ortaya çıkmış olan fresklerin etrafındaki sıvalar da kaldırılarak daha da geniş bir alan günışığına çıkarıldı, röleveleri çizildi, fotoğrafları çekildi. Sonra ne mi yapıldı? Üzeri güzelce sıvanarak yeniden tarihin karanlığına terkedildi. 10 yıl boyunca cemaatin herhangi bir şikayeti olmadan basit bir perdeyle kapatılarak ibadetin devam ettiği bu camiide neden 700 yıllık eşsiz freskler kapatıldı, soru işareti. Burada tahammülsüzlüğün cemaatin kendisinde değil, bizzat bu restorasyonu sürdüren karar alma mekanizmalarından kaynaklandığı açıktır. Tersi olsaydı 99 depreminden sonra cemaat camiye gitmez, cami kapanırdı. 
Buradan Ayasofya bahsine geçersek, 1934 yılında alınan doğru bir kararla İstanbul'daki bazı camiiler müze statüsüne alınarak, buralarda Thomas Whittemore ve Bizans Araştırmaları Enstitüsü öncülüğünde restorasyonlara başlanmış, böylece Kariye, Fethiye ve Ayasofya gibi yapılarda  bugün gördüğümüz muhteşem freskler ve mozaikler gün yüzüne çıkarılmıştır. Bugün Ayasofya'yı yeryüzündeki tüm ibadethanelerden farklı kılan da  iki kadim dinin izlerine bir arada ev sahipliği yapabilmesidir. Bu özelliği nedeniyledir ki Paris'teki Notre Dame Kilisesinden ya da Roma'daki Sen Piyer Katedralinden çok daha fazla ilgi çekicidir. Mihrapta sizi karşılayan Meryem ve Çocuk İsa 842 yılından beri orada! Onun hemen sağında, solunda yeralan onlarca hat levha ise, kimisi 2. Mahmut'a, kimisi Kazasker Mustafa İzzet Efendiye ait, paha biçilemez güzellikleriyle inananları selamlıyor. Böyle bir zenginlik dünyadaki hiçbir yapıda yoktur.
Unutulmamalıdır ki bu şehir ilk Hıristiyan başkentidir. Yüzyıllar boyunca hristiyan izleriyle İslam izleri birbirine karışıp harmanlanmış, yepyeni bir kültür oluşmuştur. Bugün Ayasofya'yı inşa eden hristiyan mimarlar İsidoros ve Anthemyus 1000 yıl sonra yaşamış olan Koca Sinan'a rehberlik etmiştir. Koca Sinan'ın öncüleri ve ardıllarına da rehberlik etmişlerdir.
(Thomas Whittemore ve Ekibinin Kariye Müzesinde Restorasyon Çalışması)
Bugün dinler arası diyalog, medeniyetler ittifakı, hoşgörü kavramları birer boş laf değilse Ayasofya olduğu gibi muhafaza edilmelidir. Yoksa Taksim meydanına dikmeyi planladığınız lahanaya benzeyen Katar-Dubai estetiği camiye dinler tarihi müzesi ekleyip, Ayasofya'daki yüzlerce yıllık freskleri, mozaikleri silerseniz bu kavramlarla olan ilişkinizin bir marketing'ten öteye gitmeyeceğini göstermiş olursunuz.
(Ayasofya'da Deisis Mozaiği Restorasyonu)
(Mozaik Ziyaretçileri)

29 Nisan 2012 Pazar

Bir Fransız Kitap Resminde Fetihin İzlerini Sürmek

Doğan Kuban'ın İş Bankası yayınlarından çıkan "İstanbul: Bir Kent Tarihi" adlı kapsamlı kitabının 220. sayfasında yer alan bir kitap resmi oldukça ilgimi çekti. Resim fetihin üzerinden henüz iki sene geçtikten sonra yapılmış. Sadece bu bilgi bile resme ilgiyi kamçılıyor. Ancak resmi ilginç kılan sadece yapılış tarihi değil elbette. Büyük olasılıkla fethi sadece anlatılanlardan dinleyen bir ressamın elinden çıkan bu resim, içinde hem belgesel nitelikte gerçeklikler taşıyor, hem de masalsı yorumlarla gerçeği epeyce deforme ediyor.
1455 yılında yapılan bu resmi incelemeye başladığımızda ilk dikkatimi çeken, şaşırtıcı bir şekilde kent kuşatmasının verilebilecek en doğru noktadan, Topkapı-Bayrampaşa tarafında kurulmuş Otağ-ı Hümayun'u merkez alarak, ufuk çizgisinin epeyce üstünden, hem savunucuları, hem de kuşatmacıları, görülebilecek en güzel noktadan ele almasıdır. Doğru bir renklendirme ile kırmızı olarak çizilen Otağ-ı Hümayun'un hemen önündeki figür büyük olasılıkla Fatih Mehmet'tir. Ancak hayatında hiç Osmanlı Sultanı görmemiş olan ressam olsa olsa bizim krallar gibidir diye düşünmüş olacak ki, Fatih'i Fransa kralı gibi resmetmiş. 
Hem Haliç hem Marmara yönünü, hem de Konstantinopolis'i üçgen şeklinde gördüğümüz bu resimde dikkate değer bir diğer ayrıntı da varlığı zaman zaman tartışma konusu olmuş olan Sütlüce Ayvansaray arasına kurulmuş sahra köprüsüdür. Bu köprü Haliç tarafını tutan Zağanos Paşa tarafından ahşap dubalar üzerine kurulmuş, istihkam ve zaman zaman da top atışlarının yapıldığı saldırı amaçlı bir köprü idi. Bu nedenle bu köprüye Haliçteki en eski köprü diyebiliriz. Bu köprünün hemen altında da Zağanos Paşanın karargahı olan kırmızı çadırı görebiliyoruz.
Diğer bir renkli ve gerçekçi ayrıntı ise gemilerin karadan Haliç'e indirilmesi sahnesi. Burada çok gerçekçi bir biçimde o dönemde koy olan Dolmabahçe'den gemilerin karaya çıkarıldığını ve Galata sırtlarından Haliç'e indirildiğine şahit oluyoruz.Ayrıca Haliçte savunuculara destek vermek amacıyla gelmiş olan yüksek bordalı Venedik Kalyonlarını da görmemiz mümkün. Galata ise büyük bir sessizliğe gömülmüş, olacakları sadece seyreden Cenevizlilerle dolu. Bu bölümde ayrıca Galata Kastellion'undan (bugünkü Karaköy Yeraltı Camii) kaşı tarafa çekilen ve Haliç'i kapatan meşhur zinciri de görebiliyoruz. 
Başka bir ayrıntı da Macar Mühendis Urban'ın döktüğü iki top. Kuşkusuz bu iki topun yarattığı dehşet ve korku ta Fransa'ya dek ulaşmış ve ressam bu ayrıntıyı da resimde vermek istemiştir.
Son olarak dikkate değer en önemli ayrıntı kentin içindeki devasa kilisedir. Çift sıra surları ve o surlar arasında kenti savunan askerleri doğru çizen ressam, hayatında Ayasofya'yı ya da bir Bizans Ortodoks kilisesini hiç görmemiş olacak ki, tıpkı Fatih'i bir Fransız Kralı olarak betimlemesi gibi Ayasofyayı da bir Latin Katolik kilisesi gibi betimlemiş. Gotik tarzda, ana kapının her iki yanında iki büyük kulesi ve gül penceresi olan böyle bir kilise Konstantinopolis'te hiçbir zaman var olmadı.

Sonuç olarak Fetih'ten çok kısa bir süre sonra yapılan bu kitap resmi belgesel niteliği açısından oldukça değerli bir belgedir. Mit ile gerçeği bir arada görmek açısından bizi eğlenceli bir yolculuğa çıkarıyor...




18 Nisan 2012 Çarşamba

Ahmet Ümit, Meral Okay ya da Tarihi Tarihçilere Bırakmamak

Ahmet Ümit geçtiğimiz günlerde son romanı "Sultanı Öldürmek" le yeniden aramıza döndü. Sultanı Öldürmek genel olarak Osmanlı tarihi, özel olarak Fatih devri üzerine yoğunlaşan bir polisiye gerilim romanı. Bu yönüyle İstanbul Hatırası romanının bir devamı gibi duruyor ve yazarla yapılan röportajlarda bu durum kendisi tarafından da ifade ediliyor. Romanı alıp okumaya başladığım zaman bendenizin bir önceki yazısında bahsi geçen Fatih'in meşhur kanunnamesi ile baba katli, evlat katli ve kardeş katli ile bir hesaplaşma gördüm ve bu nedenle okumakta olduğunuz yazıyı yazma ihtiyacı duydum. (Bir önceki yazım: http://kulturistanbul.blogspot.com/2012/04/osmanlnn-kanl-kanunu.html )

Romanın kahramanları tarihçi Müştak bey ile onun kurbanı olduğunu düşündüğümüz eski sevgilisi, tarihçi Nüzhet hanım ve her ikisinin hocası olan yine tarihçi Tahir Hakkı bey ise de, eserin asıl kahramanı Fatih Mehmet'tir. Roman henüz üçüncü sayfada sorulan temel bir soru etrafında dönüp duruyor: Tarih tarihçilerin yazdıkları mıdır, yoksa gerçekte yaşananlar mıdır? Bu açıdan bakıldığında romanın sonunda benim ulaştığım sonuç, kuşkusuz, tarih tarihçilere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir! Çünkü özellikle kendi tarihi ile- ki romanda Ümit bunu "baba ile hesaplaşma" olarak sunar bize- hesaplaşamayan bizim gibi toplumlarda tarihçilerin önemli bir kesimi bizzat bu hesaplaşamamanın müsebbibi oluyorlar. Nitekim romanda hocaların hocası Tahir Hakkı Bey resmi tarihin biraz dışına çıkan iki öğrencisine- Nüzhet ve Müştak'a- "başarıya aç, suçluluk duygusuyla kıvranan bu ezik milletin elinden bunu da (şanlı tarihini-C.Ö) almaya kalkmayın" diyor. (S.50) Hatta daha da ileriye gidip Chicago Üniversitesinde öğretim üyesi olan ve tarih ile hesaplaşma konusunda Müştak Serhazin'den daha cesur davranan Nüzhet'i "kız Chicago'ya gittikten sonra oryantalist mi oldu nedir?" (S.3) diyerek itham edebiliyor. Ancak hiçbir zaman hocasının eteğinin dibinden ayrılamayan, bir anlamda otorite ile hesaplaşamayan, Müştak Serhazin'de benzer fikirlerin taşıyıcısı oluyor: "Çağın modası bu değil mi? Farklı olmak... Aynı kaynaklara, aynı vesikalara bakarak, bambaşka bir tarih anlatısı yazmak. Yani boş iş. Hiç te değil. Postmodern çağ... Postkolonyal dönem..." (S. 78) Tahir Hakkı Bey ile öğrencisi Müştak Serhazin aynı çizgideler. Farklı olmayı boş iş, oryantalist olmak, postkolonyalist olmakla itham ediyorlar.

Gerek Osmanlı kronik yazıcıları, gerekse onları kaynak gösteren çağdaş tarihçilerin birkaç istisna dışında neredeyse tamamı bilinçli bir bilgisizliğin taşıyıcısı oluyorlar. merkezi devlet otoritesi saray dışında bir tarih yazımına zaten izin vermiyor. Cumhuriyet döneminde de bu gelenek Türk Tarih Kurumu ve Üniversiteler eliyle sürdürülüyor. Burada en çarpıcı örnek İsmail Beşikçi'nin resmi tarih algısının biraz dışına çıkınca başına gelenlerdir.

Osmanlı tarihinin en güvenilir kaynakları yabancı büyük elçilerin kendi hükümetlerine yolladıkları istihbarat raporları oluyor. Özellikle Venedik elçilerinin gerek Fatih, gerek 2. Beyazıt devrinin istihbarat raporlarında bu kanlı döneme ışık tutan nice ayrıntı gizlidir. Tıpkı bugünkü Wikileaks belgeleri gibi...

Resmi tarihin dışına çıkan tüm yorumların oryantalizm, boş iş, post kolonyalizm gibi etiketlerle yaftalanması aynı zamanda bir nefretin de açığa vurulmasına neden oluyor. Bu açıdan Meral Okay'ın ölümü üzerine kimi faşist, şeriatçı çevreler tarafından açığa vurulan nefretin ardında, senaryosunu yazdığı Muhteşem Yüzyıl dizisinde, resmi tarihin biraz dışına çıkarak farklı bir yorum getirmesi yatıyor. "O Kadın" diye hitap edilen Okay, başucundaki bir roman vesilesiyle pornocu ilan ediliverdi. Bu nefretin ardında büyük bir panik ve telaşın yattığı kesindir. Bu panik Sultanı Öldürmek romanında Tahir Hakkı Bey'in yukarıda aktardığım sözlerinde daha da berraklaşıyor.

Meral Okay gibi Ahmet Ümit gibi sanatçılar, sinemacılar, yazarlar, ressamlar, tiyatrocular tarihle ilgilensin, tarihi tarihçilere bırakmasınlar. Yoksa tarih sadece bir zümrenin, bir dünya görüşünün tekelinden kurtulamayacak, gelecek kuşaklar sadece kendilerine anlatılan kahramanlık masallarıyla büyüyeceklerdir.

3 Nisan 2012 Salı

Osmanlının Kanlı Kanunu

Ayasofya Müzesinin hemen yanı başında yanyana üç büyük ve bir küçük toplam dört türbe ve türbeye çevrilmiş vaftizhane kısmı yaklaşık elli yıl aradan sonra müze müdürü Haluk Dursun'un gayretleri sonucu restorasyondan geçirilip ziyarete açıldı. Mimar Sinan ve Dalgıç Mehmet Ağa gibi önemli mimarların imzasını taşıyan bu dört türbe sırasıyla Kanuni Süleyman'ın oğlu 2. Selim (Sarı Selim), Sarı Selim'in oğlu 3. Murat ve 3. Murat'ın oğlu 3. Mehmet'e ait. Sonuncu küçük türbe ise Şehzadeler türbesidir ve herhangi bir sultan burada yatmıyor. Bu türbelerden en "kalabalık" olanı 3. Murat'a ait türbedir. Bu türbede toplam 54 mezar ve bu mezarlara ait sandukalar bulunuyor. Bu sandukalardan en dikkat çekici olanlar 3. Murat'ın devasa sandukasının ayak ucunda sıra sıra dizilmiş olan minik bebek sandukalarıdır. Bu 18 sandukada makam bulan minicik bedenlerin tümü aynı günde bu dünyadan ayrıldılar. Bu 18 küçük şehzade 28 Ocak 1595 tarihinde katledildiler. Ailenin en büyük şehzadesi 3. Mehmet, babası 3. Murat'ın cenazesi yıkanırken cellatlarını hareme yolladı ve 18 kardeşini de boğdurttu! Bu minicik bedenlerin bir kısmı henüz sütten kesilmemişti ve babaları 3. Murat'la birlikte, onun ayak ucuna, aynı gün defnedildiler. 3. Mehmet'in kardeşi olan bu şehzadeler: Abdullah, Abdurrahman, Alaattin, Ali, Beyazıt, Cihangir, Hasan, Hüseyin, İshak, Korkud, Mahmud, Murad, Mustafa, Osman, Ömer, Selim, Yakup ve Yusuf idi. Bazı kaynaklar bu sayıyı 19 olarak vermektedir.
(Türbedeki minik şehzade sandukaları)
O tarihte İstanbul'da Alman Elçilik heyetiyle gelen Baron de Wratislaw anılarında bu olayı şöyle aktarıyor: "Bundan ötürü (3. Murat'ın ölümünden ötürü) Sultan Mehmet gizlice İstanbul'a girmiş ve ilk iş olarak 19 kardeşini saray dilsizlerine boğdurtmuştur. Sarayda bu dilsizlerin görevleri, özellikle bu acıklı işleri görmekti. Saray dilsizlerinin elinde birer kaytanla boğulan bu bahtsız kardeşlerden biri boğdurulmadan önce bir kez padişah kardeşinin yüzünü görmesine izin verilmesi için çok uğraşmış, çok yalvarıp yakarmış ise de, bu lütuf bu kardeşten esirgenmişti! Ölen hünkarın gebe olan hasekilerinden ikisi de dahi  denize atılarak boğdurulmuşlardı. Bütün bu caniyane işler yapıldıktan, yeni hünkarın bu çok gaddarca buyrukları yerine getirildikten sonra, boğdurulmuş kardeşler, çok kıymetli halılar içerisinde, büyük kardeşlerinin huzuruna getirilmiş ve kendisine gösterilerek yüreğinde herhangi bir kuşku kalması önlenmişti. Saltanat sürmekte kendisine rakip olabilecek kişileri ortadan kaldırdıktan, bütün tehlikeleri bu surette bertaraf ettikten sonra yeni Hünkar, bunların muhteşem bir surette donatılıp babalarının gömüldüğü türbeye ve onun yanıbaşına gömülmesini ve herbirinin sandukası üzerine sorguçlu birer kavuk konulmasını buyurmuştu." Kaynak: Baron de Wratislaw'ın Anıları, Milliyet Yayınları, Çeviren: Süreyya Dilmen, 1996, İkinci Baskı
Bu toplu kıyım elbette ilk değildi. Fatih'in ünlü kanunnamesi- "Nizam-ı Alem için Kardeş Katli Vaciptir" (‘‘Ve her kimesne evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizâm-ı Âlem için katl eylemek münasiptir. Ekser ûlema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar.’’) - tüm dehşeti ile aslında bunun bir kanun olduğunu bize hatırlatıyor. Ancak varolan bir durumu teoriye taşıdığı da kesindir. Sadece kardeş katlini (fratcide) değil, gerekirse oğul katlini (filicide) ve baba katlini de (Patricide) meşrulaştıran bir sistemi işaret ediyor. Nitekim kanunnamenin hamisi 2. Mehmet'in oğlu 2. Beyazıt tarafından zehirlenerek öldürüldüğüne yönelik çok kuvvetli kanıtlar vardır. Aynı şekilde 2. Beyazıt'ın da aynı kaderi paylaştığını, tahttan feragat etmek zorunda kaldıktan sonra oğlu Yavuz Selim tarafından "zorunlu ikamete memur" edildiği Dimetoka yolunda ölüverdiğini biliyoruz. O dönemin en güvenilir kaynağı Venedik elçilerinin ülkelerine yolladıkları istihbarat raporları. Venedik Balyosu Nicolo Zustignam'ın 11 Haziran 1512'de Venedik'e gönderdiği bilgi notunda Beyazıt'ın yanında seyahat eden yardımcılarının sultanın zehirlenerek öldürüldüğünü söylediklerini yazıyor. Ancak unutmamak gerekir ki Beyazıt'ta kardeşi Cem Sultan'ın zehirlenmesi için Roma'daki Papa Borgias'a rüşvet yollamış ve amacına ulaşmıştı.

Örnekler pekçok ve bu uygulamalar malum nedenlerden dolayı görmezden gelinir. Resmi tarih ya bunları hiç görmez ya da  tarihi kabalaştırarak sultanların bu tür uygulamalarını "kanı bozuk" bir kısım cariye ya da valide sultanın kışkırtmasına bağlar. Sultanlar temize havale edilirken bir taşla iki kuş vurulmuş olur. Hem bir cins olarak kadın aşağılanır, hem de "Türk olmayan" bu cariyeler üzerinden bir tür milliyetçilik örülür.

Kanuni'nin oğlu Şehzade Mustafa'yı kendi çadırında boğdurtmasını sadece Hürrem'in ya da harem'in entrikalarına havale etmek biraz hafiflik değil de nedir?

Şehzade Mustafa'nın katli meselesine daha sonra yeniden döneceğiz...

28 Mart 2012 Çarşamba

Dünyanın En Eski Üniversitesi Düğün Salonu Olursa?

Bir önceki yazımızda Sultanahmet bölgesinde koruma kurullarının, belediyelerin gözleri önünde nasıl izinsiz kazı yapıldığından ve 1700 yıllık Bizans Saray duvarlarının bir gecede yıkıldığından sözetmiştik. Ayrıca basında “sahibinden satılık Bizans sarayı” başlığıyla çıkan haberlerden yola çıkarak Magnarua Sarayının nasıl satışa çıkarıldığından bahsetmiştik. Şimdi satışa çıkartılan sarayın bu bölümü ile bilgiler verelim.
Hepimizin malumu dünyanın en eski üniversitesi neresidir diye sorulduğunda aklımıza Oxford, Cambridge gelir. Oysa dünyanın en eski üniversitesi bu İngiliz üniversitelerinden 300 yıl önce kurulmuş olan Konstantinopolis Üniversitesidir! 856 yılında Büyük Saray’ın kuzey doğusunda yer alan Magnarua Sarayının çatısı altında eğitim faaliyetine başlayan bu kurum 1150 yıl önce resmen kurulmuş ve sadece temelleri ile de olsa bugün hala ayakta duran kainatın en eski üniversitesidir.
Biraz bu üniversitenin geçmişinden bahsedelim. Aslında üniversitenin kökeni daha da eskiye dayanır. 27 Şubat 425 tarihinde Roma İmparatoru 2. Thedosius döneminde açılışı yapılan  bu eğitim kurumu 31 öğretim üyesiSne sahipti. Bunlardan 10’u Yunan grameri, 10’u Latin Grameri, 5’i Yunanca Hitabet, 3’ü Latince Hitabet, 2 hukuk ve 1 felsefe olmak üzere görev dağılımı yapmışlardı. 8. yüzyılda başlayan karanlık ikonaklazm döneminde din toplum hayatına egemen olunca bu üniversite dağıtıldı. Ancak ne bu okul ne de Antik dönemin diğer meşhur “akademi”leri bir üniversite kimliği taşımazlar.
Karanlık İkona Kırıcılık dönemi 843 yılında sona erince eğitim dahil toplumun birçok alanında laik bazı düzenlemeler getirildi. Bunun sonucu olarak 856 yılında imparator 3. Mikhael döneminde modern anlamda “üniversite” kimliğini taşıyan ilk eğitim kurumu, Konstantinopolis Üniversitesi hizmete açıldı. Bu üniversitede dönemin en ünlü hocaları eğitim veriyordu. Bir örnek vermek gerekirse bugün tüm Slav coğrafyasında kullanılan Kril alfabesini icat eden Aziz Konstantin Kırillos bu üniversitede dilbilim dersleri verdi. Krillos’un kemikleri halen Fener Rum Patrikhanesinde kutsal emanetlerden biri olarak muhafaza edilmektedir. Elbette bu hamlenin diğer coğrafyalara da örnek olduğunu söyleyebiliriz. 856 yılında açılan İstanbul Üniversitesini 988 yılında Kahire El- Ezher ve 1088 yılında Bologna üniversiteleri izledi.
İstanbul Üniversitesi en parlak dönemini “bilge” lakabıyla anılan 7. Konstantin Profigennatos döneminde yaşadı. (913-959) Bu bilge kral üniversitede hitabet, aritmetik, tıp, hukuk, müzik gibi yeni bölümler açtı. Ancak ard arda gelen felaketler hem Bizans’ın hem de bu üniversitenin sonunu getirdi. Kuşkusuz en büyük felaket 1204- 1261 Latin yağması sırasında yaşandı. Böylece doğudan 200 yıl sonra ilk üniversitelerini açan batı Romalılar doğu Rönesans’ını boğup kendi Rönesanslarının da temellerini attılar.
(Satılığa Çıkarılan Saray)
Bugün bu üniversitenin faaliyet gösterdiği Magnarua Sarayı Sultanahmet’te Four Seasons Otelinin arka tarafında yer alan Kutlugün ve Bayram Fırını Sokaklarını kaplayan alanda yer almakta idi. Bugün hala bir kısmı ayakta duran bu üniversitenin bir kısmı bir halı mağazasının altında kalmış, mağaza sahibinin gayretleri sonucunda epey bir hafriyat çıkartılarak ziyarete açılmıştır. Kuşkusuz bu sokak boyunca yer alan tüm mağazaların temellerinde üniversitenin izlerini bulmak mümkün. Ancak bu izlerden en büyüğü geçtiğimiz dönemde satışa çıkarıldı. Bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, 1992 yılında eski belediye başkanı Tahir Aktaş tarafından satın alınan bir çorap fabrikasının altından “tesadüfen” çıkan Magnarua Sarayı kalıntıları kötü bir restorasyondan sonra 12 milyon Euro’ya görücüye çıktı. Alıcılar arasında düğün salonu işletmecilerinin olduğunu basından öğrendiğimiz bu alış-veriş’in gerçekleşip gerçekleşmediğini ise bilmiyoruz. Ancak ne amaçla kullanılırsa kullanılsın dünyanın en eski üniversitesinin kalıntılarına en azından Kültür Bakanlığının sahip çıkması gerekir diye düşünüyorum. Yoksa adındaki Kültür ibaresini atıp sadece Turizm Bakanlığı olarak faaliyetlerini sürdürsün!
Bu arada “bize ne Bizans Üniversitesinden” diye itiraz edeceklere de ilk modern Darülfünun binasının (İstanbul Üniversitesi) 1850’lerde burada kurulduğunu ve geçirdiği bir yangın vesilesiyle 1934’de yıkılarak yok edildiğini hatırlatalım. Tıpkı Topçu Kışlası gibi. Üstelik bu Darülfünun binası 1876’da ilk Osmanlı Parlamentosuna da ev sahipliği yapmıştır…

7 Mart 2012 Çarşamba

Mimoza Zamanı Adalar

İstanbul florasında sembolleşmiş bir takım çiçekler ve ağaçlar vardır. Bunlardan birincisi Erguvan ise ikincisi Mimoza'dır. Özellikle Adalarda  Şubat'ın son haftası cemrelerin toprağa düşmesi ile birlikte çok güzel bir canlanma başlar. Mimoza ağaçları ardı ardına çiçeklenir ve ortalığı bir anda keskin bir mimoza kokusu sarar. Bu güzelliği adanın "yerlisi" olanlar yaşar. Yazlıkçılar ise martın son haftası sona eren bu müthiş değişime şahit olamazlar. Çünkü bu şenlik sadece 3-4 hafta sürer. Adada yaşamanın cefası kadar sefası da vardır elbet.

Mimozanın halk arasında iki cinsi çok bilinir. İzmir Mimozası denilen cinsinin çiçekleri kokusuz ve kendisi bodur bir ağaç türüdür. Ada Mimozası denilen ikinci cinsi ise bayağı boylu bir ağaç türüdür ve çok güzel kokar. Latince adı Acacia Dealbata olan bu ağacın anavatanı Güney Doğu Avustralya ve Tazmanya'dır. Oralardan buralara nasıl geldiği ise tam bir muamma.  Bahara doğru lodos'un getirdiği ılıman rüzgarla çiçeklenen bu güzel ağacın dalları yavaş yavaş sarı sarı tomurcuklanmaya başlar. İşte bu dönemde toplanacak mimozalar özellikle evlerin içini mis gibi kokutur.
Geçtiğimiz sene Mart ayında Adalar Müzesi tarafından Büyükada'da bir Mimoza şenliği organize edilmişti. Maalesef bu yıl tekrarı yapılmadı. Geçen seneki organizasyon tam da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesine denk gelmişti. 8 Martta bir kadına hediye edilebilecek en güzel çiçektir mimoza. İşte bu nedenle Osman Hamdi Bey çok sevdiği eşine bir demet mimoza hediye etmiş ve sonra da o mimozalarla resmini yapmıştır. Mimoza deyince aklımıza ilk gelen imajlardan birisi de bu olsa gerek.
(Osman Hamdi Bey: Mimozalı Kadın)
Yazarın okura tavsiyesi sevdiklerinizi yarın ya da hafta sonu alın, adalara gidin. Biraz mimoza toplayın, henüz insan akınına uğramamış sahillerinde yürüyüş yapın, adalı kedilere, köpeklere yarenlik edin. Dilerseniz iki kadeh bir şey için ve evinize dönün. Vazolarınıza mimozaları koyup da evinize bahar kokusu yayılmaya başlayınca tüm bu yorgunluğa değdiğini göreceksiniz...

Ps: Erguvan ağacı ile ilgili daha önce yayınladığım yazı için:
http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/05/erguvan-istanbulda-bir-mevsimin-ad.html