Oğuz, İstanbulda yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı...
Oğuzu, ilkokulu bitirdiğim yıl Fatihteki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. İncecik bir adam, yatakta uyuyordu. Zayıflıktan ölmüş gibiydi. Yüreğim burkuldu. Anneme koştum:
Anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek, dedim. Oğuz, 21 yıl sonra, 1975 Eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. Aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. Aynı kitapları okuduk. O, özellikle yeni çıkan telif kitaplarını ilk günden edinirdi. Ya yazar ona vermiş, ya da Oğuz satın almıştı bile.Çoğunlukla da elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurdu. Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor... gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam'a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir. Parasını alınca da dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı...
İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna: -Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim, der, belki o gece Klüp 12de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.
Kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. Beyoğluna gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. Çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı...Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi...Kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.
Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum. (Eski Bahçe- Eski Sevgi)
Çocukluğumun Soğuk Gecelerinde ise şöyle bahsediyor Hayalet Oğuz'dan: "hayaletle yatmak kelebekle yatmak gibidir. İnsanın bacağına ya da organına değer. Hiç sesi çıkmaz. Heyecanlendığı anlaşılmaz. Boşaldığı ıslaklığından belli olur. Öylesi dostluklar vardır. O dostla konuşmak, o dostla yolda yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla yatmak. O dosttan gizlenecek, o dosttan saklanacak, o dostla paylaşılmayacak hiçbir oldu yoktur. Hayalet bu dostlardandır"
Bir Kelebeğin Son Beş Günü
Hayalet Oğuz 1975 yılının sonbaharında rahatsızlanır. Henüz 46 yaşındadır. Yıllardır içtiği Bafra sigaraları ciğerlerinde onulmaz yaralar açmış ve nihayet Demir Özlü, Tezer Özlü gibi dostlarının zoruyla doktora gitmiştir. Akciğer kanseridir. O ise sadece "çok hastaymışım" diyerek etrafı telaşlandırmamayı yeğler. Haberi aldıkları o günü, yani 13 Eylül 1975 gününü Tezer Özlü şöyle aktarıyor: "Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz: E.ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlunda para araştırması inanılır gerçek değil."
Tezer Özlü o gece hepbirlikte Balık Pazarındaki Degüstasyona gittiklerini aktarıyor. Bu onların son akşam yemeği olur. Tıpkı İsa ve Havarileri gibi et yer ve şarap içerler. Ancak yedikleri İsa'nın etini simgeleyen komünyon ekmeği değil, salçalı dana rostosudur. Çünkü Hayalet ağzının tadını bilir. Hiçbiri Hayalet'in öleceğine ihtimal vermiyordur. Hatta o kadar ki Tezer Özlü ile "senin ölüm ilanını ben yazacağım" diyecek kadar ti'ye almışlar birbirlerini. Degüstasyon'dan çıkarken kapıda karşılaştığı Ali Poyrazoğlu'nun yanağından bir makas almayı da ihmal etmez. Tezer Özlü Tünele doğru yürürken Hayaletin nasıl heyecanlı olduğunu şu cümlelerle aktarıyor: "Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi....Tünele doğru yürüyecekti. Otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. Ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. Bu çocuk onu sabah Ada vapuruna bindirecekti. Ve Oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. Kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak."
14 Eylül Sabahı Hayalet Oğuz refakatçısı olan üniversite öğrencisi ile birlikte muhtemelen Sirkeci Vapur İskelesine geldi ve büyük olasılıkla Şehir Hatlarının bahçe sınıfı vapurlarından birine (Paşabahçe ya da Fenerbahçe) binerek Heybeliada'ya doğru yalnız başına yola çıktı. Bahçe sınıfı vapurlar, özellikle yaz aylarının bittiği dönemde adalardan eşya taşındığından tercih edilirdi. Çünkü bu vapurlar diğerlerine göre çok daha büyük ve hızlı idi. Hayalet Oğuz hiçbir zaman bavul taşımadığı için, her zamanki küçük çantası omuzunda vapurdan indiğinde herhalde çok yorgundu ve nefes almakta zorlanıyordu. Yanında büyük olasılıkla sadece pijama ve terlik vardı. Günlerden Salı olduğu ve okullar açıldığı için büyük olasılıkla ada sakin günlerinden birisini yaşıyordu. Hayalet, Sanatoryuma çıkan dik yokuşu çıkmayı göze alamadığından bir faytona binmeyi tercih etmiş olmalıdır. Sanatoryumda refakatçisiz, bakıcısız geçen son dört gününde sık sık sanatoryumun tam karşısına denk gelen Büyükada, Dil burnu mevkiini seyrettiğini düşünebiliriz. Tabii son günlerinde yataktan çıkacak taakati kaldıysa. Hayalet tıpkı bir kelebek gibi çok kısa süren yaşam öyküsünü sessiz ve yalnız bir bir biçimde, lakabına yakışacak şekilde noktalandırdı. Hiçbir şeyden şikayet etmedi, hiç kimseye yük olmadı ve Neyzen Tevfik'giller familyasının son üyesi olarak aramızdan sessizce ayrıldı. 46 yaşında ve 46 kilo ve tarih 17 Eylül 1975 Cuma idi.
(Hayalet'in yattığı odaların balkonundan manzara)
Tutunamamayı değil Tutunmamayı bir yaşam biçimi haline getiren bu sıradışı karakter öldükten sonra, Tezer Özlü ağabeyi Demir Özlü'nün evinde onun eşyalarını ve eşyalarının arasında bir notunu bulur. Bu not onun bütün hayatının özeti gibidir: "Daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak... Ayaspaşa'dan Levent'e... Levent'ten Ayaspaşa'ya"
Onun Anısına YKY'den Çıkan Kitap
Koridorlarda son kez gördüğü kadın
Hayalet Oğuz Belgeseli: http://www.dailymotion.com/video/xbb0pd_hayalet-1998_shortfilms




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder