İtiraf etmeliyim ki, Masumiyet Müzesini daha önce iki kere okumayı denemiş, her ikisinde de yarım bırakmıştım. Kitap bana 2008 yılında küratör dostum Mahmut Koyuncu tarafından 41.yaş günümde hediye edilmişti. Kısmette 16 sene sonra 2024 yılbaşı gecesi başlayan ve yaklaşık iki hafta süren hastalık dönemimde kitaba başlayıp, son derece ağır bir tempoda sindire sindire okumak varmış. Zaten ben son derece yavaş okuyan birisiyim. Orhan Pamuk gibi yazarların kitapları ise hiç aceleye gelmez. Bir an önce son sayfaya ulaşmak gayretinde olanlar “vuslata” eremez. Zamanımız bir telaş çağı, ben o yüzden ağır olmayan hastalıkları- hatta- severim bile. Bu nekahat dönemleri hiç bir şey yapma mecburiyeti olmadan sadece kitap okunabilecek zamanlardır. 1989 yılında yaklaşık 2 ay süren başka bir hastane maceramda da Kafka külliyatını okumuştum. (Şimdi çok saçma geliyor. İnsan hastayken Kafka okur mu?)
Neyse...
Masumiyet Müzesini okumadan önce MUBİ'de Hatıraların Masumiyeti belgeselini izledim. Belgesel kitabın içeriği hakkında bir nevi ön bilgi veriyor ama kitabın akışı hakkında hiç bir bilgi vermiyor. Buna rağmen belgeseli izlemek, romanın "duygusu" hakkında verdiği spolierleri dinlemek okumamı kolaylaştırdı diyebilirim. Roman genel olarak kolay okunur bir yazın türü değil. Hele ki günümüzün maymun iştahlı, aceleci, anlık yaşayan insan tipleri için hiç değil. Masumiyet Müzesi de böyle bir roman. Unutmayalım ki bu roman 580 sayfa. Bu hacimde bir romanı bitirmek günümüz okuru için kolay bir iş değil. Bu yüzden okuma paradigmasını değiştirip zaman sınırı koymadan, acele etmeden, ağır ağır okumakta fayda var.
Romanı dört ana bölüme ayırabiliriz. Bu ana bölümlerin de yer yer alt bölümleri var. Tıpkı bir klasik müzik senfonilerindeki gibi her bölümün temposu ve duygusu değişiyor. İlk bölüm allegro vivace temposunda yani son derece tutkulu ve hareketli, hatta neşeli bir giriş. "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" cümlesiyle başlayan romanın ilk bölümü cinsellik, tutku, aşk, aldatma, yalanlarla akan tempolu bir başlangıç. Bu bölümde Kemal, Füsun, Sibel (Kemal'in nişanlısı) arasında geçen son derece karmaşık duygusal ilişkiler yumağı, merkezinde iki genç insanın hayata, topluma ve birbirlerine kafa tutma, birbirlerini keşfetme hikayesidir. Bu bölümüm finali Kemal ile Sibel'in Hiltondaki nişan törenleri ile zirveye ulaşır. Kitabın en uzun bölümü olan Nişan, bir anlamda Cappola'nın Baba filmindeki düğün sekansına benzer. Romanın tüm karakterleri bir araya gelip okura sunulur. Nişan töreni neşe ile başlayıp giderek duyguların incindiği, kalplerin kırıldığı gerilimli bir maskeli baloya döner. Törende Cevdet Bey ve Oğulları romanından kurgu karakterler, Orhan Pamuk ve Ailesi gibi gerçek karakterler de karşımıza çıkar. Yazarın okurla kurduğu muzip ilişki gerçekten şaşırtıcıdır. Bu kısma daha sonra döneceğim
Romanın ikinci faslı bundan sonra başlıyor. Bu fasıl iki bölümden oluşuyor ve ilk bölüm son derece ağır akan Largo temposunda bir bölüm. Bu faslın ikinci bölümü ise Bach'ın Füg'lerine benziyor. İlk bölüm, Füsun'un aniden kaybolması sonucu aşkın fiziksel ve ruhsal tüm acılarını sırtlayan Kemal'in yaşadığı bu acı dolu günlere tanık olduğumuz bir kaç aylık dönemdir. Bu bölümde aşkın insanın akıl ve beden sağlığını nasıl sarstığına şahit oluyoruz. Eskilerin "kara sevda" dediği bu hastalıklı, tutkulu karanlık dönemde Kemal adeta bir mecnuna dönüyor. Tüm hayatı, tüm dengesi her şeyi alt üst oluyor. Nişanlısından ayrılıyor, evini terkediyor, kendini istanbul sokaklarına vuruyor, Füsun'un hayaletlerinin peşinden gidiyor. Bu bölümde Kemal ile Orhan Pamuk'un benzer kaderlerini görebiliyoruz. Her ikisi de geldikleri zengin muhitten tutkuları uğruna kendilerini dışlamış, "yoksul bir ülkede zengin olmanın utancını" yaşamış bireylerdir. (ifadeler kitaptan) Bu alt üst oluş günlerinde Kemal'i teselli eden tek şey ucuz bir otel odasında farkettiği yoksul hayatlar ve istanbulun hiç bilmediği öteki yüzüdür. "İstanbulun sokaklarında hayatımın kayıp merkezini arıyordum" der. Artık sevmediği nişanlısıyla son günlerini geçirdiği Anadolu Hisarındaki yalı ise bambaşka bir güzellikte anlatılır. Bu bölüm Abdülhak Şinasi Hisar'a yahut Yahya Kemal'e bir saygı duruşudur adeta. Tüm bedeninde, ruhunda hissettiği acılarını bu köhne yalıda geçirdiği sonbahar mevsiminin hüzünlü havası biraz olsun azaltacaktır. İstanbul melankolisini adeta iliklerimizde hissederiz.
Sonunda Kemal yalıdan çıkıp Fatih'te ucuz bir otele yerleşecektir ve o yoksul otelde aylarca yapamadığı bir şeyi yapacak, huzur içinde uyuyacaktır.
Kemal acılarını yalnızca Füsun'u hatırlatan, onun kullandığı eşyalarla azaltabildiğini farkeder. Bu eşyalara dokunmak ona iyi gelmektedir. Bunu farkettiği andan itibaren Füsun'un elinin değdiği herşeyi toplamaya başlar. İleride Masumiyet Müzesinin temellerini atacak olan bu toplayıcılık süreci, sonu gelmez bir tutku, hatta takıntı haline gelir. Eşyaların ruhuna inanır ve bu yönüyle zaman zaman kaybolup tekrar karşımıza çıkabilen (Füsun'un küpesi gibi) bu eşyalar bize yine Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsünü hatırlatır. Artık nişan bozulmuş, Sibel'in gururu kırılmış, şefkatten nefrete dönüşen sabrı sona ermiştir. Bu arada Kemal'in babası da vefat etmiştir.
Romanın ikinci bölümünün ikinci kısmı Kemalin babasının ölümüyle başlar. Kemal otelden ayrılıp annesinin evine döner ve bir arkadaşının aracılığıyla sürekli mektuplar gönderdiği Füsun'dan cevaben bir mektup alır. Aylarca İstanbul sokaklarında aradığı, zaman zaman hayaletini görüp peşine takıldığı Füsun Çukurcuma'da bir evde yaşamaktadır ve Kemal'i bir akşam yemeğe davet eder. Kemal sevinçten deliye döner ama işler hiç de onun beklediği gibi gelişmeyecektir. Buradan sonra uzun bir füg bölümü başlar. Ağır tempoda, sekiz yıllık bir zaman dilimini kapsayan ve 1984'de Füsun'un babası Tarik beyin ölümüyle sona erecek olan bu bölüm romanın en ağır ilerleyen bölümüdür. Füsun da en az Kemal kadar ayrılık acısı çekmiş, lakin aylarca seviştiği bu adamın nişanına giderek büyük bir hata etmiş, Kemal'i terkettikten sonra yataklara düşmüş, o dönem çok büyük sorun olan bekaret “meselesini” ancak kendisine o dönem sahip çıkan Feridun isimli bir senaristle evlenerek çözmüştür. Bundan sonrası Kemal'in yıllarca Cukurcumaya gidip gelemeleri üzerine inşa ediliyor.
Kemal karşısında bambaşka bir Füsun bulmuştur. Füsun artık film yıldız olmak istemektedir. Zaten çok küçük yaşta annesi tarafından bir güzellik yarışmasına sokulacak kadar güzel ve hırslı bir kadındır. Kocası Feridun ise harcıalem filmlere senaristlik yapmakla birlikte hayalinde hep bir "sanat filmi" çekmek arzusu vardır. Kısa süre sonra Kemal genç çiftin kendisinden hayallerine sponsor olmasını beklediğini anlar. Çok öfkelenmekle beraber aşkına yenik düşer ve sevdiği kadının evine gidip gelebilmek için onurunu bir kenara koyup bu öneriyi kabul eder. Bir film şirketi kurarlar, bir yaz boyunca istanbulun kenar köşe semtlerinde yazlık sinemalarda melodram filmleri izlerler ve aynı zamanda beyoğlunun bohem barlarında sinema sektörüyle tanışırlar. Bu bölümler sosyolojik olarak son derece zengin gözlemler içermektedir.
Kemal yazlık sinemalarda izlediği türk filmlerinin masumiyetini keşfeder. Sinemaya gidip gelen insanların masumiyeti kadar samimi bir masumiyettir bu. Füsun'un bu kadar yakınında olup ona ulaşamamak, gidip geldiği evden sürekli bir şeyler aşırmak huyunu daha da yükseltir. Bir çeşit kleptomania gelişir içinde. 4213 izmarit toplar mesela (Masumiyet Müzesinde en çok merak ettiğim yerleştirme o izmaritler ve altına düşülen notlardır) Merhamet apartmanında Füsun'la seviştiği ev artık bir nevi depoya döner. Bu arada Feridunla Kemal Füsun'u asla bir sinema filminde oynatmamak konusunda adeta sessizce anlaşırlar. Füsun hayatı boyunca takıntılı sevgilisi ve kıskanç kocasının kurduğu bu barikatı aşamayacağını bir süre sonra anlar ve içinde giderek büyüyen bir öfke gelişir. Kocası nihayet bir film çeker ama başrolü karısına değil, ileride sevgilisi olacak Papatya'ya verir. Bir yerden sonra Füsun bu erkek ittifakını aşamayacağını anlar. Kini daha da büyür, intikam duygusuna doğru evrilir. Romanın başından beri Füsun'un kafeste beslediği Limon adındaki kanarya bir anlamda Füsun'u simgelemektedir. Film şirketine onun adını vermeleri - Limon Film- ayrı bir oksimorondur.
1983 yazında Füsun kendini özdeşleştirdiği Grace Kelly gibi araba kullanmak için ehliyet almaya karar verir. Kocası artık eve gelmemekte, Papatya ile film çevirmektedir. O yaz tıpkı Huzur'daki Nuran ve Mümtaz gibi bir yandan şehrin ücra semtlerini gezerken, bir yandan da direksiyon derslerine hazırlanırlar. Füsun giderek içindeki öfkenin etkisiyle aksi bir insan olmaya başlamıştır ama Kemal ile birlikte vakit geçirmekten hoşlanmaktadır. Sınavlarda başarısız oldukça birlikte vakit geçirmek imkanları artar. Her dersten sonra boğaza yüzmeye, yahut yemeğe giderler. Ama geçmişin kırgınlıkları peşlerini bırakmaz. Ta ki Füsun'un babası Tarık bey Banker Kastelliye kaptırdığı paranın derdi ile kalp krizi geçirip aniden ölünceye dek.
Burada bir cep yapıp Masumiyet Müzesi romanının sadece bir aşk romanı olmadığını, ekonomi-politik yönünden dönemin güçlü gözlemlere dayalı bir özeti olduğunu yazmam gerekir. 1970'ler türkiyesinin dışa kapalı ekonomisi, yerli sermayenin hızla yükselmesi (meltem gazozu) ve çöküşü. İthal ikameci korumacı sistemden 1980 ile birlikte kuralsız liberalizasyon ve bankerler faciasına kadar pek çok arka plan okuması mevcut. En önemliside zengin Kemal'in sosyal çevresindeki değişimler, sermaye transferleri, çöküşler ve yükselişler zorlama olmadan, doğal bir dil ve akışla okura yansıtılıyor. Ama hiç bir zaman bu arka plan romanın ana konusu olmuyor. Nihayetinde bu bir aşk romanı.
Tarık Beyin ölümünden sonra kitabın üçüncü bölümü başlıyor. İkinci bölüme göre daha kısa ama Allegro temposunda olayların çok hızlı aktığı bir bölüm. Cenazeden bir süre sonra Füsun önce kocası ile boşanıyor. Kocası zaten evi ve Füsunu terketmiştir. Karşılığında Limon filmi alıyor. Kemal dünden razı. Nihayet sekiz senedir beklemesinin, çektiği acıların son bulmasının bir imkanı doğmuştur. Füsun ile Kemal 9 Nisan 1984 günü İnci Pastanesinde buluşurlar ve evliliklerinin planlamasını yaparlar. Füsun Feridun ile hiç sevişmediklerini, hiç karı koca hayatı yaşamadıklarını iddia eder. Ama alttan alta Kemal’e olan öfkesi de sezilmektedir. Yaklaşan felaket ilk işaretlerini vermektedir. Kemâlin annesi bir gün oğlunu şu şekilde uyarır “Güzel, akıllı kadın, ama dikkat et çok çekmiş. İçindeki öfke hayatınızı zehirlemesin”
Bundan sonraki günlerde Beyoğlu sinemalarında buluşup film izler ve evlilik hazırlıklarıyla, zar zor alınan pasaportlarla, vize işlemleriyle uğraşırlar. Füsun zaman zaman Avrupa fikrinden vazgeçer gibi olsa da Kemal çok ısrar edecek ve bu ısrarından sonraki yıllarda çok pişman olacaktır. Nihayet şoför Çetin, Füsun’un annesi, Füsun ve Kemal 56 Chevrolet marka baba yadigarı arabaya binip Kapıkule’ye doğru yola çıkarlar. Henüz ilk günün akşamında Babaeski’de Büyük Semiramis Otelde gece geç saatlere kadar içip odalarına çekilirken Füsun kayıp olduğunu söylediği (yalan söylemiştir) küpelerini takarak Kemâlin odasına geçer ve sekiz yıl sonra 45. kez sevişirler. Bu sevişmenin sonunda Kemal uykuya dalar ve bir rüya görür. Benzer bir rüyayı sekiz sene önce Füsun da bir sevişme sonrası görmüştür. Bu iki kritik rüya romanın iki kritik anıdır. Füsun rüyasında kendi ölümünü, Kemal ise sevgilisine kavuştuğu için son derece huzurlu bir rüya görmüştür.
Sonunda gece yarısı sevişirken Kemâlin küpelerini farketmemesine çok içerleyen Füsun’un daha da çok içip arabayla bir ağaca çarpması sonucu ölmesiyle bu fasıl kapanır. Füsun hayattan, erkeklerden, bu aşağılık düzenden intikamını kendini öldürerek almıştır. Tıpkı Huzur’daki Suat gibi. Kemal kazadan ağır yaralı olarak kurtulur. Romanın üçüncü bölümün böylece kapanmış olur
Romanın son bölümü orta yani moderato temposunda bağlanıyor. Uzun nekahat döneminden sonra Kemal Füsun’dan kalan ne varsa toplamaya devam eder. Füsun’un kederli annesini ikna ederek ona Nişantaşı’nda bir ev alıp Çukurcumadaki evi müze yapmaya karar verir. Romanın bu bölümünde müzeler ve dünyadaki küçük müzelerin güzellikleri üzerine destansı bir bölüm vardır. Kemal bey yine yollara düşer. Acısını unutmak ve sevgilisine yakışır bir müze yapmak için tüm dünyayı gezer. Beş binin üzerinde müze gezer. Sadece müze değil, yaşadığı aşkın bir romana dökülmesini de ister ve Nişantaşı’ndan aile dostları yazar Orhan Pamuk ile buluşur. Evin çatı katında, Füsun’un odasında ona olan aşkını, yaşadığı keder dolu yılları, pişmanlıklarını, mutluluklarını Orhan Pamuk’a anlatır. Romanın bu kısmında İstanbul’daki koleksiyoncular, toplayıcılar, çöp evlerde yaşayan takıntılı tuhaf tipler üzerine anlatılmaz güzellikte bir pasaj vardır ki yakın dönem Türk romanının en güçlü bölümlerinden biridir diyebilirim. Romanın bir yerinden sonra anlatıcı Orhan Pamuk olur. Onun Kemal bey ve çevresi üzerine gözlemleri çok çarpıcıdır
Kemal bey 12 nisan 2007 günü Milano’da bir otel odasında kalp krizinden ölür. Bir gün önce çok sevdiği küçük bir müzeyi yedinci ziyaretinde müzenin ekonomik nedenlerden kısmen kiraya verildiğini öğrenir ama en önemlisi ilk nişanlısı Sibel ile onunla sonradan evlenen yakın arkadaşı Zaim’le karşılaşır. Ertesi gün de ölür.
Ölmeden önce son konuşmalarında Orhan Pamuk’a son sözleri şu olmuştur
“Herkes bilsin. Çok mutlu bir hayat yaşadım”
ROMAN ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
Masumiyet müzesi bence Türkçede yazılmış en güzel aşk romanlarından biri. Müze ve roman fikri başından beri ayrılmaz bir bütün olarak inşa edilmiş. Borgesyen bir şaka gibi. Romanın başından beri sondaki felaketin ipuçlarını takip etmek mümkün. Füsun’un aşkının nefrete evrilmesi, büyüyen öfkesi, gördüğü rüya, Grace Kelly’e özenmesin, hayatına giren erkeklerin onun hayallerine engel olması, güzelliğinin cezasını çekmesi, tabularla yaşayan bir toplumda yaşadığı hüsranlar, her şey romanda ilmek ilmek işlenmiş. Romanın Bergsoncu- Aristocu an-zaman dikotomisine yaslanması (Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum) doğrudan Tanpınar’ın şiirine ve zaman felsefesine gönderme gibi durmuyor mu?
Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmaz akışında
Romanın kritik objesi Füsun’un kelebek formundaki kolyesidir. Bu imaj müzenin de sembolüdür. Füsun’un ömrü de o kelebek kadar kısa ve kırılgandır. Füsun’da o kolye gibi bir görünüp bir kaybolur. Tıpkı bir hayalet gibi. Kelebeğin kanadındaki helezonik sarmal ise zamanın döngüselliğini ve an ile zaman ilişkisini çağrıştırır. Bu helezonik form aynı zamanda müzenin zemininde gelenleri karşılar. Hülasa Füsun’un bahtı biraz da Madam Butterfly’ın bahtı gibidir.
Roman nihayetinde Kemal’i merkeze alan bir metin. Kemâlin acılarına şahit oluyoruz ama Füsun’un acılarını sadece tahmin edebiliyoruz. Bu açıdan romanın nihai olarak problemli bir yanı var.
Bu romanda Orhan Pamuk diğer romanlarından karakterleri misafir etmiş. Mesela Cevdet Beyin torunu ressam Ahmet Işıkçı kapak fotoğrafını vermiş, Kar romanındaki Şair Ka. kitabın sonlarına doğru bir an görünüp kayboluyor. Kemal Beyin babasının cenaze ilanından anlıyoruz ki Cevdet beyin eşi ve baldızlarıyla Kemal beyin ailesinin bir akrabalığı var. Ayrıca Füsun’un peşinde geceleri kederle dolaşan Kemâlin yanı başından geçen bozacı kim bilir, belki de Mevlüt’tür.Dikkatle okunduğunda Orhan Pamuk’un okurla tatlı tatlı oyun oynadığı anlaşılıyor. Bu açıdan bakıldığında Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk külliyatının kavşak noktalarından biridir diyebiliriz.
Yıllar önce bir akşam Tanpınar Merkezinin açılış töreninden sonra bir grup insanla birlikte Orhan Pamukla kısa da olsa bir sohbetimiz olmuştu. Pamuk benden 15 yaş büyük ve ben de Nişantaşı’nda doğup büyüdüm. Onun anlattığı Nişantaşı’nın çok azına şahit olabildim ama çocukken şanzelize butik gibi ömür dondurmacısı gibi mekanların varlığını hatırlıyorum. Bir de çocukken anne tarafından uzak bir akrabamız, Beyhan ablanın bir aşk ilişkisi yüzünden gencecik bir yaşta kendi canına kıydığını kederle hatırlıyorum. O da Nişantaşı’nın alt sokaklarında sessiz sedasız çekildi bu hayattan
Hayatın, toplumun ve devletin dersinde ölen tüm kadınlara saygılarımla


çok güzel bir yazı olmuş. kitabın uzun soluklu olmasından sıkılıp bari hakkında bir şeyler okuyayım diye araştırırken karşıma çıktı yazınız ve çok severek okudum. hayatın, toplumun ve devletin dersinde ölmemek için çabalayan tüm kadınlara saygılarımla...
YanıtlaSil