O akşamüzeri Bâb-ı Âli yokuşundan
aşağı Sucu Kosti’nin ufacık meyhanesine hızlı adımlarla inerken Sadrazam Mehmet
Sait Paşa’nın sadaretten çıkıp alay-ı valâ ile ilerleyen kafilesinin bir an
durakladığını gördüm. Sadrazamın maiyeti şaşkınlık içinde yukarıda asılı bir
pankarta bakıp homurdanıyorlardı. Sadrazam hazretleri kupa arabasının perdesini
gümüş bastonuyla bir an aralayıp pankarta baktı. Trafik yavaşlamış, geriden
gelen atlı tramvayın uyuz beygirleri zar zor durabilmişti. Sadrazam birkaç
saniye, caddeyi boydan boya bir zafer takı gibi kesen pankarta baktıktan sonra
zayıf bir sesle “çek” dedi. O an başımı kaldırıp pankarta baktığımda beynimden
vurulmuşa döndüm. “Bu nasıl bir şeytanlıktır yarabbi” dedim kendi kendime.
Pankartta “Bâ emr-i sadaretpenabi tatil
edilen Malûmat gazetesi, bâ irade-i seniyye-i Hazret-i Padişah-i
neşredilmiştir” yazıyordu. Sadrazamın emriyle yayını durdurulan Malumat
gazetesi, sultanın emriyle tekrar neşrolunmuş. Bir an pankartın asılı olduğu
sağ cenahtaki Malumat gazetesi binasına baktım, Gazete sahibi Tahir pencereden
büyük bir keyifle sırıtıyordu. Adeta zafer kazanmış bir Roma kayzeri gibi bir
pankart hazırlatıp boydan boya caddeye asmış, akşam yolu mecburen buradan
geçecek olan sadrazamı fena tongaya bastırmıştı. Zavallı sadrazam yenik ordunun
sünepe neferlerinden beter, süklüm püklüm bu zafer takının altından geçmek
zorunda kalmıştı.
Malumatçı Tahir sadrazamın kafilesindeki son atlı geçtikten sonra
pencerenin gerisinden elindeki konyak kadehini fondipleyip kahkahalarla
perdeleri çekti,
Sucu Kosti’nin meyhanesine daldığımda Ahmet Rasim’le karşılaştım.
Etrafına toplanan kalabalıkla hasbıhal ediyordu. “Bakmayın İstanbul’da 72 buçuk
millet yaşar derler, yalandır, Gazetecilerle rakam 73 olmuştur. Bizler de buçuk
milletiz” dediğini işittim. Vakti kerahat gelmiş civardaki matbuattan
muharrirler sökün etmeye başlamıştı. Herkes az önce altından geçtikleri yahut
şahit oldukları pankart skandalını konuşmaya başladı.
Müstecabizade İsmet “nasıl olur, nasıl böyle bir şeye cüret
edebilir?” dedi. Nuri Seyda rakı kadehini elinde bırakıp “herif destursuz
Yıldız’a dalıyor, sen önünden geçerken yerlere bakıyorsun. Aradaki fark bu
azizim” diye cevapladı. Faik Esad ağzında mezeler olduğu halde “Malumatçı
Tahir’e kimsenin gücü yetmez, sadaretin bile” diye bağırınca bizim döküntü
harabat sarayında bir kahkaha tufanı koptu. Gürültü, caddede kol gezen
zaptiyenin meyhane kapısından bir an nazar etmesiyle kesildi. Sadece çatal
bıçak sesleri duyuldu. Barba Kosti kapıya çıkıp zaptiyeleri savuşturunca rahat
bir nefes aldık.
Böyle şey ne görülmüş ne duyulmuştu. Adam resmen sadrazama kafa
tutmuş, sırtını sultana dayayıp bir de ona caka satmıştı. Gerçi matbuatın adı “iki
paralık” a çıkmıştı. Her gazeteye iki paralık pul zorunluluğu geldikten sonra
bu lakap takıldı. Çok değil daha on yıl önce şuracıkta beraber içtiğimiz,
sohbet ettiğimiz muharrirlerin yarısı ya sürülmüş yahut açlığa mahkûm edilip
bir köşeye çekilmişti. Bazıları da suya sabuna dokunmayan fıkralar yazarak
Malumat gibi yanaşma neşriyatta ekmek derdine yazmaya devam ediyordu. Tabii
buna yazmak denirse. Sansür tüm matbaaları kol geziyor, daha gazete çıkmadan
kuşa çeviriyordu. En ufak bir tenkit Bekirağa demekti. Oradan da nereye Allah
bilir. Korkunç hikâyeler geliyordu Taif’ten.
Gerçi Malumat ve Sabah gibi yanaşma neşriyata sansür bile
dokunmuyordu. Neden dokunsun ki? Sabah’ın patronu Mihran, Malumatın patronu
Tahir en azılı sansürcüden daha azılıydılar. Bunlar her türlü yolsuzluk,
rüşvet, irtikâp, ihale, fesat haberini zinhar gazetelerine basmazlardı. Çünkü
zaten bizzat kendileri bu işleri yapıyordu. Sultanımızın ağzından girip
burnundan çıkmışlar, onu adeta efsunlayıp her istediklerini yaptırır hale
gelmişlerdi. Yoksa sadrazama kafa tutacak cesareti nereden bulsun bu at hırsızları?
Allah Sultanımıza uzun ömür ve göz açıklığı ihsan etsin.
Bu Tahir şeytanı çok değil 10-15 sene evvel Direklerarasında
limonatacılık yapan bir zır cahildi.
Okuma yazması dahi yoktur derler. Aynı 7-8 Hasan Paşa gibi birileri ona
“yürü ya kulum” dedi, o da yürüyor..! Ama kimsenin gözünün yaşına bakmadan
yürüyor. Önüne kim çıkarsa harcadı. En son iş sadrazama kadar geldi.
“Sadrazam hazretleri bu gece kahrından sekte-i kalp geçirmezse
iyi” dedi Selanikli Tevfik sırıtarak.
“Ne olacak, Ali gider Veli gelir” dedi arkadan bir ses, dönüp
baktık, hiçbirimiz tanımıyorduk. Kimdi bu herif? Barba Kosti yüzü kireç gibi
bembeyaz kaş göz edince anladık, bu bir jurnalciydi. Hepimiz ön kapıdaki
zaptiyelere bakarken yan kapıdan süzülüp köşeye sinmiş, bir akbaba gibi leş
peşine düşmüştü. Hepimiz tekrar sessizliğe gömüldük. Mekânın tadı kaçtı. Herkes
elindeki kadehi bitirip sıvışmaya başladı. Kimse köşedeki akbabayla göz göze
gelmemeye çalışıyordu. Son birkaç kişi kalınca akbaba da ayaklandı. Derin bir
nefes aldık. Üzerimizden silindir geçmişti adeta. Barba Kosti tezgâh arkasından
çıkıp üç-beş sandalyeyi masaların üzerine çevirmeye başlıyordu ki ileriden köşe
başından yükselen bir feryat ile irkildi. “Yapmayın, Allah’ını seven yardım
etsin, ben ne yaptım, gariban bir muharririm” demeye kalmadan yanaşan zaptiye
arabasına karga tulumba bindirildi. Kimdi acaba, tam köşede olduğu için
göremedik. Ben sesini Selanikli Tevfik’e benzettim, o muydu acaba, kimdi?
Yine bir sessizlik oldu meyhanede. Adeta gök kubbe altında
yokuştaki atların nallarının paket taşlara vurdukça çıkarttıkları seslerden
başka ses kalmamıştı…
(Bu hikayede geçen tüm mekanlar, olaylar ve kişiler gerçektir.
Kurgu çok azdır)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder