24 Temmuz 2017 Pazartesi

Bâb-ı Âli de bir Zafer Takı

(Bu Hikaye YeniHarman dergisinin 2016-6 sayısında yayınlanmıştır)

O akşamüzeri Bâb-ı Âli yokuşundan aşağı Sucu Kosti’nin ufacık meyhanesine hızlı adımlarla inerken Sadrazam Mehmet Sait Paşa’nın sadaretten çıkıp alay-ı valâ ile ilerleyen kafilesinin bir an durakladığını gördüm. Sadrazamın maiyeti şaşkınlık içinde yukarıda asılı bir pankarta bakıp homurdanıyorlardı. Sadrazam hazretleri kupa arabasının perdesini gümüş bastonuyla bir an aralayıp pankarta baktı. Trafik yavaşlamış, geriden gelen atlı tramvayın uyuz beygirleri zar zor durabilmişti. Sadrazam birkaç saniye, caddeyi boydan boya bir zafer takı gibi kesen pankarta baktıktan sonra zayıf bir sesle “çek” dedi. O an başımı kaldırıp pankarta baktığımda beynimden vurulmuşa döndüm. “Bu nasıl bir şeytanlıktır yarabbi” dedim kendi kendime.

Pankartta “Bâ emr-i sadaretpenabi tatil edilen Malûmat gazetesi, bâ irade-i seniyye-i Hazret-i Padişah-i neşredilmiştir” yazıyordu. Sadrazamın emriyle yayını durdurulan Malumat gazetesi, sultanın emriyle tekrar neşrolunmuş. Bir an pankartın asılı olduğu sağ cenahtaki Malumat gazetesi binasına baktım, Gazete sahibi Tahir pencereden büyük bir keyifle sırıtıyordu. Adeta zafer kazanmış bir Roma kayzeri gibi bir pankart hazırlatıp boydan boya caddeye asmış, akşam yolu mecburen buradan geçecek olan sadrazamı fena tongaya bastırmıştı. Zavallı sadrazam yenik ordunun sünepe neferlerinden beter, süklüm püklüm bu zafer takının altından geçmek zorunda kalmıştı.
Malumatçı Tahir sadrazamın kafilesindeki son atlı geçtikten sonra pencerenin gerisinden elindeki konyak kadehini fondipleyip kahkahalarla perdeleri çekti,

Sucu Kosti’nin meyhanesine daldığımda Ahmet Rasim’le karşılaştım. Etrafına toplanan kalabalıkla hasbıhal ediyordu. “Bakmayın İstanbul’da 72 buçuk millet yaşar derler, yalandır, Gazetecilerle rakam 73 olmuştur. Bizler de buçuk milletiz” dediğini işittim. Vakti kerahat gelmiş civardaki matbuattan muharrirler sökün etmeye başlamıştı. Herkes az önce altından geçtikleri yahut şahit oldukları pankart skandalını konuşmaya başladı.
Müstecabizade İsmet “nasıl olur, nasıl böyle bir şeye cüret edebilir?” dedi. Nuri Seyda rakı kadehini elinde bırakıp “herif destursuz Yıldız’a dalıyor, sen önünden geçerken yerlere bakıyorsun. Aradaki fark bu azizim” diye cevapladı. Faik Esad ağzında mezeler olduğu halde “Malumatçı Tahir’e kimsenin gücü yetmez, sadaretin bile” diye bağırınca bizim döküntü harabat sarayında bir kahkaha tufanı koptu. Gürültü, caddede kol gezen zaptiyenin meyhane kapısından bir an nazar etmesiyle kesildi. Sadece çatal bıçak sesleri duyuldu. Barba Kosti kapıya çıkıp zaptiyeleri savuşturunca rahat bir nefes aldık.




Böyle şey ne görülmüş ne duyulmuştu. Adam resmen sadrazama kafa tutmuş, sırtını sultana dayayıp bir de ona caka satmıştı. Gerçi matbuatın adı “iki paralık” a çıkmıştı. Her gazeteye iki paralık pul zorunluluğu geldikten sonra bu lakap takıldı. Çok değil daha on yıl önce şuracıkta beraber içtiğimiz, sohbet ettiğimiz muharrirlerin yarısı ya sürülmüş yahut açlığa mahkûm edilip bir köşeye çekilmişti. Bazıları da suya sabuna dokunmayan fıkralar yazarak Malumat gibi yanaşma neşriyatta ekmek derdine yazmaya devam ediyordu. Tabii buna yazmak denirse. Sansür tüm matbaaları kol geziyor, daha gazete çıkmadan kuşa çeviriyordu. En ufak bir tenkit Bekirağa demekti. Oradan da nereye Allah bilir. Korkunç hikâyeler geliyordu Taif’ten.

Gerçi Malumat ve Sabah gibi yanaşma neşriyata sansür bile dokunmuyordu. Neden dokunsun ki? Sabah’ın patronu Mihran, Malumatın patronu Tahir en azılı sansürcüden daha azılıydılar. Bunlar her türlü yolsuzluk, rüşvet, irtikâp, ihale, fesat haberini zinhar gazetelerine basmazlardı. Çünkü zaten bizzat kendileri bu işleri yapıyordu. Sultanımızın ağzından girip burnundan çıkmışlar, onu adeta efsunlayıp her istediklerini yaptırır hale gelmişlerdi. Yoksa sadrazama kafa tutacak cesareti nereden bulsun bu at hırsızları? Allah Sultanımıza uzun ömür ve göz açıklığı ihsan etsin.

Bu Tahir şeytanı çok değil 10-15 sene evvel Direklerarasında limonatacılık yapan bir zır cahildi.  Okuma yazması dahi yoktur derler. Aynı 7-8 Hasan Paşa gibi birileri ona “yürü ya kulum” dedi, o da yürüyor..! Ama kimsenin gözünün yaşına bakmadan yürüyor. Önüne kim çıkarsa harcadı. En son iş sadrazama kadar geldi.

“Sadrazam hazretleri bu gece kahrından sekte-i kalp geçirmezse iyi” dedi Selanikli Tevfik sırıtarak.

“Ne olacak, Ali gider Veli gelir” dedi arkadan bir ses, dönüp baktık, hiçbirimiz tanımıyorduk. Kimdi bu herif? Barba Kosti yüzü kireç gibi bembeyaz kaş göz edince anladık, bu bir jurnalciydi. Hepimiz ön kapıdaki zaptiyelere bakarken yan kapıdan süzülüp köşeye sinmiş, bir akbaba gibi leş peşine düşmüştü. Hepimiz tekrar sessizliğe gömüldük. Mekânın tadı kaçtı. Herkes elindeki kadehi bitirip sıvışmaya başladı. Kimse köşedeki akbabayla göz göze gelmemeye çalışıyordu. Son birkaç kişi kalınca akbaba da ayaklandı. Derin bir nefes aldık. Üzerimizden silindir geçmişti adeta. Barba Kosti tezgâh arkasından çıkıp üç-beş sandalyeyi masaların üzerine çevirmeye başlıyordu ki ileriden köşe başından yükselen bir feryat ile irkildi. “Yapmayın, Allah’ını seven yardım etsin, ben ne yaptım, gariban bir muharririm” demeye kalmadan yanaşan zaptiye arabasına karga tulumba bindirildi. Kimdi acaba, tam köşede olduğu için göremedik. Ben sesini Selanikli Tevfik’e benzettim, o muydu acaba, kimdi?
Yine bir sessizlik oldu meyhanede. Adeta gök kubbe altında yokuştaki atların nallarının paket taşlara vurdukça çıkarttıkları seslerden başka ses kalmamıştı…



(Bu hikayede geçen tüm mekanlar, olaylar ve kişiler gerçektir. Kurgu çok azdır)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder