3 Şubat 2016 Çarşamba

Hikaye: Altının Efsunu

(Bu hikaye Fil Dergisinin 2016-Ocak sayısında yayınlanmıştır.)

Aniden çıkan rüzgarla dün akşam içtiğim Sakız Adası şarapları midemde dans ederken,zaten dönen başım, kaptan köşkünün abanoz ağacından koltuk kolçaklarına vurdukça, küt küt vuranın kafamın gürültüsü mü,  yoksa kapının gümbürtüsü mü anlayamadım. Akşamdan kalma şarap kupası  sızdığım koltuğun yanı başına devrilmiş, bir o yana bir bu yana yuvarlanıyordu. Birden kapının yıkılırcasına gümbürdediğini duyunca, sesin kafamın içinden değil , meşe kapıdan geldiğini anladım. ”Reis, Vasili reis” diye bağırıyordu dışarıdaki kafir. “Reis” demesi hoşuma gidiyordu. Seyrüsefer  zabiti  olarak başladığım yolculuğu, Reis olarak bitiriyordum. Üstelik tayfamın çoğu kafirdi. Pantakrator İsa Efendimize şükürler olsun, o her şeyin doğrusunu bilir. Hasan Reis hummadan ateşler içinde kıvranırken bile İsa efendimizin kutsal şarabını sayıklamadı mı? Şarabı içtikçe şifa bulur gibi oluyor, ancak yine kötüleşiyordu. En son çare,  Aya Haralambos ayazmasından kendim için zulaladığım kutsal suyu içirdim, ama nafile. En sonunda Lesbos  adası açıklarında Rabbine kavuştu. O koskoca adamın balıklara yem olmaktansa bir şarap fıçısının içinde bala gömülüp, İstanbul’da toprağa verilmek  için nasıl yalvardığına şahit oldum. Cavlağı çekince bu vasiyetini tayfaya ilettim. “Neüzübillah olmaz” diye neredeyse isyan çıkacaktı. Bir yandan Kostantiniyye’de en az 30 düka edecek koca bir fıçı Kıbrıs şarabına acıyorlar, bir yandan nevaleleri olan balın böyle gereksiz bir işe harcanmasına karşı çıkıyor, ama esasen  hastalığın sari olabileceğinden korkuyorlardı. Böylece Hasan Reisi Arşipel’in masmavi sularında, çok sevdiği kofanaların midesine yolladık.

Reis ölmeden evvel “Vasilimu, ben ölürsem yerime reis  sensin. Bu cahiller yükümüzü kıymetiyle satamazlar, ucuza verme. Bu gemide en az 5000 dükalık şarap var. Saraya satarsan 9000 düka alırsın. Donna Grasiya Nasi anamızı bul. Şarabın hasını saraya o yollar.  Payıma düşeni Kasımpaşa’daki eve bırak. Bir tek sana güvenirim. Senin pirin Aya Nikola, benim pirim Yahya efendiden hikmetliymiş, bak ben ölüyorum,sen muradına ereceksin” diyince, arkadan bu konuşmayı dinleyen Müslüman tayfa çok bozuldu. Sefere çıkmadan Cibali’deki Aya Nikola kilisesine uğradığımda benimle çok alay etmişlerdi.  Oysa Aya Nikola Ortodoks gemicileri her türlü beladan uzak tutar. Dua edip, adak adayıp  gemiye bindikten sonra yönümüz Ege olmasına rağmen Reis geminin pruvasını kuzeye verdi. Lodosla 1 saatte Beşiktaş’a Yahya Efendi dergahına vardık. Yahya Efendi rabbine yeni kavuşmuş, dergahını Koca Sinan yeni bitirmişti. Bizim kaptan Yahya Efendiye dualar edip türbesine mum dikti, dergahına akçe bağışladı. Hz. Süleymanın altı köşeli mührüne yüz sürdü. Ama bak nafile.  Sonunda Aya Haralambos ayazmasının suyundan şifa umar hale geldi.
Kapı adeta kırılırcasına çalıyordu. Nihayet ben yerimden doğrulmadan bizim yarma Mehmet çavuş kapıya bir omuz attı ki, kapı menteşelerinden sökülüp yere devrildi. Bu insan azmanı kapıdan zor girerken  “Ne oluyor vre, böyle destursuz…” demeye kalmadan bir tokatta beni kalktığım abanoz koltuğa geri yıktı. Anladım ki sonum gelmiştir. Tayfa isyan çıkarmış, beni de kafir reis olarak seren direğine asmaya hazırlanmaktaydı. Tekme,tokat,küfür kıyamet içinde seren direğine bağlanan yağlı urganı görünce içim ürperdi.Yalvarıp yakardım ama nafile. “Haydi yardım etsin senin Aya Nikola” diye alay ediyorlardı, boynuma yağlı urganı geçirirlerken. “Kaptanı efsunlamış, yoksa bu kafire reisliği bırakırmola” diye haykırdı bir miço. O an anladım ki tayfa geminin ambarında yatan 5000 venedik dükasının tılsımına kapılmıştır. Ne Aya Nikola’nın  ne de Yahya Efendi’nin efsunu onunla başa çıkamaz.

Başımı ufka doğru çevirdiğimde, sabah pusları arasında Ayasofya’nın kubbesine son kez belli belirsiz seçtim. Uzaktan uzağa sabah ezanını işittim sanki. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder