Aniden çıkan rüzgarla dün akşam içtiğim Sakız Adası
şarapları midemde dans ederken,zaten dönen başım, kaptan köşkünün abanoz
ağacından koltuk kolçaklarına vurdukça, küt küt vuranın kafamın gürültüsü mü, yoksa kapının gümbürtüsü mü anlayamadım.
Akşamdan kalma şarap kupası sızdığım
koltuğun yanı başına devrilmiş, bir o yana bir bu yana yuvarlanıyordu. Birden
kapının yıkılırcasına gümbürdediğini duyunca, sesin kafamın içinden değil , meşe
kapıdan geldiğini anladım. ”Reis, Vasili reis” diye bağırıyordu dışarıdaki
kafir. “Reis” demesi hoşuma gidiyordu. Seyrüsefer zabiti olarak başladığım yolculuğu, Reis olarak
bitiriyordum. Üstelik tayfamın çoğu kafirdi. Pantakrator İsa Efendimize
şükürler olsun, o her şeyin doğrusunu bilir. Hasan Reis hummadan ateşler içinde
kıvranırken bile İsa efendimizin kutsal şarabını sayıklamadı mı? Şarabı içtikçe
şifa bulur gibi oluyor, ancak yine kötüleşiyordu. En son çare, Aya Haralambos ayazmasından kendim için
zulaladığım kutsal suyu içirdim, ama nafile. En sonunda Lesbos adası açıklarında Rabbine kavuştu. O koskoca
adamın balıklara yem olmaktansa bir şarap fıçısının içinde bala gömülüp, İstanbul’da
toprağa verilmek için nasıl yalvardığına
şahit oldum. Cavlağı çekince bu vasiyetini tayfaya ilettim. “Neüzübillah olmaz”
diye neredeyse isyan çıkacaktı. Bir yandan Kostantiniyye’de en az 30 düka
edecek koca bir fıçı Kıbrıs şarabına acıyorlar, bir yandan nevaleleri olan
balın böyle gereksiz bir işe harcanmasına karşı çıkıyor, ama esasen hastalığın sari olabileceğinden korkuyorlardı.
Böylece Hasan Reisi Arşipel’in masmavi sularında, çok sevdiği kofanaların
midesine yolladık.
Reis ölmeden evvel “Vasilimu, ben ölürsem yerime reis sensin. Bu cahiller yükümüzü kıymetiyle satamazlar,
ucuza verme. Bu gemide en az 5000 dükalık şarap var. Saraya satarsan 9000 düka
alırsın. Donna Grasiya Nasi anamızı bul. Şarabın hasını saraya o yollar. Payıma düşeni Kasımpaşa’daki eve bırak. Bir
tek sana güvenirim. Senin pirin Aya Nikola, benim pirim Yahya efendiden
hikmetliymiş, bak ben ölüyorum,sen muradına ereceksin” diyince, arkadan bu
konuşmayı dinleyen Müslüman tayfa çok bozuldu. Sefere çıkmadan Cibali’deki Aya
Nikola kilisesine uğradığımda benimle çok alay etmişlerdi. Oysa Aya Nikola Ortodoks gemicileri her türlü
beladan uzak tutar. Dua edip, adak adayıp gemiye bindikten sonra yönümüz Ege olmasına
rağmen Reis geminin pruvasını kuzeye verdi. Lodosla 1 saatte Beşiktaş’a Yahya
Efendi dergahına vardık. Yahya Efendi rabbine yeni kavuşmuş, dergahını Koca
Sinan yeni bitirmişti. Bizim kaptan Yahya Efendiye dualar edip türbesine mum
dikti, dergahına akçe bağışladı. Hz. Süleymanın altı köşeli mührüne yüz sürdü. Ama
bak nafile. Sonunda Aya Haralambos
ayazmasının suyundan şifa umar hale geldi.
Kapı adeta kırılırcasına çalıyordu. Nihayet ben yerimden
doğrulmadan bizim yarma Mehmet çavuş kapıya bir omuz attı ki, kapı
menteşelerinden sökülüp yere devrildi. Bu insan azmanı kapıdan zor girerken “Ne oluyor vre, böyle destursuz…” demeye
kalmadan bir tokatta beni kalktığım abanoz koltuğa geri yıktı. Anladım ki sonum
gelmiştir. Tayfa isyan çıkarmış, beni de kafir reis olarak seren direğine
asmaya hazırlanmaktaydı. Tekme,tokat,küfür kıyamet içinde seren direğine
bağlanan yağlı urganı görünce içim ürperdi.Yalvarıp yakardım ama nafile. “Haydi
yardım etsin senin Aya Nikola” diye alay ediyorlardı, boynuma yağlı urganı
geçirirlerken. “Kaptanı efsunlamış, yoksa bu kafire reisliği bırakırmola” diye
haykırdı bir miço. O an anladım ki tayfa geminin ambarında yatan 5000 venedik
dükasının tılsımına kapılmıştır. Ne Aya Nikola’nın ne de Yahya Efendi’nin efsunu onunla başa
çıkamaz.
Başımı ufka doğru çevirdiğimde, sabah pusları arasında
Ayasofya’nın kubbesine son kez belli belirsiz seçtim. Uzaktan uzağa sabah
ezanını işittim sanki.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder