6 Nisan 2016 Çarşamba

Köle Cervantes’in Hikâyatı

(Bu Hikaye Fil Dergisinin Mart 2016 sayısında yayınlanmıştır) 
Kapudan-ı Derya Kılıç nam Uluç Ali Reis o gün hayatının en mutlu gününü yaşıyordu. Bir imkânsızı başarmış, “deryaların kumandanı” olarak deryanın orta yerine bir camii yaptırmıştı. Artık onun adı levent yatağı olan bu semtte, dünya durdukça yaşayacaktı. Sefere çıkan yahut seferden dönen denizciler onun ruhuna Fatiha okuyacaktı. Tophane’de çalışan cümle azepler, leventler, serdengeçti yeniçeriler, köleler hepsi caminin önündeki küçük meydanda birikmiş, bu görkemli esere hayranlıkla bakıyorlardı. Arada “Ayasofya’nın taklidi” diyenler olduysa da Uluç Reis kulak asmadı. Ne de olsa camiyi büyük usta Sinan yapmıştı. O günün şerefine İnebahtı’da esir ettiği kölelerin tamamını azad etti. Azad ettiklerinin arasında sol kolunu İnebahtı’da bıraktığı için Çolak lakabı takılan hayalperest bir İspanyol kâfiri de vardı. Miguel de Cervantes nam bu kâfir arada anlattığı menkıbelerle azepleri eğlendiriyor, ustaların gönlünü hoş ediyordu. Reisin inşaatı ziyarete geldiğinde bu hoşsohbet kâfirle ana dili İtalyanca sohbet etmişliği de vardı.


Sultan 3. Murat bu muhteşem açılışı şereflendirmemiş, yerine sadrazamını yollamıştı. Bundan sonra da çok rüzgârlı diye camiye adımını atmayacaktı. Zaten en başından beri Uluç Reis’i sevmezdi. İnebahtı’da büyük cesaret gösterip, leventler arasında bu kadar sevilmeseydi şimdiye çoktan boynunu vurdurmuştu. Cami için yer istediğinde “madem sen deryaların kumandanısın, var git camini deryaya yap” diye terslememiş miydi? Buna rağmen mimar Koca Sinan ilerlemiş yaşında denizi doldurup gerçekten de deryanın ortasına camiyi dikince, kimsenin söyleyecek sözü kalmadı. Sinan burada çalışırken sık sık nezle olmuş, yataklara düşmüştü, o ayrı. Reis, Sinan’ın işine hiç müdahale etmemiş, Sinan uzun süredir sağlamlaştırmaya çalıştığı Ayasofya’nın küçük bir minyatürünü buraya yapmıştı. Ayasofya’ya yeni yaptığı payandaları bile bu camide aynen kullanmıştı. Ama ne gam! Çok güzel bir iş çıkarmıştı.

Tekmil ulema, vüzera, zürefa ve dahi çelebi takımı en önde birikmiş, gıybet edip içlerindeki hasedi soğutmaya çalışıyorlardı.

Az sonra bir gülbank çekildi, dualar edildi, camini cümle kapısında anahtar önce caminin banisi Uluç Ali Reise verildi, ancak o edep, adap bilen birisi olarak anahtarı, tıpkı Süleymaniye’nin kapısında Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, Mimar Sinan’a uzattı. Sinan Usta besmeleyle kapıyı açtı, dualar edildi, salâvat getirildi ve nihayet şeyhülislam’ın imamlığıyla ilk cuma namazı eda edildi. Namaz bitip de avluya çıkılınca asıl şenlik başladı. Zerde, pilav, kavurma, bin bir çeşit şekerlemeyle şenlik ikindiye kadar sürdü. Caminin yanındaki sebilden ta Bursa Uludağ’dan getirilen karlarla soğutulmuş şerbetler akıyordu. Çocuklar için cambazlar, curcunabazlar, hokkabazlar, cüceler unutulmamış, büyükler içinse güreş müsabakaları tertip edilmişti. Gözler hep Sultan Murat’ı aradı ama nafile. Sultan gelmedi.

Akşamüzeri Tophane iskelesine bir Venedik kalyonu yanaştı. Azad edilmiş köleler sevinç içinde gemiye koştular. Kolay değil tam dokuz yıl kölelik etmiş, ama dinlerinden dönmemişlerdi. Dönenler kısa sürede azad edilmelerine rağmen onlar buna yanaşmamış, nihayet Kapudan-ı Deryanın bu kutlu günü şerefine toptan azad edilmişlerdi. İsa Mesih onların bu imanını mutlaka görecek ve cennetinden güzel bir köşeyi bu bahtsızlara ayıracaktı.


Miguel de Cervantes Uluç Ali Reis’in yanına yanaşarak “addio al re del mare” diye bağırdı. Reis önce irkildi, sonra gözleriyle nidanın sahibini aradı. Cervantes’le göz göze gelince gülümseyerek “addio al grande poeta” diye mırıldandı. Cervantes koşar adım gemiye tırmanıp son bir kez iskeleye baktı. Leventler, azepler, gençler, çocuklar herkes neşe içinde eğleniyordu. Geminin içi ise başka bir curcunaydı. Burayı hiç özlemeyeceğini düşündü bir an. Başını kaldırıp Cihangir camine doğru baktığında tepelerde yönünü lodosa çevirmiş yel değirmenlerini gördü. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder