(Bu Hikaye Fil Dergisinin Mart 2016 sayısında yayınlanmıştır)
Kapudan-ı Derya Kılıç nam Uluç Ali
Reis o gün hayatının en mutlu gününü yaşıyordu. Bir imkânsızı başarmış,
“deryaların kumandanı” olarak deryanın orta yerine bir camii yaptırmıştı. Artık
onun adı levent yatağı olan bu semtte, dünya durdukça yaşayacaktı. Sefere çıkan
yahut seferden dönen denizciler onun ruhuna Fatiha okuyacaktı. Tophane’de
çalışan cümle azepler, leventler, serdengeçti yeniçeriler, köleler hepsi
caminin önündeki küçük meydanda birikmiş, bu görkemli esere hayranlıkla
bakıyorlardı. Arada “Ayasofya’nın taklidi” diyenler olduysa da Uluç Reis kulak
asmadı. Ne de olsa camiyi büyük usta Sinan yapmıştı. O günün şerefine İnebahtı’da
esir ettiği kölelerin tamamını azad etti. Azad ettiklerinin arasında sol kolunu
İnebahtı’da bıraktığı için Çolak lakabı takılan hayalperest bir İspanyol kâfiri
de vardı. Miguel de Cervantes nam bu kâfir arada anlattığı menkıbelerle
azepleri eğlendiriyor, ustaların gönlünü hoş ediyordu. Reisin inşaatı ziyarete
geldiğinde bu hoşsohbet kâfirle ana dili İtalyanca sohbet etmişliği de vardı.
Sultan 3. Murat bu muhteşem açılışı
şereflendirmemiş, yerine sadrazamını yollamıştı. Bundan sonra da çok rüzgârlı diye
camiye adımını atmayacaktı. Zaten en başından beri Uluç Reis’i sevmezdi.
İnebahtı’da büyük cesaret gösterip, leventler arasında bu kadar sevilmeseydi şimdiye
çoktan boynunu vurdurmuştu. Cami için yer istediğinde “madem sen deryaların kumandanısın,
var git camini deryaya yap” diye terslememiş miydi? Buna rağmen mimar Koca
Sinan ilerlemiş yaşında denizi doldurup gerçekten de deryanın ortasına camiyi
dikince, kimsenin söyleyecek sözü kalmadı. Sinan burada çalışırken sık sık
nezle olmuş, yataklara düşmüştü, o ayrı. Reis, Sinan’ın işine hiç müdahale etmemiş,
Sinan uzun süredir sağlamlaştırmaya çalıştığı Ayasofya’nın küçük bir
minyatürünü buraya yapmıştı. Ayasofya’ya yeni yaptığı payandaları bile bu
camide aynen kullanmıştı. Ama ne gam! Çok güzel bir iş çıkarmıştı.
Tekmil ulema, vüzera, zürefa ve dahi çelebi
takımı en önde birikmiş, gıybet edip içlerindeki hasedi soğutmaya
çalışıyorlardı.
Az sonra bir gülbank çekildi, dualar
edildi, camini cümle kapısında anahtar önce caminin banisi Uluç Ali Reise
verildi, ancak o edep, adap bilen birisi olarak anahtarı, tıpkı Süleymaniye’nin
kapısında Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, Mimar Sinan’a uzattı. Sinan Usta
besmeleyle kapıyı açtı, dualar edildi, salâvat getirildi ve nihayet şeyhülislam’ın
imamlığıyla ilk cuma namazı eda edildi. Namaz bitip de avluya çıkılınca asıl
şenlik başladı. Zerde, pilav, kavurma, bin bir çeşit şekerlemeyle şenlik
ikindiye kadar sürdü. Caminin yanındaki sebilden ta Bursa Uludağ’dan getirilen
karlarla soğutulmuş şerbetler akıyordu. Çocuklar için cambazlar, curcunabazlar,
hokkabazlar, cüceler unutulmamış, büyükler içinse güreş müsabakaları tertip
edilmişti. Gözler hep Sultan Murat’ı aradı ama nafile. Sultan gelmedi.
Akşamüzeri Tophane iskelesine bir
Venedik kalyonu yanaştı. Azad edilmiş köleler sevinç içinde gemiye koştular.
Kolay değil tam dokuz yıl kölelik etmiş, ama dinlerinden dönmemişlerdi.
Dönenler kısa sürede azad edilmelerine rağmen onlar buna yanaşmamış, nihayet
Kapudan-ı Deryanın bu kutlu günü şerefine toptan azad edilmişlerdi. İsa Mesih
onların bu imanını mutlaka görecek ve cennetinden güzel bir köşeyi bu
bahtsızlara ayıracaktı.
Miguel de Cervantes Uluç Ali Reis’in
yanına yanaşarak “addio al re del mare” diye bağırdı. Reis önce irkildi, sonra
gözleriyle nidanın sahibini aradı. Cervantes’le göz göze gelince gülümseyerek
“addio al grande poeta” diye mırıldandı. Cervantes koşar adım gemiye tırmanıp
son bir kez iskeleye baktı. Leventler, azepler, gençler, çocuklar herkes neşe
içinde eğleniyordu. Geminin içi ise başka bir curcunaydı. Burayı hiç özlemeyeceğini
düşündü bir an. Başını kaldırıp Cihangir camine doğru baktığında tepelerde
yönünü lodosa çevirmiş yel değirmenlerini gördü.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder