(Bu hikaye Bavul Dergisinin Temmuz 2016 tarihli sayısında yayınlandı)
“Bu surlar yıkılıyor ya, daha da bu şehir iflah olmaz”
Edirnekapı’dan Sulukuleye doğru inen patikada yürürken camgöz
Minas ustanın ağzından döküldü bu kelimeler. Ben önce anlamadım. “Ne diyorsun
usta?” diye sordum. Biraz geride kalmıştı. Ayağını sürüye sürüye yürüyordu.
Yaşlıydı. Bir de tabii Edirnekapı tarafındaki uğultu bütün şehre yayılıyordu.
Fetihten beri İstanbul -ki daha dört yıl önce beş yüzüncü yılı kutlanmıştı-
böyle bir gürültü görmemiştir.
“Bu surlar yıkılıyor ya, daha da iflah olmaz bu şehir dedim” diye
bağırarak tekrarladı Minas usta. “Haa, niye? O puşt bekçi Rıza bizi sur
dibinden kovaladı diye mi?” dedim “Boş ver usta bize yer mi yok, bak aşağıda
Bostanlar var, marullar çıkmış, gel dalalım. Yedikule tarafını yıkmıyorlarmış,
gider yerleşiriz, kulübeyi yeniden kurarız. Bostancı da gavur değil ya, arada
karnımızı doyurur” dedim, demez olaydım. Büyük çam devirdim. Ayıp ettim Minas
ustaya. Minas usta tek gözüyle bana bir bakış fırlattı ki, yerin dibine geçtim.
“Gavurdur, ama Allahsız değildir” dedi.
Devirdiğim çamı yerine dikemezdim. Arayı yumuşatmak için
sırtımdaki çuvalın dibine gizlediğim şarabı çıkardım, mantarını dişimle açıp
uzattım ustaya “kızma usta, öyle demek istemedim” dedim sırıtarak. Usta şişeyi
görünce şaşaladı. “Ulan puşt, şarap vardı da neden sakladın, bak güneş tepeye
çıktı, dilimiz damağımız kurudu” diyip şarabı dikti. O sırada yanımızdan
Amerikan malı Ford kepçeler geçiyordu. Toza boğulduk. Her zaman yanımızda olan
köpeğimiz Badem bir süre havlayıp kepçelerin peşinden koştu. Gürültüden, uyuşuk
uyuşuk kesilmeyi bekleyen uyuz beygirler bile sağa sola kaçıştı. Bir Çingene
surun oradan bağıra çağıra koşup geldi, dağılan atları tekrar topladı. Bir
yandan kepçelere küfrediyordu. Atların zaten çok uzağa gidecek halleri de
yoktu. Yine aynı uyuşuklukla otların arasında kayboldular. Badem de geri geldi,
ortalık yine sessizleşti.
Aram usta “geçin doyurun karnınızı” diyince biraz marul,
salatalık, domates topladık. Aram Usta ekmek de verdi sağ olsun, koyduk çuvala,
doğru zindanların oraya. Zindanların orta avlusunda gölgelik bir yer bulmakta zorlandık.
Güneş iyice yükselmişti. Nihayet Marmara tarafına bakan duvarlardan birine
sırtımızı verip, önce yiyecekleri, sonra şarabı çıkardık. Yalanarak yanımıza
yanaşan Bademe bir parça somunla bir domates verdim. İştahla yuttu, tekrar
yalanmaya başladı. Artık sıra bizdeydi, güzelce karnımızı doyurduk. Dimitri
Ustanın şarabını mideye indirdik.
Vakit ikindiye yaklaşıp gölgeler uzamaya başlamıştı. Kafamız
güzelleşmiş, karnımız elhamdülillah doymuştu. “Usta” dedim “Niye öyle dedin sen
sabah?”. Usta anlamsızca yüzüme bakıp “Neyi niye dedim lan kopil?” diye
homurdandı. “Dedin ya bu surlar yıkılırsa bu şehir iflah olmaz diye, niye öyle
dedin” diye izah edince “haa dedi” tek gözünün ağırlaşan kapağı yeniden yukarı
çekildi. “bak evlat” dedi “bu surlar var ya bu surlar, kal-u beladan beri şehri
korur, sınırını çizer, tarlanın çiti gibidir. Şehri beladan uzak tutar.
Tarlanın çitini yıkarsan ne olur? İpini koparan tarlaya dalar, tarlayı talan
eder, yağma eder. O yüzden çit mühimdir. Çiti yıkmayacaksın” dedi.
Pek bir şey anlamadım dediklerinden. Şarabın ağırlığı iyice
üzerime çökmüştü. Torbanın dibine zulaladığım cigaralığı çıkardım, yakıp derin
bir nefes çektim, kafam iyice bulandı, cigaralığı ustama uzattım.
Uzakta Mihrimah Caminden yükselen ikindi ezanının hüzzam sesi Ford kepçelerin
yıkmaya başladığı surların gürültüsüne karışıyordu…

hikaye gibi hikaye!
YanıtlaSil