29 Temmuz 2016 Cuma

Minas Ustanın Kehaneti

(Bu hikaye Bavul Dergisinin Temmuz 2016 tarihli sayısında yayınlandı) 

“Bu surlar yıkılıyor ya, daha da bu şehir iflah olmaz”
Edirnekapı’dan Sulukuleye doğru inen patikada yürürken camgöz Minas ustanın ağzından döküldü bu kelimeler. Ben önce anlamadım. “Ne diyorsun usta?” diye sordum. Biraz geride kalmıştı. Ayağını sürüye sürüye yürüyordu. Yaşlıydı. Bir de tabii Edirnekapı tarafındaki uğultu bütün şehre yayılıyordu. Fetihten beri İstanbul -ki daha dört yıl önce beş yüzüncü yılı kutlanmıştı- böyle bir gürültü görmemiştir.
“Bu surlar yıkılıyor ya, daha da iflah olmaz bu şehir dedim” diye bağırarak tekrarladı Minas usta. “Haa, niye? O puşt bekçi Rıza bizi sur dibinden kovaladı diye mi?” dedim “Boş ver usta bize yer mi yok, bak aşağıda Bostanlar var, marullar çıkmış, gel dalalım. Yedikule tarafını yıkmıyorlarmış, gider yerleşiriz, kulübeyi yeniden kurarız. Bostancı da gavur değil ya, arada karnımızı doyurur” dedim, demez olaydım. Büyük çam devirdim. Ayıp ettim Minas ustaya. Minas usta tek gözüyle bana bir bakış fırlattı ki, yerin dibine geçtim.

“Gavurdur, ama Allahsız değildir” dedi.

Devirdiğim çamı yerine dikemezdim. Arayı yumuşatmak için sırtımdaki çuvalın dibine gizlediğim şarabı çıkardım, mantarını dişimle açıp uzattım ustaya “kızma usta, öyle demek istemedim” dedim sırıtarak. Usta şişeyi görünce şaşaladı. “Ulan puşt, şarap vardı da neden sakladın, bak güneş tepeye çıktı, dilimiz damağımız kurudu” diyip şarabı dikti. O sırada yanımızdan Amerikan malı Ford kepçeler geçiyordu. Toza boğulduk. Her zaman yanımızda olan köpeğimiz Badem bir süre havlayıp kepçelerin peşinden koştu. Gürültüden, uyuşuk uyuşuk kesilmeyi bekleyen uyuz beygirler bile sağa sola kaçıştı. Bir Çingene surun oradan bağıra çağıra koşup geldi, dağılan atları tekrar topladı. Bir yandan kepçelere küfrediyordu. Atların zaten çok uzağa gidecek halleri de yoktu. Yine aynı uyuşuklukla otların arasında kayboldular. Badem de geri geldi, ortalık yine sessizleşti.


 Yedikule’ye varmıştık, bostanlara doğru seğirttik. Bostancı Aram baba yeşilden kırmızıya dönmüş domatesleri, rokaları, marulları - ki çok lezzetli olurlar- inceliyor, bazılarını söküp yanındaki küfeye yerleştiriyordu. Bizi görünce doğruldu. Minas ustayla selamlaştılar, bir süre Ermenice bir şeyler konuştular. Eskiden mahalle arkadaşlarımdan öğrendiğim birkaç kelime Ermenicemden Minas ustanın gözünü sorduğunu anladım. Minas usta Samatyalı bir pavuryacıdır. Babası da bunun gibi balıkçıymış. Oğluna Minas ismini vermesi bundandır. Surp Kevork kilisesinin oralarda yıllarca, önce sepette, sonra dükkânda balık ve pavurya satmış, ta ki iki sene önceye kadar. 6-7 Eylülde bunun dükkânı yakılıp, gözü kör, ayağı sakat bırakılınca Minas usta kahretmiş, vurmuş kendini sur dibine. Bir yıldır da beraber takılıyoruz, birbirimize yoldaşlık yarenlik ediyoruz. Buralar itin uğursuzun harman olduğu yerlerdir. 5 Kuruş için adam keserler. O yüzden bir müsahip şarttır. Benim müsahibim de Minas Usta oldu. Cenab-ı Allah böyle takdir etmiş, ne yapalım. Bademi saymıyorum bile, o hep yanımdaydı

Aram usta “geçin doyurun karnınızı” diyince biraz marul, salatalık, domates topladık. Aram Usta ekmek de verdi sağ olsun, koyduk çuvala, doğru zindanların oraya. Zindanların orta avlusunda gölgelik bir yer bulmakta zorlandık. Güneş iyice yükselmişti. Nihayet Marmara tarafına bakan duvarlardan birine sırtımızı verip, önce yiyecekleri, sonra şarabı çıkardık. Yalanarak yanımıza yanaşan Bademe bir parça somunla bir domates verdim. İştahla yuttu, tekrar yalanmaya başladı. Artık sıra bizdeydi, güzelce karnımızı doyurduk. Dimitri Ustanın şarabını mideye indirdik.

Vakit ikindiye yaklaşıp gölgeler uzamaya başlamıştı. Kafamız güzelleşmiş, karnımız elhamdülillah doymuştu. “Usta” dedim “Niye öyle dedin sen sabah?”. Usta anlamsızca yüzüme bakıp “Neyi niye dedim lan kopil?” diye homurdandı. “Dedin ya bu surlar yıkılırsa bu şehir iflah olmaz diye, niye öyle dedin” diye izah edince “haa dedi” tek gözünün ağırlaşan kapağı yeniden yukarı çekildi. “bak evlat” dedi “bu surlar var ya bu surlar, kal-u beladan beri şehri korur, sınırını çizer, tarlanın çiti gibidir. Şehri beladan uzak tutar. Tarlanın çitini yıkarsan ne olur? İpini koparan tarlaya dalar, tarlayı talan eder, yağma eder. O yüzden çit mühimdir. Çiti yıkmayacaksın” dedi.

Pek bir şey anlamadım dediklerinden. Şarabın ağırlığı iyice üzerime çökmüştü. Torbanın dibine zulaladığım cigaralığı çıkardım, yakıp derin bir nefes çektim, kafam iyice bulandı, cigaralığı ustama uzattım.


Uzakta Mihrimah Caminden yükselen  ikindi ezanının hüzzam sesi Ford kepçelerin yıkmaya başladığı surların gürültüsüne karışıyordu…

1 yorum: