10 Mayıs 1941 Cumartesi gecesi Kamondo Hanının
merdivenlerinden yukarı bir ordu şarkılar, naralar eşliğinde sallana yuvarlana
tırmanıyordu. Bu kalabalık topluluğun şerrinden korkup kapının arasından azıcık
göz ucuyla bakan Madam Ester gurubun en önünde genç ressam Abidin’i görünce
rahatladı. Ne de olsa hırsız, uğursuz insanlar değillerdi, olsa olsa bu hayta
ressamın arkadaşlarıydılar. Abidin kör karanlıkta elinde bir fenerle geriden
şarkılar söyleyerek gelen arkadaşlarına rehberlik ediyordu. Karartma olduğundan
elektrik yasaktı. Ama olsun, keyifler yerindeydi. Madam Ester kapının
gerisinden “Abidin evladım, sen misin?” diye ürkekçe sorunca, Abidin “Benim
madam merak etmeyin, bunlar da arkadaşlarım. Bunlardan size zarar gelmez” diye
cevap verdi. Sonra gülerek ekledi “Stalin’e dua edin madam, dua edin de
durdursun şu faşistleri yoksa sizin de bizim de işimiz zor”
Madam bir an irkildi, dudaklarından bir mırıltı döküldü ve
geriye süzülüp kapıyı örttü. Abidin’in “yürüyün arkadaşlar” komutuyla merdiven sahanlığında bir ara duraksayan
geridekiler bir çırpıda 15 numaralı teras katına çıktılar. Abidin eve girer
girmez pencerelerin siyah perdelerle örtülü çalışma odasının tüm mumlarını
yaktı. Kadınlı erkekli 14-15 kişilik bir kalabalık her yana dağıldı.
Bulabilenler sandalyelere, kanepelere çöktü, bulamayanlar yere.
O gece Liman sergisinin açılışı vardı. İstiklal Caddesi
üzerindeki Matbuat müdürlüğündeki sergi karatma nedeniyle erken açılmış, iyice
yenilip içilmiş, sarhoş olunmuştu. Kimler yoktu ki; Nuri İyem, Avni Arbaş,
Nejat Devrim hepsi sergideydi. Sergi fikri yine Abidin’den çıkmıştı. Hepsi
Haliç’te, Boğazda balıkçı mahallelerine dağılıp onların yaşamlarından kesitleri
resmedeceklerdi. O kadar çok bu işe kaptırdılar ki kendilerini, hepsi birbirine
“Reis” demeye başlamıştı. Zaten serginin açılışını Kasımpaşalı Feyman Reis’i
çağırıp balıkçı ağlarını kestirerek yapmışlardı.
Bir ara atölyenin gediklisi Sait Faik, Abidin’e dönüp “Ulan
yine mi boyadın atölyenin duvarlarını?” dedi ve ekledi “daha geçen gün yeşildi
şu duvar, bak şimdi kırmızı olmuş” Abidin atölyesinin her duvarını farklı renge
boyayan bir tür çılgındı. Kalabalığın içinde bir tek Ankara’dan gelip sergi
açılışına katılan ve bu tuhaf kalabalığa karışan Sabahattin Ali gülmüyor ve
şaşkınlıkla yuvarlak gözlüklerinin gerisinden etrafı inceliyordu. Sağa sola
dağılmış tuvaller, boyalar, seramikler, fırçalar, kağıtlar, terebentin şişeleri,
yağlar, garip antika objeler, şövaleler ve rengarenk boyanmış duvarları ile
gerçekten ilginç bir mekandı. O ara yanına yanaşan Orhan Veli, Sabahattin’in
koluna girdi ve “Gel terasa çıkalım, bu ev sahibi seninle ilgilenmeyecek,
anlaşıldı” diyerek onu evin kocaman terasına çıkardı. Onların çıktığını gören
Cahit Irgat “hadi ulan ne duruyoruz bu kasvetli yerde, herkes dışarı, dışarıda
mehtap var” deyince kalabalık külliyen terasa sökün etti.
(Abidin Dino çizimiyle Terasın resmi)
Karartma nedeniyle tüm İstanbul karanlıklara gömülmüştü.
Şehir derin bir uykudaydı sanki. Mehtabın ışığıyla aydınlanan şehrin taç
yaprakları minarelerle ve kubbeler olmasa buraya İstanbul değil, kör bir gayya
kuyusu demek belki daha yerinde olurdu. İleride köhne Topkapı Sarayı eski
zamanlardan bir hayal şatosu gibiydi. Bu kasvete rağmen Sabahattin Ali baharın
tazeliğini ve serinliğini ciğerlerinde hissetti. Hem mehtap hem meltem vardı.
“Erguvan kokuyor” dedi. Onun sessizliğine alışan kalabalık bir an dönüp ona
baktı. Abidin tüm neşesiyle “elbette kokacak reis, burası İstanbul. Erguvanın
anavatanı, şimdi de tam zamanı” dedi. Herkes Sabahattin’in geçen sene çok ses
getiren ve Faşist Atsız’ın hücumuna uğrayan İçimizdeki Şeytan romanından haberdardı.
Naziler ilerledikçe buradaki faşistler kuduruyor, ilericilere hücum ediyordu. Sabahattin
de bu kampanyadan nasibini almıştı. Sessizliğinin ve mahzunluğunun bir sebebi
de buydu.
Bir anlık sessizliği Rasih Nuri’nin kapıyı tekmeleyerek
“öldünüz mü ulan açsanıza kapıyı” bağrışı bozdu. Abidin bir koşu kapıyı açtı.
Rasih eli kolu dolu “kör karanlıkta merdiven tırmandım, bari biriniz aşağıda
bekleseydiniz ya” diyerek homurdandı. Melih Cevdet gülerek yanaştı, paketleri
kucakladığı gibi kalabalığın ortasındaki masaya bıraktı. Kese kağıtlarında
neler yoktu ki. Karneyle dağıtılan ekmek değil, has francala ekmek, sucuklar,
kaşar peynirleri, rokfor peynirleri, binbir çeşit yemişler, şaraplar, rakılar,
biralar. Tüm bunları görünce Sabahattin şaşaladı. Bunu gören Abidin “hiç
şaşırma, tüm bunları alçak bir istifçiyi soyarak aldık” dedi. Sabahattin’in
şaşkınlığı daha da arttı “nasıl” dedi. Abidin “Bizim bu serginin afişinin asılı
olduğu şövale kapının önünde dururken bu istifçi hacı ağalardan biri yanaşmış,
‘bu kaç para’ diye bizim Rasih’e sormuş, Rasih’te bu hödüğe ’50 lira’ demiş.
Bizim sergide en pahalı resim 15 lira bu arada ha..! Neyse bu yağlı hödük demez
mi ‘tamam ama o içindekini çıkarın ben sadece çerçeveyi istiyorum’ diye.
Anlayacağın bizim Rasih yağmacıyı soymuş” diyerek kahkahayı bastı. Onunla
birlikte diğer herkes kahkahalara boğuldu ve ilk kez Sabahattin Ali de onlara
eşlik etti. Galata’nın sessizliği bu kahkahalarla yırtıldı. Uzaktan önce
bekçinin, sonra da bir vapurun düdüğü duyuldu, yine bir sessizlik oldu. İlerdeki
kulede gözcülük yapan bir asker yanık bir türkü tutturdu. Gecenin karanlığında
herkes mehtabı seyre daldı. Ayın şavkı boğazın karanlık sularını yıkıyordu.
Sabahattin Ali, sessizlik içinde Abidin’e dönerek “içeride
duvarda bir Madonna resmi gördüm, ben de bir roman yazıyorum Reis, Kürk Mantolu
Madonna olacak adı, ne dersin?” dedi…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder