5 Şubat 2018 Pazartesi

Galata’dan Giyotine

Bu hikaye Aralık 2017'de Tezgah Dergi'nin ilk sayısında yayınlanmıştır

Sabah Notre Dame kilisesinin çanları büyük bir şevkle çalmaya başladığında halk önündeki küçük meydanda toplanmaya başlamıştı bile. Çoğunun şapkasında devrimin üç renkli kokartları vardı. “Hainlere ölüm” diye bağırıyorlardı. Meydanın ortasında uğursuz giyotin, Azrail’in tırpanı gibi duruyordu. Kimler onun hışmına uğramamıştı ki? En son sekiz ay önce Güneş Kral 16. Louis ve ailesine bile acımadı bu şeytan icadı. Şimdi sıra bu idama karşı çıkanlara gelmişti. Kuşkusuz bunların hepsi vatan hainiydi..!

Hava çok sıcaktı. Temmuz güneşinin kavurucu etkisi o gün idam edilecek olan ve meydana bir demir kafes içinde getirilen 16 kişinin adeta beyinlerini pişiriyordu. Aralarında bulunan şair André Chenier  “bunun içinde daha çok şey vardı” diyerek başını avuçlarının arasına almış, ağlıyordu. Günlerdir susuz bırakılmıştı. Halbuki, çok değil sadece beş yıl önce yine böyle bir temmuz günü Bastille kulesine en önde koşmuş, askeri garnizonların baskınına katılmış, ateşli şiirler yazmıştı. Bir devrim taraftarıyken şimdi vatana ihanet suçuyla mahkum edilip giyotine yollanıyordu.



Bir ara başını kaldırdı, giyotinin hemen yanında meydana bakan ağacın yapraklarına gözünü dikti. Çocukluğunda Galata’da doğduğu elçiliğin önündeki İncir ağacı gözünün önüne geldi. Hayal meyal hatırlıyordu o evi. Voyvoda caddesinin bir paralelindeki bu elçilik binası, karalık ve pis sokakları ile onun belleğindeki ilk izleri oluşturuyordu. Babası majesterinin Constantinopolis sefiri soylu Louis De Chenier’di. Annesi Evdoksiya bir Rum’du. İlk ninnilerini Rumca dinlemişti. Uzaktan gelen ezanın hüzünlü sesini hatırlıyordu. Çan sesini ilk kez duyduğunda beş yaşına gelmişti ve biraz da korkmuştu bu sesten.

Elçilik binasının bulunduğu o karanlık sokağın tam karşısında bir incir ağacı vardı. Çocuk aklıyla ahşap kepenklerin gerisinden ağaca bakıp konup havalanan serçeleri elini uzatıp yakalamaya çalıştığını hatırlıyordu. Serçeler olgunlaşmış incirleri didklemeye geliyorlardı. Galatada çok incir olur derler. Aşağısı her zaman gürültülü bir sokaktı. Elçiliğe yanaşan tüccarlar limandan doldurdukları at arabalarıyla binanın içindeki ya da etrafındaki depolara yüklerini boşaltıyorlar, bunları tekrar yüklüyorlar, tekrar boşaltıyorlar, akşama kadar bağıra çağıra pazarlık ediyorlardı. Dünyanın bütün dilleri bu daracık sokakta konuşulurdu sanki. Bu gürültü akşam ezanıyla birlikte kesilir sokaklar bostancıbaşının ve köpeklerin nezaretine terkedilir, mahalleleri birbirinden ayrılan tüm kapılar kapatılır, herkes evine çekilirdi. Chernier’in annesi doğumdan sonra oğlunun göbek bağını geleneklere uygun olarak Cibali Aya Nikola kilisesi bahçesine gömdürmüştü. Chenier’in aklına idamdan birkaç dakika önce bu geldi ve içi bir tuhaf oldu. “Göbek bağım İstanbulda kaldı” diye düşündü.

Chenier annesi inançlı bir Ortodokstu. Oğlunun göbek bağını Aya Nikola gibi denizcilerin koruyucusu olan bir azize adanmış kilisenin bahçesine gömerse oğlunun denizci olacağını ve bütün dünyayı gezerek zengin bir hayat süreceğini varsayıyordu. Dileği gerçekleşti. Chenier, babasıyla birlikte Fransa’ya döndükten sonra kraliyet deniz akademisine girdi ve bir bahriye subayı olarak majesteleri 16. Louis’in emrine girdi. Ancak o şair ruhlu bir romantikti. Babasının soyluluk unvanlarının hepsini reddetti. Diderot’dan, Montesquieu’den, Rousseau’dan etkilendi. Robespierre’nin, Danton’un izinden gitti. Ta ki onun devrimci ruhunu bile isyan ettirecek kadar kan gördükten sonra, bunca zulme isyan edene kadar. Kralın idamına karşı çıktı ve bu onun sonunu getirdi.

Chenier meydana ağır adımlarla yaklaşan celladı gördü. Tüm mahkumlar gibi o da dua etmeye başladı. Demir kafes yüklü araba giyotine doğru yaklaştıkça mahkumlar acı çığlıklar atıyor, Tanrıya ve cellada merhamet etmesi için yalvarıyorlardı. Ahali onların acı çığlıklarını duydukça daha çok cezbeye geliyor, ellerinde ne varsa kafese fırlatıp küfürler ediyorlardı. Eskiden mahkumun önüne işlediği suç yaftalanarak idam gerçekleştirilirdi. Şimdi artık buna bile gerek duyulmuyordu. O kadar çok idam gerçekleşiyordu ki, cellat adeta otomatiğe bağlanmış gibi hareket ediyordu. Halk da eskisi kadar ilgi göstermiyordu, bu kanlı gösteriye. Meydanın neredeyse yarısı boştu. İlk mahkum zorla kafesten çıkartılıp yaka paça giyotine sürüklenirken Chenier prangalı elini cebine attı. Sararmaya yüz tutmuş bir çınar yaprağını cebinden çıkartıp avucuna aldı. Mahkum boylu boyunca giyotinin önündeki tablaya yatırılmış ancak pes etmemişti. Çırpınıp duruyor, herkesten, en çok ta cellattan merhamet diliyordu. Cellat kara kukuletasının gerisinde ne düşünüyordu bilinmez ama devinimleri her zamanki yeknesaklıktaydı. Chanier elindeki yaprağı gün ışığına çevirdi. Yaprağın üzerinde kendi yazdığı son dizeleri mırıldandı

“ölüm uykusuyla kapanacak ah gözlerim
gideceğim bir anda
son şiirlerim bunlar benim
dört duvar arasında”

Başını meydana bakan incir ağacına çevirdi. Yeni olgunlaşan incirlerin ballı tepelerini kuşlar didiklemeye başlamışlardı bile. Yine çocukluğu geldi aklına.

Birden tok bir sesle ürperdi. Ağaçtaki serçelerin hepsi havalandı gitti…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder