Sabah Notre Dame kilisesinin çanları büyük bir şevkle
çalmaya başladığında halk önündeki küçük meydanda toplanmaya başlamıştı bile.
Çoğunun şapkasında devrimin üç renkli kokartları vardı. “Hainlere ölüm” diye
bağırıyorlardı. Meydanın ortasında uğursuz giyotin, Azrail’in tırpanı gibi
duruyordu. Kimler onun hışmına uğramamıştı ki? En son sekiz ay önce Güneş Kral
16. Louis ve ailesine bile acımadı bu şeytan icadı. Şimdi sıra bu idama karşı
çıkanlara gelmişti. Kuşkusuz bunların hepsi vatan hainiydi..!
Hava çok sıcaktı. Temmuz güneşinin kavurucu etkisi o gün
idam edilecek olan ve meydana bir demir kafes içinde getirilen 16 kişinin adeta
beyinlerini pişiriyordu. Aralarında bulunan şair André Chenier “bunun içinde daha çok şey vardı” diyerek
başını avuçlarının arasına almış, ağlıyordu. Günlerdir susuz bırakılmıştı.
Halbuki, çok değil sadece beş yıl önce yine böyle bir temmuz günü Bastille
kulesine en önde koşmuş, askeri garnizonların baskınına katılmış, ateşli
şiirler yazmıştı. Bir devrim taraftarıyken şimdi vatana ihanet suçuyla mahkum
edilip giyotine yollanıyordu.
Bir ara başını kaldırdı, giyotinin hemen yanında meydana
bakan ağacın yapraklarına gözünü dikti. Çocukluğunda Galata’da doğduğu
elçiliğin önündeki İncir ağacı gözünün önüne geldi. Hayal meyal hatırlıyordu o
evi. Voyvoda caddesinin bir paralelindeki bu elçilik binası, karalık ve pis
sokakları ile onun belleğindeki ilk izleri oluşturuyordu. Babası majesterinin
Constantinopolis sefiri soylu Louis De Chenier’di. Annesi Evdoksiya bir Rum’du.
İlk ninnilerini Rumca dinlemişti. Uzaktan gelen ezanın hüzünlü sesini
hatırlıyordu. Çan sesini ilk kez duyduğunda beş yaşına gelmişti ve biraz da
korkmuştu bu sesten.
Elçilik binasının bulunduğu o karanlık sokağın tam
karşısında bir incir ağacı vardı. Çocuk aklıyla ahşap kepenklerin gerisinden
ağaca bakıp konup havalanan serçeleri elini uzatıp yakalamaya çalıştığını
hatırlıyordu. Serçeler olgunlaşmış incirleri didklemeye geliyorlardı. Galatada
çok incir olur derler. Aşağısı her zaman gürültülü bir sokaktı. Elçiliğe
yanaşan tüccarlar limandan doldurdukları at arabalarıyla binanın içindeki ya da
etrafındaki depolara yüklerini boşaltıyorlar, bunları tekrar yüklüyorlar,
tekrar boşaltıyorlar, akşama kadar bağıra çağıra pazarlık ediyorlardı. Dünyanın
bütün dilleri bu daracık sokakta konuşulurdu sanki. Bu gürültü akşam ezanıyla
birlikte kesilir sokaklar bostancıbaşının ve köpeklerin nezaretine terkedilir,
mahalleleri birbirinden ayrılan tüm kapılar kapatılır, herkes evine çekilirdi.
Chernier’in annesi doğumdan sonra oğlunun göbek bağını geleneklere uygun olarak
Cibali Aya Nikola kilisesi bahçesine gömdürmüştü. Chenier’in aklına idamdan
birkaç dakika önce bu geldi ve içi bir tuhaf oldu. “Göbek bağım İstanbulda
kaldı” diye düşündü.
Chenier annesi inançlı bir Ortodokstu. Oğlunun göbek bağını
Aya Nikola gibi denizcilerin koruyucusu olan bir azize adanmış kilisenin
bahçesine gömerse oğlunun denizci olacağını ve bütün dünyayı gezerek zengin bir
hayat süreceğini varsayıyordu. Dileği gerçekleşti. Chenier, babasıyla birlikte
Fransa’ya döndükten sonra kraliyet deniz akademisine girdi ve bir bahriye
subayı olarak majesteleri 16. Louis’in emrine girdi. Ancak o şair ruhlu bir romantikti.
Babasının soyluluk unvanlarının hepsini reddetti. Diderot’dan, Montesquieu’den,
Rousseau’dan etkilendi. Robespierre’nin, Danton’un izinden gitti. Ta ki onun devrimci
ruhunu bile isyan ettirecek kadar kan gördükten sonra, bunca zulme isyan edene
kadar. Kralın idamına karşı çıktı ve bu onun sonunu getirdi.
Chenier meydana ağır adımlarla yaklaşan celladı gördü. Tüm
mahkumlar gibi o da dua etmeye başladı. Demir kafes yüklü araba giyotine doğru
yaklaştıkça mahkumlar acı çığlıklar atıyor, Tanrıya ve cellada merhamet etmesi
için yalvarıyorlardı. Ahali onların acı çığlıklarını duydukça daha çok cezbeye
geliyor, ellerinde ne varsa kafese fırlatıp küfürler ediyorlardı. Eskiden
mahkumun önüne işlediği suç yaftalanarak idam gerçekleştirilirdi. Şimdi artık
buna bile gerek duyulmuyordu. O kadar çok idam gerçekleşiyordu ki, cellat adeta
otomatiğe bağlanmış gibi hareket ediyordu. Halk da eskisi kadar ilgi
göstermiyordu, bu kanlı gösteriye. Meydanın neredeyse yarısı boştu. İlk mahkum
zorla kafesten çıkartılıp yaka paça giyotine sürüklenirken Chenier prangalı
elini cebine attı. Sararmaya yüz tutmuş bir çınar yaprağını cebinden çıkartıp
avucuna aldı. Mahkum boylu boyunca giyotinin önündeki tablaya yatırılmış ancak
pes etmemişti. Çırpınıp duruyor, herkesten, en çok ta cellattan merhamet
diliyordu. Cellat kara kukuletasının gerisinde ne düşünüyordu bilinmez ama
devinimleri her zamanki yeknesaklıktaydı. Chanier elindeki yaprağı gün ışığına
çevirdi. Yaprağın üzerinde kendi yazdığı son dizeleri mırıldandı
“ölüm uykusuyla kapanacak ah gözlerim
gideceğim bir anda
son şiirlerim bunlar benim
dört duvar arasında”
gideceğim bir anda
son şiirlerim bunlar benim
dört duvar arasında”
Başını meydana bakan incir ağacına çevirdi. Yeni olgunlaşan
incirlerin ballı tepelerini kuşlar didiklemeye başlamışlardı bile. Yine
çocukluğu geldi aklına.
Birden tok bir sesle ürperdi. Ağaçtaki serçelerin hepsi
havalandı gitti…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder