8 Kasım 2021 Pazartesi

Yirmi Beş Yıl Sonra yeniden okuduğum Beyaz Kale Üzerine Bir Değerlendirme "Ben Bir Başkasıdır"



Yıllar önce okuduğum bir Arthur Rimbaud biyografisinin başlığı "Ben bir başkasıdır" idi. Rimbaud'un fırtınalı yaşamı, eşcinsel kimliği, Paul Verlaine ile yaşadığı fırtınalı ilişkisi ve bir anda şiiri bırakıp uzak diyarlarda köle ticareti yapan bir kişiliğe dönüşmesi. O kadar duygulu şiirler yazan birinin bir anda köle tüccarı olması akıl alır, akılla açıklanır bir iş değil elbette. 20 yaşında bambaşka bir insana dönüşen şairi Orhan Pamuk'un Beyaz Kale romanını okurken sık sık hatırladım. 

Hepimiz içimizde "ikinci bir ben" taşımıyor muyuz? 




Beyaz Kale'yi yirmi beş yıl sonra yeniden okuma sebebim Medyascope TV'de Dr Kahraman Şakul ile Uyvar ve Kamaniçe Kuşatmaları üzerine yaptığımız yayın oldu. O yayında hem Kahraman hoca, hem ben, hem de Ozan Puslu Kıtalar Atlası ve  Beyaz Kale'den bahsettik. O yayının linki şurada https://www.youtube.com/watch?v=tmw1Yng-lDI&t=655s

Genel olarak Beyaz Kale (BK) doğulu bir efendi ile batılı bir kölenin yüzleşmesi üzerine inşa edilir. Roman Gebze'de bir arşivde bulunan defterle başlar. Defteri bulan Faruk Darvinoğlu (Pozitivist bir tarihçi imgesiyle) bize defterin içindekileri aktarır. Defteri yazan İtalyan köle midir, Türk sahip midir pek belli değildir. Kitabın başında İtalyan köle imiş gibi hissedilirse de, ilerleyen zaman içinde roller değiştikçe yazanın Türk sahip olduğu da düşünülebilir. Zaten kitabın sonunda bu durum paylaşılır. Her iki karakterin de bir adı yoktur. İtalyan köle sadece bir "köle"dir, adı yoktur. Türk Sahip ise "Hoca" diye anılır. Doğulu ve batılı iki okumuş yazmış münevverin bu karşılaşması erken modern dönemde iki farklı dünyanın karşılaşması gibidir. Romanın ilerleyen bölümlerinde bu karşılaşma zaman zaman çatışmaya zaman zaman hayranlığa dönüşür. Okur da karşılıklı "öteki ben" lerini keşfeden köle ile hocanın izleğinde bu karşılaşmaya şahit olurlar. 


Roman 11 bölümden oluşan ve Orhan Pamuk'un en kısa romanıdır diyebiliriz. Romanın sonuna doğru Dekameron'a Binbir Gece Masallarına atıflarda bulunan Veba bölümleri vardır ki, bu bölümler Pamuk'un son romanı Veba Gecelerine oldukça benzer. Bu romanın son bölümüne bakarak Pamuk, Veba Gecelerini 40 sene önce yazmaya başlamıştır diyebiliriz. 


Hikaye Venedikten Napoliye giden bir geminin Türk korsanlar tarafından basılıp herkesin köle edilmesiyle başlar. İstanbula getirilen köleler yolda küreğe vurulur. Gemide yağma yapılırken tek derdi kitaplarını korumak olan italyan kahramanımız küreğe vurulmamak için hekim olduğu yalanını uydurur. Bu yalan işe yarar. İstanbula döndüklerinde tersane zindanında ağır işlere verilmez ve Sadık Ağa adında nüfuzlu birinin nefes darlığına iyi gelecek naneli haplar yaptığı için, Sadık ağanın kapısına girer. Bu arada hekimlikten kazandığını Türkçe öğrenmeye harcar ve ömrü boyunca köle olmaya razı gelerek dininden dönmez. Bu tutumu zaman zaman nefret uyandırsa da içten içe hayranlık beslenmesine de sebep olur. Romanın başında ve sonunda iki kere Cervantes'e atıfta bulunur yazar. Cervantes'te İnebahtı'da esir düşüp Cezayir'de bir süre köle olarak yaşamış sonra ispanyaya bir şekilde dönüp Don Quijote'yi yazmıştır. 

OP burada Cervantes'e de bir selam göndermeyi ihmal etmemiştir. Kapısına girdiği Sadık Paşa'nın oğlunun düğünü için bir havai fişek eğlencesi hazırlanması için köle ileride 25 yıl beraber yaşayacağı kader arkadaşı Hoca ile tanışır. Her ikisi de inanılmayacak kadar birbirine benzerler. Adeta ikiz gibidirler. Bu fiziksel benzerlik ruhsal benzemezlik ile hep bir tezat barındırır. Zaman içinde bu tezatlar çatışamalara kavgalara sebep olacaktır. Hoca ile köle çok güzel bir havai fişek gösterisi hazırlarlar. O dönemin Osmanlı ilim dünyasının pratik "meseleleri" hakkında oldukça ilginç detaylar vardır bu çalışmalarda. Sadık Ağa sonunda köleyi birlikte çalışmaları için Hocaya "verir" 


Her ikisi Haliç sırtlarındaki Hoca'nın biçimsiz evine yerleşir. Köle, Hoca için "hep benden bir şeyler öğrenmek ister gibiydi" der. Gerçekten de hoca bazı astronomi ve kozmografya teorilerini birileriyle tartışmak istiyordu. İkisi de bir yandan birbirlerini küçümserken diğer yandan birbirlerine mecbur olmanın verdiği bir yakınlık da vardı. Örneğin hoca mahallelinin sonradan musalla taşı diye uğursuz saydıkları masayı yaptırıp evine koymakta bir beis görmez. Üzerinde 25 sene çalıştıkları bu eşya onların fırtınalı arkadaşlıklarının bir sembolü gibidir. Hoca, kölesi yaptığı ikizinden "herseye kendine öğretmesini" ister. Hoca, kölenin İtalya'da öğrendiği herseye bilmek istemektedir. En önemli konu Batlamyus ve Almageist kozmografyası üzerine düşünceleridir. Hoca astronomiye özel bir ilgi duyar. Dünya ile ay arasında bir yıldız olduğuna inanır ve bu inancını kanıtlamaya çabalar. Burada bir şark aydınının inanç ile bilim arasında kurduğu ilişkinin ilginç bir örneğini görmek mümkündür. Zaman zaman boğaz akıntıları, kozmografya yahut başka konularda risaleler hazırlayıp saraydan ihsan almak gibi hayalleri suya düşer zaman zaman bunlar gerçekleşir. Dönemin şartlarına uygun olarak kapılandıkları Sadık Ağa zaman zaman sürgüne gider, geri gelir, yine gider. 


Paşa konağında arasıra bu evren modellerinin maketlerini sunarlar. Oysa paşa astronominin bilimin  kendisiyle değil, sağlayacağı fayda ile ilgilenmektedir. Ona göre yıldızlara bakmak gelecekten haber almak için gereklidir. Bilimden beklentisi de  "savaşta düşmanlarımıza dehşet salacak bir silah" icat etmek dışında bir şey değildir. Aynı düşünceleri ilerleyen bölümlerde Sultan "Avcı" 4. Mehmet de paylaşacaktır Erken modern dönemde Astronomi ve Astroloji çok iç içe geçmiş disiplinlerdi. Bu alanda çalışan pekçok türk akademisyen var. Bunlardan bir Columbia Üniversitesinden Ahmet Tunç Şen ile yaptığımız yayını da şurada iliştirelim https://www.youtube.com/watch?v=zDzOjQb6WVc&t=446s

Devam Edecek... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder