Artık tarih olmuş, 558 yıl önce yıkılıp gitmiş olan Bizans devletine karşı duyulan bu nefret hala ayaktadır. Zaman zaman sağ ve liberal basında kendilerine Anadolu Sermayesi ismini yakıştıran ve ağırlıklı olarak MÜSİAD etrafında örgütlenen bir kısım patron, geleneksel sermaye guruplarına -ki bunlar TÜSİAD etrafında örgütlenmiş olanlardır- "Bizans Sermayesi" yaftasını yapıştırırlar. Çünkü onlar İstanbul sermayesidir. Onları "milli" görmezler. Dolayısıyla bu sermaye gurupları açısından da İstanbul hala bir arzu nesnesi durumundadır. Bir yandan İstanbul'u soylulaştırma çabaları diğer yandan kendi yarattıkları çakma Bosphorus projeleriyle bir görgüsüzlük bir hazımsızlıktır gidiyor. Ancak sadece sermaye gurupları değil, sıradan insanlarında zihin dünyasında İstanbul hem harici, öteki, her daim fethedilmeyi hak eden bir "kızıl elma" durumundadır. İzmir ne kadar "gavur" ise, İstanbul o kadar "Bizans"tır. İstanbul'da doğmuş büyümüş birçok insan kendini İstanbullu addetmez, İstanbulluyum diyemez. İstanbul'da doğup büyüyen Erzincanlıların ne kadarı Erzincan'ı hayatlarında bir kez görmüştür, ve ne kadarı İstanbulluyum der, bir merak konusudur. Bu ait olamama durumu, bu geçici olma hali ise İstanbul'u korumaktan ziyade sadece faydalanma fikriyatını geliştirir.
Buradan bu muhafazakar kesimlerin torunu olmaktan övündükleri Fatih'in fetihten hemen sonra İstanbul'un imarı için neler yaptığını kısaca özetlemek gerekir. Fatih şehri devraldığı zaman 4. Haçlı seferi sırasında yakılıp mahvolmuş nüfusu 50 bine düşmüş bir şehir vardı karşısında. İnsanlık tarihinin en büyük yağması olarak adlandırılan 4. Haçlı seferinde Katolik orduları "Şehirlerin Ecesi- Kraliçesi" sayılan İstanbul'un adeta ırzına geçmişler, ne varsa yağmalamışlar, Ayasofya'yı at ahırı olarak kullanmışlardı. 1261'de şehre geri alan Ortodokslar tamamen mahvolmuş bir İstanbul'la karşılaştılar. 1453'e gelindiğinde şehrin çoğunluğu savaşmamaktan yanaydı. Çünkü Türkleri balkanlarda yaptığı uygulamalardan biliyorlardı ki teslim olurlar ise canlarına ve mallarına dokunulmayacaktı. Bu hareketin önderi ve Fetihten sonra Fatih tarafından Ekümenik Patrik olarak atanacak olan Gennaidos II taraftarları halkı savaşmamaya çağırıyordu. Son Bizans başveziri Lukas Notaras'ın "Ayasofya'da Papanın serpuşunu görmektense Müslüman'ın sarığını görmeyi tercih ederim" dediği rivayet edilir. Bu çağrı karşılığını buldu ve fetihten sonra bu çağrıya uyan mahallelerde özellikle Fener ve Samatya bölgesinde yağma sınırlı tutuldu.
Fatih zaten harabeye dönmüş, nüfusu 50 binin altına düşmüş bu güzel kentte çok büyük bir imar hareketi başlattı. Ancak bu imar hareketi mevcut olanı yıkmak ve yenisini yapmak şeklinde olmadı. Onları bir anlamda "devşirerek" yeni işlevler kazandırdı. Bunun en somut örneği Ayasofya ve surlardır. Bunun dışında özellikle fetihten sonra Mora ve Girit'e kaçan tüm Rumları şehre geri çağırarak can ve mal emniyetlerini sağladı. Ayrıca Anadolu ve Rumelinden Müslümanları da şehirde zorunlu iskana tabii tuttu. Tüm Divan-ı Hümayun üyeleri ile devlet bürokrasisinin ileri gelenlerine İstanbul'un imarı için destek vermelerini zorunlu kıldı. Bu şahıslar İstanbul'da Camii ve külliye yapma yarışına girdiler. Bu şekilde adeta İstanbul yeni baştan yaratıldı.
Fatih İstanbul'u Akdeniz havzasının merkezi yapmak istiyordu, tıpkı 11 Mayıs 330 da bu şehri Roma İmparatorluğunun başkenti ilan ederek o dönem bilinen dünyanın başkenti yapmak isteyen Büyük Konnstantin gibi. Bu açıdan bu şehrin iki kurucusundan biri Fatihtir.
Geçmişe yönelik hazımsızlık cahillikle birleşerek siyasi ve ekonomik rant arzularını kamçıladıkça kaybeden hep bu şehir olmuştur. 1990 lı yıllarda Refah partisinin yerel belediyeleri almasıyla birlikte İstanbul surlarının restorasyonu için ihalelerin yenilenmeyeceği duyuruldu. Ama esas bombayı o dönemin Refah Partisi genel başkan yardımcısı Oğuzhan Asiltürk patlattı. Asiltürk İstanbul'daki tüm surların yıkılarak yerine toplu konut yapılmasını öneriverdi. Asiltürk'e göre "surları savunan Bizans'lıydı" Ayrıca ona göre Çemberlitaş'ta yerinden sökülüp Sultanbeyli'de gecekondu yapımında kullanılabilir, hatta Yerebatan sarnıcı da otopark yapılabilirdi. Asiltürk'ün surların yıkılması konusundaki önerisine ilk ve en güçlü destek dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan gelmiş. Erdoğan'a göre batı Trakya Türklerinin mabetleri yıkıldığı için, surların yıkılması da caizmiş. Ayrıca yıkılmamasını savunanlara "domuzdan yana olmayın" diyerek mesaj vermiş. Siyasette çıraklık yıllarıydı herhalde...
27-12-1994 Milliyet
Bugüne geldiğimizde İstanbul birbiri ardına patlatılan çılgın projelerle adeta ikinci kez fethediliyor. Su havzaları, çöp alanları, ormanlık araziler, 2B alanları şantiyelere dönüşmüş durumda. Bugün bu gidişe karşı çıkanlara Bizans'lı denmiyor belki ama "geri kafalı, çağdışı" olmakla suçlanıyorlar. Bu kalkınmacı, liberal zihniyete sadece soldan değil İslamcı hareketin kendi içinden de muhalefet yükseliyor. Bunca yağma ve talandan sonra akıl baliğ olanların bir araya gelerek bu duruma bir dur demeleri artık kaçınılmazdır.

Kentlerin neo-liberal dönüşümünün abdestli kapitalistler eliyle yapılmasının tarihi bir tesadüf olmadığı, bunun neo-osmanlıcılık tarafının da olduğu ortada. O kadar ki örneğin Süleymaniye semti -bu bölge bir kentsel çöküntü alanıdır- yapılması planlanan inşaatlarla buraların müstakbel yeni sahiplerine eski İstanbul manzaralı konutlar satmayı planlıyorlar. Semtin biraz yukarısındaki kent yoksullarının alışveriş yaptığı kadınlar pazarı çoktan islami burjuvazinin Nişantaşı oldu bile. İslami sermaye gruplarının diğer sermaye gruplarıyla kenti bölüşüm sürecinin bir başka alanı da Taksim-Beyoğlu bölgesidir. Çalık grubunun saldırısı altındaki Tarlabaşı kentsel dönüşüm adı altında yoksulların bölgeden uzaklaştırılacağı yerlerine ise müstakbel beyaz yakalıların alacağı bir bölge. İstiklal Caddesi ise Demirören grubuna verilerek caddenin mimari yapısına hiç uymayan zaten tarihinde de benzeri görülmemiş Demirören Taksim adlı ucube yapıyla işgal edildi. Saldırı sürüyor, kentlerin üretimden arındırılması 1980'lerde başlayarak ilerleyen bir süreçti. Yeni saldırı ise kentli yoksulların kovularak yerlerine sermayenin ihtiyaç duyduğu yüksek kira ve rant bedelini ödeyebilecek müstakbel beyaz yakalıların geçirilmesiyle devam ediyor.
YanıtlaSil