27 Ekim 2016 Perşembe

Bir Kelebeğin Son Beş Günü- Bir Hayalet Hikayesi

Bu yazı Bavul Dergisinin Eylül-2016  Sayısında Yayınlanmıştır.
Bir Kelebeğin Son Beş Günü

Balık pazarının girişindeki Degüstasyon meyhanesi o akşam her zamankinden kalabalıktı. Genişçe bir masa etrafında başta Hayalet Oğuz, Demir Özlü, kız kardeşi Tezer olmak üzere kalabalık bir edebiyatçı-yazar topluluğu hep beraber adeta bir “son akşam yemeği” yiyorlardı. Masaya oturanın kalkanın haddi hesabı yoktu. Soranlara Hayalet sık sık “çok hastaymışım” diyip başka da bir şey söylemiyordu. Oysa daha birkaç gün önce akciğer kanseri olduğunu ve acilen Heybeliada sanatoryumuna yatması gerektiğini öğrenmişti. Ama Hayalet hastalığının bu güzel geceyi gölgelemesini istemiyordu.

Haberi aldıkları o günü, yani 13 Eylül 1975 gününü Tezer Özlü şöyle aktarıyor: "Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz: E.ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekânın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil."

Bütün bu olayların yaşandığı günlerde Hayalet Oğuz 46 yaşındadır ve 46 kiloya düşmüştür. Denizler idam edilmiş, çevredeki pek çok dost-arkadaş cezaevine girmiş ama 74 affıyla geri çıkmıştı. Yeniden bir iyimserlik başlamıştı. Böylesi umut dolu günlerde kendi hastalığıyla insanların neşesini, ümidini kırmak istemiyordu. 

O gün Hayalet Oğuz masada adeta bir İsa gibidir. Havarileriyle son akşam yemeğini yiyen bir İsa. Menüde Şarap ve et vardır. Yemek adeta bir komünyon ayini gibidir. Hayalet iştahsız ancak keyfi yerindedir. Sofra o kadar şenliklidir ki, Tezer bir ara Hayalete dönüp “Senin ölüm ilanını ben yazacağım” diye şaka bile yapmıştı, sonra hep beraber gülüştüler. Hayalet bir ara yanlarına yanaşan Ali Poyrazoğlu’nun yanağından makas bile alır.

Sonra Degüstasyon’dan çıkıp sağa, Tünele doğru yürümeye başlarlar. O anları Tezer Özlü şöyle anlatıyor : "Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi”

O gece Demir Özlü’nün evinde kaldı. Yıllardır bazen aç, bazen tok arşınladığı Beyoğlu’nda geçirdiği son geceydi o gece. Hiçbir şeye sahip olmadan geçirdiği 30 yılın sonunda omzunda küçük bir çanta son kez İstiklal’de yürüyordu. Ev almadı, ev kiralamadı, mobilya almadı, ya otellerde ya arkadaşlarında kaldı. Arkadaşlarında kalırken varlığını hiç hissettirmedi. Evin içinde uçuşan bir kelebek gibiydi. Sadece senaryo yazarak ve çeviri yaparak geçindi. Bankada hiç hesabı olmadı. Parasını dostlarına emanet eder, ihtiyacı olduğunda yine onlardan alırdı. Çeviriden yahut bir senaryodan gelen parayla gider temizleyiciye bıraktığı kıyafetlerini alır, lokantalara, barlara olan borçlarını kapatır ve akşam iyi bir yemek yiyip dostlarıyla vakit geçirirdi. Bazen Afrika Han’da tuttuğu bir pansiyon odasında, bazen bir otelde bazen de bir dostunun evinde kalırdı. Bazen aylarca kaldığı dostları onun evdeki varlığını bile unuturdu. Bu yüzden lakabı “hayalet” ti. “Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi... Kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.”

Son geceyi Demir Özlü’nün evinde geçirir. Ertesi sabah erken kalkıp her zamanki gibi saçını tarayıp, kolonyasını sürüp, çayını ve Bafrasını içip,  kendine adaya kadar refakat edecek -pek de tanımadığı- üniversite talebesini beklemeye başladı. Talebe geldi, küçük çantasını omzuna astı - çantada sadece pijaması, terlikleri ve birkaç parça çamaşırı vardı- dostlarıyla vedalaştı. Bu onları son görüşü olacaktır. Bir taksiye binip Sirkeci’ye indiler. Oradan Paşabahçe vapuruyla Heybeliada’ya geçtiler. Denize uzun uzun baktı. Vapur yolluydu. Kısa sürede adaya vardılar. Heybeliada’da çam limanına kadar yürüyemeyeceği için bir faytona bindiler. Faytoncunun acelesi yoktu. Zaten sonbahardı, okullar açılmış, yazlıkçılar çekilmişti. Ada sakin bir sonbahara hazırlanıyordu. Yavaş yavaş yokuş yukarı çıkmaya başladılar.

Hayalet sol tarafta kalan denize ve Büyükada’ya bakarken yol kenarındaki eski İngiliz mezarını ve Rum kilisesini gördü mü bilmiyoruz. Ama mutlaka çam kokusunu ciğerlerine çekmiş, heyecanın bastırmak için yanındaki refakatçiyle şakalaşmıştır. Yatış işlemlerinden sonra balkona çıkmış ve karşıdaki dil burnu manzarasına bakmıştır. En azından son gördüğü manzara bu olsa gerek.

Hayalet Oğuz dört gün sonra öldü. Bir kelebek gibi sessiz sedasız çekildi dünyadan. Ölmeden önce son gördüğü belki de sus işareti yapan meşhur sarışın hemşireydi.

Tezer Özlü ağabeyinin evinde ondan kalan eşyaları toplarken bir not buldu. Bu not onun bütün hayatının özeti gibidir:  "Daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak... Ayaspaşa'dan Levent'e... Levent'ten Ayaspaşa'ya"





Alıntılar: Tezer Özlü: Eski Bahçe-Eski Sevgi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder