Bir Kelebeğin Son Beş Günü
Balık pazarının girişindeki Degüstasyon
meyhanesi o akşam her zamankinden kalabalıktı. Genişçe bir masa etrafında başta
Hayalet Oğuz, Demir Özlü, kız kardeşi Tezer olmak üzere kalabalık bir
edebiyatçı-yazar topluluğu hep beraber adeta bir “son akşam yemeği” yiyorlardı.
Masaya oturanın kalkanın haddi hesabı yoktu. Soranlara Hayalet sık sık “çok
hastaymışım” diyip başka da bir şey söylemiyordu. Oysa daha birkaç gün önce
akciğer kanseri olduğunu ve acilen Heybeliada sanatoryumuna yatması gerektiğini
öğrenmişti. Ama Hayalet hastalığının bu güzel geceyi gölgelemesini istemiyordu.
Haberi aldıkları o günü, yani 13 Eylül 1975 gününü Tezer Özlü
şöyle aktarıyor: "Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk.
Oğuz: E.ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi,
diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden
dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekânın bile işi değil. Ölmeden dört
gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu’nda para
araştırması inanılır gerçek değil."
Bütün bu olayların yaşandığı günlerde Hayalet
Oğuz 46 yaşındadır ve 46 kiloya düşmüştür. Denizler idam edilmiş, çevredeki pek
çok dost-arkadaş cezaevine girmiş ama 74 affıyla geri çıkmıştı. Yeniden bir
iyimserlik başlamıştı. Böylesi umut dolu günlerde kendi hastalığıyla insanların
neşesini, ümidini kırmak istemiyordu.
O gün Hayalet Oğuz masada adeta bir İsa gibidir.
Havarileriyle son akşam yemeğini yiyen bir İsa. Menüde Şarap ve et vardır. Yemek
adeta bir komünyon ayini gibidir. Hayalet iştahsız ancak keyfi yerindedir.
Sofra o kadar şenliklidir ki, Tezer bir ara Hayalete dönüp “Senin ölüm ilanını ben yazacağım” diye şaka bile yapmıştı, sonra
hep beraber gülüştüler. Hayalet bir ara yanlarına yanaşan Ali Poyrazoğlu’nun
yanağından makas bile alır.
Sonra Degüstasyon’dan çıkıp sağa, Tünele doğru
yürümeye başlarlar. O anları Tezer Özlü şöyle anlatıyor : "Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi
kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki
önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip,
yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç
çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı
bekleyiş gibiydi”
O gece Demir Özlü’nün evinde kaldı. Yıllardır
bazen aç, bazen tok arşınladığı Beyoğlu’nda geçirdiği son geceydi o gece. Hiçbir
şeye sahip olmadan geçirdiği 30 yılın sonunda omzunda küçük bir çanta son kez
İstiklal’de yürüyordu. Ev almadı, ev kiralamadı, mobilya almadı, ya otellerde
ya arkadaşlarında kaldı. Arkadaşlarında kalırken varlığını hiç hissettirmedi.
Evin içinde uçuşan bir kelebek gibiydi. Sadece senaryo yazarak ve çeviri
yaparak geçindi. Bankada hiç hesabı olmadı. Parasını dostlarına emanet eder,
ihtiyacı olduğunda yine onlardan alırdı. Çeviriden yahut bir senaryodan gelen
parayla gider temizleyiciye bıraktığı kıyafetlerini alır, lokantalara, barlara
olan borçlarını kapatır ve akşam iyi bir yemek yiyip dostlarıyla vakit
geçirirdi. Bazen Afrika Han’da tuttuğu bir pansiyon odasında, bazen bir otelde
bazen de bir dostunun evinde kalırdı. Bazen aylarca kaldığı dostları onun
evdeki varlığını bile unuturdu. Bu yüzden lakabı “hayalet” ti. “Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye
yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu
bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel
isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta
getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi... Kimsenin
görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar,
kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.”
Son geceyi Demir Özlü’nün evinde geçirir. Ertesi
sabah erken kalkıp her zamanki gibi saçını tarayıp, kolonyasını sürüp, çayını
ve Bafrasını içip, kendine adaya kadar
refakat edecek -pek de tanımadığı- üniversite talebesini beklemeye başladı.
Talebe geldi, küçük çantasını omzuna astı - çantada sadece pijaması, terlikleri
ve birkaç parça çamaşırı vardı- dostlarıyla vedalaştı. Bu onları son görüşü
olacaktır. Bir taksiye binip Sirkeci’ye indiler. Oradan Paşabahçe vapuruyla
Heybeliada’ya geçtiler. Denize uzun uzun baktı. Vapur yolluydu. Kısa sürede
adaya vardılar. Heybeliada’da çam limanına kadar yürüyemeyeceği için bir
faytona bindiler. Faytoncunun acelesi yoktu. Zaten sonbahardı, okullar açılmış,
yazlıkçılar çekilmişti. Ada sakin bir sonbahara hazırlanıyordu. Yavaş yavaş
yokuş yukarı çıkmaya başladılar.
Hayalet sol tarafta kalan denize ve Büyükada’ya
bakarken yol kenarındaki eski İngiliz mezarını ve Rum kilisesini gördü mü
bilmiyoruz. Ama mutlaka çam kokusunu ciğerlerine çekmiş, heyecanın bastırmak
için yanındaki refakatçiyle şakalaşmıştır. Yatış işlemlerinden sonra balkona
çıkmış ve karşıdaki dil burnu manzarasına bakmıştır. En azından son gördüğü
manzara bu olsa gerek.
Hayalet Oğuz dört gün sonra öldü. Bir kelebek
gibi sessiz sedasız çekildi dünyadan. Ölmeden önce son gördüğü belki de sus
işareti yapan meşhur sarışın hemşireydi.
Tezer Özlü ağabeyinin evinde ondan kalan eşyaları toplarken bir
not buldu. Bu not onun bütün hayatının özeti gibidir: "Daktilo
otelde, gömlek temizleyiciden alınacak... Ayaspaşa'dan Levent'e... Levent'ten
Ayaspaşa'ya"
Alıntılar: Tezer Özlü: Eski Bahçe-Eski Sevgi




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder