31 Ekim 2016 Pazartesi

Pendikli Barba Vasili

(Bu öykü Bavul Dergisi Ekim 2016 sayısında basılmıştır.)

O sabah erkenden Burgazada iskelesinden bir kancabaş kayık Yassıadaya doğru  yola çıktı, kürekte adalı Sait, dümende de Pendikli Barba Vasili vardı. Sait ne iş yaptığı belirsiz bir berduştu. Soranlara “yazarım” derdi. Ne yazardı, kimse bilmezdi. “Yazarlık diye iş mi olur canım, Cumhuriyet geldi hepimiz okur yazar olduk zaten” diye ada balıkçıları bununla dalga geçerdi. Bir de Sait çok içerdi. Adada içerdi, İstanbul’da içerdi, her yerde içerdi. Bir tek anacığı vardı, bir tek o “içme” derse birkaç gün içmezdi.
Barba Vasili Adaların, Marmaranın ve boğazların en namlı Mercancısıydı. Mercan avlayabilen zaten bir elin parmaklarını geçmezdi. Öyle palamut,torik,tekir gibi müptezel balıkların peşinden hiç koşmazdı. “O tür balıkları tutanlar ameleyse, mercan avcıları Mimardır,mühendistir” derdi. Doğrusu güzel bir benzetmeydi. Zaten mercan avlayabilecek istidata sahip balıkçılar 4-5 kişiydi. Bunlar Kumkapı’da Simon, Adalar’da Yanko ve İspiro bir de Barba Vasili’ydi.  Mercan, levrek gibi balıklar İstanbul halkının pek bildiği balıklar değildi. Daha çok adaların ve boğazın zenginleri yerdi.
“Evlat yorulduysan ben çekeyim” dedi Barba, Sait’e. Sait “yok Barba, sen zaten Pendik’ten Adalara çekmişsin sabahın köründe, eksik olma beni de aldın çırak olarak yanına. Ne zamandır istiyordum bir mercan avı yapmayı. Çok duydum, meşakkatli işmiş” dedi. Barba “öyledir evlat, zaten o yüzden herkesin harcı değil. Mesela gidiyoruz şimdi, ama  ben 15-20 gün önceden Yassıada’nın oralarda nişanlarımı koydum ki mercanın yatağı belli olsun. İyi balıkçı dipteki mercanın yedi sülalesini tahmin eder. Şimdi bizim gittiğimiz yerdeki familya epey semirdi. Hepsini avlamayacağız, hem günah hem yazıktır”. Sait ağzında sigara, çipil gözleriyle Barbayı süzdü. Barba bir yandan dümen yekesini tutup bir yandan servi ağacından olta kutusunu açıp, at kuyruğu oltalarını inceliyor, yem hazırlıyordu.
“Neye yazık olacak Barba, Balık geldi mi çekmeyecek misin?” Barba hışımla başını kaldırdı “çekmeyeceksin evlat, çekmeyeceksin, o da bir candır, Panayamu seni sınarda çok verirse bile aç gözlülük edip ihtiyacından fazlasını çekmeyeceksin” dedi. Sait ağzında sigara olduğu halde gülümsedi “tamam Barba sinirlenme” dedi. İçinden Adalı balıkçıların ona neden Gurun Vasil (Domuz Vasil) dediklerini anladı. Barba biraz sakinleyince “bak evlat beni bilirsin eskiden kilisede zangoçtum, sonradan papazlığa kadar yükseldim. Sonra bana bir hal geldi. Tanrıyı kitaplarda değil denizde, doğada aramaya başladım. Hiç unutmam sandala ilk çıktığımda gök başımda genişledikçe ben çok dar bir hapishanedeymişim, onu anladım. Artık el aleme nasihat vermekten bıkmıştım. Bu gök kubbe altında başkasını değil kendimi adam etmeye çalışıyorum. Bu deniz benim mezarım, bu sandal hem kilisem, hem evim; bu gökyüzü de yorganımdır.” Durdu, sigarasından bir nefes çekti. Sonra suya gözlerini dikip devam etti.  “Bu kış Asaf  diye çok zengin bir beyle tanıştım. Bu bey balıkçılığa çok meraklı, illa mercana çıkalım diye tutturdu senin gibi. Daha önceden nişanladığım bir mercan yatağına gittik. Panayamu orada bizi sınadı, verdikçe verdi. Biz de aç gözlülük edip, çektikçe çektik. Gece yarısı sandal doldu taştı. Birden içime bir fenalık bastı. Aldığım onca canı düşündüm. 50-60 kilo çekmişizdir. İhtiyacımızdan çok fazlaydı, sonra o balıklar hale gitti, müstahsil, aracı derken elimize üç kuruş geçti, geçmedi. Değer miydi üç kuruş için onca canı almaya? Ben o imtihanı geçemedim, nefsime yenik düştüm diye acı acı ağladım. Asaf bey de çok üzüldü ama nafile. O kayalardan en az üç yıl mercan çıkmaz artık” dedi.

Bir sessizlik oldu. Sadece Sait’in çektiği küreğin şıpırtısı duyuluyordu. Sait, çantasından bir şişe şarap çıkardı, Barba’ya uzattı. Barba sigarasını kenara bırakıp uzandı aldı şarabı. Mantarı çıkarıp dikti. Ağzı açık olta kutusundaki el bükümü oltaları elledi, sigarasından bir nefes daha çekti, bir yudum daha şarap içti. Sonra döndü Sait’e “Bu Asaf bey beni yalısına davet etti. Kışta kıyamette sandalda donmayayım diye. Kandillidedir yalısı. Edip Efendi Yalısı derler. Gittim, kalender adam. İzzet ikramda hiç kusur etmedi, uşakları hizmetçileri hep seferber etti. Yalının arkasında kuytuda güzel bir oda verdiler bana. Kışın poyrazı hiç uğramaz oraya. Ev sıcak, ilgi alaka gani, ama ben bir hafta sonra kendimi zor attım yalıdan. Kayıkhaneden bindiğim gibi bizim kancabaşa, doğru Pendik Pavli adasına. Gece ayazında uzandım çakıllara, baktım yıldızlar bana küsmüş, bir daha da terk etmedim onları”
Yassıadaya  yanaşmıştık. İhtiyar kurt, nişanladığı bölgeyi hemen buldu. Mercancılarda usüldür, bir yer nişanlanında öteki mercancı oraya yanaşmaz. Zaten bu hayırsız adaların tek hayrı budur. Balıklar buralardaki resiflerde yumurtluyor, büyüyor sonra boğaza karışıyordu. Barba sakince el bükümü oltasına daha önceden hazırladığı yemleri taktı. Ben de bu arada hem şaraba abanıp hem de ona yardım ediyordum. Barba bir ara bana döndü gözlerimin içine baktı “Ulan Sait” dedi “Sen insan olmasaymışsın balık olurmuşsun”. “Niye öyle dedin Barba?” diye mukabele edince “Gözlerin tıpkı bir mercanın gözleri gibi bakıyor da ondan, öyle mavi, öyle çakır ki” dedi ve oltasını usulca saldı suya.
Deniz o kadar dingindi ki oltanın suya değme şıpırtısını dahi duyduk..


(Bu öyküde ki tüm kişiler, anlatılar ve olaylar gerçektir)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder