O sabah erkenden Burgazada iskelesinden bir kancabaş kayık
Yassıadaya doğru yola çıktı, kürekte
adalı Sait, dümende de Pendikli Barba Vasili vardı. Sait ne iş yaptığı belirsiz
bir berduştu. Soranlara “yazarım” derdi. Ne yazardı, kimse bilmezdi. “Yazarlık
diye iş mi olur canım, Cumhuriyet geldi hepimiz okur yazar olduk zaten” diye
ada balıkçıları bununla dalga geçerdi. Bir de Sait çok içerdi. Adada içerdi,
İstanbul’da içerdi, her yerde içerdi. Bir tek anacığı vardı, bir tek o “içme”
derse birkaç gün içmezdi.
Barba Vasili Adaların, Marmaranın ve boğazların en namlı
Mercancısıydı. Mercan avlayabilen zaten bir elin parmaklarını geçmezdi. Öyle
palamut,torik,tekir gibi müptezel balıkların peşinden hiç koşmazdı. “O tür
balıkları tutanlar ameleyse, mercan avcıları Mimardır,mühendistir” derdi. Doğrusu
güzel bir benzetmeydi. Zaten mercan avlayabilecek istidata sahip balıkçılar 4-5
kişiydi. Bunlar Kumkapı’da Simon, Adalar’da Yanko ve İspiro bir de Barba Vasili’ydi. Mercan, levrek gibi balıklar İstanbul
halkının pek bildiği balıklar değildi. Daha çok adaların ve boğazın zenginleri
yerdi.
“Evlat yorulduysan ben çekeyim” dedi Barba, Sait’e. Sait “yok
Barba, sen zaten Pendik’ten Adalara çekmişsin sabahın köründe, eksik olma beni
de aldın çırak olarak yanına. Ne zamandır istiyordum bir mercan avı yapmayı.
Çok duydum, meşakkatli işmiş” dedi. Barba “öyledir evlat, zaten o yüzden
herkesin harcı değil. Mesela gidiyoruz şimdi, ama ben 15-20 gün önceden Yassıada’nın oralarda
nişanlarımı koydum ki mercanın yatağı belli olsun. İyi balıkçı dipteki mercanın
yedi sülalesini tahmin eder. Şimdi bizim gittiğimiz yerdeki familya epey
semirdi. Hepsini avlamayacağız, hem günah hem yazıktır”. Sait ağzında sigara,
çipil gözleriyle Barbayı süzdü. Barba bir yandan dümen yekesini tutup bir
yandan servi ağacından olta kutusunu açıp, at kuyruğu oltalarını inceliyor, yem
hazırlıyordu.
“Neye yazık olacak Barba, Balık geldi mi çekmeyecek misin?”
Barba hışımla başını kaldırdı “çekmeyeceksin evlat, çekmeyeceksin, o da bir
candır, Panayamu seni sınarda çok verirse bile aç gözlülük edip ihtiyacından
fazlasını çekmeyeceksin” dedi. Sait ağzında sigara olduğu halde gülümsedi “tamam
Barba sinirlenme” dedi. İçinden Adalı balıkçıların ona neden Gurun Vasil (Domuz
Vasil) dediklerini anladı. Barba biraz sakinleyince “bak evlat beni bilirsin
eskiden kilisede zangoçtum, sonradan papazlığa kadar yükseldim. Sonra bana bir
hal geldi. Tanrıyı kitaplarda değil denizde, doğada aramaya başladım. Hiç
unutmam sandala ilk çıktığımda gök başımda genişledikçe ben çok dar bir
hapishanedeymişim, onu anladım. Artık el aleme nasihat vermekten bıkmıştım. Bu
gök kubbe altında başkasını değil kendimi adam etmeye çalışıyorum. Bu deniz
benim mezarım, bu sandal hem kilisem, hem evim; bu gökyüzü de yorganımdır.”
Durdu, sigarasından bir nefes çekti. Sonra suya gözlerini dikip devam etti. “Bu kış Asaf diye çok zengin bir beyle tanıştım. Bu bey
balıkçılığa çok meraklı, illa mercana çıkalım diye tutturdu senin gibi. Daha
önceden nişanladığım bir mercan yatağına gittik. Panayamu orada bizi sınadı, verdikçe
verdi. Biz de aç gözlülük edip, çektikçe çektik. Gece yarısı sandal doldu
taştı. Birden içime bir fenalık bastı. Aldığım onca canı düşündüm. 50-60 kilo
çekmişizdir. İhtiyacımızdan çok fazlaydı, sonra o balıklar hale gitti,
müstahsil, aracı derken elimize üç kuruş geçti, geçmedi. Değer miydi üç kuruş
için onca canı almaya? Ben o imtihanı geçemedim, nefsime yenik düştüm diye acı
acı ağladım. Asaf bey de çok üzüldü ama nafile. O kayalardan en az üç yıl
mercan çıkmaz artık” dedi.
Bir sessizlik oldu. Sadece Sait’in çektiği küreğin şıpırtısı
duyuluyordu. Sait, çantasından bir şişe şarap çıkardı, Barba’ya uzattı. Barba
sigarasını kenara bırakıp uzandı aldı şarabı. Mantarı çıkarıp dikti. Ağzı açık
olta kutusundaki el bükümü oltaları elledi, sigarasından bir nefes daha çekti,
bir yudum daha şarap içti. Sonra döndü Sait’e “Bu Asaf bey beni yalısına davet
etti. Kışta kıyamette sandalda donmayayım diye. Kandillidedir yalısı. Edip
Efendi Yalısı derler. Gittim, kalender adam. İzzet ikramda hiç kusur etmedi,
uşakları hizmetçileri hep seferber etti. Yalının arkasında kuytuda güzel bir
oda verdiler bana. Kışın poyrazı hiç uğramaz oraya. Ev sıcak, ilgi alaka gani,
ama ben bir hafta sonra kendimi zor attım yalıdan. Kayıkhaneden bindiğim gibi
bizim kancabaşa, doğru Pendik Pavli adasına. Gece ayazında uzandım çakıllara,
baktım yıldızlar bana küsmüş, bir daha da terk etmedim onları”
Yassıadaya yanaşmıştık. İhtiyar kurt, nişanladığı bölgeyi
hemen buldu. Mercancılarda usüldür, bir yer nişanlanında öteki mercancı oraya
yanaşmaz. Zaten bu hayırsız adaların tek hayrı budur. Balıklar buralardaki
resiflerde yumurtluyor, büyüyor sonra boğaza karışıyordu. Barba sakince el
bükümü oltasına daha önceden hazırladığı yemleri taktı. Ben de bu arada hem
şaraba abanıp hem de ona yardım ediyordum. Barba bir ara bana döndü gözlerimin
içine baktı “Ulan Sait” dedi “Sen insan olmasaymışsın balık olurmuşsun”. “Niye
öyle dedin Barba?” diye mukabele edince “Gözlerin tıpkı bir mercanın gözleri
gibi bakıyor da ondan, öyle mavi, öyle çakır ki” dedi ve oltasını usulca saldı
suya.
Deniz o kadar dingindi ki oltanın suya değme şıpırtısını
dahi duyduk..
(Bu öyküde ki tüm kişiler, anlatılar ve olaylar gerçektir)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder