17 Mayıs 2013 Cuma

Kadıköy'ün Boğası Kime Ait?

Bugün internet sitelerine düşen bir haberle Kadıköy ile özdeşleşmiş Altıyol'daki meşhur "Döğüşen Boğa" heykelinin Milli Saraylar tarafından geri istendiğini öğrendik. Milli Saraylar gayet milli bir hassasiyet göstererek, meydanlarda sayısı hızla azalan heykellere bir yenisini eklemek için kolları sıvamış durumda. Bu heykel düşmanlığı malum "ucube" tartışmalarıyla zaten ayyuka çıkmıştı. 150 yıllık bir heykelin birden bire "mülkiyet" eksenli bir tartışmaya konu olması tam da yerel seçimler öncesi çok düşündürücüdür.
 Bazılarına göre Döğüşen, bazılarına göre Tokuşan boğa heykelinin neredeyse 150 yıllık bir hikayesi var. Osmanlı tarihinde yurtdışına seyahat etmiş tek padişah olan Sultan Abdülaziz 1867 yılında özel treniyle Paris'e vardığında o günlerde devam eden Paris Evrensel Sergisini ziyaret eder. Sergide gördüğü küçük boyutlu iki boğa heykelini çok beğenir ve heykeltraş Jules İsidore Bonheur ile tanışır. 34'5x59 cm boyutundaki bu heykellerin 1/1 boyutlu birer kopyasını sipariş eder. Sultan Abdülaziz'in av merakı ve vahşi hayvanlara duyduğu hayranlık meşhurdur. Çırağan ve Beylerbeyi sarayında birer Aslanhane inşa ettirdiği de bilinir. Toplam olarak 24 adet heykel siparişi verir ve Bonheur başkanlığında bir gurup heykeltraş kolları sıvar. Birçoğunun kalıbı zaten hazırdır ve adeta fabrikasyon bir imalat ile hızlıca dökümler gerçekleşir. Atlar, boğalar, geyikler ve aslanlar hızla dökülür ve bunlar Beylerbeyi sarayına yollanır.
(1865 Evrensel Sergisindeki Döğüşen Boğa Heykeli)
İttihatçılar işbaşına gelince Enver Paşa bir Ermeni tüccara ait meşhur Bilezikçi Çiftliğine yerleşir. İlk iş Beylerbeyi saayındaki bu heykellerin bir kısmını kendi çiftliğine taşıtmak olur. Heykellerden Münevver Ayaşlı "Dersaadet" adlı kitabında bahseder. Bu heykellerden bir kısmı, Feneryolundaki Ahmet Muhtar Paşa köşküne bir kısmı da Moda'da Dimitri Veldemi köşküne nakledilir. Modadaki köşk Milli Eğitim tarafından kamulaştırıldıktan sonra bahçedeki heykeller açık arttırma ile satışa çıkarılır ve uzun yıllar Elmadağ Divan Otelinin önünde yer alan Geyik Heykeli Vehbi Koç tarafından satın alınır. Diğer bir at heykeli de Sabancı ailesi tarafından satın alınır ve Atlı köşkün üst girişine yerleştirilir.
(Atlı köşkün girişindeki heykel)
(Divan Oteli önündeki geyik heykeli)
Heykel gurubunun içinde yer alan kaktüsün üzerinden atlayan aslan heykeli ise 1950 lere kadar Taksim gezi parkında sonrasında ise İstanbul Belediye'sinin önünde boy gösterir. Hala da belediyenin önünde durmaktadır.
Tokuşan boğa heykeli ise 1940'larda harbiye Spor ve Sergi sarayının önüne, 1950lerde Hilton otelinin önüne, 1960'larda ise Divan otelinin tam karşısında yer alan kavşağa yerleştirilir. Kavşağın tam karşısında Divan Otelinin önünde yer alan Geyik Heykeli ile Boğa heykeli 60 yıl sonra yine biraraya gelmiştir. Heykel 1987 yılına kadar burada kaldıktan sonra nihayet Kadıköy Altıyol'a taşınır. Yaklaşık 25 yıldır sadece Kadıköy'ün ve Kadıköy'lülerin değil tüm Fenerbahçelilerin de sembolü haline gelmiştir.
(1940'larda Spor sergi sarayı önü)
Leyleği adeta havada gören Tokuşan Boğanın kardeşi Böğüren Boğa heykeli ise, belki duruşunun sevimsizliğinden yerinden hiç kıpırdamamış 150 yıldır Beylerbeyi sarayı büyük havuz başında unutulup gitmişti.
(Sarayın bahçesindeki böğüren boğa)
Tokuşan Boğa figürünün hangi antik mitolojinin devamı olduğu ve dünyadaki kopyaları ayrı bir yazının konusu olabilir. Aynı şekilde bir sultanın Paris'e gidip heykel siparişleri vermesi, hatta Newyork'taki özgürlük heykelinin tasarım aşamasında sponsor olması ve günümüzde Osmanlıya çok özenen idarecilerin bu durumdan nasıl bir feyz alıdıkları da öyle.
Ancak bu yazı şu soruyla bitebilir: Acaba Milli Saraylar Kadıköy'de halka malolmuş bu boğa heykeline gösterdiği hassasiyeti aynı sipariş gurubunun içinde yer alan ve İstanbul Büyükşehir belediyesi önünde bulunan aslan heykeli için de gösterecek mi? Ya da geçmişte haraç mezat satılan diğer heykellerin peşine düşecek mi?
                                     (İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Önündeki Aslan heykeli)
Bu satırların yazarı ne Saraçhanedeki aslan ne de Kadıköy'deki boğa heykeline dokunulmaması taraftarıdır. Çünkü heykeller üzerine çıkıp fotoğraf çektirenlerle yaşar, onların malıdır. Hatta saraylara hapsolmuş heykeller de meydanlara çıkarılmalı halkın arasına karışmalıdır. Böylece gerçek manada kamusal bir görev edinebilirler.





11 Mayıs 2013 Cumartesi

Beşiktaş İnönü Stadının Dünü, Bugünü, Yarını

Bu akşam Beşiktaş İnönü Stadında son maçını oynuyor. Bu vesileyle İnönü Stadının dünü, bugünü ve yarınını merak edenlere...
 Şimdi ki Beşiktaş İnönü stadının olduğu yer, Dolmabahçe saray ahırları.

 Saray Ahırlarının Ön cephesi. Arabacılar Takımı Beşiktaş'ın stadı tam da buraya yapılacak. Yıl 1930
 
Dolmabahçe sarayı ile birlikte yapılan ancak günümüze ulaşmayan yapılardan biri de Saray Tiyatrosu. Tiyatro bu fotoğrafta açıkça gözüküyor.

1940'lı yıllarda stad için yapılan model
1972
Beleştepe forever


DB Mimarlık tarafından tasarlanan yeni İnönü stadı




17 Nisan 2013 Çarşamba

Dönüp Dolaşıp Şehrine Dönen Şair: Konstantinos Kavafis

Konstantinos Kavafis adını Konstantiniyye'den almış, İskenderiye'de yaşamış büyük bir Helen şairi olarak doğumunun 150. yılında, ismini aldığı şehirde, İstanbul'da yeniden hatırlandı ve onurlandı. Geçtiğimiz günlerde, bu büyük şairin 3 yılını geçirdiği Yeniköy'de, Panayia Rum Ortodoks kilisesinin bahçesine dikilen büstü açıldı. Büstün yapımına destek veren Sarıyer Belediyesini kutluyorum. Şehir adlı şiirinde "yeni bir ülke bulamazsın/ bu şehir arkandan gelecektir/ sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın/ aynı mahallede kocayacaksın" diye yazan Kavafis, 1863 yılında İskenderiye'de dünyaya geldi. Annesi Fener, babası ise Yeniköy Rumlarındandı. Babası 1850 yılında göç ettiği İskenderiye'de, Nil nehri kıyılarındaki mümbit pamuk tarlalarından elde edilen pamuğun ticaretiyle epeyce zenginleşmişti. 9 kardeştiler ve Konstantinos en küçükleriydi. Babası o denli zenginleşmişti ki Hidiv İsmail Paşa'nın mali danışmanlarından biri haline geldi. Ancak bu saadet devri uzun sürmedi ve İngiliz emperyalizmi Mısır'da doğan otorite boşluğundan faydalanarak Mısır'da o devrin devasa projelerinden biri olan Süveyş kanalı projesini, Osmanlı'yı by-pass ederek Hidiv İsmail'le anlaşıp hayata geçirdi. Tabii Hidiv'in ne kadar rüşvet aldığı halen muammadır. Ancak İngilizler bununla yetinmedi. Mısır'da üretilen pamuğa yüksek vergiler konulmasını ve kendi mallarının Mısır'da serbestçe satılmasını sağlayacak kanunlar çıkattırdı. Bu Kavafis ailesinin sonu demekti. Aile bir anda iflas etti. Bundan sonrası Çehov'un hikayelerini aratmayacak bir çöküş süreci oldu. Kanalın açılmasından bir yıl sonra Constantin, babasını da kaybedince annesi elde kalan az miktarda parayla İngiltere'ye göç etti. Burada 8 yıl kalan Kavafis ailesi çocukları eğitimlerini tamamladılar. Ancak 1876 dünya ekonomik krizi ile aile bir kez daha sarsıldı ve tekrar İskenderiye'ye döndüler. 1882 yılına gelindiğinde yaşanan ekonomik zorluklar ve İngilizlerin acımasız ekonomi- politikaları nedeniyle yerli halk isyan etti ve Müslüman olmayanlara yönelik katliama başladı. Chariclea Kavafis çocuklarını da alarak günümüzde Cecil Otel olarak kullanılan İngiliz karargahına sığınarak canını zor kurtardı. İngiliz donanması ise bu olayı bahane ederek tüm şehri topa tuttu, her yeri yakıp yıktı ve "düzeni" sağladı. Ancak Kavafis Ailesi bu olaydan sonra kentten ayrılarak İstanbul'a geldi. Kavafis'in hayatı boyunca İngilizler'den nefret etmesinin sebebi tüm bu yaşanan trajediler oldu. 
Konstantin Kavafis İstanbul'da babasının doğup büyüdüğü mahallede 3 yıl yaşadı. Burada Yunan Klasikleri ve Bizans tarihi ile tanışır ve şiirinin şekillenmesinde bu süreç çok etkin olmuştur. O kadar ki, şiirlerini hiçbir zaman Arap ya da Latin alfabesiyle yazmaz, hep Grek alfabesini kullanır. Henüz 19 yaşındadır. 
İstanbul'da geçirdiği 3 yılın ardından yeniden İskenderiye'ye döner ve hayatının sonuna kadar Bayındırlık Bakanlığında memur olarak çalışmak zorunda kalır. 32 yıl süren bu dönemde, işi, İskenderiye'deki evinin hemen yanı başında yer alan kilise, alt katında yer alan batakhane ve karşı sokakta son nefesini verdiği hastane arasında küçük bir mikro kozmoz kurar kendine. 
Hayatı boyunca yüzlerce şiir yazan bu büyük şairin hayattayken yayınlanmış tek bir şiir kitabı bile yoktur. Yaşadığı kent(ler)e olan bağlılığı onun bütün şiirlerinde görmek mümkündür. O içinde yurdunu gezdiren şairlerdendir. Yeniköy için de şu dizeleri yazar: "doğanın hep gülümsediği/bir köy görürsen/ yabancı/ dur orada/ artık Yeniköy'desin" Şehir şiirinin bir yerinde de şöyle yazar usta şair: "dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda/ yanılma sakın, bir başka şey umma"
Doğumunun 150 yılında dönüp dolaşıp yine baba ocağına dönen Konstantin Kavafis'e selam olsun, onun büstünü akıl edip mahallesine dikenlere de... 
Belki son bir görev Yeniköy'de bir sokağa adının verilmesi olacaktır. 

Son olarak Kavafis ile ilgili bir belgeseli sizinle paylaşmak isterim. Belgeseli özel kılan Meral Okay tarafından İskenderiye'de çekilmiş olması. Meral Okay'ın eşsiz rehberliğinde Kavafis ve İskenderiye'yi keşfetmek ya da yurdunu yüreğinde taşıyan tüm şairleri hatırlamak için bu belgeseli izleyin derim...

http://www.youtube.com/watch?v=eeuKk9qlmbs

13 Nisan 2013 Cumartesi

Leon Troçki'nin Büyükada Yaşadığı Köşk Müze Olmalıdır

Geçtiğimiz yıllarda İz TV de yayınlanan bir belgeselde, anlı şanlı sosyalist bir şair, 25 yıldır yaşadığı Büyükada'da, Troçki'nin köşkünü hiç görmediğini itiraf etti. Türk aydınının bu meraksızlığı yüzünden Troçki'nin 4 yıl yaşadığı köşk, maalesef bakımsızlıktan viran olmuştu. Bu meraksızlıkla, viran olan bu mekana bırakın sahip çıkmayı, belglemek için bile en ufak bir girişimde bulunulmadı. Ta ki 2010 yılında açılan bir fotoğraf sergisine kadar. İrlanda'dan kalkıp gelen fotoğraf sanatçısı James Hughes, merak edip köşke girmiş ve köşkün içini fotoğraflayarak belgelemişti. Bu fotoğraflardan oluşan sergi "Troçki'nin Hayaletleri" başlığıyla Moda'da küçük bir galeride sergilendi fakat çok da fazla ses getirmedi. Ancak fotoğraflarda büyük olasılıkla Troçkiye ait kütüphane ve kitapların varlığı seçilebiliyordu. Serginin açıldığı günlerde 4. Enternasyonalin memleketimizdeki temsilcileri referandumda "Yetmez Ama Evet" kampanyasına kendilerini canı gönülden kaptırdıkları için bu konu unutuldu gitti.

Peki koskoca Ekim Devrimini yöneten 3 kişiden biri olan Lev Davidoviç Troçki'nin Büyükada'da ne işi var dı? Hikaye aslında tüm devrimlerin bir özeti gibi. 1917-1924 arası Kzılordu komutanlığı yapan ve Beyaz Ruslara karşı acımasızlığı ile bilinen Troçki, Lenin'in ölümünden sonra Stalin'le girdiği iktidar mücadelesini kaybeder ve ilk olarak 1929 da İstanbul'a sürgüne yollanır. Ancak iç savaş yıllarında önüne sürüp Rusya'dan kovduğu Beyaz Rusların da önemli bir kısmı da İstanbul'dadır. Talat Paşa gibi bir suikaste kurban gitmekten korkan Troçki en güvenilir yer olarak gözlerden ırak Prinkipo'yu (Büyükada) mesken tutar ve fasılalarla tam 4,5 yıl Büyükada'da kalır. Büyükada'da kiraladığı Arap İzzet Paşa köşkü hem karadan hem denizden korunaklı bir yerdedir ve Türk hükümeti de bu davetsiz misafirin başına birşey gelmemesi için azami dikkat gösterir. Troçki teorik olarak hayatının en verimli yıllarını İstanbul'da geçirir. İhanete Uğrayan Devrim, Sürekli Devrim, Sanat ve Edebiyat gibi başyapıtlarını İstanbul'da yazdı. Ayrıca Rusyadaki taraftarlarıyla bağlantısını asla koparmadı. Stalin'in ajanlarına rağmen pes etmedi ve mücadelesini sürdürdü. Bu faaliyetlerinden rahatsız olan Sovyet ve Türk hükümetleri onu yeniden sürgüne zorladılar. 1933 yılında ayrıldığı Büyükada'dan sonra kısa sürelerle İsveç ve Fransa'da ikamet etti. Ancak Stalin peşindeydi ve nihayet Meksika'ya hicret etmek zorunda kaldı. Bu yılmak bilmez mücadele adamı orada da boş durmadı ve küresel bazda örgütlenme çalışmalarını sürdürdü. Ta ki 1940 yılında bir ajan tarafından buz baltasıyla katledilinceye kadar. Bugün Meksika'daki evi dünyanın dört bir yanından ziyaretçi akınına uğrayan bir müzeye dönüşmüştür.

Büyükada'daki Arap İzzet Paşa Köşkü ise halen özel mülkiyettir ve 2011 yılında kabul edilen Adalar nazım imar planında burası "kültürel tesis alanı" olarak tescil edildi. Ancak gazetelerden öğrendik ki mülk sahibi bu karara itiraz etti ve İBB İmar ve Bayındırlık komisyonunca burasının yeniden konut olarak değerlendirilmesi kabul edildi. Bu karar İBB meclisi tarafından da onaylandı. Ancak köşkün SİT alanında yer alması nedeniyle nihai kararı verecek olan 5 Nolu Koruma Kurulu 2013 yılında burasının kamulaştırma programına alındığı belirtilerek, kararı bozdu ve müze yapılmasının önündeki engeller kalktı. Koruma kurulu kararından sonra Meclis'te konut olması yönündeki kararını geri çekti.

Görünen o ki bu konu daha çok tartışılacak. Ancak bu tarihsel şahsiyete ev sahipliği yapan bu mekanın müze olması en doğru karar olacaktır. Adalara otoyol açmayı düşünen yöneticilerin yerini, adalara daha çok müze kazandırmayı düşünen yöneticiler aldıkça gerçek bir kültür başkenti olma hedefini gerçekleştirebiliriz.

Son not: Meraklısı için Troçki'nin İstanbul günlerini anlatan tek kaynak Ömer Sami Coşar tarafından "Troçki İstanbul'da" başlığıyla yazıldı ve İş Bankası yayınlarından çıktı.
(İstanbul'a ilk geldiği sıralarda Tokatlıyan Otelini kullanan Troçki otelin önünde bir aracın içinde-1929)
 (Troçki Büyükada'da)
 (Arap İzzet Paşa Köşkü)
 (Sık sık balık avına çıkan Troçki bir av dönüşünde)


(İrlandalı fotoğraf sanatçısı James Hughes tarafından çekilen iç mekan fotoğrafı)
 Meksika'da bulunan Troçki Müzesi
(Meksika'daki Müzenin içi)

22 Ocak 2013 Salı

Galatasaray Üniversitesindeki Yangın ve Türk'ün Ateşle İmtihanı

Dün gece haberlerde Galatasaray Üniversitesindeki yangını izlerken Boğaziçinde yok olan kültür varlıklarımız geldi aklıma. Çok değil 10 yıl kadar önce yanan Ortaköy'deki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu (Fehime Sultan Yalısı) arazisinin, yangından sonra yıllarca Reina ve Laila gibi gece kulüplerine otopark alanı olarak kullanıldığını biliyoruz. Bu gece kulüplerine giden bazı müdavimlerin valelere 1000 dolarlara varan bahşişler verdiği için valeler arasında cinayetlere varan bazı "münferit" hadiselerin çıktığını da hatırlarım.

Orhan Pamuk "Hatıralar ve Şehir: İstanbul" kitabında 1960 lı yıllarda sık sık otomobile atlayıp Boğaziçinde yalı yangını seyretmeye gittiklerini hüzünle anlatır. Yangınlardan sonra hızla beton ve çirkin apartmanların dikildiğine de şehadet eder. Ancak yangın seyri Osmanlıdan beri bizde neredeyse folklorik bir eğlence haline gelmiştir. Reşat Ekrem Koçu'dan öğreniyoruz ki, İstanbul'da büyük yangınlar başladığında Kupa arabalar hazırlanır, mangallar, kahve takımları, nargileler istiflenir ve İstanbul'un kalburüstü paşazade aileleri hep beraber pikniğe gider gibi yangın seyrine giderlermiş. Koyun can ahali eğlence derdinde..!

Her ne kadar yangınlar "doğal" afet olarak sınıflandırılsa da İstanbul'da pek de doğal olmayan bir niteliği vardır. Atasözlerimize- deyimlerimize kadar işlemiş uğursuz bir geleneği işaret ederler. En bilineni "Yangından mal kaçırma" deyimidir. Yangından mal neden ve nasıl kaçırılır? Herkesin malumu Tulumbacılar yangın yerlerine hiçte öyle üzgün bir şekilde koşmazlar. Neşe içinde hatta şarkı türkü söyleyerek yangına "müdahale" ederler. Ellerindeki  ilkel- iptidai araçlar, dillerinde "Yangın olur, biz yangına gideriz" türküsüyle bir tiyatro sergilenir adeta ve sonunda takdiri ilahi gerçekleşir, millet can derdine düşerken, tulumbacı tayfası mal derdindedir. Hülasa yangınlar çoğu işsiz ve serkeş takımından oluşan tulumbacılar için adeta mülkiyetin yeniden bölüşüm aracıdır. İstanbul yangınlarının kaçının doğal afet, kaçının kundakçılıktan çıktığı belirsizdir.

Bundan yirmi yıl önce devrin ANAP milletvekili Halit Dumankaya bir basın toplantısı yaparak Yeniköy'de bulunan Sait Halim Paşa yalısının içinde bulunan çok değerli el yazması kitapların ve resimlerin kaybolduğunu ve yalının yakında yanacağını söyledi. Gerçekten de 7 Aralık 1994'de yapılan bu kehanet, 12 Kasım 1995'de gerçekleşti  ve yalı içindeki çok değerli tablo ve kitaplarla "birlikte" yandı. Devrin başbakanı Çiller'di ve kendisi Yeniköy'de ikamet ederdi. Yangını kahve içerek seyretti mi bilinmez.

Tabii sadece kasıtla açıklanamaz herşey, bir de ihmaller zinciri vardır. William Shekespeare devrinin Londra'sı ile İstanbul aşağı yukarı aynı dokuda, neredeyse tamamen ahşaptır. 1666'da çıkan büyük Londra yangınından sonra Kral II. Charles bir karar alarak ahşap bina yapımını tamamen yasaklar. Bugün eski Londra'nın dokusunu oluşturan tuğla mimari bu yangından sonra oluşmuştur. Aynı dönemde İstanbul'da çıkan onlarca yangından sonra Ahşap bina yapımını yasaklayan onlarca ferman olmasına rağmen hiçbiri uygulanmaz. Çünkü taş bina maliyetli ve yavaş, ahşap bina ucuz ve hızlı inşa edilir. Gelenek ve tutarlılık açısından bu örnek bile iki toplumu karşılaştırmaya yeter.

19. yy başından itibaren Boğaziçinde olağanüstü bir yapılaşma faaliyeti başladı. Bu yapılaşma Sultan ve ailesi mensuplarının sahil hattına yaptırdıkları Sahil Sarayları denilen devasa büyüklükteki yalılarla simgeleşir. Bu yalılar ilk başta ahşap, sonraları kagir olarak yapılmıştır. Beşiktaş'tan başlayarak Ortaköy'e dek Çırağan Sarayı, Beşiktaş Kız Lisesi, Devlet Konukevi, Denizcilik Lisesi, Kabataş Lisesi ve nihayet Galatasaray Üniversitesi Feriye Sarayları denilen yapı topluluğunun bir parçasıdır. Çırağan Sarayı Otel olduktan sonra tüm bu saydığımız diğer yapıların da otel olması gündeme gelmiş ancak tepkiyle karşılanmıştır. Tüm bu yukarıda anlattıklarımızdan sonra sanırım olaya bir de bu yönden bakma ihtiyacı duyacaksınız...

Aşağıda Beşiktaş- Bebek arasında 19. yy başında yapılıp günümüze ulaşamayan bazı sahilsaraylarının fotoğraf ve illüstürasyonları var. Neleri yitirdiğimizi görebilmeniz açısından önemli...
(Çırağan Sarayının Ahşap Hali)

(Bebek Zeynep Sultan Yalısı)

(Kuruçeşme Arena, Reina, Sortie ve Kuruçeşme Parkının olduğu arazi üzerinde inşa edilen Nazime Sultan Yalısı. Mimarı Raimondo D'aranco. Bu eşsiz yalı Art Nouveau sitilinde yapılmıştı)
Ortaköy'de Antoine İgnacio Melling (Melling Kalfa) tarından yapılan Hatice Sultan yalısı. Gravürler de Melling Kalfa'ya ait. Konu ile ilgili bir başka yazı: http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/02/hatice-sultan-ile-ressam-mellingin.html  

(Tarabya Tokatlıyan Oteli. Mimarı Aleksanr Vallaury. 1960'lı yıllarda tamamen yanınca yerine betondan şimdiki Tarabya Oteli inşa ediliyor.)


10 Ocak 2013 Perşembe

İstanbul Ne Kadar Eski?

10 Ocak Perşembe günü yayınlanan Radikal Gazetesinde kapaktan verilen bir fotoğrafın üzerinde şu manşet atılmıştı: 8500 yıllık İstanbullular. Ömer Erbil'in haberine göre Marmaray çalışmaları sırasında İstanbul'un en eski köyü ve köy sakinlerine ait birçok eşya ve en önemlisi iskelet bulunmuştu. Buna benzer bir haberi yaklaşık 2 yıl önce, bu sefer Yenikapı kurtarma kazıları sırasında bir anne-çocuk iskeletinin bulunmasından sonra da okumuş ve çok heyecanlanmıştık. Her iki iskeletin de MÖ 8500 yıllarına tarihlendiğini belirterek İstanbul ne kadar eski sorusuna "şimdilik" 10500 yıllık cevabını verebilir miyiz?
Öncelikle belirtmek gerekir ki kentlerin kimliklerini sadece yer üzerindeki "görünür" anıtlar değil, yeraltındaki antik buluntularla da belirlenir. Bu açıdan bakıldığında kentlerin kuruluş tarihleri ne kadar geriye götürülebilirse, bu o kentin gurur kaynağı ve ayrıcalığı olacaktır. Ancak bu gurur ve ayrıcalık bir sorumluluğu da beraberinde getirmek zorundadır. Tarihi bir kent olmanın gereği olarak kentlilerinde bu bilince sahip olması bir zorunluluktur. Bu açıdan kuşkusuz İstanbul ve İstanbullulara tarihte eşi olmayan bir sorumluluk yükleniyor.

İstanbul dünyadaki emsalleriyle karşılaştırıldığı zaman doğal çevre koşullarının en abartılı şekilde değişmiş kenttir diyebiliriz. Bunun en basit örneği MÖ 5500 yılında bir depremle oluştuğu tahmin edilen İstanbul boğazıdır. Bu deprem sonucu daha önce bir tatlı su havzası- gölü olan Marmara Denizi Karadenizden boşalan tuzlu suyla bir iç deniz kimliğini kazanır. Sadece bu olay bile İstanbulun geçirdiği köklü değişikliklere bir örnek oluşturması açısından oldukça frapan bir örnektir. Pendik, Fikirtepe, Yenikapı gibi yerlerde ilk köylerin kurulmasının nedeni de Marmaranın henüz tatlı su gölü olmasından kaynaklanır. Suya yakın olmak insanlığın en eski hülyasıdır.

Ancak bununla sınırlı değil. Neden bu insanlar İstanbul ve civarında bu denli birbirine yakın köyler kuruyorlardı? Sebebi çok açık. İstanbul boğazının henüz oluşmadığı devirlerde Afrikadan yola çıkan ilk insansı kabileler İstanbul üzerinden Avrupa'ya dağıldılar. Dolayısıyla diyebiliriz ki İstanbul günümüzden 2 milyon yıl önce Afrikadan yola çıkan Homo Erectus'lar gibi, yine günümüzden 200 bin yıl önce yine Afrikadan yola çıkan Neandertal'leri, Avrupaya dağılmadan önce uzun bir süre konuk etmiştir.
Bu durumla ilgili en önemli veriler İstanbul Üniversitesi Prehistoria Bölümü tarafından yürütülen Küçükçekmece'deki Yarımburgaz mağaralarındaki kazılardır. Mehmet Özdoğan başkanlığında yaklaşık 30 yıldır aralıksız olarak sürdürülen kazılar sonucunda alt paleolitik döneme kadar inilen çeşitli katmanlar keşfedilmiştir. Bu buluntularla İstanbul'un bilinen tarihi 800.000 yıl öncesine kadar götürülebilmiştir. 
Bu şu anlama geliyor; İstanbul'un geçmişi sadece bu kenti ilgilendirmiyor, aynı zamanda İstanbulla etkileşim halinde olan çok büyük bir coğrafyayı da- hadi buna Avrupa medeniyeti diyelim- ilgilendiriyor.
Basit bir karşılaştımayla örneğin Paris'in geçmişi, Paris yakınlarındaki St. Acheul bölgesinde bulunan alt paleolitik buluntularla 100.000 yıl önceye, Londra'nın ise Clacton buluntularıyla 300.000 yıl önceye kadar dayanmaktadır.
Her ne kadar tişörtlerin önüne "since 1453" yazsak da İstanbul ise "şimdilik" 800.000 yıllık bir tarihe sahip.
Farkında mısınız?

21 Aralık 2012 Cuma

İktidarın Dini ya da Dinin İktidarı: Bir Mozaiğin Düşündürdükleri

Doğu toplumlarında dinin iktidarla olan ilişkisi, batıya göre her zaman farklılıklar göstermiştir. Bu farklılıkları en iyi anlatabilecek örneklerden biri bugün Ayasofya Müzesinin ana giriş kapısının hemen üzerinde duruyor. Bu mozaik Bizans İmparatoru 6. Leon'u, Pantokrator (Kainatın Hakimi) İsa'nın önünde diz çökmüş şefaat dilerken tasvir ediyor.
Bizans İmparatorluğunun bir nevii VIII. Henry'si sayılabilecek VI. Leon aynı VIII. Henry gibi dinin yasaklamasına rağmen kendisine özel bir kanun çıkartarak dördüncü kez evlenmişti. Hikaye şöyledir: VI. Leon üç kez evlenmesine rağmen erkek evlat sahibi olamaz. Bu sırada  Kor Gözlü (karbopsina) lakabıyla tanınan metresi Zoe hamile kalır ve bir erkek evlat doğurur. Bunun üzerine devrin Patriği Nikolaos Mystikos çocuğu vaftiz edeceğini ancak Zoe'nin doğumdan sonra saraydan defedilmesini ister. İmparator Leon bu teklifi kabul eder ve Patrik sonradan VII. Konstantinus adını alacak olan veliahtı vaftiz eder.
(Leon'un Oğlunun Vaftiz Edilişi. Madrid Ulusal Kitaplığından)
Geleneklere uygun olarak gayrımeşru da olsa mor mermerlerle kaplı bir odada doğan Konstantin de, onu doğuran Zoe'de sarayda kalırlar. Hatta Leon Patriğin kesin karşı çıkmasına rağmen Zoe ile kendinin nikahını kıyacak bir rahip bulur ve Zoe'yi İmparatoriçe ilan eder. 
Buraya kadar VIII. Henry ve Anna Boleyn ilişkisine çok benzeyen süreç, buradan sonra çok farklı sonuçlar doğuruyor. VIII. Henry Anna Boleyn'le evlenmesine razı olmayan Katolik Kilisesini lağvedip ilk milli kilise olan Anglikan Kilisesini kurmuş ve kendini de kilisenin başı ilan etmiştir. VI. Leon başına gelenleri ise Nikolaos Mystikos'dan sonra patrik seçilecek olan Eftimios'un anılarından öğreniyoruz. Eftimios 906 yılının Noel yortusunda Ayasofya Kilisesinin Ana giriş kapısında meydana gelen olayı şöyle anlatıyor: "O gün Tanrı'mız ve Rabbimiz İsa'nın doğum günüydü ve İmparator ve kutsal senato imratatorun kilisenin içine girebileceği ümidiyle kiliseye geldi. Ancak Patrik onu impatator kapısının önünde karşıladı ve özür dileyerek dedi ki 'Majesteleri bugün kızmadan sağ taraftaki kapıdan girsinler. Efitami yani Kutsal Işık yortusunda geldiğinizde bizimle bir sorun olmadan girebilir. Ancak eğer bir zorba hükümdar gibi zorla içeri girerse, hepimiz kiliseyi terkedeceğiz' Ve imparator, gözyaşlarıyla kutsal zemini yıkayarak bir tek kelime etmeden döndü ve kiliseye sağ yan kapıdan girdi"
Şimdi manzarayı gözümüzde canlandırmaya çalışalım. en kutsal yortu günü, tüm Konstantinopolis halkının gözleri önünde kendi adınızı taşıyan kapının hemen önünde Patrik tarafından aşağılanıyorsunuz ve alelade bir insan gibi protokol kapısından değil, halkın giriş yaptığı kapıdan kiliseye giriyorsunuz. 
Ancak hikaye burada bitmiyor. Efitami yani Kutsal Işık yortusunda da aynı sahneler tekrarlanıyor. Anılardan devam edelim: "ışık yortusu geldi ve patrik hastalığını bahane ederek adet olduğu üzere saraya onları (imparator ailesini) kutsal su ile kutsamaya gelmedi. ertesi gün imparator senato ile birlikte kiliseye geldiğinde patriğin ona söz verdiği gibi girmek istedi ancak patrik, 'piskoposlar arasında oybirliği olmazsa birşey yapmam mümkün değil, Eğer girmek isterseniz ben yanımdakilerle giderim' diyerek özür diledi. İmparator 'göründüğü üzere senyör patrik hareketleri ve sözleri ile majesteleriyle alay ediyor. Bu sözler üzerine patrik kapının ortasında donup kaldı, ne içeri girebiliyor ne de dışarı çıkabiliyordu. Ve İmparator Leon İmparatorluğuna yakışır şekilde kendini yere attı ve uzun uzun ağladıktan sonra dedi ki 'Lütfen efendim, giriniz, benim sizi engelememe izin vermeyiniz. Ben kendi sayısız günahlarımdan dolayı acı çekiyorum" Bu özler üzerine patrikten ayrıldı ve kiliseye girmek için yan kapıya yöneldi"
Tüm bu olaylar tam da bu mozaiğin altında cereyan ediyor. dolayısıyla mozaik bir belgesel niteliği kazanmış oluyor. Burada dünyevi iktidarı temsil eden Leon, ruhani iktidarı temsilen İsa'nın ayaklarına kapanıyor gibi görünse de onun yeryüzündeki temsilcisi Patrik'in ve bir bütün olarak kilise otoritesi önünde yerlere kapanmış durumdadır. Bu mozaik büyük olasılıkla, Leon'un ölümünden sonra siyasi otoriteye meydan okumanın nişanesi olarak patrikhane tarafından buraya yerleştirilmiştir.