14 Şubat 2022 Pazartesi

Yitip Giden İstanbul

(Bu yazı 15.01.2022 tarihinde medyascope.tv sitesinde yayınlanmıştır) 

 

Siz İstanbul’da hiç Hisar incirini duydunuz mu? 

Yahut gelincik armudunu? 

Ve ya yedi veren üzümünü? 

 

Merak etmeyin ben de duymadım ama okudum. 

 

Yaklaşık 200 yıl önce İstanbul’da yetişen bazı incirler şunlarmış.

Sultan inciri, Siyah incir, Ağustos İnciri, Çiçek inciri, Hisar İnciri, Badincan İnciri

 

Bazı kiraz çeşitleri de şunlarmış 

Sultan kirazı, Targani kirazı, sarı kiraz, siyah kiraz, kızıl kiraz, yaban kirazı, İdris kirazı, Dalbastı kiraz, Elifli kiraz, Chora (Kariye) kiraz 

 

Ya eriklere ne demeli?

Aş eriği, Amasya eriği, gül eriği, rahibe eriği, bardak eriği, dut eriği, kaysı eriği, mürdüm eriği, hafız eriği

 

Armutlar geri kalır mı?

Badıncan armudu, şeker armudu, bostan armudu, engür armudu, Balat armudu, gelincik armudu, akçe armudu 

 

Bu liste böyle uzayıp gider. Listenin tam halini Joseph Von Hammer’in İstanbul ve Boğaziçi kitabının birinci cildinde bulabilirsiniz. Yaklaşık 210 yıl önce yazılmış bu kitapta bugün artık nesli tükenmiş, adını bile duymadığımız çeşit çeşit balıkların, sebzelerin, çiçeklerin, meyvelerin vs İstanbul’un içinde ve yakın coğrafyasında nasıl yetiştiğini şaşkınlıkla okuyoruz. 

 

Benim çocukluğumda, 1970’lerde,  istanbul’da çitlembik ağaçları vardı. Çitlembik oldukça görkemli bir ağaçtır. O görkemli ağaçların tepesinden inmez, ham meyvelerini toplar (kuş gözü kadar bir meyvesi vardı) patlangıç savaşları yapardık. Ağaç tepelerinde geçen bir çocukluğumuz vardı. Çünkü her yer ağaçtı. İncirler, dutlar, ıhlamurlar her yerde mevcuttu. Ağaçlardan meyve toplayarak geçti çocukluğumuz. Hatta Fulya bostanlarından kütür kütür marul çaldığımızı, kızıl saçlı Arnavut bostancının babalarımızı tanıdığı için buna göz yumduğunu bilirim. Çok değil, 40 sene önceden bahsediyorum. Nişantaşının eteklerindeki Fulyadan bahsediyorum 

 

Uzun yıllar sonra Almanya’da bir üniversitede görev yapan sosyolog bir akrabamız gezi olayları sonrası istanbula gelmiş ve ben onları alıp Emirgan korusuna götürmüştüm. Üç tane birbirinden sarışın kızı (anneleri almandı) korudaki ağaçlara tırmanmaya başlayınca etraftaki İstanbullu çocukların nasıl şaşkınlığa gark olduğuna şahit oldum. O zaman anladım ki Almanya’nın küçük bir üniversite kasabasında doğa ile iç içe büyüyen bu çocuklar ağaca tırmanmayı tıpkı bizim çocukluğumuzdaki gibi bir refleks olarak geliştirmiş, her gördükleri ağaca tırmanmayı öğrenmişlerdi. Onları şaşkın şaşkın izleyen bizim sabiler ise bir iki denemeden sonra bu sevdadan hızla vazgeçtiler. Çünkü onların hayatından ağaç çoktan çıkmıştı. Tıpkı yukarıda ismini zikrettiğim meyvelerin bizim hayatımızdan çıkması gibi. O görkemli çınar ağacının en tepesine çıkan kızların eğlenmesini, onları izleyen etraftaki Türk ebeveynlerin bizi çocuklarına sahip çıkmayan, onları koruyup kollamayan insanlar olarak ayıplayan bakışlarını unutmayacağım. O günlerde Almanya’da büyüyen çocuklar ağaçların tepelinde özgürce oynarken, Türkiye’deki çocuklar birkaç ağaç için sokak ortasında katlediliyordu.  

 

Kuralsız şehirleşmenin en büyük dezavantajlarından biri kuşkusuz şehrin faunasının, florasının ve diğer canlı türlerinin hızla yokolması oluyor. İçtiğimiz su, soluduğumuz hava, yediğimiz yiyecekler, sebzeler, meyveler, herşey hızla değişiyor ve yok oluyor. Tanpınar’ın Beş Şehir kitabında bahsedilen İstanbul’un meşhur sularının kaçı orijinal haliyle varlığını sürdürüyor? Arnavutköy’ün çileğini hatırlayan bugün kaç kişi kaldık, yahut Çengelköy bademini, veya Langa marulunu. Ne Arnavutköy’de bahçe, ne Langa’da bostan, ne de Çengelköy’de tarla kaldı. Hepsini betona tahvil ettik. 

 

Boğazda ve denizlerde durum bundan farklı değil. İki yüz yıl önce Kılıç balığı, Kalkan, Uskumru, Lüfer, Torik, Orkinos vb balıkların bolluğu dışında Boğazdan çıkan istiridyelerin büyüklüğünün Fransa’dakilerden büyük olduğunu not etmiş Hammer. Yengeçleri, Istakozları, midyeleri saymıyorum bile. Bu yaz boğaz kıyılarını basan müsilajı görseydi Hammer ne düşünürdü acaba? 

 

Şehirlerin hızla büyümesi karşısında doğal dengenin bozulması kaçınılmaz. Lakin bu bir kural değil. Şehirler kontrollü ve doğa ile uyumlu bir şekilde de büyüyebilir. Bunun en güzel örneklerini orta Avrupa şehirlerinde görmek mümkün. Nüfusu ve şehirleşmeyi kontrol ederek bu denge gözetilebilirdi. Şehirlerin merkezi alanları imardan muaf tutulabilir, periferilerinde yeşil alanlar yürüme mesafelerinde inşa edilebilirdi. Bunlar yapılmadı. Şimdi artık gelen tepkileri göğüslemek için bir orta Avrupa ülkesinde orta boy bir şehir parkı sayılacak cesamette alanları bile “şehir parkı” “millet bahçesi” gibi etiketlerle pazarlıyorlar. Elbette bunlar iyi niyetli çabalar ama yetersiz. Şehirlerde artık bir zihniyet devrimine, paradigma değişimine ihtiyacımız var. Bugünden yarına yapılabilecek en önemli şeylerden birisi ise yukarıda saydığım sebze, meyve, bitki türlerin en azından geride kalanlarını tespit edip bunları koruma altına almak, yahut bir tohum bankası kurmak olabilir. Bunlar için “bütçe” lakırdısı işitirsem onlara söyleyeceğim tek şey makam araçlarınızı iki üç sene yenilemeyin yeter olacaktır. 

 

Herkese iyi hafta sonları dilerim 

 

İstanbul’un Sokak Köpekleriyle İmtihanı

(Bu yazı 08.01.2022 tarihinde Medyascope.tv haber sitesinde yayınlanmıştır)  

Aralık sonuna doğru Gaziantep’te yaşanan bir olay sonucu sokak köpekleri meselesi yeniden gündeme geldi. Genel olarak sokak hayvanları üzerine bir linç kampanyası başladı. Bu kampanyalarda hep batılı ülkelerin aldığı “tedbir”ler örnek gösterildi, onların hayvansız şehirlerinin güzelliğinden dem vuruldu. İronik biçimde bunları övenler de kendini muhafazakar sayan insanlar oldu. Hatta iş o noktaya geldi ki, bu “muhafazakar” zihin köpek besleyenleri “Beyaz Türk” olarak yaftaladı. Sokak hayvanlarına sahip çıkanlar beyaz Türk, onların itlafını yahut kapatılmasını savunanlar yerli ve milli ayrımı ortaya çıktı. Çelişkili bir şekilde bu “yerli ve milli” zihin referansını batılı yaşam tarzından, hayvansız şehirlerden, köpek itlaf merkezlerinden alıyor. Bugün hala batıda pek çok ülkede sahipsiz bir köpeğin barınaklardaki ömrü üç ila yedi gündür. Sonrasında itlaf edilir. Bu acımasızlık karşısında İstanbul halkının kahir ekseriyeti 200 yıldır çok sert tepkiler göstermiş, sokak hayvanlarına sahip çıkmıştır. Biraz bunun tarihçesi üzerine duralım 

 

Batı İle Yüzleşme ve Sokak Köpekleri 

 

Sanayi devriminin başlangıcında ulaşım ve seyahat imkanları hızla gelişirken kitle turizminin temelleri atılmaya başlandı. 18.yy ve öncesinde İstanbul’da yabancı seyyahlar pek sık görülmezdi. Gelenler daha çok bir elçilik maiyetinde gelir sonra elçiyle birlikte geri dönerdi. Payitaht hayatında batılı insan ve batılı yaşam müphem bir olguydu. Lakin 18-19 yy’dan itibaren gerek politik çalkantılar, gerek askeri yenilgiler, gerek ideolojik tercihlerle ibre batıya daha çok döndü. Eskiden sadece elçilerle gelen yabancılar artık ticaret şirketleriyle ama çoğu zaman bireysel gayretlerle gelmeye başladılar. Bu dönem Avrupa’da moda olan oryantalizm merakı, yazılan seyahatnameler vs bu ilgiyi daha da kırbaçladı. Batılı seyyahlar İstanbul’a geldiklerinde en çok sokak hayvanlarının serbest hayatına şaşırdılar. İstanbul’da belediye ve güvenlik hizmetleri zayıf olduğundan sokak hayvanları geceleri mahalleleri korur, aynı zamanda artıklarla beslenerek bir nevi beledi bir hizmet görmüş olurlardı. Bu köpek çeteleri korudukları mıntıkanın ahalisi tarafından korunup kollanır, yedirilir içirilirdi. Mekruh olduğu için evlere alınmayan ama artan yemeklerle yapılan paparalarla beslenen bu mahlukat esasen bir MERHAMET NESNESİ idi. Ağzı var, dili yok bu mahlukata sahip çıkmak hem sevap sayılır, hem de insanın en temel dürtüsü olan merhamet dürtüsüne konu olurdu. 

 

Ancak batılı seyyahlar şehirlerde başıboş gezen bu hayvanları çok yadırgadı. Zaman zaman şehrin yazılı olmayan kurallarını bilmediklerinden saldırıya uğradılar. Örneğin 1806’da şehre gelen Chateaubriand sokakların ıssızlığına, tekerlekli araçların bulunmayışına ve köpeklerin çokluğuna şaşırmış. 19.yy başında İstanbul sokakları tekinsizliğin mekanlarıydı ve buraların tek bekçisi sokak köpekleriydi. Ziyaretçiler Payitahttaki elçiler aracılığı ile sık sık bu durumu şikayet ettiler. Bununla da kalmadı, Avrupa basınında bu sokak çeteleri sık sık eleştiri konusu oldu. “Geri” bir zihniyetin eseri olan bu sokak nüfusunun bir an önce itlaf edilip şehrin temizlenmesi teklif edildi. Şehrin fiziki yapısı da hızla değişiyordu. Eskiden çıkmaz sokaklarla dolu grift bir dokusu olan şehir yangınlarla gelen yeni iskan hareketleriyle hızla caddelere ve nizami sokaklara kavuştu. Modern belediyecilik anlayışı, zabıta-polis teşkilatı gibi teşkilatlar kurulmaya başlanınca bu mahlukat hızla “işsiz” kaldı. Halk bunlara sahip çıkmaya devam etse de artık “gereklilikleri” tartışılır hale gelmişti. 

 

Lakin alışkanlıklar ve kültür kolay değişmiyor. İlk büyük itlaf hareketi Osmanlı tarihinin “son büyük Monark’ı” II. Mahmut ile başlıyor. Buna daha çok sürgün demek daha doğrudur. II.Mahmut emriyle toplanan köpeklerin Hayırsızada’ya sürgün edildiğini ve kısa süre içinde gelen tepkiler üzerine bu karardan vazgeçildiğini biliyoruz. Mahmut gibi müstebit bir monark’ı bile geri adım atmaya zorlayan kamuoyunun baskısı kadar, “gavur padişah” imajı da etkili olmuş olmalı. 

19. yy’da şehri ziyaret eden Edmondo de Amicis gibi seyyahlar şehirde yaşayan köpekleri iki gruba ayırmış. Ekseriyeti Müslüman olan İstanbul yakasında yaşayan şanslı köpekler ve ekseriyeti gayrı müslim olan Beyoğlu’nda yaşayan şanssız köpekler. İstanbul cihetindeki köpekler şanslıdır çünkü onlara bakılır, oysa Beyoğlu’ndakiler o kadar şanslı değildirler. Yiyecek bulamazlar, sık sık zehirli etle zehirlenirler, hatta kayıkçılar tutulup Beyoğlu’ndan İstanbul cihetine götürüp bırakıldıkları da çok olmuştur.  

 

Tarihimizde 19.yy boyunca irili ufaklı bir çok itlaf hareketi yaşansa da neredeyse uluslararası bir krize sebep olan son büyük sürgün ve itlaf hareketi 1910 yılında yaşanır

 

1910 SÜRGÜNÜ: ZORBALIĞIN KISA TARİHİ 

 

20.yy başında tüm dünyada olduğu gibi 1908 devrimiyle iktidara gelen İttihat-Terakki ekibi hızla militer politikalara yöneldi. Bir yandan Batılılaşmak isteyen ama bir yandan da milliyetçi politikalarla buna direnen ikili bir yapı hep vardı, bu çelişki İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) iktidarında daha da derinleşti. İstanbul’un sokak köpekleri “sorunu”nun çözümü için Paris Pasteur enstitüsü bir teklifle geldi. Enstitü her bir hayvanın mali bir “değeri”nin olduğunu, bunların kürklerinden kemiklerinden vs faydalanarak köpek başına 3 franktan yüzbinlerce frank gelir elde edilebileceğini rapor etti. Lakin köpeklerin itlaf yöntemleri korkunçtu. Gaz odaları, kurşunla infaz vs vs. Önerilen yöntemlerin bazı uygulama fotoğraflarını görmüştüm ve aklıma hemen Autschwichtz görüntüleri geldi. İnsanın cani olarak inşası diğer canlılarla kurduğu ilişkiden geçiyor. Hayvanlar için gaz odası kuranlar insanlar için de kuruyor. 

 

İTC bu fikre sıcak bakmıyor. Oluşacak görüntülerden ve gelecek tepkilerden çekindikleri için olabilir. Onun yerine köpekleri sürgüne-tehcire göndermeyi tercih ediyorlar. Bu deneyimi 1915’de Ermeniler üzerinde de uygulayacak ekip hızla uygulamaya geçiyor. Sokaklardan toplanan yüzbinlerce köpek Hayırsızada’ya sürgüne yollanıyor. Lakin su ve yiyeceği olmayan hayvanlar bir süre sonra birbirlerini yemeye, gece gündüz ulumaya, gelip geçen gemilere çıkmaya çalışıyorlar. Acıyıp onlara yemek götüren insanların gördükleri manzarayı dönemin basınına anlatması ve köpeklerin ulumasının İstanbul’a kadar ulaşması üzerine büyük bir infial oluyor. Meselenin Avrupa basınında da Türklerin barbarca uygulaması diye lanse edilmesiyle (gaz odası önerenler) karardan hızla dönülüyor ama bu uğursuz olay kentin tarihinde büyük bir yara olarak kalıyor. Bugün hala 1910 sürgününde ölen köpekler için Hayırsızada’da bir plaket durur. Adanın adının hayırsıza çıkmasında herhalde bu olayın derin etkisi vardır. 

 

Netice-i kelam hayvana merhamet etmeyen insana da merhamet etmez. Hayvana yapılan, yapılması önerilen, yapılması düşünülen her türlü mezalim dönüp insana da yapılıyor. Gaz odaları, sürgünler vs Sonsöz olarak hayvanların barınaklarda toplanması ile hayırsızadaya sürülmesi arasında teknik olarak hiçbir fark yoktur. Barınak şartları ile cezaevi şartları arasında hiçbir fark yoktur. Folklorumuzun bir parçası olan bu ağzı var dili yok mahlukata bu zulmü yapmayalım. 

8 Kasım 2021 Pazartesi

Yirmi Beş Yıl Sonra yeniden okuduğum Beyaz Kale Üzerine Bir Değerlendirme "Ben Bir Başkasıdır"



Yıllar önce okuduğum bir Arthur Rimbaud biyografisinin başlığı "Ben bir başkasıdır" idi. Rimbaud'un fırtınalı yaşamı, eşcinsel kimliği, Paul Verlaine ile yaşadığı fırtınalı ilişkisi ve bir anda şiiri bırakıp uzak diyarlarda köle ticareti yapan bir kişiliğe dönüşmesi. O kadar duygulu şiirler yazan birinin bir anda köle tüccarı olması akıl alır, akılla açıklanır bir iş değil elbette. 20 yaşında bambaşka bir insana dönüşen şairi Orhan Pamuk'un Beyaz Kale romanını okurken sık sık hatırladım. 

Hepimiz içimizde "ikinci bir ben" taşımıyor muyuz? 




Beyaz Kale'yi yirmi beş yıl sonra yeniden okuma sebebim Medyascope TV'de Dr Kahraman Şakul ile Uyvar ve Kamaniçe Kuşatmaları üzerine yaptığımız yayın oldu. O yayında hem Kahraman hoca, hem ben, hem de Ozan Puslu Kıtalar Atlası ve  Beyaz Kale'den bahsettik. O yayının linki şurada https://www.youtube.com/watch?v=tmw1Yng-lDI&t=655s

Genel olarak Beyaz Kale (BK) doğulu bir efendi ile batılı bir kölenin yüzleşmesi üzerine inşa edilir. Roman Gebze'de bir arşivde bulunan defterle başlar. Defteri bulan Faruk Darvinoğlu (Pozitivist bir tarihçi imgesiyle) bize defterin içindekileri aktarır. Defteri yazan İtalyan köle midir, Türk sahip midir pek belli değildir. Kitabın başında İtalyan köle imiş gibi hissedilirse de, ilerleyen zaman içinde roller değiştikçe yazanın Türk sahip olduğu da düşünülebilir. Zaten kitabın sonunda bu durum paylaşılır. Her iki karakterin de bir adı yoktur. İtalyan köle sadece bir "köle"dir, adı yoktur. Türk Sahip ise "Hoca" diye anılır. Doğulu ve batılı iki okumuş yazmış münevverin bu karşılaşması erken modern dönemde iki farklı dünyanın karşılaşması gibidir. Romanın ilerleyen bölümlerinde bu karşılaşma zaman zaman çatışmaya zaman zaman hayranlığa dönüşür. Okur da karşılıklı "öteki ben" lerini keşfeden köle ile hocanın izleğinde bu karşılaşmaya şahit olurlar. 


Roman 11 bölümden oluşan ve Orhan Pamuk'un en kısa romanıdır diyebiliriz. Romanın sonuna doğru Dekameron'a Binbir Gece Masallarına atıflarda bulunan Veba bölümleri vardır ki, bu bölümler Pamuk'un son romanı Veba Gecelerine oldukça benzer. Bu romanın son bölümüne bakarak Pamuk, Veba Gecelerini 40 sene önce yazmaya başlamıştır diyebiliriz. 


Hikaye Venedikten Napoliye giden bir geminin Türk korsanlar tarafından basılıp herkesin köle edilmesiyle başlar. İstanbula getirilen köleler yolda küreğe vurulur. Gemide yağma yapılırken tek derdi kitaplarını korumak olan italyan kahramanımız küreğe vurulmamak için hekim olduğu yalanını uydurur. Bu yalan işe yarar. İstanbula döndüklerinde tersane zindanında ağır işlere verilmez ve Sadık Ağa adında nüfuzlu birinin nefes darlığına iyi gelecek naneli haplar yaptığı için, Sadık ağanın kapısına girer. Bu arada hekimlikten kazandığını Türkçe öğrenmeye harcar ve ömrü boyunca köle olmaya razı gelerek dininden dönmez. Bu tutumu zaman zaman nefret uyandırsa da içten içe hayranlık beslenmesine de sebep olur. Romanın başında ve sonunda iki kere Cervantes'e atıfta bulunur yazar. Cervantes'te İnebahtı'da esir düşüp Cezayir'de bir süre köle olarak yaşamış sonra ispanyaya bir şekilde dönüp Don Quijote'yi yazmıştır. 

OP burada Cervantes'e de bir selam göndermeyi ihmal etmemiştir. Kapısına girdiği Sadık Paşa'nın oğlunun düğünü için bir havai fişek eğlencesi hazırlanması için köle ileride 25 yıl beraber yaşayacağı kader arkadaşı Hoca ile tanışır. Her ikisi de inanılmayacak kadar birbirine benzerler. Adeta ikiz gibidirler. Bu fiziksel benzerlik ruhsal benzemezlik ile hep bir tezat barındırır. Zaman içinde bu tezatlar çatışamalara kavgalara sebep olacaktır. Hoca ile köle çok güzel bir havai fişek gösterisi hazırlarlar. O dönemin Osmanlı ilim dünyasının pratik "meseleleri" hakkında oldukça ilginç detaylar vardır bu çalışmalarda. Sadık Ağa sonunda köleyi birlikte çalışmaları için Hocaya "verir" 


Her ikisi Haliç sırtlarındaki Hoca'nın biçimsiz evine yerleşir. Köle, Hoca için "hep benden bir şeyler öğrenmek ister gibiydi" der. Gerçekten de hoca bazı astronomi ve kozmografya teorilerini birileriyle tartışmak istiyordu. İkisi de bir yandan birbirlerini küçümserken diğer yandan birbirlerine mecbur olmanın verdiği bir yakınlık da vardı. Örneğin hoca mahallelinin sonradan musalla taşı diye uğursuz saydıkları masayı yaptırıp evine koymakta bir beis görmez. Üzerinde 25 sene çalıştıkları bu eşya onların fırtınalı arkadaşlıklarının bir sembolü gibidir. Hoca, kölesi yaptığı ikizinden "herseye kendine öğretmesini" ister. Hoca, kölenin İtalya'da öğrendiği herseye bilmek istemektedir. En önemli konu Batlamyus ve Almageist kozmografyası üzerine düşünceleridir. Hoca astronomiye özel bir ilgi duyar. Dünya ile ay arasında bir yıldız olduğuna inanır ve bu inancını kanıtlamaya çabalar. Burada bir şark aydınının inanç ile bilim arasında kurduğu ilişkinin ilginç bir örneğini görmek mümkündür. Zaman zaman boğaz akıntıları, kozmografya yahut başka konularda risaleler hazırlayıp saraydan ihsan almak gibi hayalleri suya düşer zaman zaman bunlar gerçekleşir. Dönemin şartlarına uygun olarak kapılandıkları Sadık Ağa zaman zaman sürgüne gider, geri gelir, yine gider. 


Paşa konağında arasıra bu evren modellerinin maketlerini sunarlar. Oysa paşa astronominin bilimin  kendisiyle değil, sağlayacağı fayda ile ilgilenmektedir. Ona göre yıldızlara bakmak gelecekten haber almak için gereklidir. Bilimden beklentisi de  "savaşta düşmanlarımıza dehşet salacak bir silah" icat etmek dışında bir şey değildir. Aynı düşünceleri ilerleyen bölümlerde Sultan "Avcı" 4. Mehmet de paylaşacaktır Erken modern dönemde Astronomi ve Astroloji çok iç içe geçmiş disiplinlerdi. Bu alanda çalışan pekçok türk akademisyen var. Bunlardan bir Columbia Üniversitesinden Ahmet Tunç Şen ile yaptığımız yayını da şurada iliştirelim https://www.youtube.com/watch?v=zDzOjQb6WVc&t=446s

Devam Edecek... 

21 Ekim 2021 Perşembe

Orhan Pamuk- Veba Geceleri Notları


























Orhan Pamuk Veba Geceleri’ni didik didik ederek okudum. Notları da ekte paylaşıyorum. Roman yer yer politik gerilimler, yer yer büyülü gerçeklik (kolera günlerinde aşk) yer yer bizim modernleşme tarihimize referanslar vererek ilerlemiş. Kitap ile ilgili düşüncelerimi ileride YouTube kanalıma yükleyebilirim yahut bu blogda yazabilirim. Şimdilik notları paylaşıyorum #orhanpamuk #vebageceleri 

#istanbuldefterleri #istanbulnotebook #romannotları

17 Kasım 2020 Salı

13 Kasım 2020 Cuma

Açık Radyo İstanbul Ansiklopedisi Program Kaydımız

https://acikradyo.com.tr/program/226274/kayit-arsiviAçık radyoda 12.11.2020 tarihli İstanbul Ansiklopedisi adlı programa konuk olarak katıldım ve Balık maddesini konuştuk. Program kaydı linkte