14 Şubat 2022 Pazartesi

Bir Lüfer Yazısı

(Bu yazı 29.01.2022 tarihinde Medyascope.tv sitesinde yayınlanmıştır )

 

İstanbul’un en müstesna balığı nedir deseler çoğumuzun buna cevabı “Lüferdir” olur. Neden lüferdir, desek her kafadan bir ses çıkar. En bilindik cevap lüfer’in bir boğaz balığı olmasıdır. Gerçekten de Ahmet Rasim’e göre kız kulesini geçen lüfer artık yenmez. Lüfer Ege’de yahut Akdeniz’de de çıkar ama o artık bizim bildiğimiz Boğaz lüferi değildir. Ağustos ayının sonlarına doğru boğazda yavaş yavaş peydahlanan ilk lüferlere “Koruk” lüferi denir. Üzümün koruk olma zamanıyla denk düştüğünden olacak. Pek makbul değildir. Asıl ivmesini sonbahar aylarında kazanır. Teşrin aylarında (ekim-kasım) suyun soğumasıyla irileşir, bollaşır, yağlanır, lezzetlenir. “Kiracı kaçıran” tabir edilen lodosların başlamasıyla Lüfer bollaşır. Neden böyle denmiş, tahmin etmek zor değil. Boğazda ve adada yaşamanın alışık olmayan için bir bedeli vardır elbette. Tanpınar Yaşadığım Gibi’de “Lodos İstanbul’un hem felaketi, hem lezzetidir” derken buna işaret eder. 

 

Devamla Kanun aylarında (aralık-ocak) iyice kofana ebatlarına ulaşıp yumurtalarını bırakır ve sıcak sulara doğru akar gider. Lüfer bu aylarda açlıktan gözü dönmüş halde izmarit ve istavrit peşinde koşar. Özellikle İzmarit sürülerinin peşinden boğaza inen lüfer sürüleri koylarda koyaklarda konaklaya konaklaya iyice yağlanır, acelesiz Marmara’ya inerdi. Bu göçü iyi bilen eski zaman balıkçıları geceleri gaz lambaları yahut “lüks” dediğimiz tüp gazlı aydınlatma aygıtlarıyla balığa çıkarlardı. Ara Güler’in böyle anları sahnelediği güzel fotoğrafları vardır. Eskiler balığın harman olduğu mevkilere “Saydgâh” dermiş.  Belli başlı av yerleri Kilyos’tan başlayarak Haliç’in ağzına kadar nerdeyse tüm koylardır. Daha ziyade Anadolu yakası koylarında bol olurmuş. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’e göre bunların içinde en meşhuru Kanlıca körfeziydi. Yedi göbekten Kanlıcalı ve yıllarca Lüfer avcılığı yaparak geçimini sağlamış Mimar Fuat Selim Ramazanoğlu bu bilgiyi bizzat tecrübe etmiş yaşayan canlı şahitlerdendir. Kendi yayınevinden bastığı “Boğaziçi’nde Bir Köy: KANLICA” kitabında bu av maceralarını çok güzel anlatır. Bu kitap üzerine yaptığımız yayını da şuraya bırakalım https://youtu.be/_uQozu8VXgI

 

Lüfer uysal bir balık değildir, hatta saldırgan, dişli bir balıktır, kabadayıdır. Yakalaması kolay değildir. Oltayla bile binbir zorlukla yakalanır. Her oltaya gelmez. Bayağı ustalık ister yakalamak. Işığa geldiği için fenerle avlanır. Eski zaman ekabirleri bunu bildikleri için balık avını bir keyfe çevirmek maksadıyla Lüfer avını mehtaplı gecelerde yapalarmış. Hatta sultan Aziz iktidarının ilk yıllarında (1861-62) Nevres paşanın sandalıyla tebdil kıyafetle Kanlıca körfezinde lüfer avına çıktığı bilinir. O devirde mehtaplı gecelerde yalı sahipleri balığa çıkan insanların kısmeti kesilmesin, balık yönünü şaşırmasın diye lambalarını, mumlarını söndürür perdelerini kapatırlarmış. 

 

80-90’lı yıllara kadar var olan Lüfer bolluğundan şimdilerde eser yok. Aslında zincirleme bir reaksiyonla balığı küstürmüşüz. Önce boğaz girişindeki midye yataklarını  kurutmuşuz. Midye kuruyunca, karnını bununla doyuran izmarit balığı kayboldu boğazda. İzmarit kaybolunca da İzmaritin peşinden boğaza giren lüfer artık boğazda konaklamaz oldu. Denizin Kurufasulyesi tabir edilen İstavrite talim eder oldu. Tabii buna son 25-30 senede inanılmaz bir boyuta ulaşan dip ve yüzey kirliliği de eklenince Lüfer hayalet balık oldu. Yetmezmiş gibi Çinekop, Sarıkanat adı altında yavru lüferler kitlesel olarak avlanınca Lüfer hepten çekildi hayatımızdan. Hatta bir ara Defne Koryürek ve Tan Morgül’ün başını çektiği “Lüfer Koruma Timi” hareketi epey etkili oldu ama karşılarında çok etkili bir lobinin olduğu su götürmez bir gerçek. 

 

Bu sene son birkaç seneye göre biraz fazlaca Lüfer gördü tezgahlar. Lüfer de Zeytin gibi var yılı- yok yılı olan bir balıktır. Yok yılları giderek çoğalıyor ayrı. Ama bolluk yılları ile siyasi olaylar nedense hep kesişmiş. Mesela Cumhuriyet bereketiyle gelmiş. 1923-24 senesi inanılmaz bir lüfer bolluğu yaşanmış. Aynı şekilde 1951 senesinde de çok bol lüfer olmuş. Bir de Lüfer kırgını denilen hadise vardır ki, buna halk arasında “balığın kulağına kar suyu kaçtı” denir. Aşırı soğuk havalarda yüzey akıntısının soğuk suyu derinlere iner ve derindeki balıklar sersemleyip kıyılara vurur. Buna balık kırgını denir. Lüfer için de geçerli bu doğa olayının en meşhuru 22 Aralık 1909’da yaşanmış. 

 

Neyse…

 

Lüfer üzerine onlarca yazar, yüzlerce yazı yazmıştır. Bir balık üzerine bu kadar külliyat olması bile lüferin İstanbul için önemini gösterir. Ahmet Mithat Efendiden, Ahmet Rasim’e, Eşref Şefik’ten, Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Asaf Muammer’den Ruhi Güler’e onlarca yazar Lüfer üzerine yazmış çizmiştir. Bu mübarek balığın artık son demleri. Ona gereken itinayı gösterelim, koruyalım, kollayalım. 

 

Son bir not: Lüfer üzerine çok güzel bir kitap hazırlayan Ruhi Güler’in Lüfer: Boğaziçi Şehrayini kitabı Küre Yayınlarından çıkmıştı. Herkese tavsiye ederim. Ayrıca kendisinin Asaf Muammer ile ilgili yazdığı kitap üzerine yaptığımız yayını da şuraya bırakıyorum https://youtu.be/qHY2M9lso04

 

Herkese iyi hafta sonları 

İstanbullu Kim?

(Bu yazı 22.01.2022 tarihinde Medyascope.tv sitesinde yayınlanmıştır)  

 

Bundan tam otuz sene önce Tarih Vakfı tarafından çıkartılan üç aylık İstanbul Dergisi’nin ilk sayısının dosya konusu İstanbullu Kim idi. Yaklaşık 25 sene yayın hayatına devam eden dergi artık tarih sahnesinden çekildi. Lakin bendeniz halen tüm sayılarını toparlamaya, buldukça almaya çalışırım. 1980’lerde çıkan Şehir dergisi, Argos dergisi, Gergedan dergisi gibi dergileri elim değdikçe alıyorum. Bu dergilerin benzerleri çok çıktı ama emsalleri hiç olmadı. Umarım bundan sonra olur. 

 

Kimler yok ki bu soruya cevap arayanların arasında? Mübeccel Kıray, İlber Ortaylı, Semavi Eyice, Alan Duben, Latife Tekin, Orhan Koloğlu, Murat Belge, Doğan Kuban, Edhem Eldem, Çelik Gülersoy, Zafer Toprak, Şükran Ketenci, Füsun Özbilgen , Pınar Kür, Cahit Kayra vs vs Şimdi bir kısmı hayatta, bir kısmı aramızdan ayrılmış bu yazar terkibi insanda bir ürperti yaratmıyor değil. Bu kadar ağır topların, aklı başında adamların yazıp çizdiği, anlatıp paylaştığı istanbulun 30 senede geldiği hal ortada. Mesela o günlerde doğalgazlı İstanbul tartışılmış ağırlıkla. Doğalgaz yeni gelmiş, İstanbul köstebek yuvası gibi kazılmış, bunun getireceği avantajlar ve dezavantajlar tartışılmış. Neticede doğalgazın gelmesi şehirleşmeyi daha da arttırmış, göçü hızlandırmış, kaçınılmaz olarak şehir iyice XXXL bir hal almış, azman kent olmuş. O günlerde bu uyarılar yapılmış ama dinleyen olmamış 

 

Derginin dosya konusuna dönecek olursak şehrin en eski tartışma başlıklarından biri İstanbullu Kim, İstanbul Neresi soruları olsa gerek. İstanbul neresi sorusuna bir zamanlar şöyle bir cevap verilmiş. “Denizden görülen ve denizi gören yerler İstanbuldur” Artık bu tanım çok geçerli sayılamaz elbette. Kozyatağına İstanbul değildir demek abesle iştigal olur. Yani belki 30 sene önce doğru olabilirdi ama bugün artık bunu söylemek zor 

 

Gelelim asıl soruya: İstanbullu Kim? Bugün bir nüfus sayımı yapılsa 16 milyon İstanbullunun bırakın babasını annesini, kaçı acaba İstanbul doğumludur? Bir kuşak geriden istanbula yerleşenlerin oranı nedir, 2,3,4,5 kuşak önceden İstanbullu olan kaç kişi yaşar bu şehirde? Muhtemelen çok cılız rakamlar ve oranlar karşımıza çıkacak. 2000’li yıllardan itibaren tüm dünya müthiş bir göç hareketi başladı. Gerek oluşan yeni dünya düzeninin yarattığı iç karışıklıklar, gerek globelleşen ekonomi gibi nedenlerle insanlar doğdukları değil, doydukları yerlere göçtüler. Bu göç genellikle doğudan batıya, kırsaldan kentlere doğru gerçekleşti. Bu caziba merkezlerinden biri de İstanbul’du. Gerek iç göçlerin, gerek uluslar arası göçlerin toplanma ve dağıtım merkezi İstanbul oldu. 

 

Gerçi tarih boyunca İstanbul hep kozmopolitti. Mermer değil, mozaikti. Örneğin 30 sene önceki dergilerin güncel konusu doğu avrupadan ve rusyadan gelen göçmenler, tüccarlar vb misafirler olmuş. Bugünkü konularımız yine aynı. Tek fark, doğu Avrupalılar yerlerini, Sur,ye ve orta asyalı kavimlere bırakmış. Doğu Avrupalılar artık “turist”, diğerleri göçmen olmuş. Bu sorunlar İstanbul tarihinde hep vardı. Taşı toprağı altın sayılan İstanbul hep bir cazibe merkezi olmuş. Bu dinamik yapı hiçbir zaman bir durulma yaşamadı. İstanbul hep göç aldı ve göç verdi. Şu soru hep baki kaldı: İstanbullu Kim?

 

İstanbul dergisinde buna verilen net bir cevap yok. Herkes kendince bir takım cevaplar üretmiş. Ama net bir tanım yok. İstanbul’da doğan mı İstanbullu, İstanbul’u yaşayan mı İstanbullu, İstanbul’u bilen mi İstanbullu, İstanbul’da yaşayan mı İstanbullu. Bunun gibi pek çok soru çoğalarak sorulabilir. Son tahlilde bence İstanbul’un farkında olan İstanbulludur. Fark etmek, dertlenmek, sahip çıkmak, çözüm üretmek İstanbullu olmanın en önemli belirleyenidir. Benim nazarımda şehre dün gelip böyle bir farkındalık geliştiren, yedi göbekten İstanbullu olup şehirle hiçbir ünsiyet kurmayandan çok daha fazla İstanbullu sayılır.  Bu şehirde doğmak çok bir şey ifade etmiyor. İstanbula sahip çıkan İstanbulludur. 

 

Herkese iyi hafta sonları 

Yitip Giden İstanbul

(Bu yazı 15.01.2022 tarihinde medyascope.tv sitesinde yayınlanmıştır) 

 

Siz İstanbul’da hiç Hisar incirini duydunuz mu? 

Yahut gelincik armudunu? 

Ve ya yedi veren üzümünü? 

 

Merak etmeyin ben de duymadım ama okudum. 

 

Yaklaşık 200 yıl önce İstanbul’da yetişen bazı incirler şunlarmış.

Sultan inciri, Siyah incir, Ağustos İnciri, Çiçek inciri, Hisar İnciri, Badincan İnciri

 

Bazı kiraz çeşitleri de şunlarmış 

Sultan kirazı, Targani kirazı, sarı kiraz, siyah kiraz, kızıl kiraz, yaban kirazı, İdris kirazı, Dalbastı kiraz, Elifli kiraz, Chora (Kariye) kiraz 

 

Ya eriklere ne demeli?

Aş eriği, Amasya eriği, gül eriği, rahibe eriği, bardak eriği, dut eriği, kaysı eriği, mürdüm eriği, hafız eriği

 

Armutlar geri kalır mı?

Badıncan armudu, şeker armudu, bostan armudu, engür armudu, Balat armudu, gelincik armudu, akçe armudu 

 

Bu liste böyle uzayıp gider. Listenin tam halini Joseph Von Hammer’in İstanbul ve Boğaziçi kitabının birinci cildinde bulabilirsiniz. Yaklaşık 210 yıl önce yazılmış bu kitapta bugün artık nesli tükenmiş, adını bile duymadığımız çeşit çeşit balıkların, sebzelerin, çiçeklerin, meyvelerin vs İstanbul’un içinde ve yakın coğrafyasında nasıl yetiştiğini şaşkınlıkla okuyoruz. 

 

Benim çocukluğumda, 1970’lerde,  istanbul’da çitlembik ağaçları vardı. Çitlembik oldukça görkemli bir ağaçtır. O görkemli ağaçların tepesinden inmez, ham meyvelerini toplar (kuş gözü kadar bir meyvesi vardı) patlangıç savaşları yapardık. Ağaç tepelerinde geçen bir çocukluğumuz vardı. Çünkü her yer ağaçtı. İncirler, dutlar, ıhlamurlar her yerde mevcuttu. Ağaçlardan meyve toplayarak geçti çocukluğumuz. Hatta Fulya bostanlarından kütür kütür marul çaldığımızı, kızıl saçlı Arnavut bostancının babalarımızı tanıdığı için buna göz yumduğunu bilirim. Çok değil, 40 sene önceden bahsediyorum. Nişantaşının eteklerindeki Fulyadan bahsediyorum 

 

Uzun yıllar sonra Almanya’da bir üniversitede görev yapan sosyolog bir akrabamız gezi olayları sonrası istanbula gelmiş ve ben onları alıp Emirgan korusuna götürmüştüm. Üç tane birbirinden sarışın kızı (anneleri almandı) korudaki ağaçlara tırmanmaya başlayınca etraftaki İstanbullu çocukların nasıl şaşkınlığa gark olduğuna şahit oldum. O zaman anladım ki Almanya’nın küçük bir üniversite kasabasında doğa ile iç içe büyüyen bu çocuklar ağaca tırmanmayı tıpkı bizim çocukluğumuzdaki gibi bir refleks olarak geliştirmiş, her gördükleri ağaca tırmanmayı öğrenmişlerdi. Onları şaşkın şaşkın izleyen bizim sabiler ise bir iki denemeden sonra bu sevdadan hızla vazgeçtiler. Çünkü onların hayatından ağaç çoktan çıkmıştı. Tıpkı yukarıda ismini zikrettiğim meyvelerin bizim hayatımızdan çıkması gibi. O görkemli çınar ağacının en tepesine çıkan kızların eğlenmesini, onları izleyen etraftaki Türk ebeveynlerin bizi çocuklarına sahip çıkmayan, onları koruyup kollamayan insanlar olarak ayıplayan bakışlarını unutmayacağım. O günlerde Almanya’da büyüyen çocuklar ağaçların tepelinde özgürce oynarken, Türkiye’deki çocuklar birkaç ağaç için sokak ortasında katlediliyordu.  

 

Kuralsız şehirleşmenin en büyük dezavantajlarından biri kuşkusuz şehrin faunasının, florasının ve diğer canlı türlerinin hızla yokolması oluyor. İçtiğimiz su, soluduğumuz hava, yediğimiz yiyecekler, sebzeler, meyveler, herşey hızla değişiyor ve yok oluyor. Tanpınar’ın Beş Şehir kitabında bahsedilen İstanbul’un meşhur sularının kaçı orijinal haliyle varlığını sürdürüyor? Arnavutköy’ün çileğini hatırlayan bugün kaç kişi kaldık, yahut Çengelköy bademini, veya Langa marulunu. Ne Arnavutköy’de bahçe, ne Langa’da bostan, ne de Çengelköy’de tarla kaldı. Hepsini betona tahvil ettik. 

 

Boğazda ve denizlerde durum bundan farklı değil. İki yüz yıl önce Kılıç balığı, Kalkan, Uskumru, Lüfer, Torik, Orkinos vb balıkların bolluğu dışında Boğazdan çıkan istiridyelerin büyüklüğünün Fransa’dakilerden büyük olduğunu not etmiş Hammer. Yengeçleri, Istakozları, midyeleri saymıyorum bile. Bu yaz boğaz kıyılarını basan müsilajı görseydi Hammer ne düşünürdü acaba? 

 

Şehirlerin hızla büyümesi karşısında doğal dengenin bozulması kaçınılmaz. Lakin bu bir kural değil. Şehirler kontrollü ve doğa ile uyumlu bir şekilde de büyüyebilir. Bunun en güzel örneklerini orta Avrupa şehirlerinde görmek mümkün. Nüfusu ve şehirleşmeyi kontrol ederek bu denge gözetilebilirdi. Şehirlerin merkezi alanları imardan muaf tutulabilir, periferilerinde yeşil alanlar yürüme mesafelerinde inşa edilebilirdi. Bunlar yapılmadı. Şimdi artık gelen tepkileri göğüslemek için bir orta Avrupa ülkesinde orta boy bir şehir parkı sayılacak cesamette alanları bile “şehir parkı” “millet bahçesi” gibi etiketlerle pazarlıyorlar. Elbette bunlar iyi niyetli çabalar ama yetersiz. Şehirlerde artık bir zihniyet devrimine, paradigma değişimine ihtiyacımız var. Bugünden yarına yapılabilecek en önemli şeylerden birisi ise yukarıda saydığım sebze, meyve, bitki türlerin en azından geride kalanlarını tespit edip bunları koruma altına almak, yahut bir tohum bankası kurmak olabilir. Bunlar için “bütçe” lakırdısı işitirsem onlara söyleyeceğim tek şey makam araçlarınızı iki üç sene yenilemeyin yeter olacaktır. 

 

Herkese iyi hafta sonları dilerim 

 

İstanbul’un Sokak Köpekleriyle İmtihanı

(Bu yazı 08.01.2022 tarihinde Medyascope.tv haber sitesinde yayınlanmıştır)  

Aralık sonuna doğru Gaziantep’te yaşanan bir olay sonucu sokak köpekleri meselesi yeniden gündeme geldi. Genel olarak sokak hayvanları üzerine bir linç kampanyası başladı. Bu kampanyalarda hep batılı ülkelerin aldığı “tedbir”ler örnek gösterildi, onların hayvansız şehirlerinin güzelliğinden dem vuruldu. İronik biçimde bunları övenler de kendini muhafazakar sayan insanlar oldu. Hatta iş o noktaya geldi ki, bu “muhafazakar” zihin köpek besleyenleri “Beyaz Türk” olarak yaftaladı. Sokak hayvanlarına sahip çıkanlar beyaz Türk, onların itlafını yahut kapatılmasını savunanlar yerli ve milli ayrımı ortaya çıktı. Çelişkili bir şekilde bu “yerli ve milli” zihin referansını batılı yaşam tarzından, hayvansız şehirlerden, köpek itlaf merkezlerinden alıyor. Bugün hala batıda pek çok ülkede sahipsiz bir köpeğin barınaklardaki ömrü üç ila yedi gündür. Sonrasında itlaf edilir. Bu acımasızlık karşısında İstanbul halkının kahir ekseriyeti 200 yıldır çok sert tepkiler göstermiş, sokak hayvanlarına sahip çıkmıştır. Biraz bunun tarihçesi üzerine duralım 

 

Batı İle Yüzleşme ve Sokak Köpekleri 

 

Sanayi devriminin başlangıcında ulaşım ve seyahat imkanları hızla gelişirken kitle turizminin temelleri atılmaya başlandı. 18.yy ve öncesinde İstanbul’da yabancı seyyahlar pek sık görülmezdi. Gelenler daha çok bir elçilik maiyetinde gelir sonra elçiyle birlikte geri dönerdi. Payitaht hayatında batılı insan ve batılı yaşam müphem bir olguydu. Lakin 18-19 yy’dan itibaren gerek politik çalkantılar, gerek askeri yenilgiler, gerek ideolojik tercihlerle ibre batıya daha çok döndü. Eskiden sadece elçilerle gelen yabancılar artık ticaret şirketleriyle ama çoğu zaman bireysel gayretlerle gelmeye başladılar. Bu dönem Avrupa’da moda olan oryantalizm merakı, yazılan seyahatnameler vs bu ilgiyi daha da kırbaçladı. Batılı seyyahlar İstanbul’a geldiklerinde en çok sokak hayvanlarının serbest hayatına şaşırdılar. İstanbul’da belediye ve güvenlik hizmetleri zayıf olduğundan sokak hayvanları geceleri mahalleleri korur, aynı zamanda artıklarla beslenerek bir nevi beledi bir hizmet görmüş olurlardı. Bu köpek çeteleri korudukları mıntıkanın ahalisi tarafından korunup kollanır, yedirilir içirilirdi. Mekruh olduğu için evlere alınmayan ama artan yemeklerle yapılan paparalarla beslenen bu mahlukat esasen bir MERHAMET NESNESİ idi. Ağzı var, dili yok bu mahlukata sahip çıkmak hem sevap sayılır, hem de insanın en temel dürtüsü olan merhamet dürtüsüne konu olurdu. 

 

Ancak batılı seyyahlar şehirlerde başıboş gezen bu hayvanları çok yadırgadı. Zaman zaman şehrin yazılı olmayan kurallarını bilmediklerinden saldırıya uğradılar. Örneğin 1806’da şehre gelen Chateaubriand sokakların ıssızlığına, tekerlekli araçların bulunmayışına ve köpeklerin çokluğuna şaşırmış. 19.yy başında İstanbul sokakları tekinsizliğin mekanlarıydı ve buraların tek bekçisi sokak köpekleriydi. Ziyaretçiler Payitahttaki elçiler aracılığı ile sık sık bu durumu şikayet ettiler. Bununla da kalmadı, Avrupa basınında bu sokak çeteleri sık sık eleştiri konusu oldu. “Geri” bir zihniyetin eseri olan bu sokak nüfusunun bir an önce itlaf edilip şehrin temizlenmesi teklif edildi. Şehrin fiziki yapısı da hızla değişiyordu. Eskiden çıkmaz sokaklarla dolu grift bir dokusu olan şehir yangınlarla gelen yeni iskan hareketleriyle hızla caddelere ve nizami sokaklara kavuştu. Modern belediyecilik anlayışı, zabıta-polis teşkilatı gibi teşkilatlar kurulmaya başlanınca bu mahlukat hızla “işsiz” kaldı. Halk bunlara sahip çıkmaya devam etse de artık “gereklilikleri” tartışılır hale gelmişti. 

 

Lakin alışkanlıklar ve kültür kolay değişmiyor. İlk büyük itlaf hareketi Osmanlı tarihinin “son büyük Monark’ı” II. Mahmut ile başlıyor. Buna daha çok sürgün demek daha doğrudur. II.Mahmut emriyle toplanan köpeklerin Hayırsızada’ya sürgün edildiğini ve kısa süre içinde gelen tepkiler üzerine bu karardan vazgeçildiğini biliyoruz. Mahmut gibi müstebit bir monark’ı bile geri adım atmaya zorlayan kamuoyunun baskısı kadar, “gavur padişah” imajı da etkili olmuş olmalı. 

19. yy’da şehri ziyaret eden Edmondo de Amicis gibi seyyahlar şehirde yaşayan köpekleri iki gruba ayırmış. Ekseriyeti Müslüman olan İstanbul yakasında yaşayan şanslı köpekler ve ekseriyeti gayrı müslim olan Beyoğlu’nda yaşayan şanssız köpekler. İstanbul cihetindeki köpekler şanslıdır çünkü onlara bakılır, oysa Beyoğlu’ndakiler o kadar şanslı değildirler. Yiyecek bulamazlar, sık sık zehirli etle zehirlenirler, hatta kayıkçılar tutulup Beyoğlu’ndan İstanbul cihetine götürüp bırakıldıkları da çok olmuştur.  

 

Tarihimizde 19.yy boyunca irili ufaklı bir çok itlaf hareketi yaşansa da neredeyse uluslararası bir krize sebep olan son büyük sürgün ve itlaf hareketi 1910 yılında yaşanır

 

1910 SÜRGÜNÜ: ZORBALIĞIN KISA TARİHİ 

 

20.yy başında tüm dünyada olduğu gibi 1908 devrimiyle iktidara gelen İttihat-Terakki ekibi hızla militer politikalara yöneldi. Bir yandan Batılılaşmak isteyen ama bir yandan da milliyetçi politikalarla buna direnen ikili bir yapı hep vardı, bu çelişki İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) iktidarında daha da derinleşti. İstanbul’un sokak köpekleri “sorunu”nun çözümü için Paris Pasteur enstitüsü bir teklifle geldi. Enstitü her bir hayvanın mali bir “değeri”nin olduğunu, bunların kürklerinden kemiklerinden vs faydalanarak köpek başına 3 franktan yüzbinlerce frank gelir elde edilebileceğini rapor etti. Lakin köpeklerin itlaf yöntemleri korkunçtu. Gaz odaları, kurşunla infaz vs vs. Önerilen yöntemlerin bazı uygulama fotoğraflarını görmüştüm ve aklıma hemen Autschwichtz görüntüleri geldi. İnsanın cani olarak inşası diğer canlılarla kurduğu ilişkiden geçiyor. Hayvanlar için gaz odası kuranlar insanlar için de kuruyor. 

 

İTC bu fikre sıcak bakmıyor. Oluşacak görüntülerden ve gelecek tepkilerden çekindikleri için olabilir. Onun yerine köpekleri sürgüne-tehcire göndermeyi tercih ediyorlar. Bu deneyimi 1915’de Ermeniler üzerinde de uygulayacak ekip hızla uygulamaya geçiyor. Sokaklardan toplanan yüzbinlerce köpek Hayırsızada’ya sürgüne yollanıyor. Lakin su ve yiyeceği olmayan hayvanlar bir süre sonra birbirlerini yemeye, gece gündüz ulumaya, gelip geçen gemilere çıkmaya çalışıyorlar. Acıyıp onlara yemek götüren insanların gördükleri manzarayı dönemin basınına anlatması ve köpeklerin ulumasının İstanbul’a kadar ulaşması üzerine büyük bir infial oluyor. Meselenin Avrupa basınında da Türklerin barbarca uygulaması diye lanse edilmesiyle (gaz odası önerenler) karardan hızla dönülüyor ama bu uğursuz olay kentin tarihinde büyük bir yara olarak kalıyor. Bugün hala 1910 sürgününde ölen köpekler için Hayırsızada’da bir plaket durur. Adanın adının hayırsıza çıkmasında herhalde bu olayın derin etkisi vardır. 

 

Netice-i kelam hayvana merhamet etmeyen insana da merhamet etmez. Hayvana yapılan, yapılması önerilen, yapılması düşünülen her türlü mezalim dönüp insana da yapılıyor. Gaz odaları, sürgünler vs Sonsöz olarak hayvanların barınaklarda toplanması ile hayırsızadaya sürülmesi arasında teknik olarak hiçbir fark yoktur. Barınak şartları ile cezaevi şartları arasında hiçbir fark yoktur. Folklorumuzun bir parçası olan bu ağzı var dili yok mahlukata bu zulmü yapmayalım. 

8 Kasım 2021 Pazartesi

Yirmi Beş Yıl Sonra yeniden okuduğum Beyaz Kale Üzerine Bir Değerlendirme "Ben Bir Başkasıdır"



Yıllar önce okuduğum bir Arthur Rimbaud biyografisinin başlığı "Ben bir başkasıdır" idi. Rimbaud'un fırtınalı yaşamı, eşcinsel kimliği, Paul Verlaine ile yaşadığı fırtınalı ilişkisi ve bir anda şiiri bırakıp uzak diyarlarda köle ticareti yapan bir kişiliğe dönüşmesi. O kadar duygulu şiirler yazan birinin bir anda köle tüccarı olması akıl alır, akılla açıklanır bir iş değil elbette. 20 yaşında bambaşka bir insana dönüşen şairi Orhan Pamuk'un Beyaz Kale romanını okurken sık sık hatırladım. 

Hepimiz içimizde "ikinci bir ben" taşımıyor muyuz? 




Beyaz Kale'yi yirmi beş yıl sonra yeniden okuma sebebim Medyascope TV'de Dr Kahraman Şakul ile Uyvar ve Kamaniçe Kuşatmaları üzerine yaptığımız yayın oldu. O yayında hem Kahraman hoca, hem ben, hem de Ozan Puslu Kıtalar Atlası ve  Beyaz Kale'den bahsettik. O yayının linki şurada https://www.youtube.com/watch?v=tmw1Yng-lDI&t=655s

Genel olarak Beyaz Kale (BK) doğulu bir efendi ile batılı bir kölenin yüzleşmesi üzerine inşa edilir. Roman Gebze'de bir arşivde bulunan defterle başlar. Defteri bulan Faruk Darvinoğlu (Pozitivist bir tarihçi imgesiyle) bize defterin içindekileri aktarır. Defteri yazan İtalyan köle midir, Türk sahip midir pek belli değildir. Kitabın başında İtalyan köle imiş gibi hissedilirse de, ilerleyen zaman içinde roller değiştikçe yazanın Türk sahip olduğu da düşünülebilir. Zaten kitabın sonunda bu durum paylaşılır. Her iki karakterin de bir adı yoktur. İtalyan köle sadece bir "köle"dir, adı yoktur. Türk Sahip ise "Hoca" diye anılır. Doğulu ve batılı iki okumuş yazmış münevverin bu karşılaşması erken modern dönemde iki farklı dünyanın karşılaşması gibidir. Romanın ilerleyen bölümlerinde bu karşılaşma zaman zaman çatışmaya zaman zaman hayranlığa dönüşür. Okur da karşılıklı "öteki ben" lerini keşfeden köle ile hocanın izleğinde bu karşılaşmaya şahit olurlar. 


Roman 11 bölümden oluşan ve Orhan Pamuk'un en kısa romanıdır diyebiliriz. Romanın sonuna doğru Dekameron'a Binbir Gece Masallarına atıflarda bulunan Veba bölümleri vardır ki, bu bölümler Pamuk'un son romanı Veba Gecelerine oldukça benzer. Bu romanın son bölümüne bakarak Pamuk, Veba Gecelerini 40 sene önce yazmaya başlamıştır diyebiliriz. 


Hikaye Venedikten Napoliye giden bir geminin Türk korsanlar tarafından basılıp herkesin köle edilmesiyle başlar. İstanbula getirilen köleler yolda küreğe vurulur. Gemide yağma yapılırken tek derdi kitaplarını korumak olan italyan kahramanımız küreğe vurulmamak için hekim olduğu yalanını uydurur. Bu yalan işe yarar. İstanbula döndüklerinde tersane zindanında ağır işlere verilmez ve Sadık Ağa adında nüfuzlu birinin nefes darlığına iyi gelecek naneli haplar yaptığı için, Sadık ağanın kapısına girer. Bu arada hekimlikten kazandığını Türkçe öğrenmeye harcar ve ömrü boyunca köle olmaya razı gelerek dininden dönmez. Bu tutumu zaman zaman nefret uyandırsa da içten içe hayranlık beslenmesine de sebep olur. Romanın başında ve sonunda iki kere Cervantes'e atıfta bulunur yazar. Cervantes'te İnebahtı'da esir düşüp Cezayir'de bir süre köle olarak yaşamış sonra ispanyaya bir şekilde dönüp Don Quijote'yi yazmıştır. 

OP burada Cervantes'e de bir selam göndermeyi ihmal etmemiştir. Kapısına girdiği Sadık Paşa'nın oğlunun düğünü için bir havai fişek eğlencesi hazırlanması için köle ileride 25 yıl beraber yaşayacağı kader arkadaşı Hoca ile tanışır. Her ikisi de inanılmayacak kadar birbirine benzerler. Adeta ikiz gibidirler. Bu fiziksel benzerlik ruhsal benzemezlik ile hep bir tezat barındırır. Zaman içinde bu tezatlar çatışamalara kavgalara sebep olacaktır. Hoca ile köle çok güzel bir havai fişek gösterisi hazırlarlar. O dönemin Osmanlı ilim dünyasının pratik "meseleleri" hakkında oldukça ilginç detaylar vardır bu çalışmalarda. Sadık Ağa sonunda köleyi birlikte çalışmaları için Hocaya "verir" 


Her ikisi Haliç sırtlarındaki Hoca'nın biçimsiz evine yerleşir. Köle, Hoca için "hep benden bir şeyler öğrenmek ister gibiydi" der. Gerçekten de hoca bazı astronomi ve kozmografya teorilerini birileriyle tartışmak istiyordu. İkisi de bir yandan birbirlerini küçümserken diğer yandan birbirlerine mecbur olmanın verdiği bir yakınlık da vardı. Örneğin hoca mahallelinin sonradan musalla taşı diye uğursuz saydıkları masayı yaptırıp evine koymakta bir beis görmez. Üzerinde 25 sene çalıştıkları bu eşya onların fırtınalı arkadaşlıklarının bir sembolü gibidir. Hoca, kölesi yaptığı ikizinden "herseye kendine öğretmesini" ister. Hoca, kölenin İtalya'da öğrendiği herseye bilmek istemektedir. En önemli konu Batlamyus ve Almageist kozmografyası üzerine düşünceleridir. Hoca astronomiye özel bir ilgi duyar. Dünya ile ay arasında bir yıldız olduğuna inanır ve bu inancını kanıtlamaya çabalar. Burada bir şark aydınının inanç ile bilim arasında kurduğu ilişkinin ilginç bir örneğini görmek mümkündür. Zaman zaman boğaz akıntıları, kozmografya yahut başka konularda risaleler hazırlayıp saraydan ihsan almak gibi hayalleri suya düşer zaman zaman bunlar gerçekleşir. Dönemin şartlarına uygun olarak kapılandıkları Sadık Ağa zaman zaman sürgüne gider, geri gelir, yine gider. 


Paşa konağında arasıra bu evren modellerinin maketlerini sunarlar. Oysa paşa astronominin bilimin  kendisiyle değil, sağlayacağı fayda ile ilgilenmektedir. Ona göre yıldızlara bakmak gelecekten haber almak için gereklidir. Bilimden beklentisi de  "savaşta düşmanlarımıza dehşet salacak bir silah" icat etmek dışında bir şey değildir. Aynı düşünceleri ilerleyen bölümlerde Sultan "Avcı" 4. Mehmet de paylaşacaktır Erken modern dönemde Astronomi ve Astroloji çok iç içe geçmiş disiplinlerdi. Bu alanda çalışan pekçok türk akademisyen var. Bunlardan bir Columbia Üniversitesinden Ahmet Tunç Şen ile yaptığımız yayını da şurada iliştirelim https://www.youtube.com/watch?v=zDzOjQb6WVc&t=446s

Devam Edecek... 

21 Ekim 2021 Perşembe

Orhan Pamuk- Veba Geceleri Notları


























Orhan Pamuk Veba Geceleri’ni didik didik ederek okudum. Notları da ekte paylaşıyorum. Roman yer yer politik gerilimler, yer yer büyülü gerçeklik (kolera günlerinde aşk) yer yer bizim modernleşme tarihimize referanslar vererek ilerlemiş. Kitap ile ilgili düşüncelerimi ileride YouTube kanalıma yükleyebilirim yahut bu blogda yazabilirim. Şimdilik notları paylaşıyorum #orhanpamuk #vebageceleri 

#istanbuldefterleri #istanbulnotebook #romannotları