19 Şubat 2011 Cumartesi

Liyakatin Sadakatla Ölçüldüğü Asri Zamanlar ve 7-8 Hasan Paşa Örneği

Ergenekon tutuklamaları nedeniyle ordudaki muvazzaf generallerin diken üzerinde olduğu şu günlerde II. Abdülhamit döneminde yaşanan sıradışı bir sadakat- liyakat hikayesini hatırlayalım.


Osmanlı tarihinin belki de en karanlık olaylarından biri Abdülaziz'in tahttan indirilip yerine önce V. Murat'ın sonra da II. Abdülhamit'in tahta çıkarılma olayıdır. Abdülaziz'in tahttan indirilme nedeni basittir. Osmanlı iflas eder ve memorandum'a gider. Borçlarını tahsil edemeyeceğini anlayan Galata bankerleri ve onların patronu durumundaki yabancı bankalar bir saray darbesiyle önce Abdülaziz'i tahttan indirirler ve yerine yarı deli V. Murat'ı çıkarırlar. V. Murat paranoyak davranışlar gösteren bir meczuptur. O kadar ki biat töreninde huzura çıkan yabancı elçileri görünce tahtın arkasına kaçıp "bunlar beni infaz etmeye gelmiş" diye ağladığı söylenir. Bu şekilde işlerin yürümeyeceği anlaşılınca geçmişten beri Galata Bankerleriyle arası daima iyi olan Abdülhamit Midhat Paşa'nın da desteğiyle tahta çıkar. Midhat Paşa'nın Abdülhamit'ten talebi ise Kanun-i Esasinin ve meşrutiyetin ilan edilmesidir. Midhat paşanın desteği ile tahta çıkan Abdülhamit 5 yıl sonra onu Taif'e sürdürecek ve orada bir suikastın hedefi haline getirecektir. 


Bu sırada Sultan Abdülaziz'in de sarayda hapsedildiği odada bir makasla her iki bileğini birden (!) keserek intihar ettiği ilan edilir. Osmanlı da hal edilmiş (iktidardan zorla indirilmiş) sultanlar için ayrıca türbe yapılmaz. Abdülhamit'in hal ettiği Abdülaziz ile İttihatçıların hal ettiği Abdülhamit şimdi büyük dedeleri II. Mahmut'un yanında yatıyorlar. 


Bu sırada patlak veren 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşını  (93 Harbi) bahane eden Abdülhamit hem meclisi hem de Anayasayı askıya alarak İstibdat rejiminin fitilini ateşledi. İlk yaptığı tüm meşrutiyetçileri sürgüne ya da yurt dışı görevlere yollamak oldu. Çengelköy'deki güzelim Sadullah Paşa yalısının sahibi olan Berlin elçisi Sadullah Paşa'nın trajedisini meraklılarına bırakıyorum. O dönemi anlamak için güzel bir insan hikayesidir. 


Bu sırada İstanbul'da bulunan gazeteci Ali Suavi önderliğindeki bir gurup Arnavut muhacir (bunlar Balkanları silip süpürerek Yeşilköy'e dek inen Rus ordularının önünden kaçan ve İstanbul nüfusunu ikiye katlayan balkan muhacirleridir) bir gece Çırağan sarayına sandallarla yanaşarak baskın verirler. Amaçları Abdülhamit'i tahttan indirip yerine yeniden V. Murat'ı geçirmektir.


Bu sırada Beşiktaş karakol komutanı olan Hasan Ağa gürültüler üzerine koşarak saraya girmiş eline geçirdiği bir odun ile baskıncıların elebaşı Ali Suavi'nin başını ezerek öldürmüştür. Arkadan gelen muhafızları da cesaretlendirerek baskıncılar oracıkta katledilmiş ve yarı deli V. Murat bu katliamdan sonra bir daha hiç düzelememiştir.


                                (Çırağan Baskınının Avrupa basınında yayınlanmış bir İllüstrasyonu) 


Hasan Ağa'nın maceracı kişiliği, sadakati ve gözü pekliğinden etkilenen II. Abdülhamit ona Paşa'lık (General) rütbesi verir ve muhafız alayının başına geçirir. Hasan Ağa paşa olmuştur olmasına ama önemli bir problem vardır. Kendisi okuma yazma bilmez ! Ancak devlet işlerinin yürümesi için imza atması gerekmektedir ve  imzasını  Arapça yedi (٧) ve sekiz (٨) rakamlarını yan yana getirerek atar. Yedi ve Sekiz okunuşta Han ve Nun şeklinde okunur. Böylece Hasan çıkar ortaya. 

Abdülhamit'in istibdat yıllarında önüne gelen her jurnali değerlendirmiş, Beşiktaş karakolunu sorgu merkezine çevirmiş, adı oduncu paşa'ya çıkmıştır. Özellikle Ramazan ayında yemek yiyip içki içenleri bayıltıncaya kadar dövdüğü rivayet olunur. Hatta Beşiktaş Jimlastik Klübü'nün ilk kurucuları da onun rahle-i tedrisatından geçerler ve idmanlarına bir süre ara vermek zorunda kalırlar (Falaka sonrası nekahat). 


                                                                         (7-8 Hasan Paşa)


Kendisinin Beşiktaş Abbas Ağa parkında bir köşkü ve Çarşı içinde de 7-8 Hasan Paşa fırını vardır. İstanbul'un en eski ve en otantik fırınlarından birisidir. Fırını şu an Ahmet Çakar'ın amcasının işlettiği rivayet olunur. Fırından girdiğinizde tam karşınıza çıkan sert bakışlı fotoğraf Hasan Paşa'ya aittir. Ayrıca Kanlıca'da Paşa olduktan sonra kendine bir de yalı yaptırmıştır. Kendisi 1905 de öldükten sonra karısı tarafından bir bakkala satıldı. Bir kaç kez al değiştirdikten sonra en son Abdi İbrahim İlaç Fabrikalarının sahibi Nezih Barut tarafından 20 Milyon liraya 2009 da satın alındı.


                                                (Kanlıca 7-8 Hasan Paşa Yalısı)



10 Şubat 2011 Perşembe

Hatice Sultan ile Ressam Melling'in Sıradışı İlişkisi

Antione İgnacio Melling 1784 yılında İstanbul'a ayak bastığında, 18 yıl boyunca kalacağı bu şehirde Sultan III. Selim'in başmimarı olacağını ve onun kız kardeşi Hatice Sultan ile fırtınalı bir aşk yaşayacağını kestirebiliyor muydu?

Mimar, Peyzaj Mimarı, ve ressam olan Antione İgnacio Melling tüm bu yeteneklerini,  kuşkusuz kendisi gibi sanatçı olan babası ve amcasından almıştır. 1763 doğumlu Melling henüz 21 yaşındayken Rus Büyükelçisi Bulgakov'un himayesinde İstanbul'a gelir. İstanbul'da Pera bölgesindeki Rus elçiliği kışlık sarayı ve Büyükdere'deki  yazlık sarayının bahçe ve iç dekorasyonlarını gerçekleştirdi. Çok kısa sürede Fransız ve İsveç delegasyonuyla da tanışarak Pera bölgesinin popüler simalarından biri haline geldi. Elçilerin çocuklarına ve yakınlarına resim dersleri verdi.

(Voyage Pittoresque de Constantinople et de Rives du Bosphore: Hatice Sultan Sahilsarayı- Kuruçeşme- Bebek arasındaki devasa yalı bugün yok olmuştur.)

Melling'in hayatının dönüm noktası kuşkusuz Sultan III. Selim'in kız kardeşi Hatice Sultan'la tanışmasıdır. Hatice Sultan Osmanlı geleneklerine uygun olarak genç yaşta Hotin muhafızı (komutanı) Nakıbzade Seyid Ahmet Paşa ile evlendirilir. Ancak geçmişteki pekçok örnekte olduğu gibi bu evlilik bir politik- formalite evliliğidir. Hatice Sultan kocasını çok az görmüştür. Çünkü kocası Hotin'den İstanbul'a geldiği çok kısa zaman dilimlerinde eşini görebiliyordu. Bu durum dönemin meşhur kadın seyyahlarından Julia Pardoe'nin de dikkatinden kaçmamış, yayınlanan mektuplarında hayretini gizlememiştir.

(Hatice Sultan Sarayının canlandırması)


Melling 1804 yılında Hatice Sultan'a ait Ortaköy-Kuruçeşme arasındaki Neşetâbâd Sarayı’nın kısmi onarım ve iç dekorasyonunu yaptı. Ayrıca Hatice Sultan için kostümler, şallar ve kemerler de tasarladı. Bu sarayın inşaatı sırasında Melling ile Hatice Sultan arasındaki ilişki o kadar yoğunlaştı ki Neşetabad Sarayı içinde Melling kalfa için bir daire yaptırılır ve Melling saraya yerleşir. Bu arada nikahlı kocasının son derece basit ve gösterişsiz dairesinin sarayın iç kısımlarında gözlerden ırak bir yerde olduğunu Julia Pardoe'nin mektuplarından öğreniyoruz. Melling'in dairesi daha göz kamaştırıcı imiş.


                               (Sultan III. Selim'in Portresi: Eser Konstantin Kapıdağlı)


Melling ile Hatice Sultan sık sık mektuplaşıyorlardı. Melling Türkçe öğrenmişti ama Osmanlıca alfabesinde zorluk çekiyordu. Hatice Sultan ise Latin alfabesini öğrenerek mektuplaşmayı kolaylaştırdı. Bu mektuplar Fransa'da özel bir koleksiyonda korunmaktadır, Jacques Perot ve Frédéric Hitzel tarafından toparlanarak yayınlanmışlardır. Türkiye'de ise Tarih Vakfı tarafından çevrildi ve yayınlandı. 


Hatice Sultan 1809 yılında Arnavutköy’de bir arazi satın alarak kızkardeşi Beyhan Sultan (1765-1824) ve amcasının kızı Esma Sultan (1778-1848) adını taşıyan sahil saraylarını Melling'e inşa ettirdi. Bu saray İstanbul halkı ve Avrupalılar arasında çok ün kazandı. Bir yandan da eleştirilere neden oldu. III. Selim sık sık kızkardeşinin sarayına uğramaktan büyük zevk alırdı. Hatice Sultan ev sahibesi olarak ağabeyini eğlendirmeyi çok önemsiyordu. Hatta bu nedenle Melling'e yalının bahçesine bir labirent parkı yaptırmıştır.


    (Beşiktaş Sahilsarayı. 3. Selim'in yazlık sarayı. Şu an yerinde Dolmabahçe Sarayı yer alıyor. Gravür: Melling)  


Melling'in çalışmalarından çok etkilenen Sultan III.Selim Melling'i saray mimarı yaparak Beşiktaş Sahilsarayının genişletilmesi ve yeniden düzenlenmesi işiyle görevlendirildi. Melling'in yaptığı bu sahilsarayları İstanbul'daki ilk neo-klasik üslupta yapılar olduğu tahmin ediliyor. 


Melling İstanbul'da bulunduğu süre içinde kentin yüzlerce suluboya ve guvaş resmini yapmıştır. Sağlam bir gözlemci olan Melling'in ayrıntıcı üslubu resimlerinin belgesel yönünü güçlendirmiştir. Kullandığı doğal renkler, yumuşak ışık içinde eriyen çevre çizgileri, kendisinin usta bir manzara ressamı olduğunu gösterir. Çizimlerinin  bir kısmı 1819'da Paris'te gravür olarak "Voyage Pittoresque de Constantinople et des Rives du Bosphore" adlı kitapta topladı. Bu kitap nadir kitap piyasasında bir efsanedir. 


Melling 1831 yılında Paris'te öldü. 


(Voyage Pittoresque de Constantinople et de Rives du Bosphore. Tarabya İpsilanti Yalısı Civarı. Gravür: Melling)


Konu ile ilgili okunabilecek kaynaklar: 
Hatice Sultan ve Ressam Melling - Reşat Ekrem Koçu- Doğan Yayınları
Hatice Sultan- Hıfzı Topuz- Remzi Yayınları
Voyage Pittoresque de Constantinople et de Rives du Bosphore- Yapı Kredi Yayınları 1969 
125 Yıl Önce İstanbul- Miss Julia Pardoe- İnkılap Aka Yayınevi- 1967 

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kanuni Döneminde Bir Seyyah-Ressam: Melchior Lorck

Kanuni döneminde Danimarka diplomatik heyetiyle birlikte İstanbul'a gelmiş ve Osmanlı topraklarında dört sene geçirmiş Melchior Lorck, hem ressam hem de seyyah kimliğiyle sıradışı eserler vermiştir. 16. yüzyıl İstanbul'unu 12 metrelik dev bir panoramik desenle belgelemiş olan bu ressam, bizlere paha biçilmez bir miras bırakmıştır. Sadece Fatih Camii'sinin 1776 depreminde yok olup giden orijinal halini göstermesi bakımından bile paha biçilemez belgelerdir.

(Melchior Lorck panoramasındaki Atik Sinan'ın eseri olan Fatih Camii)

Kimdir bu tuhaf isimli Danimarkalı? Kuşkusuz Shakespeare'in kafasında Hamlet senaryoları dolaşırken o daha hayattaydı. 1527 doğumlu Flensburg'lu soylu bir aileden geliyordu. Çocuk yaşlarda resim, gravür ve heykel çalışmış ve ailesi tarafından o dönemin modasına uyarak bu maharetli çocuk bir kuyumcunun yanına çırak verilmişti. Ancak ustasının teşvikiyle Hollanda, İtalya gibi ülkeleri gezerek çeşitli atölyelerde eğitim aldı. Danimarka'ya geri döndüğünde Kral tarafından Saray Ressamı ünvanını aldı.
1555 yılının ocak ayında Şarlken'in kardeşi Ferdinand'ın diplomatik delegasyonuyla İstanbul'a geldi. Görevi gördüğü herşeyin resmini yapmaktı. Buna benzer bir görevin dönemin padişahı Kanuni tarafından Matrakçı Nasuh'a verildiğini daha önceki yazımda belirtmiştim. Melchior Lorck ile Matrakçı Nasuh hiç karşılaştılar mı? Büyük olasılıkla evet. Çünkü her ikisi de hükümdarlarının emrinde gidip gördükleri yerleri belgelemekle görevliydiler ve birbirlerinden öğrenecekleri vardı.

(Melchior Lorck tarafından yapılan Kanuni Portresi. Geride Süleymaniye Camii)

Melchior Lorck İstanbul'da kaldığı süre içinde paftalar halinde 12 metre uzunluğunda efsanevi bir panorama çizmişti. Panorama alışılmışın dışında kentin kuzeyinden, Pera'daki bir elçilik binasının balkonundan çizilmiştir. (daha sonraki tüm İstanbul panoramaları aşağı yukarı bu bölgeden çizilecektir) Bu panoramada neler yoktur ki? Günümüzde tamamen yok olan Bizans ve Osmanlı eserleri büyük bir titizlikle kağıda aktarılmıştır. Örneğin yukarıda da değindiğim Atik Sinan'ın eseri olan Fatih Camii ya da bugün çatısı bulunmayan Ayvansaray'daki Tekfur sarayı ya da Topkapı sarayından Sarayburnu'na dek sıralanmış onlarca köşk ve saray. Bu köşklerin bir-iki tanesi dışında hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. En büyük yıkım bizzat sultan Abdülaziz'in emriyle sarayın ortasından geçirilen demiryolu inşaatı sırasında gerçekleştirilmiştir.

                  (Henüz birkaç yıl önce bitmiş olan Süleymaniye Külliyesinin tahta baskısı- Melchior Lorck)

Melchior Lorck aynı zamanda Türklerin gündelik hayatını da belgelemiş, Kanuni ve Hürrem Sultan'ın da portrelerini yapmıştır. Ayrıca delegasyonun başında yer alan elçi Ghiselin de Busbeq ile beraber, Ankara'da Hacı Bayram Camii'nin hemen yanındaki Augustus Tapınağını bulan ekipte yer almıştır. Bu ekip 250 civarında Yunan ve Bizans el yazması kitabı da toplayarak ülkelerine götürmüştür. Ghiselin de Busbeq "Türk Mektupları" isimli bir kitap yazarak Osmanlı kültürü üzerine öneli saptamalarda bulunmuş, aynı zamanda Avrupayı Lale ve Sümbül çiçekleriyle de tanıştırmıştır.

                    (Busbeq ve Melchior Lorck tarafından keşfedilen Ankara'daki Augustus Tapınağı)

Melchior Lorck 1559 yılında Türkiye'yi terketti. Dört yıl boyunca çizdiği yüzlerde desen ve gravürü bir an önce kitaplaştırmak istiyordu ama kraldan gerekli desteği göremedi. Bir süre sonra bu çizimler ona yük olamaya da başlamıştı. Bu çizimlerden sadece 127 tanesinin ahşap oymasını bastırabildi. Bunlar da ancak kendisi öldükten sonra 1588 de basılabildi. 12 metre uzunluğundaki soluk kesici İstanbul panoraması ise uzun yüzyıllar boyunca Leiden Üniversitesinin kitaplığında, paftalar halinde rulo yapılmış olarak bekledi. 21 paftadan oluşan bu panoramanın 11. paftasına Melchior Lorck kendi resmini de yerleştirmiştir. Burada Lorck "resim içinde resim" tekniği ile kendini panoramayı çizerken gösteriyor. Bu paftanın orijinalini geçtiğimiz sene Sabancı Müzesinde açılan "Bizantion'dan İstanbul'a: Bir Başkentin 8000 Yılı" sergisinde görme bahtiyarlığına eriştik.

                                        (Melchior Lorck'un 11. paftadaki otoportresi)

25 Ocak 2011 Salı

Fatih'in Gazabına Uğramış Bir Köle: Atik Sinan

Tarih boyunca merkezi iktidarla sanatçıların başı sık sık belaya girmiştir. En son Ucube tartişmasıyla gündeme gelen bu durumun tarihimizde birçok başka örneği mevcuttur. İşte bunlardan birisi de Fatih (2. Mehmet) ile Mimarbaşı Atik Sinan arasında yaşananlar olmuştur.

Geçtiğimiz pazar günü Akşam Gazetesinde Amerikalı Fizik Profesörü John Freely ile yapılan bir röportaj yayınlandı. Röportaj Freely'nin son kitabı "Büyük Türk" etrafında dönüyordu. Freely röportajın bir yerinde "Kanuni dönemini çekmek kolay, asıl zor olan Fatih dönemini çekmektir" diye buyurmuş. Doğrudur. Freely yaklaşık 50 yıldır Türkiye'de yaşar ve Türklerin kültürünü ve tarihini çok iyi bilir.  Bu yazının konusu Fatih ile başmimarı Atik Sinan arasındaki olağandışı ilişki ve sonrasında yaşanan dramatik olaylardır.

 Fatih camii külliyesi'nin güney duvarını geçtikten sonra sağa, Yavuzsultan caddesi'ne döndüğünüzde yaklaşık 150 metre daha gidip sola sapınca, yolun hemen yanında uzanan mescidin demir kafesli duvarına yaklaşırsanız Mimar Atik Sinan'ın kabri ile karşılaşırsınız. Mescidin adı Kumrulu Mescit'tir. Yüz yüze birbirine bakan kitabeli taşların altında yatar. Kitabedeki eski türkçe yazı çok güzel bir kaligrafiyle şunlar yazılmıştır (günümüz türkçesiyle)

"Tanrı'nın affına ve inayetine mazhar olan Mimar Sinan, ölümlü dünyadan 876 yılının birinci rabi ayının yirmi yedinci günü (13 eylül 1471) perşembeyi cumaya bağlayan gece akşam namazından sonra, deniz kıyısındaki karanlık hapishanede şehit edilerek, ölümsüz dünyaya göçtü. Tanrı onu mezarın ve cehennemin acılarından korusun..."

                                            (Atik Sinan'ın Mezar Taşı)
 
Buradaki şehit edilmeden kasıt idamdır. Ancak Mimar Atik Sinan boynu vurularak ya da boğdurularak değil döve döve "idam" edilmiştir. Üstelik elleri de kesiktir! Ellerini kestiren de, devamında dövülerek idamına ferman buyuran da Fatih'tir.

Tarihin karanlıklarında kaybolan ve hakkında çok az şey bildiğimiz Atik Sinan idam edildikten bir süre sonra, başka bir Sinan; Ağırnaslı Koca Sinan doğacak ve Mimarlık tarihini kökten değiştirecek eserler verecekti.


Atik, azad edilmiş kölelere verilen bir sıfattır. Atik Sinan hakkında çok az şey günümüze ulaşmıştır. Ancak isminin önündeki Atik sıfatından anlıyoruz ki aslen köleleştirilmiş bir hristiyandır. 18. Yüzyılın başında "Osmanlı Devletinin Yükselişi ve Çöküşü" kitabını kaleme alan büyük "müneccim" ve bestekar Dimitri Kantemir'e göre gerçek adı Hristodulos'dur. Osmanlı kaynakları da Abdullah ismini yakıştırıyor. Her ikisi de Allahın Kulu anlamına gelir.

Eğer Kantemir'in verdiği bilgi doğruysa, Fatih Hristodulos'u çok seviyordu. O kadar ki, bugün Fener semtinde bulunan Moğolların Meryemi ya da Kanlı Kilise olarak bilinen Panaia Muchlotissa kilisesini Hristodulos'un özel ricası üzerine ferman yayınlayarak asla camiiye çevrilemeyeceğini emretmiştir. Bu ferman sayesinde İstanbul'da Bizans döneminden ayakta kalan ve camii'ye çevrilmeyen tek kilise bu kilisedir. Merak edenler hem bu kilisenin içinde hem de Ayakapı'daki Aya Nikola Kilisesinde bu fermanın birer kopyasını görebilirler.

                            (Hristodulos'a bağışlanan Fener'deki Kanlı Kilise)

                 (Kilisenin Camii'ye çevrilemeyeceğini buyuran Fatih Fermanı)


Fatih'in en büyük hayali İslamın yeni capitolunde adına yaraşır, Ayasofya'dan daha heybetli bir camii yaptırarak şehre damgasını vurmaktı. Bu amaçla Atik Sinan'a bu zor görevi verdi. Atik Sinan elinden geleni yaptı. Ancak sonuç Fatih'i memnun etmedi. Fatih bu camii için özel olarak uzun direkler getirtiği ve Atik Sinan'ın bu direkleri kestiğini duyunca gazaba gelerek "benim camimi Ayasofya kadar âli etmeyip, benim birer rum haracı sütunlarımı kesip camimi kasten alçak ettin!"dediği söylenir. Bunun üzerine Atik Sinan "padişahım, Konstantiniyye'de zelzele çok olub metanet üzere ila inkırazud deveran müebbet ola deyu iki amudu üç zira kesüb Ayasofya'dan selh alçak ettim," der. Sultan daha da öfkelip "özrü kabahatinden büyüktür" diyerek Atik Sinan'ın ellerini kestirir.

Evliya Çelebi'ye göre bu olaydan sonra Atik Sinan, İstanbul Kadısı Hızır Bey'e  gider ve sultandan şikayetçi olur. Kadı Atik Sinan'ı haklı bulur ve "kısas hakkın vardır" der. Yani şer'en Fatih'in de elleri kesilecektir. Ancak Atik günde 20 akçe karşılığı bu haktan vazgeçer. Tabii Evliya'nın oldukça geniş hayal gücüne inanırsak bu mahkemede Kadı Fatihin oturmasına izin vermediğine, Fatih'in de kadı eğer sultan olduğu için kendini kolayacak bir karar verirse oracıkta canını almak için kaftanının altına topuz gizlediğine inanmamız gerekir. Bu "adil" mahkemeden sonra Fatih'in öfkesi dinmemiş olacak ki,  Atik Sinan tekrar zindana atılır ve idam edilir. Ekrem Hakkı Ayverdi'ye göre ise idam edilmemiş kendisi intihar etmiştir.

Bazı kaynaklara göre ise olayın asıl nedeni Atik Sinan'ın zimmetine para geçirerek yolsuzluk yaptığıdır. Ancak yolsuzluk yaptığı için Fatih'in çok sevdiği Mimarbaşına bu zulmü reva görmesine inanmak zor. Esas neden Fatihin 8 yıl süren inşaat sonucunda ortaya çıkan eseri beğenmemesidir.

Ancak 1766 depreminde Atik Sinan'ın haklılığı ortaya çıkar ve Fatih Camii yerle bir olur. Bugün Fatih'te gördüğümüz camii Fatih'in (ve dolayısıyla Atik Sinan'ın) değil, 3. Mustafa döneminde ve Mimar Mehmet Tahir Ağa'nın elinden çıkmadır. Orijinal camii yaratıcısını haklı çıkararak yok olup gitmiştir.

Bu olaydan 70 yıl sonra Kanuni Sultan Süleyman Mimar Koca Sinan'a sık sık camiinin neden geciktiğini, ihmal sözkonusu olursa adaşının başına gelenleri hatırlattığı söylenir.

                  (Mehmet Tahir Ağanın İnşa Ettiği Günümüzdeki Fatih Camii)

20 Ocak 2011 Perşembe

Kanuni Döneminde Bir Rönesans İnsanı: Matrakçı Nasûh

Muhteşem Yüzyıl dizisinde sık sık karşımıza çıkan yarı meczup, biraz çatlak bir karakter var: Matrakçı Nasûh. Damdan dama gezen, habire bişeyler karalayan bir derviş! Bu yazı tarihin karanlıklarına gömülmüş, hakettiği ilgiye çok da mazhar olamamış bu Rönesans insanına ayrıldı. Resmi ideoloji genel olarak bize Osmanlı'da Rönesansın yaşanmadığını, ilerlemenin karşısında daima "gerici" güçler bulunduğu için Osmanlı'nın geri kaldığı ve kaçınılmaz olarak çöktüğünü vaazeder. Oysa bu yazıda da örneğini göreceğimiz gibi Osmanlı tarihinde bu ezberi bozmuş sultanlar, sanatçılar ve bilim adamları olagelmiştir. Matrakçı sporcu ve tarihçi; silahşor, hattat ve ressamdı. Osmanlıda bu türden aydınlara verilen genel bir lakap bile vardır: Hezâr-fenn.

Matrakçı Nasûh'un tam olarak doğum tarihi bilinmez. Bosnalı olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilmiştir. Büyük olasılıkla devşirmedir. Aşık Çelebi'nin verdiği bilgilere göre Enderun'da eğitim almış, S'ai'nin öğrencisi olmuş, "mana ve marifet" ehliyeti almıştır. Bir Rönesans insanında olması gereken çok yönlü ilgi alanlarına sahip olmuş, spordan resme, matematikten tarihe pekçok alanda eserler vermiştir. Hatta Japonların Kendo sporunu andıran Matrak oyununu da o icat etmiştir. Lakabı oradan gelir. Bu oyunda aslolan rakibini devirmek değil koreografidir. 

Matematik üzerine yazdığı iki kitabı vardır: Umdet el-Hisâb (1533) ve Cemal el-Hüttab

Tarih üzerine İranlı tarihçi Taberi'nin Mecma'el Tevarih adlı eserini çevirmiş, ancak çevirinin belli bir yerinden sonra (504. sayfa) Türklerin kökenleri, Gazneliler, Selçuklular ve Osman Gazinin babası Ertuğrul Gazi dönemini kendisi ek (zeyl) olarak tamamlamıştır. 

                                    (İstanbul: Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn)

Silahşorluk üzerine 1529 yılında yazdığı Tuhfet el-Guzat adlı eserinde kalkan, ok, topuz ve süvari talimlerini ayrıntılı olarak ele almış ve bunları krokilerle zenginleştirmiştir. 

Fakat Matrakçı Nasûh'un esas ustalık alanı elbette ressamlığı idi. Osmanlı minyatür sanatında kendine özgü bir stil geliştirmiş, özellikle seferler sırasında çizdiği şehir peyzajlarıyla günümüze çok değerli belgeler bırakmıştır. Eserlerinin tamamı üç kitapta toplanmıştır. İlk kitap Kanuni ile birlikte çıktığı İran-Irak seferinde yaptığı gözlemleri içerir. Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn adlı bu kitapta 107 minyatür bulunur. Bu eserin tek nüshası    İstanbul Üniversitesi kütüphanesindedir. Sefer sırasında ordunun konakladığı tüm şehirlerin minyatürlerini yapmıştır. 1550'lerin İstanbul, Eskişehir, Diyarbakır, Halep, Tebriz, Bağdat gibi kentlerini merak edenlere tavsiye ederim.

                                    (Bağdat: Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn) 

İkinci Minyatür kitabı Süleymanname adını taşır. Bu kitap iki bölümden oluşur. Birinci bölüm çok enteresandır. Matrakçı Nasûh Barbaros Hayrettin Paşa ile çıktığı Fransa seyahati sırasında uğradıkları Akdeniz limanlarını resmetmiştir. Bunlardan bazıları: Nice, Marsilya, Antibes, Toulon ve Cenova'dır. Kitabın ikinci bölümünde ise Kanuni'nin Macaristan seferi sırasında gördüğü şehirleri resmeder. Bu eserler halen Topkapı Sarayı Kütüphanesindedir. 

                                           (Toulon Limanı: Süleymanname)

Üçüncü minyatür kitabı ise Tarih-i Sultan Bayezit'tir. 10 minyatürden oluşur ve o da Topkapı Sarayı kütüphanesindedir. 

                              (Eskişehir: Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn)

Bütün bunlardan anlıyoruz ki Osmanlı Tarihi sadece resmi tarihle algınamayacak kadar zengin, çeşitli, çok yönlü, çok katmanlıdır. Ezberlerden uzak bir bakış açısıyla ve biraz da merakla çok şeylerin farkına varabiliriz. 

                                     (Tebriz: Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn)

19 Ocak 2011 Çarşamba

Tevfik Fikret, Hrant Dink ve Sis Şiiri

Sis
 
Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
ağırlığının altında herşey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!
Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan,
ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha!
Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan,
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi!
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
sefahate susamış bağrında yaşatan.
Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde
sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.
Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,
ey bin kocadan artakalan dul kız;
güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli,
sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.
Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün
iki lâcivert gözünle nekadar canayakın görünüyorsun!
Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi;
içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden.
Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken,
lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi!
Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır,
İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın.
Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri;
Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek.
Milyonla barındırdığın insan kılıklarından
Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?

Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar.
Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler;
ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki,
geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur;
ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi.
Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri;
ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler.
Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler;
ey servilerin kara gölgelerinde birer yer
edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu;
“Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları.
Ey türbeler, ey herbiri velvele koparan bir hâtıra
canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler!
Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar;
ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan
vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer.
Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi
sembole eden harap ve sessiz evler;
ey herbiri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan
kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş,
ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş!
Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü
her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar!
Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu
bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp
her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini
gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir!
Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş
olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât!
Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler;
ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar!
Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus;
ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu.
Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür!
Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için
yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan,
ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”!
Ey en şiddetlikuşkularla duygusu kö¨rleşerek
vicdanlara uzatılan gizli kulaklar;
ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar.
Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret!
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;
ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre!
Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış
zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet!
Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç;
ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç!
Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca;
ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler,
hele sizler...

Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!



Tevfiz Fikret
18 Şubat 1317
.

Tevfik Fikret

18 Ocak 2011 Salı

Tenten İstanbul'da: Sene 1961

Tenten İstanbul'da-Film / 1961
23 dakikalık muhteşem İstanbul görüntüleri ve tüm film için;
http://www.filmdizizle.com/?p=2586#
"Reklamı geç"i tıklatıp izlemeye başlayabilirsiniz.