Ara Güler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ara Güler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2016 Salı

Biz Hacopulo Sakinleri

( Bu Hikaye Bavul Dergisi Ağustos-2016 sayısında yayınlanmıştır)

O sabah Hacopulo pasajında her zamanki yeknesak sabahlardan biriydi. Dışarısı sonbahar olmasına rağmen çok sıcak, lakin avlunun içi her zamanki gibi serindi. Sessizliği Sen Antuan’ın avlusundan buraya hicret eden güvercinlerin kanat sesleri, bir de açılan kepenklerin mekanik gürültüsü bozuyordu. Çaycı Hasan ocağı yakmış, çırağı kaşıkları parlatmakla uğraşıyordu. Hanın erkencileri hamallardı. Onlardan sonra düğmeci Nikol Usta, sonra Marko, sonra kurdeleci Ayten, sonra şapkacı Katya gelirdi. Nikol usta podima çakıllarla döşenmiş pasaj zeminini dükkâna bağladığı hortumuyla güzelce sular, sabah serinliğine bir de toprak kokusu eklenirdi. Sen Antuan’ın güvercinleri susuzluklarını Nikol ustanın suyuyla giderirdi. En son Güler Eczanesi açardı. Dacat Bey kısa ancak sağlam yapısıyla kepengi tek seferde kaldırır, dükkânı açınca radyodan yurttan sesler dinlerdi. En çok Şebinkarahisar türküleri çalınınca mutlu olur, hemen çaycı Hasan’dan bir çay söyler, derin derin iç çekip sigara içerdi. Dacat Bey bu aralar hepimiz gibi dertliydi. Pasajdaki dükkânların yarısı korkudan 1 aydır kapalıydı. Pasaj büyük badire atlatmıştı. Dacat Bey’i de soyadının Güler olması ve eczanenin adının soyadı ile aynı olması kurtarmıştı. 6-7 Eylül karmaşasında cam çerçeve indirip elini kolunun kesen Güler eczanesine koşmuş, Dacat bey de çaresiz pansuman yapmış, dikiş atmış, yarası derin olanları da hastaneye yollamıştı. Bu gözü dönmüşler pasajın içine bakıp “burada Rum-Ermeni var mıdır?” diye sorduğunda Dacat Usta “yoktur evlat, hepsi öz be öz Türk’tür” diyerek kalabalığı engellemişti. Pasaj esnafına önceden haber verip Türk bayrağı,  Atatürk, Fatih resmi astırtan da odur. Esnaf bazı tabelaları da sökmüştü. Ancak yine de birkaç dükkân yağmadan kurtulamadı. İplikçi Loretta onlardan biriydi. Bu zavallı kızcağızın ipliklerini, kurdelelerini yerlere saçıp bütün pasaj boyunca zemini gökkuşağı rengine boyadılar. Zavallı Loretta’cık bu manzara karşısında düşüp bayıldı. Dacat Usta’nın eczanesine, oradan da eve yolladık. Bir aydır yok ortada. Dükkânı o uğursuz günün yükünü hala sırtında taşıyor.
Hamallar her zaman çaycı Ahmet’in çay ocağında oturup iş beklerlerdi. Bir çağıran oldu mu sedyeyi sırtladıkları gibi koşar adım yola revan olurlardı. Tıknaz ama güçlü kuvvetli adamlardı. O sabah yine çaylarını yudumlayıp iş bekliyorlardı. Ancak iş yoktu. Kolay değil, Beyoğlu’nun yarısı yakılıp yıkılmıştı. Dükkânlar talan edilmiş, işler azalmıştı. 

Pasajın kapısından Dacat Bey’in havaî oğlu Ara yine elinde fotoğraf makinesiyle belirdi. Hamallar Ara’yı tanıdıklarından hiç istiflerini bozmadılar. Ara, Çaycı Hasan’ın halini hatırını sordu, “keyfi yok, çaylar bile bozuldu” cevabını aldı. Çaycının önünde üç hamal oturup bir şeyler tartışıyordu sessiz sessiz. Ortadaki diğerlerine akıl veriyordu, ama ne tartışıyorlardı bilmek kabil değil. Ara, biraz geriye çekilip bunlara hissettirmeden ardı ardına deklanşöre bastı. Hamallar bir ara Ara’ya dönüp baktılar “her zaman ki Ara işte” edasıyla yine dönüp kendi dünyalarına daldılar. Ne de olsa babasının çok ekmeğini yemişlerdi. Ara, hamallara ve kendine çay söyleyip yanlarına oturdu. Başladılar sohbete.
Onlar böyle sohbet ederken pasajın kapısından ince, uzun boylu zayıf bir genç girdi. Birkaç saniye pasajın içine dikkatlice baktı. Son birkaç gündür önce Sen Antuan’ın avlusuna sonra buraya geliyor, sabah çayını burada içiyordu. Elinde bir defter sürekli bir şeyler karalıyordu. Üstü başı bakımsızdı. Çay ocağının taburelerinden birine çöktü. Ara onu görünce selamlaştılar, çırak pırıl pırıl askısından tavşankanı çayı eline tutuşturdu. Ara çayını bitirdi, ayaklandı. Babasının eczanesine doğru yönelince önünü kestim. “Yahu Ara” dedim “kimdir bu, devamlı buraya geliyor, elinde defter bir şeyler yazıp duruyor”.  Ara, dönüp geriye baktı. Bizim hayalet müsveddesi başını kaldırmış uçuşan güvercinleri izliyordu. Ara Güler’ek “ha o mu, o şairdir, İlhan’dır adı, iyi şairdir ha, arkadaşımdır” dedi.

İlhan hala yukarıda uçuşan güvercilere bakıyor bir yandan da defterine bir şeyler karalıyordu. Çayı çoktan yarılamıştı…
Şiir
Hacopulo Pasajı Sakinleri
(Bir Ağızdan)
Biz Hacopulo sakinleri,şapkacı terzi düğmeci kuaför kurdeleci biz
Biz Nikol, Yurda, Marko, Ayten, Mıgirdıç, Katia, Küçük İplikçi Kız Loretta biz
Her gün uyanır bakarız sabah makasımız iğnemiz ipliğimiz
Hergün bakarız akşam üstümüz başımız-nasıl da sürer yaşam
Biz Hacopulo sakinleri,şapkacıterzi düğmeci kuaför kurdeleci biz

(İLHAN BERK-PERA)

3 Aralık 2014 Çarşamba

Ara Güler, Hilmi Yavuz ve Fellini'ye İlham Veren Bir Ermeni Bir Dansöz

Geçtiğimiz günlerde evde uzun süredir bir kenarda bekleyen Tarih Vakfı'nın çıkardığı İstanbul Dergisinin 1994 tarihli 8. sayısını karıştırırken çok güzel bir metinle karşılaştım. Pera'da bir gece başlığıyla yayınlanan metnin yazarı Hilmi Yavuz, görselleştiren ise Ara Güler'di. Hilmi Yavuz, Demir Özlü ve Ünal Tayfun'dan mürekkep üçlü bir ekibin 1955 yılı Şubat ayında Pera'da sabaha kadar gezdikleri mekanları Ara Güler'in fotoğraflarına resim altı yazıları olarak aktarmış Hilmi Yavuz. Henüz 6-7 Eylül Vandalizmine 6 ay var...
Ara Güler'in fotoğraflarına baktığımızda Abanoz sokakta, Londra Barda çırılçıplak dans eden kadınlar görüyoruz. Bugün hayal bile edemeyeceğimiz bir rahatlık! Hele ki geçtiğimiz günlerde bir oryantal kızımızın ekranlarda kendilerine yönelik uygulanan filli ambargodan bunalıp Türkiyeyi terketmeyi beyan ettiği şu günlerde 50 yıl öncenin Beyoğlu eğlence hayatına imrenmemek elde değil.
Ancak benim esas ilgimi çeken fotoğraf dönemin ünlü oryantali Ayşe Nana'nın fotoğrafı. Hilmi Yavuz gecenin üçüncü durağında karşılaştıkları Nana için şöyle bir fotoğraf altı yazısı yazmış "Nermin'den sonra Ayşe Nana. İmgeleme bakıyorum ve anımsıyorum. Darbukacının elleri. Bir nota defterinin portre çizgileri gibi duruyor. Ünal'a 'darbukacının elleri ne kadar müzikal' diyorum. O, Nana'nın bacakları arasındaki, koca bir bekaret kemeri gibi duran acayip nesneye bakıyor." 

Ünal Tayfun'un bu dansözün bekaret kemerine takılıp kalması çok normaldi. Çünkü Ermeni asıllı Ayşe Nana turneye gittiği Çorum'da yatak çarşafları kaybolmuş ve karaborsada satılığa çıkmıştı. Kurtuluşta doğan, Asmalı mescit'te büyüyen Ayşe Nana 18 yaşına bastığı gün Kervansaray'da sahneye çıkıyor. 1953 yılında Mısır Kralı Faruk'un özel davetiyle gittiği Kahire'de Sarayda dansettikten sonra, bir anda tüm jet sosyetenin gözbebeği olur. Ayşe Nana Türkiye'yi terkedip temelli İtalya'ya yerleşir. Gece klüplerinde mesleğini icra ederken bir yandan da özel partilere davet edilir. 5 Kasım 1958'de Rugantino gece klübündeki davete jet sosyete ile birlikte yönetmen Federico Fellini de katılmıştı. Ayşe Nana üstsüz olarak dans ederken salonda bulunan gazeteci Tazzio Secchiaroli ardarda fotoğraflar çekerek hızla mekanı terketmiş ve ertesi gün fotoğraflar L'esspresso dergisinde yayınlanmıştı. O sırada mekanda bulunan Fellini,  Tazzio'nun tazı gibi koşmasından Papparazzo (füze baba) lafını uydurmuş, papparazzi kavramı da bu olaydan sonra dillere pelesenk olmuştur. Ancak sadece bu da değil. Fellini kısa bir süre sonra çekeceği "La Dolce Vita" (Tatlı Hayat) filminin ana karakteri için de bu olaydan ilham almıştı. Hatta bu dans sahnesini bire bir filmine taşımış, filmde Ayşe Nana yerine Nadia Grey dansetmiştir.
Bu olaydan sonra mekan polis tarafından kapatılmış ve Nana tutuklanmıştı. Onun çıplak bedeniyle şenlenen katolikler ruhların arındırmak kiliselere hücum etmişlerdi. Ancak tutukluluğu uzun sürmedi. Araya giren hatırlı kişiler sayesinde kısa sürede serbest kaldı.

(L'espresso'da çıkan Nana) 
(La Dolce Vita'daki Nadya) 

Bu olaydan sonra eğlence dünyasından aforoz edilen ve hiçbir yerde sahneye çıkamayan Nana giderek içine kapandı. İtalya'da gazeteci Saro Balsamo ile evlendi. Trastevere semtinde erotik gösteriler yapan 38 koltuklu bir tiyatro kurdu. Birçok filmde oynadı. Yaş haddinden 80'lerin başında dansı bırakınca oryantal dans kursları açtı. Kendine takılan "La Turca" lakabını reddeden ve herkese "ben bir Ermeniyim" diyen Nana, 1984 yılında Vatansızlar adında bir kitap yazmaya girişti ancak bunu başaramadı. 2014 yılının başında Roma'da bir klinikte sessiz sedasız göçüp gitti.
(Dolce Vita'da Papparazziler)

Onun Avrupa'ya toptan göç etmesinden sonra boynu bükük kalan Türkler şöyle bir mani yazdılar

"Nana gitti Paris' e
Kaldık Semiramis' e
Semiramis yine hamile
Düştük Türkan Şamil'e"

Ya da
"nana balkonda yatar
altına minder atar
beyaz donu içinde
kara kedi saklar"

1960'lı yıllar Türkiye'de eğlence sektörünün altın yıllarıydı. Anadolu dahil ülkenin her yerinde müzikholler açılıyor, insanlar eğleniyordu. Devrin eğlence sektörü o derece güçlüydü ki trajı 300 binlere varan magazin dergileri basılıyordu. Bu toplumsal iklim içinde yetişen gençler 68 öğrenci hareketlerinin temelini attılar. 1965 seçimlerinde TİP 15 milletvekili ile meclise girdi. Son 15 yıldır fiilen insanların evlerine hapsedildiği, eğlenmenin günah ve ayıp'la özdeşleştiği; içki, sigara, masa sandalye yasaklarıyla insanların bezdirildiği ortama bakarsak eğlencenin ne derece önemli bir sosyolojik olgu olduğunu daha iyi anlarız.