22 Nisan 2011 Cuma

Aya Yorgi'den Hıdrelleze Ortak Kültür Mirasımızın Kısa Bir Özeti


Yine bir 23 nisan geldi. 23 nisan deyince Türkiye'de yaşayan çoğunluğun aklına ilk gelen tabii ki Çocuk Bayramı oluyor. Ancak bu topraklarda yaşayan ortodoks hristiyanlar için daha başka bir anlamı vardır. 23 Nisan en büyük azizlerden Hagios Yeoryios (Aya Yorgi)nin yortu günüdür. İstanbul ve Anadolu'daki yüzlerce Aya Yorgi kilisesinde ayinler yapılır. Bu ayinlerin en bilinenlerinden birisi İstanbul Büyükada'daki Aya Yorgi kilisesinde yapılanıdır. 


(Aya Yorgi Yortusunda binlerce insan manastıra tırmanırken)
Sadece Ortodoks hristiyanlar değil, Müslümanlar da bu özel günde adaya doluşur. Yalın ayaklarla oldukça uzun sayılabilecek dik bir yokuşu tırmanırken sağa sola çaputlar bağlanır, renkli makaralarda ipler yol boyunca açılarak dualar edilir. Yukarıda eğer kalmışsa rahiplerin el yapımı şaraplarından içmek belki de işin en eğlenceli yanıdır. Bir bakıma hristiyan dünyasının Hızır peygamberi sayılan Aya Yorgi, sadece Bizansın değil, İspanya'da İngiltere'ye kadar tüm Avrupa coğrafyasının en önde gelen azizidir. İngiltere'de Saint George, İspanya'da Sankt Jordi, Ermenistan'da Surp Kevork, Bizans'ta Aya Yorgi... İngiltere'nin koruyucu azizi sayılan Saint George'nin haçı, İngiliz bayrağında bile yerini almıştır. Hz. İsa'nın 14 kutsal azizi listesinde en üst sıralarda yer alır. 


Kimdir peki bu Aya Yorgi?   Her şeyden önce diğer tüm büyük hristiyan azizleri gibi Anadolu'da yaşamış ve Anadolu'da ölmüştür. Aya Yorgi, Roma İmparatoru Diocletanius zamanında yaşamış bir askerdi. Korkusuzluğu ile ün yapmıştı. Gizlice hristiyan olan Aya Yorgi, pagan törenlerine katılmayı reddetmekteydi. Yaşadığı dönemde Hristiyanlık yasaktı ve pagan törenlerine katılmayı reddetmek affedilmez bir suçtu. Bir çok işkenceden sonra İzmit civarında idam edildiği düşünülmektedir.
Aya Yorgi'nin Ejderha ile Mücadelesi
Ancak Aya Yorgi’yi Hristiyan alemide meşhur eden bir ejderhayı öldürmesidir. İngiltere'den, İspanya'ya, oradan Anadolu'daki tüm ortodoks kiliselerindeki tasvirleri at üzerinde mızrakla bir ejderhaya saldırırken görürüz. Doğal olarak burada ki ejderha bir semboldür. Ejderhayı öldürmek aynı zamanda içindeki korkuyu öldürmek, dünyevi zevkleri reddetmek anlamına geliyor. Bu kült Mısır uygarlığında Osiris'e, Hitit uygarlığında İlluyanka efsanesine ve şahmeran'a Grek mitolojisinde Apollon kültüne dek geniş bir coğrafyada görülür. 


İlluyanka'nın Ejderha (Şahmeran) ile Mücadelesi
Ejderhayı öldürmenin bahar kültleri ile olan ilgisini düşünürsek, Aya Yorgi’nin Bahar kültleri ile de birleştiğini düşünebiliriz. Bu nedenle 23 Nisan’da kutlanan Aya Yorgi günü aynı zamanda bir Bahar kutlamasıdır ve bu şekli ile Anadolu’da da varolmuştur. Miladi 6 Mayıs'ta kutlanan Hıdrellez (Hızır-İlyas) Rumi takvimde 23 Nisan'a denk gelir. Yani Hıdrellez ile Aya Yorgi yortusu bir ve aynı şeydir. Burada bir not düşmek gerekiyor: İspanya'da sevgililer günü de 23 Nisan'dır ve Sankt Jordi yortusu ile birlikte kutlanır. Hz. Hızır'ın Ayios Yeorgios'un İslamileştirilmiş formu olduğu bir çok tarihçi tarafından dillendirilmektedir. 


Bu topraklarda yüzlerce yıl biradada yaşadığımız Rum kardeşlerimizin Aya Yorgi yortusunu kutluyorum. Eğer denk gelirse Yarın Büyükada'daki Aya Yorgi yortusuna katılmanızı tavsiye ederim. 



12 Nisan 2011 Salı

Erguvan mevsiminde Nazım Hikmet


Nazım Hikmet'in yeri ve tarihi belirsiz bir fotoğrafı geçti elime. Tarih konusunda değil ama yer konusunda bir tahmin yapabiliriz. Büyük olasılıkla Boğaziçi. Mevsim bahar olabilir. Yan taraftaki ağaç yeni çiçeklenmiş. Büyük olasılıkla da erguvan. Bu güzel mevsimde İstanbul'da, boğaziçinde, bir erguvan ağacının altında hülyalara dalmış Nazım Hikmet'e selam olsun...

6 Nisan 2011 Çarşamba

Bronzdan Heykel Gibi Bir Aydın: Orhan Kemal

Benim gibi çocukluğu 70'li yıllarda geçenler, popüler kültürün henüz dimağları zehirlemeyi beceremediği çağlarda kendimizce kahramanlar yaratırdık. Yılmaz Güney en büyük idolümüzdü. Münir Özkul yarattığı Yaşar Usta karakteri, Selvi Boylum Al Yazmalım filminde Ahmet Mekin'in Cemşit karakteri hepimizin zihnine kazınmıştır. Babalarımız rakılarını alıp, İnönü Stadında Beşiktaş maçlarını, rakip takımın taraftarlarıyla çilingir sofrası kurarak, küfürleşmeden efendi gibi seyrederken, biz de henüz mahalle aralarında yok olmamış çayırlıklarda top koştururduk. Belediyeler çöpleri toplamazdı ve mahallelerin arsaları aynı zamanda çöplük işlevi görürdü. Ama bu çöpler şimdiki gibi plastik, naylon, silikon gibi kimyasal atıklar değildi. Çoğu besin atıklarıydı ve mahallenin "geri dönüşüm" görevlileri olan köpeklerimiz tarafından itinayla "ayrıştırılır"dı. Bu köpekler nereye giderseniz gidin mahalle sınırlarına gelene kadar size eşlik eder, diğer mahallenin sınırını geçince görev devir teslim töreni yapar gibi geri döner, "öteki" mahallenin köpekleri nöbeti devralırdı. Hatta tüm mahalle toplanıp Beşiktaş'taki Kamburun Bahçesi yazlık sinemasına yürüyerek gittiğimiz ılık yaz akşamlarında köpeklerimiz de bizimle gelir, sinemanın girişinde film bitene kadar bizi bekler, sonra da hep beraber geri dönerdik.
Kahramanlarımızdan biri de kuşkusuz Orhan Kemal'di. Bereketli Topraklar Üzerinde, Avare Yıllar, Vukuat Var, Hanımın Çiftliği gibi hayatımızda derin izler bırakan birçok eser vermiş bu gösterişsiz adamı nedense her zaman babamla özdeşleştirmişimdir. Geçtiğimiz günlerde gösterime giren 72. Koğuş filmiyle yeniden gündeme gelen Orhan Kemal'in ömrü mücadele, geçim sıkıntısı, çalışıp didinme ile geçmiştir. O dönemin aydınları entelektüelleri bronz döküm heykeller gibiydi. Bir kalıba bir kez sokulduktan sonra bir daha asla eğilip bükülmez, esnemez yamulmaz adamlardı. Şimdiki gibi üç kuruş çıkar için her kalıba girebilen plastik, naylon aydınları gördükçe o kuşağın kıymetini daha iyi anlıyoruz. Sıradan, halkın içinde bir halk adamı olan Orhan Kemal'in  tesadüfen elime geçen birkaç fotoğrafını yayınlıyorum. Bu fotoğraflar ne demek istediğimi çok daha iyi anlatacaktır.

Baba maça başlamak üzere. Makosen ayakkabı ve rakı göbeği baki. Mahallenin çayırları henüz boş. Yanında Haldun Taner ve Halit Kıvanç var. Ümit Kıvanç'a da selam olsun.

Takımda kimler yok ki. Aydemir Akbaş'tan Erol Günaydın'a, Engin Cezzar'a  kadar herkes var. Takımın adı: Keşanlı Ali...

Gülriz Hanım her zamanki zefaretiyle başlama vuruşunu yapıyor.

Ataklar

Baba yapacağını yapmış, golünü atmış, omuzlar üzerinde.
Eh maç bitmiş, dostluk kazanmış, artık vakti kerahettir. 

3 Nisan 2011 Pazar

Bir Ermeni Hattat: Krikor Köçeoğlu

Her yıl nisan ayı geldiğinde bir telaş bir huzursuzluk başlar. Huzursuzluğun nedeni Ermeni meselesidir. Haftalar öncesinden bu yıl kaç ülke soykırımı tanıdı, kaçı tanıyacak bunun tartışması yapılır. En önemlisi de Amerikan Meclisinde soykırımın tanınıp tanınmaması sorunudur. Kamuoyu bu yönde güzelce ajite edilip aba altından sopalar hissettirilir. Tehdit, şantaj, taviz üçgeninde 25 nisan sabahı konu rafa kaldırılır, sanki böyle bir olay hiç yaşanmamış gibi unutturulur.

Unutturulan sadece bu meselenin kendisi değil bizatihi aktörleri olan Ermenilerin bu topraklarda bıraktıkları izlerdir. İşte o izlerden biri de Ressam Hattat Krikor Köçeoğlu ve onun eserleridir.


Krikor Köçeoğlu

Bir gayrımüslimden, bir Ermeniden hat sanatçısı olur mu? Evet olmuş. Hatta bu hattatın yazdığı ayetlerin altında namaz kılanlar var!

Kimdir Krikor Köçeoğlu? 1845 yılında doğan Köçeoğlu Kadıköy’ün varlıklı ailelerinden Hovşep Köçeyan’ın ikinci oğludur. Kardeşi Hovhannes Köçeyan ile beraber Pangaltı Mikhıtaristler Okulunun ilk mezunlarındandır. 1865 de gittiği Paris' te Murat Rafeeliyan okulunda eğitim gördü. 1875 de Darülfunun binasında, 1880 de  Tarabya Rum Kız Mektebi'nde 1881'de Tepebaşı Elifba Kulübünde sergiler açtı. Henüz 38 yaşındayken Paris'te hayatını kaybetti. Ancak onu diğer Ermeni sanatkarlardan ayıran ilginç yanı hattatlığıdır. Halil Ethem Eldem (1861-1938) in ifadesine göre Ziverbey’deki Zühtü Paşa Camii’nin içindeki kitabeler Köçeoğluna aittir. Camii'nin iç kısmında üç cepheyi dolaşan bitkisel motiflerle zenginleştirilmiş Küfi hatlı ayet kuşağı onun eseridir. Kufi en eski ve en geleneksel hat ekolüdür ve kökeni Abbasilere dek götürülür. 16. yy dan sonra giderek unutulan ve yerini daha barok ve modernist akımlara terkeden Küfi'yi 19. yy sonlarında Ebuzziya Tevfik yeniden canladırır. Yanında ismi zikredilmeyen Krikor Köçeoğlu'da vardır kuşkusuz. Halil Ethem Eldem'e göre Köçeoğlu Kufi hattın canlandırılmasında çok emeği geçmiştir.20. yy da İsmayıl Hakkı Uzunçarşılı, Emin Barın gibi ustalar Küfi'ye yeniden hayat vermişlerdir.



Krikor Köçeoğlu'na Ait İki Hat Levha


Sonuç olarak yüzyıllarca beraberce yaşadığımız çeşitli milletlerden insanların bu topraklarda bıraktıkları izler, geleceğimizi şekillendirirken bize ışık olmalıdır.

7 Mart 2011 Pazartesi

Dört Yüz Yaşında Şaşkın Bir Medeniyet Gezgini: Evliya Çelebi

25 Mart 1611 tarihinde doğan Evliya Çelebi'nin 400. doğum yılı anısına 2011 Unesco tarafından Evliya Çelebi yılı ilan edildi. Çoğumuzun ıskaladığı bu önemli olay için İngiliz Tarihçi Caroline Finkel, kurduğu küçük bir ekiple beraber, Evliya Çelebinin izlediği rotayı izleyip, yaklaşık bir yıldır at sırtında dağ tepe gezerek, bir belgesel hazırladığını, bunun dışında muhtemelen kasım ayında Londra'da Uluslararası bir sempozyum düzenleneceğini ve bu sempozyuma dünyadaki belli başlı tarihçilerin katılacağını, National Geogarafic dergisinin Evliya Çelebi ile ilgili bir belgesel çekiyor olduğunu ve bütün bu projelerin çok küçük bütçelerle gerçekleştiğini biliyor musunuz? BBC Türkçe servisinin Caroline Finkel ile Ocak ayında yaptığı röportajı dinlemenizi tavsiye ederim. 
http://www.bbc.co.uk/...witterfeed&utm_medium=twitter


10. yy dan itibaren özellikle islam coğrafyasında hızla çoğalan seyyahlar ve seyahatnameler sayesinde o dönemlerin şehirlerini, alışkanlıklarını, yeme içme kültürlerini hülasa sıradan insanından yöneticisine gündelik hayatın ayrıntılarını öğrenme şansına sahip oluyoruz. Bu seyyahlardan en bilinenleri İbn-i Fadlan, İbn-i Havkal, İbn-i Batuta ve tabii ki Evliya Çelebidir.


Evliya Çelebi kendi anlatımına göre1040 yılının Muharrem ayında Aşure günü  (19 Ağustos 1630) rüyasında sabah namazını kılmaya gittiğini görür. Rüyasında Eminönü'ndeki Ahi Çelebi Camii'nde cemaatin tamamının nur yüzlü insanlardan oluştuğunu görünce yanında oturan tanımadığı bir kişiden buradaki cemaatin tamamının gelmiş geçmiş peygamberler olduğunu ve Hz. Muhammet'i beklediklerini öğrenince neye uğradığını şaşırır. Az sonra caminin kapısından nurlar içinde Muhammet ve 12 imamın girdiğini görür. Peygamber, Evliya'ya Bilal-i Habeşi ile müezzinlik yapmasını buyurur. Namazın sonunda peygamberin huzuruna çıkarılır. Heyecanlanarak ağlamaya başlayan Evliya, "şefahat ya Resülallah" diyeceğine "seyyahat ya Resülallah" der. Peygamber tebessüm ederek "Şefahatim, seyyahatim ve ziyaretim senin üzerinedir, haydi yürü" der. Onu peygamberin huzuruna çıkarak Okçubaşısı Sa'd ibn Ebi Vakkas "müjdeler olsun! Bu mecliste gördüğün herkesin makamını ziyaret edecek, Seyyah-ı Alem, Ferid-i Beni Adem olacaksın" der. 


(Eminönü'ndeki Ahi Çelebi Camii)

Şaşkın Evliya kendine rüyasında verilen bu vazifeyi yerine getirmek için hayatı boyunca Dar-ül İslam memleketlerini gezer. Seferlere katılır. İlk olarak Kasımpaşa Mevlevihanesinden şeyhi Abdullah Dede'nin tavsiyesi üzerine İstanbul'u gezer. Bu kent içi gezilerini 1640'a dek sürdürür. Nisan 1640'ta yaptığı Batum, Trabzon, Kafkasya, Girit seferinden sonra 1645'te Erzurum, Azerbaycan ve Gürcistan'a gider. Sonra sırasıyla Şam-Suriye, Filistin-Urmiye, Sivas, El-Cezire, Ermenistan, Rumeli (Bulgaristan ve Dobruca'ya gider. Seyyahatnamesinin IV. cildinde elçi olarak İran'a gidişi sırasında İstanbul'dan Tebriz'e kadar yol üzerindeki tüm yerleşim yerlerini ve İran ve 
Irak hakkında bilgiler verir. V. Ciltte Van, 
Basra seyahatinin sonunu,  Oçakov seyahatini,  Rakoçzi ve  Rusya seferini, Anadolu'da şahit olduğu Celali isyanlarını anlatır. Bu ciltte ayrıca Çanakkale üzerinde Balkanlara geçiş, Romanya, Dalmaçya ve Sofya seyahatlerini de okuruz. Seyahatnamenin VI. Cildilnde Transilvanya seferini, Macar seferini, Fazıl Ahmet Paşa ile beraber katıldığı  Uyvar'ın kuşatmasını anlatır vs vs. Son gezisini 1670'de Mısır ve Habeşiştan'a yapmış ancak daha sonra sır olmuştur. Bugün nerede öldüğü ve mezarı bilinmemektedir. Tüm bu gezilerinin finansmanını aileden kalan servet ve akrabası Melek Ahmet Paşa'nın destekleriyle sağlar. 10 Ciltlik muhteşem seyahatnamesinin ilk sekiz cildi Topkapı Sarayı Kütüphanesinde, 9. ve 10. ciltlerinin ise orijinalleri kayıptır ancak kopyaları mevcuttur. Uzun yüzyıllar boyunca unutulan bu değerli şahsiyet ancak Joseph von Hammer sayesinde 19. yy da tanınmaya başlamıştır.

(Evliya Çelebi'yi at üzerinde tasvir eden minyatür)


Evliya Çelebi kuşkusuz çağının en büyük seyyahlarından birisidir. Her ne kadar anlatımlarında bazı mübalağalar var idiyse de bunları bir üslup- tarz olarak görmek gerekir. At sırtında elli yıl boyunca Kırımdan Girit'e, Avusturya'dan Habeşiştan'a her yeri dolaşmış bir büyük merak ustasını saygıyla analım...

19 Şubat 2011 Cumartesi

Liyakatin Sadakatla Ölçüldüğü Asri Zamanlar ve 7-8 Hasan Paşa Örneği

Ergenekon tutuklamaları nedeniyle ordudaki muvazzaf generallerin diken üzerinde olduğu şu günlerde II. Abdülhamit döneminde yaşanan sıradışı bir sadakat- liyakat hikayesini hatırlayalım.


Osmanlı tarihinin belki de en karanlık olaylarından biri Abdülaziz'in tahttan indirilip yerine önce V. Murat'ın sonra da II. Abdülhamit'in tahta çıkarılma olayıdır. Abdülaziz'in tahttan indirilme nedeni basittir. Osmanlı iflas eder ve memorandum'a gider. Borçlarını tahsil edemeyeceğini anlayan Galata bankerleri ve onların patronu durumundaki yabancı bankalar bir saray darbesiyle önce Abdülaziz'i tahttan indirirler ve yerine yarı deli V. Murat'ı çıkarırlar. V. Murat paranoyak davranışlar gösteren bir meczuptur. O kadar ki biat töreninde huzura çıkan yabancı elçileri görünce tahtın arkasına kaçıp "bunlar beni infaz etmeye gelmiş" diye ağladığı söylenir. Bu şekilde işlerin yürümeyeceği anlaşılınca geçmişten beri Galata Bankerleriyle arası daima iyi olan Abdülhamit Midhat Paşa'nın da desteğiyle tahta çıkar. Midhat Paşa'nın Abdülhamit'ten talebi ise Kanun-i Esasinin ve meşrutiyetin ilan edilmesidir. Midhat paşanın desteği ile tahta çıkan Abdülhamit 5 yıl sonra onu Taif'e sürdürecek ve orada bir suikastın hedefi haline getirecektir. 


Bu sırada Sultan Abdülaziz'in de sarayda hapsedildiği odada bir makasla her iki bileğini birden (!) keserek intihar ettiği ilan edilir. Osmanlı da hal edilmiş (iktidardan zorla indirilmiş) sultanlar için ayrıca türbe yapılmaz. Abdülhamit'in hal ettiği Abdülaziz ile İttihatçıların hal ettiği Abdülhamit şimdi büyük dedeleri II. Mahmut'un yanında yatıyorlar. 


Bu sırada patlak veren 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşını  (93 Harbi) bahane eden Abdülhamit hem meclisi hem de Anayasayı askıya alarak İstibdat rejiminin fitilini ateşledi. İlk yaptığı tüm meşrutiyetçileri sürgüne ya da yurt dışı görevlere yollamak oldu. Çengelköy'deki güzelim Sadullah Paşa yalısının sahibi olan Berlin elçisi Sadullah Paşa'nın trajedisini meraklılarına bırakıyorum. O dönemi anlamak için güzel bir insan hikayesidir. 


Bu sırada İstanbul'da bulunan gazeteci Ali Suavi önderliğindeki bir gurup Arnavut muhacir (bunlar Balkanları silip süpürerek Yeşilköy'e dek inen Rus ordularının önünden kaçan ve İstanbul nüfusunu ikiye katlayan balkan muhacirleridir) bir gece Çırağan sarayına sandallarla yanaşarak baskın verirler. Amaçları Abdülhamit'i tahttan indirip yerine yeniden V. Murat'ı geçirmektir.


Bu sırada Beşiktaş karakol komutanı olan Hasan Ağa gürültüler üzerine koşarak saraya girmiş eline geçirdiği bir odun ile baskıncıların elebaşı Ali Suavi'nin başını ezerek öldürmüştür. Arkadan gelen muhafızları da cesaretlendirerek baskıncılar oracıkta katledilmiş ve yarı deli V. Murat bu katliamdan sonra bir daha hiç düzelememiştir.


                                (Çırağan Baskınının Avrupa basınında yayınlanmış bir İllüstrasyonu) 


Hasan Ağa'nın maceracı kişiliği, sadakati ve gözü pekliğinden etkilenen II. Abdülhamit ona Paşa'lık (General) rütbesi verir ve muhafız alayının başına geçirir. Hasan Ağa paşa olmuştur olmasına ama önemli bir problem vardır. Kendisi okuma yazma bilmez ! Ancak devlet işlerinin yürümesi için imza atması gerekmektedir ve  imzasını  Arapça yedi (٧) ve sekiz (٨) rakamlarını yan yana getirerek atar. Yedi ve Sekiz okunuşta Han ve Nun şeklinde okunur. Böylece Hasan çıkar ortaya. 

Abdülhamit'in istibdat yıllarında önüne gelen her jurnali değerlendirmiş, Beşiktaş karakolunu sorgu merkezine çevirmiş, adı oduncu paşa'ya çıkmıştır. Özellikle Ramazan ayında yemek yiyip içki içenleri bayıltıncaya kadar dövdüğü rivayet olunur. Hatta Beşiktaş Jimlastik Klübü'nün ilk kurucuları da onun rahle-i tedrisatından geçerler ve idmanlarına bir süre ara vermek zorunda kalırlar (Falaka sonrası nekahat). 


                                                                         (7-8 Hasan Paşa)


Kendisinin Beşiktaş Abbas Ağa parkında bir köşkü ve Çarşı içinde de 7-8 Hasan Paşa fırını vardır. İstanbul'un en eski ve en otantik fırınlarından birisidir. Fırını şu an Ahmet Çakar'ın amcasının işlettiği rivayet olunur. Fırından girdiğinizde tam karşınıza çıkan sert bakışlı fotoğraf Hasan Paşa'ya aittir. Ayrıca Kanlıca'da Paşa olduktan sonra kendine bir de yalı yaptırmıştır. Kendisi 1905 de öldükten sonra karısı tarafından bir bakkala satıldı. Bir kaç kez al değiştirdikten sonra en son Abdi İbrahim İlaç Fabrikalarının sahibi Nezih Barut tarafından 20 Milyon liraya 2009 da satın alındı.


                                                (Kanlıca 7-8 Hasan Paşa Yalısı)



10 Şubat 2011 Perşembe

Hatice Sultan ile Ressam Melling'in Sıradışı İlişkisi

Antione İgnacio Melling 1784 yılında İstanbul'a ayak bastığında, 18 yıl boyunca kalacağı bu şehirde Sultan III. Selim'in başmimarı olacağını ve onun kız kardeşi Hatice Sultan ile fırtınalı bir aşk yaşayacağını kestirebiliyor muydu?

Mimar, Peyzaj Mimarı, ve ressam olan Antione İgnacio Melling tüm bu yeteneklerini,  kuşkusuz kendisi gibi sanatçı olan babası ve amcasından almıştır. 1763 doğumlu Melling henüz 21 yaşındayken Rus Büyükelçisi Bulgakov'un himayesinde İstanbul'a gelir. İstanbul'da Pera bölgesindeki Rus elçiliği kışlık sarayı ve Büyükdere'deki  yazlık sarayının bahçe ve iç dekorasyonlarını gerçekleştirdi. Çok kısa sürede Fransız ve İsveç delegasyonuyla da tanışarak Pera bölgesinin popüler simalarından biri haline geldi. Elçilerin çocuklarına ve yakınlarına resim dersleri verdi.

(Voyage Pittoresque de Constantinople et de Rives du Bosphore: Hatice Sultan Sahilsarayı- Kuruçeşme- Bebek arasındaki devasa yalı bugün yok olmuştur.)

Melling'in hayatının dönüm noktası kuşkusuz Sultan III. Selim'in kız kardeşi Hatice Sultan'la tanışmasıdır. Hatice Sultan Osmanlı geleneklerine uygun olarak genç yaşta Hotin muhafızı (komutanı) Nakıbzade Seyid Ahmet Paşa ile evlendirilir. Ancak geçmişteki pekçok örnekte olduğu gibi bu evlilik bir politik- formalite evliliğidir. Hatice Sultan kocasını çok az görmüştür. Çünkü kocası Hotin'den İstanbul'a geldiği çok kısa zaman dilimlerinde eşini görebiliyordu. Bu durum dönemin meşhur kadın seyyahlarından Julia Pardoe'nin de dikkatinden kaçmamış, yayınlanan mektuplarında hayretini gizlememiştir.

(Hatice Sultan Sarayının canlandırması)


Melling 1804 yılında Hatice Sultan'a ait Ortaköy-Kuruçeşme arasındaki Neşetâbâd Sarayı’nın kısmi onarım ve iç dekorasyonunu yaptı. Ayrıca Hatice Sultan için kostümler, şallar ve kemerler de tasarladı. Bu sarayın inşaatı sırasında Melling ile Hatice Sultan arasındaki ilişki o kadar yoğunlaştı ki Neşetabad Sarayı içinde Melling kalfa için bir daire yaptırılır ve Melling saraya yerleşir. Bu arada nikahlı kocasının son derece basit ve gösterişsiz dairesinin sarayın iç kısımlarında gözlerden ırak bir yerde olduğunu Julia Pardoe'nin mektuplarından öğreniyoruz. Melling'in dairesi daha göz kamaştırıcı imiş.


                               (Sultan III. Selim'in Portresi: Eser Konstantin Kapıdağlı)


Melling ile Hatice Sultan sık sık mektuplaşıyorlardı. Melling Türkçe öğrenmişti ama Osmanlıca alfabesinde zorluk çekiyordu. Hatice Sultan ise Latin alfabesini öğrenerek mektuplaşmayı kolaylaştırdı. Bu mektuplar Fransa'da özel bir koleksiyonda korunmaktadır, Jacques Perot ve Frédéric Hitzel tarafından toparlanarak yayınlanmışlardır. Türkiye'de ise Tarih Vakfı tarafından çevrildi ve yayınlandı. 


Hatice Sultan 1809 yılında Arnavutköy’de bir arazi satın alarak kızkardeşi Beyhan Sultan (1765-1824) ve amcasının kızı Esma Sultan (1778-1848) adını taşıyan sahil saraylarını Melling'e inşa ettirdi. Bu saray İstanbul halkı ve Avrupalılar arasında çok ün kazandı. Bir yandan da eleştirilere neden oldu. III. Selim sık sık kızkardeşinin sarayına uğramaktan büyük zevk alırdı. Hatice Sultan ev sahibesi olarak ağabeyini eğlendirmeyi çok önemsiyordu. Hatta bu nedenle Melling'e yalının bahçesine bir labirent parkı yaptırmıştır.


    (Beşiktaş Sahilsarayı. 3. Selim'in yazlık sarayı. Şu an yerinde Dolmabahçe Sarayı yer alıyor. Gravür: Melling)  


Melling'in çalışmalarından çok etkilenen Sultan III.Selim Melling'i saray mimarı yaparak Beşiktaş Sahilsarayının genişletilmesi ve yeniden düzenlenmesi işiyle görevlendirildi. Melling'in yaptığı bu sahilsarayları İstanbul'daki ilk neo-klasik üslupta yapılar olduğu tahmin ediliyor. 


Melling İstanbul'da bulunduğu süre içinde kentin yüzlerce suluboya ve guvaş resmini yapmıştır. Sağlam bir gözlemci olan Melling'in ayrıntıcı üslubu resimlerinin belgesel yönünü güçlendirmiştir. Kullandığı doğal renkler, yumuşak ışık içinde eriyen çevre çizgileri, kendisinin usta bir manzara ressamı olduğunu gösterir. Çizimlerinin  bir kısmı 1819'da Paris'te gravür olarak "Voyage Pittoresque de Constantinople et des Rives du Bosphore" adlı kitapta topladı. Bu kitap nadir kitap piyasasında bir efsanedir. 


Melling 1831 yılında Paris'te öldü. 


(Voyage Pittoresque de Constantinople et de Rives du Bosphore. Tarabya İpsilanti Yalısı Civarı. Gravür: Melling)


Konu ile ilgili okunabilecek kaynaklar: 
Hatice Sultan ve Ressam Melling - Reşat Ekrem Koçu- Doğan Yayınları
Hatice Sultan- Hıfzı Topuz- Remzi Yayınları
Voyage Pittoresque de Constantinople et de Rives du Bosphore- Yapı Kredi Yayınları 1969 
125 Yıl Önce İstanbul- Miss Julia Pardoe- İnkılap Aka Yayınevi- 1967