30 Ekim 2012 Salı

Fetih İkonografisi Üzerinden Bir Reklam Filminin Anatomisi

Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda yayınlanmaya başlayan, Ali Ağaoğlu'nun başrol dahil tüm rolleri tek başına oynadığı Maslak 1453 projesinin reklam filmini izledikçe, bunun sadece bir reklam filmi değil, bir meydan okuma manifestosu olduğunu fark ettim. Bu meydan okuma esasen bir ikonografi ile kendini çakıştırma, bir tarihsel mite öykünme hatta onu ezme ve geçme isteği ile tezahür ediyor. Burada tarihsel mit Fetih ve Fatih'tir. Ne demek istediğimi biraz açabilmem için önce Fetih ve Fatih ikonografisini açmam gerekiyor.
Malum Fetih ve Fatih Türk muhafazakarları açısından çok önemli simgelerdir. O kadar öyledir ki alakalı alakasız her projeye zorlaya, kanırta bir Fatih simgeselliği yakıştırılır. Bunun son örneğini Milli Eğitim Bakanlığınca yapılan bir projeye Fatih isminin verilmesiyle gördük.
Fetih ise adeta resmi bir ikonografi çerçevesinde tartışılmaz bir kült haline getirilmiştir. Bu ikonografi ile gösterime giren reklam filmi adeta bire bir örtüşmektedir. Şöyle ki:
1- Fetih ikonografisinin temel tezlerinden biri  Fatih'in Fetih'ten önce uzun süre planlar yaptığı, projeler geliştirdiğidir. Tıpkı Ali Ağaoğlu gibi. Ancak Fatih, Ali Ağaoğlu kadar akıllı olmasa gerek ki her zaman hocaları ile istişare halindedir. Akşemsettin'in, Molla Gürani'nin, Molla Hüsrev'in aklına ihtiyaç duyar. Ali Ağaoğlu ise karşımıza büyük hülyaları olan ancak toplum tarafından anlaşılamayan bir şahsiyet olarak çıkar. Ali Ağaoğlu'nun Fatih gibi akıl almaya ihtiyacı yoktur. Danışmanlara ihtiyaç duymaz. O tek başına karar verir her şeye. Önüne yığılan milyon tane avan, uygulama, drenaj, aydınlatma, elektrik projesini yer ile yeksan ederek "beni anlamıyorsunuz" diye hayıflanır durur. Onu ancak kendisi anlayabilir.
2- Fetih ikonografisinin bir diğer temel tezi Fatih'in şehir düştükten sonra beyaz bir ata binerek şehre girdiği söylencesidir. Fausto Zonaro'nun çok bilinen resminde Fatih etrafında yine Müderrisleri, Şeyhleri ve akıl hocalarıyla şehre girmektedir. Dönüp reklam filmine baktığımızda birden farkediyoruz ki Ali Bey'de beyaz bir ata binmiş, atın rengini tamamlayan beyaz bir gömlek ve daha da beyaz dişleriyle bize gülümsüyor ve evimizin yanında böyle bir orman isteyip istemediğimizi soruyor. Ancak Ali bey yine yalnız, ıssız bir adamdır. Fethettiği ormana atını sürerken yine yalnızlığı tercih etmiştir. Ufukta kaybolurken sloganı da patlatır: Tarih hayal edenleri değil, gerçekleştirenleri yazar. Nokta.
Küçük bir ayrıntı Fetih coşkusuyla atını sürdüğü ormanın adı Fatih Ormanıdır.


3- 1453, Fetih ikonografisinin ayrılmaz bir sembolüdür. Bir projenin başlığına bu tarihi attığınızda ister istemez projenin bir yeri fethettiği düşüncesi yeşerir. Bir Fetih varsa elbette bir de Fatih olacaktır ve Fatihler fethettikleri yerlerde beyaz atlarına binerek girerler. Burada ironik olan fethedilen yerin Fatih Ormanları olmasıdır. Ali Bey bir imaj maker ile çalışıyorsa tüm bunların düşünüldüğünü varsayabiliriz. Çalışmıyorsa da zeki adamdır, kendisi de düşünebilir. Dolayısıyla tüm bu söylemlerin, seçilen mekanların, Fatih Ormanlarının ortasına kondurulacak 320 dönümlük bir projenin ismine 1453 eklenmesinin, beyaz at üzerinde ormanda seyran edilmesinin bir tesadüf olamayacağını düşünebiliriz. Tüm bunlar birer tesadüf değildir ve yeni bir dönemi haber veriyor.
İstanbul'un üçüncü kez fethi artık başlamıştır. 
Gelecek yazımızın konusu bu olsun...

28 Ekim 2012 Pazar

Heybeliada Sanatoryumunda Bir Hayalet'in Son Dört Günü

Geçtiğimiz günlerde Ressam bir arkadaşımın profilinde paylaştığı Hayalet Oğuz Belgeseli ile uzun süredir unuttuğum bir dostumla yeniden karşılaşmışcasına sevindim. İsmail Sancak ve Hakan Demiralay tarafından çekilen belgeselde Hayalet Oğuz lakaplı, Oğuz Haluk Alpçetin'in oldukça sıradışı kişiliği, ağırlıklı olarak sanatçı dostlarının tanıklıklarına dayanarak tanıtılıyor. Ancak onunla ilgili en değerli tanıklık kuşkusuz Türk Edebiyatının lirik kraliçesi Tezer Özlü'nünkilerdir. Tezer Özlü gerek Eski Bahçe, Eski Sevgi'de gerekse Çocukluğumun Soğuk Gecelerinde Hayalet Oğuz'dan sıkça bahsetmiş, onunla olan en özel anlarını bile okuyucu ile paylaşmaktan çekinmemiştir. İşte onlardan bir kaçı:
Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı...
Oğuz’u, ilkokulu bitirdiğim yıl Fatih’teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. İncecik bir adam, yatakta uyuyordu. Zayıflıktan ölmüş gibiydi. Yüreğim burkuldu. Anneme koştum:
Anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek, dedim. Oğuz, 21 yıl sonra, 1975 Eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. Aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. Aynı kitapları okuduk. O, özellikle yeni çıkan telif kitaplarını ilk günden edinirdi. Ya yazar ona vermiş, ya da Oğuz satın almıştı bile.Çoğunlukla da elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurdu. Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor... gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam'’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir. Parasını alınca da dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı...
İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna: -Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim, der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.
Kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. Çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı...Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi...Kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.
Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum. (Eski Bahçe- Eski Sevgi)
Çocukluğumun Soğuk Gecelerinde ise şöyle bahsediyor Hayalet Oğuz'dan: "hayaletle yatmak kelebekle yatmak gibidir. İnsanın bacağına ya da organına değer. Hiç sesi çıkmaz. Heyecanlendığı anlaşılmaz. Boşaldığı ıslaklığından belli olur. Öylesi dostluklar vardır. O dostla konuşmak, o dostla yolda yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla yatmak. O dosttan gizlenecek, o dosttan saklanacak, o dostla paylaşılmayacak hiçbir oldu yoktur. Hayalet bu dostlardandır"

Bir Kelebeğin Son Beş Günü
Hayalet Oğuz 1975 yılının sonbaharında rahatsızlanır. Henüz 46 yaşındadır. Yıllardır içtiği Bafra sigaraları ciğerlerinde onulmaz yaralar açmış ve nihayet Demir Özlü, Tezer Özlü gibi dostlarının zoruyla doktora gitmiştir. Akciğer kanseridir. O ise sadece "çok hastaymışım" diyerek etrafı telaşlandırmamayı yeğler. Haberi aldıkları o günü, yani 13 Eylül 1975 gününü Tezer Özlü şöyle aktarıyor: "Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz: E.’ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil."
Tezer Özlü o gece hepbirlikte Balık Pazarındaki Degüstasyona gittiklerini aktarıyor. Bu onların son akşam yemeği olur. Tıpkı İsa ve Havarileri gibi et yer ve şarap içerler. Ancak yedikleri İsa'nın etini simgeleyen komünyon ekmeği değil, salçalı dana rostosudur. Çünkü Hayalet ağzının tadını bilir. Hiçbiri Hayalet'in öleceğine ihtimal vermiyordur. Hatta o kadar ki Tezer Özlü ile  "senin ölüm ilanını ben yazacağım" diyecek kadar ti'ye almışlar birbirlerini. Degüstasyon'dan çıkarken kapıda karşılaştığı Ali Poyrazoğlu'nun yanağından bir makas almayı da ihmal etmez. Tezer Özlü Tünele doğru yürürken Hayaletin nasıl heyecanlı olduğunu şu cümlelerle aktarıyor: "Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi....Tünel’e doğru yürüyecekti. Otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. Ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. Bu çocuk onu sabah Ada vapuruna bindirecekti. Ve Oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. Kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak."
14 Eylül Sabahı Hayalet Oğuz refakatçısı olan üniversite öğrencisi ile birlikte muhtemelen Sirkeci Vapur İskelesine geldi ve büyük olasılıkla Şehir Hatlarının bahçe sınıfı vapurlarından birine (Paşabahçe ya da Fenerbahçe) binerek Heybeliada'ya doğru yalnız başına yola çıktı. Bahçe sınıfı vapurlar, özellikle yaz aylarının bittiği dönemde adalardan eşya taşındığından tercih edilirdi. Çünkü bu vapurlar diğerlerine göre çok daha büyük ve hızlı idi. Hayalet Oğuz hiçbir zaman bavul taşımadığı için, her zamanki küçük çantası omuzunda vapurdan indiğinde herhalde çok yorgundu ve nefes almakta zorlanıyordu. Yanında büyük olasılıkla sadece pijama ve terlik vardı. Günlerden Salı olduğu ve okullar açıldığı için büyük olasılıkla ada sakin günlerinden birisini yaşıyordu. Hayalet, Sanatoryuma çıkan dik yokuşu çıkmayı göze alamadığından bir faytona binmeyi tercih etmiş olmalıdır. Sanatoryumda refakatçisiz, bakıcısız geçen son dört gününde sık sık sanatoryumun tam karşısına denk gelen Büyükada, Dil burnu mevkiini seyrettiğini düşünebiliriz. Tabii son günlerinde yataktan çıkacak taakati kaldıysa. Hayalet tıpkı bir kelebek gibi çok kısa süren yaşam öyküsünü sessiz ve yalnız bir bir biçimde, lakabına yakışacak şekilde noktalandırdı. Hiçbir şeyden şikayet etmedi, hiç kimseye yük olmadı ve Neyzen Tevfik'giller familyasının son üyesi olarak aramızdan sessizce ayrıldı. 46 yaşında ve 46 kilo ve tarih 17 Eylül 1975 Cuma idi.
 (Hayalet'in yattığı odaların balkonundan manzara)
 Ertesi gün kalkan cenazesi ise Özlü'nün deyimiyle "eğlentili" geçmişti. Şişli Camii imamı annesinin adını sorunca birden bire hiç kimsenin onun ailesi ya da nereden geldiği hakkında bir fikir sahibi olmadığı anlaşıldı. Ailesi yoktu. Cenaze işlemlerini Sinematek derneği yaptırmıştı. Dostlarından biri anne adı olarak "Havva'dır" diye bağırınca sorun çözüldü..!
Tutunamamayı değil Tutunmamayı bir yaşam biçimi haline getiren bu sıradışı karakter öldükten sonra, Tezer Özlü ağabeyi Demir Özlü'nün evinde onun eşyalarını ve eşyalarının arasında bir notunu bulur. Bu not onun bütün hayatının özeti gibidir:  "Daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak... Ayaspaşa'dan Levent'e... Levent'ten Ayaspaşa'ya"


Onun Anısına YKY'den Çıkan Kitap



Koridorlarda son kez gördüğü kadın

30 Eylül 2012 Pazar

Hayvan Hakları Yasası ve İstanbul'un Gündelik Yaşamında Sokak Köpeklerinin Yeri

Çok değil, bundan birkaç yıl önce Beyoğlu cenahında elinde asası, omuzunda halıları ve kilimleri ve peşinde kelimenin gerçek manasıyla bir köpek sürüsü ile İstiklal Caddesini ve ara sokakları arşınlayan Halıcı Osman nam bir şahsiyet var idi. Halıcı Osman diğer pekçok benzeri gibi bir süre sonra köpekleri ile birlikte "kırklara karıştı" ve ortadan yitip gitti. Ancak kendi gitse de namı yadigar kaldı. "Kardeşin duymaz, eloğlu duyar" misali bu avucumuzdan kayıp giden şehir dervişini bir Fransız sosyolog kitaplaştırdı ve "İstanbul'un Köpekleri" adında bir kitap peydahladı..! Catherine Pinguet adındaki bu kadıncağız, 12 yıl Cihangir'de yaşarken, gönül gözü bizden daha açık olacak ki, Halıcı Osman ve köpeklerinden yola çıkarak bu şehirde evcil hayvanlar ile insanlar arasındaki sosyolojik ve psikolojik bağı irdelemiş, kurcalamış. Tam da bugünlerde gündeme gelen ve tüm hayvan severlerin karşı çıktığı, "Hayvan Hakları Koruma Kanunu"nda yapılması düşünülen değişiklik ile bu şehrin kültüründe evcil hayvanların yerini bir hatırlayalım.
Merhamet ve Modenizm
20 yy.a kadar batıdan gelen tüm seyyahlar ağız birliği etmişçesine İstanbul'da sokak hayvanlarının özellikle de köpeklerin çokluğundan şaşkınlıkla bahsederler. 1655 yılında İstanbul'u ziyaret eden Fransız Seyyah Jean de Thevenot, seyyahatnamesinde halkın köpekleri nasıl koruduğunu, hatta bazı zenginlerin bu hayvanlara bakılması için nasıl vasiyet yoluyla para bağışladığını anlatır. Ancak en yoğun şaşkınlık 19. yy dan sonra gelenlerde görülüyor. Çünkü modern hayat ile birlikte artık köpekler ve diğer hayvanlar bir "sorun" olarak algılanıyor idi . Sanayi devriminden sonra batılı başkentlerde peşpeşe çıkan yasalarla sokak hayvanları önce barınaklara toplanıyor sonra da itlaf ediliyor. 1850'lerden sonra örneğin Paris'te bir tane bile sahipsiz sokak hayvanı bırakılmıyor. Bu sebeple doğuya seyahat eden yabancılar bugün dahi sahipsiz sokak hayvanlarını gördükçe çok şaşırıyorlar. 
 19.yy'da İstanbul'da Yaşamış Velilerden Köpekçi Hasan Baba ve "Müritleri"

Ancak yabancıların anlayamadığı bu hayvanların şehir hayatında oynadıkları roldü. Bir kere bu hayvanlar belediyenin henüz çöpleri toplamadığı dönemlerde doğal bir çöp öğütücü işlevi görüyor ve çöplerden beslenerek bunların birikmesini engelliyordu. İkincisi henüz güvenlik hizmetlerinin yeterince örgütlü olmadığı bu çağda her mahallenin bir köpek sürüsü vardı ve her sürünün bir lideri bulunurdu. Bu sürü mahalleye yabancı birinin girmesini cebren engellerdi. Bir diğer ilginç yan ise 19. yy'da şehirde ortalama 30-40 bin köpek olmasına rağmen kuduz vakalarının neredeyse yok denecek kadar az olmasıdır. Yabancı gözlemcilerin de bu duruma şaşırdıklarını biliyoruz. 

İstanbul'da yönetici sınıfların bu hayvanları birer "sorun" olarak görmeleri batı ile sıkı ilişkiler kurulması sonucunda başlar. İlk girişim 2. Mahmut devrinde yapılır ve şehrin köpekleri bir gemiye doldurularak Sivriada'ya gönderilir. Ancak gemi yoldayken çıkan bir fırtına neticesinde tekrar geri dönmek zorunda kalır ve kayalara oturur. Bizim hayvancağızlar hürriyetlerine kavuşup şehre dağılırken, müneccimler bunun tanrının bir tekdiri olduğuna kanaat getirip 2. Mahmut'u ikna ederler. İstanbul'un köpekleri 40 yıl kadar rahat ederler.
İkinci girişim Sultan Abdülaziz devrinde yaşanır. Abdülaziz, Galata'da piyasa yapan şık beylerin ve yabancı sefirlerin köpekler tarafından taciz edildiğini işitince müneccimlerin ikazlarını kaale almadan bu zavallı mahlukatı toplayıp Sivriada'ya derdest ettirir. Ancak üstüste çıkan yangınların sebebinin bu zavallı mahlukların çektiği ızdırap olduğuna kanaat getirilir ve umumi bir af ile köpekler yine şehrin sokaklarına dağılır.
Üçüncü girişim 1889'da Alman kayzeri 3. Wilherm'in güzide şehrimizi ziyareti sırasında görüntü kirliliği yaratır düşüncesiyle köpeklerin yeniden toplanması olmuştur. Ancak bu kez halk ayaklanmış, çeşitli nümayişler yapmak ve istidalar vermek suretiyle bu girişim de savuşturulmuştur. 
Dördüncü girişim en kanlı girişim olmuştur. 1908'de iktidara gelen İttihatçılar, Terakki'nin ancak kanla gerçekleşeceğine iman etmişler ve ilk denemeyi bu zavallı mahlukat üzerinde gerçekleştirmişlerdir. Bu tehcir daha sonra alacakları çok daha vicdansız tehcir kararlarının bir provası mahiyetindeydi. Bir kararname ile köpek başına kelle parası ödeneceği duyurulmuş, bunu duyan Sulukule dolaylarından bir kısım Kıpti zevat şehre hücum etmiş ve ne kadar köpek varsa derdest ile kafeslere koyarak yetkililere canlı olarak teslim edip, üç kuruş kazanmanın zevkini yaşamışlardır. Ancak bu zavallı hayvanların Sivirada'da aylarca açlıktan ve susuzluktan acı acı ulumalarını dinledikçe, herhalde lokmaları boğazlarına dizilmiştir. Bu talihsizler açlıktan ve susuzluktan en sonunda birbirlerini yemiş ve İstanbul'un en büyük köpek katliamı gerçekleşmiştir. Sonrasında bir Fransız girişimcinin adaya gelip hayvanlardan arta kalan yağları ve kemikleri toplattırıp Marsilya'ya gübre hammaddesi olarak ihraç ettiği rivayet edilir. Müslüman ahali ise bu zalim uygulamanın vebalinin birgün mutlaka çekileceğinden emindi.
30 bin Civarında Köpeğin Katledildiği Sivriada

Bu olaydan sonra İstanbul'un gündelik hayatında köpeklerin bir daha hiçbir zaman eskisi kadar hükümleri olmadı. 
Şimdi diyorum ki, elinizi bu zavallı mahlukattan çekin. Onlar bizim merhamet kültürümüzün birer sembolü olarak, istedikleri gibi sokaklarımızda dolaşsınlar. Unutmayın ki, karar alıcılar olarak iman ettiğiniz İslamiyette hayvanlar da Allahın Ümmeti sayılmış ve onlara kötü davrananlar lanetlenmiştir. Bu nedenle evinde yemeği yokken kasaptan aldığı ciğeri haşlayıp kedilere köpeklere dağıtan insanlarımız var oldukça merhamet ve umut her zaman var olacaktır...
Sivriada'ya Hayvanseverler Tarafından Dikilen Kitabe

9 Eylül 2012 Pazar

19. YY.da Okula Başlama Ritüeli olarak Amin Alayları

Malum, yarın 4+4+4 eğitim sisteminin ilk günü ve yoğun tartışmalar arasında 60 aydan başlayarak 84 aya kadar olan yüzbinlerce sabi, sübyan mektebe başlatacak. Tanzimattan günümüze onlarca eğitim reformu gerçekleştiren memleketimiz, her seferinde olduğu gibi bu değişim sürecinde de yoğun tartışmalar yaşadı, yaşıyor. Tüm bu tartışmaların dışında bir eğitimci olarak ben, herkesin hayatında unutulmaz bir anı bırakan okulun ilk gününün aslında bir travma olduğuna çokça şahit olmuşumdur. Bu nedenle çoğumuzun hayatında unutulmaz bir anı olarak okulun ilk günü hafızalarımızda yer etmiştir. Bu travmayı yumuşatmak, çocuğu eğitime ve aileden ayrı kalmaya hazırlamak için günümüzde pekçok uzman değişik önerilerde bulunuyorlar. Ancak günümüzden 150 yıl önce de çocuklar okula başlarken "ilk gün sendromu" yaşıyorlardı ve bu sendromu atlatıp okula daha bir istekle gitmeleri için bazı şenlikler düzenleniyordu. İşte bu eğlenceli ritüele Amin Alayı denirdi.
Amin alayı denilen ritüel dini olmaktan çok eğlence yanı ağır basan bir organizasyondu. Bu özel törenin amacı çocukları okumaya ve okula teşvik etmek ve ailelerin de çocuklarını okula yollamalarını sağlamaktı. Önce İstanbul'da başlayan bu gelenek zamanla diğer kentlere de yayılmıştı. Ancak esas yaygınlığı Tanzimat'tan sonra olmuştur.
Okula başlamayı bir bayram havasına sokmak için yapılan Amin Alayı için ilk gün evlerde temizlikler yapılır, yemekler pişirilir ve eve yakınlar akrabalar davet edilirdi. İkinci gün çocuk hamama götürülür, daha sonra alışverişe çıkılır ve çocuk tepeden tırnağa giydirilirdi. Kitaplarını taşıması için cüz keseleri, elifba (alfabe), rahle, minder gibi okul için gereken malzemeler tedarik edilirdi. Üçüncü gün ise yeni alınan giysilerle Türbe ziyaretleri yapılırdı. Bu ziyaretlerin merkezi Eyüp Sultan idi. Bu ziyaretlerden sonra nihayet Amin Alayı denilen geçit töreni başlardı.
Genellikle Perşembe ya da Pazartesi yapılan bu ritüelde öncelikle çocuğun başlayacağı Sıbyan Mektebinin (İlkokul) hocasına haber verilerek davet edilirdi. Hoca okuldaki diğer öğrencilere haber salarak temiz kıyafetleriyle bu davete icabet etmelerini ister ve böylece çeşitli yaş guruplarındaki çocuklar bu geçit törenine katılırlardı. Bir midilli ya da fayton kiralanarak okula başlayacak çocuk yeni kıyafetleriyle bindirilirdi. Okulun eski öğrencileri ilahiler okuyarak amin çekerlerdi. Halk arasında meleklerinde bu günahsız çocukların arasında olduğuna ve onları koruduğuna inanılır ve özellikle yaşlı ve hastalar kafileye karışarak şifa dilerlerdi. Daha varlıklı aileler ilahi okuması için meşhur hafızları çağırarak töreni daha renkli hale getirirlerdi. Alay ilahi ve amin sesleri arasında tüm mahalleyi tavaf ettikten sonra tekrar eve döner, evin kapısına gelince mektebin hocası mektep gülbankını çeker ve hep birlikte eve girilirdi. Evde bed-i besmele denilen ilk dersi hoca elini öptürdüğü öğrencisine rahlesinin önünde verir ve daha sonra tüm davetlilerle birlikte yemek yenirdi. Tüm bu törenlerin sonunda çocuğun, kendisi için yapılan tüm hazırlıkları görerek çok önemli bir sürecin başladığını farkedip, okula ısınması beklenirdi.
Ancak yukarıda anlattığım tüm bu ritüeller elbette sınıfsaldı ve sadece zengin ailelerin yapabileceği törenlerdi. Elbette bu törenlerle okula başlayan çocukların okullarında ayrıcalıklı bir yeri olurdu. Yoksullar için bir tören söz konusu değildi. Tek tören bu çocukların babaları tarafından kollarından tutuldukları gibi mektebe götürülüp hocanın önüne bırakılmaları ve "eti senin kemiği benim" denmesi olmuştur.
Yoksul çocuklarına psikolojik hazırlık gerekmez, onlar kendilerine dayatılan yaptırımlara boyun eğerler...


(Bir Amin Alayı Geçişi)


16 Temmuz 2012 Pazartesi

İstanbul'un Dervişleri ve Brueghel'in Körleri

Geçtiğimiz günlerde elime geçen bir seyahatname- anı kitabını çok ilgi çekici buldum. Kitap 1591 yılında Alman-Avusturya İmparatoru 2. Rudolf'un elçililik heyetiyle İstanbul'a gelen Baron de Wratislaw'ın İstanbul anılarını içeriyor. Heyetin en genç üyesi olarak gelen Wratislaw, keskin gözlem gücü ve başına gelen birçok felakete karşın nesnel yorumlarıyla 16. yy sonu Osmanlı şehir yaşamını çok güzel aktarır. Heyetin İstanbul'da bulunduğu sırada Osmanlı ile Avusturya İmparatorlukları arasında savaş patlayınca heyettekiler tutuklanarak 26 ay küreğe ve hücre cezasına çarptırılır. Bu cezayı çekerken hayatta kalmayı başarırlar ve şans eseri affedilerek ülkelerine dönerler. Baron de Wratislaw ülkesine dönünce ilk iş bu seyahatname kitabını yazmak olur. Kitap 1597 yılında Linz kentinde Latince olarak basılır. Bu kitaptan sık sık faydalanmayı düşündüğümü belirterek kitabın bir bölümünde bahsedilen dilenci-dervişler bahsine geçmek istiyorum.
İstanbul kültürünün vazgeçilmez bir parçası olan dilenci-dervişlerden sadece Wratislaw değil, İstanbul'a çeşitli dönemlerde uğramış tüm gezginlerin bahsettiğini biliyoruz.
Kitapta "Kutsal Dilenciler" olarak bahsedilen bu dervişlerden şöyle bahsediliyor: "Bu koca kentin mahalleleri arasında sokak sokak dolaşarak, ev ev sadaka dilenen ya bir gözden ya da görme nimetinden büsbütün yoksun insanlar da vardır ki, bunlar gruplar halinde gezerler. Onar, yirmişer hattâ ellişer kişilik gruplar vardır. Hiçbir kişi yoktur ki, bunlara sadaka vermek sevabından kaçınsın!.. Çünkü halk bunları kutsal insanlar olarak tanımlar. Bu dilenciler Mekke-i Mükerreme'de bulunduklarını ve Ravza-i Mutahhare'yi ziyaret etmiş olduklarını söylerler, onun içindir ki bu dünyada başka hiçbir zevke değer vermediklerini, abes şeylere bakmayı istemediklerini ve bu yüksek amaçlarını gerçekleştirmek için de kızgın bir demir parçası üzerine koydukları bir çeşit tozu gözlerine tutarak görme nimetinden kendilerini yoksun ettiklerini iddia ederler! Bu dilenci güruhunun iddialarından kuşku duymayan kişiler bunların kutsal bir amaçla kendilerini kör ettiklerine, Hazreti Peygamber'e en yakın kişiler olduklarını ve kendilerine sadaka verenlere de şefaat edeceklerine inanırlar!.."
Buradan da anlıyoruz ki bu derviş takımı kendini hak yoluna adamış, dilenerek geçinen, ilahiler söyleyerek sokaklarda dolaşan, dünya nimetlerine gözlerini kapamak için gözlerine mil çektirmiş, ancak bunun mükafatı olarak "gönül gözü" açılmış muhterem insanlardır. Halk bunları aşağılamak, itip kakmak bir yana kendilerini Hak yoluna adamış bu gibi kimseleri baştacı yapar, elinden geldiğince sadakalarıyla onları memnun etmeye çalışır.

Wratislaw'dan kırk yıl kadar önce İstanbul'a Fransız elçilik heyeti ile gelen Nicolas de Nicolay yazdığı seyahatname kitabındaki gravürleri ile Wratislaw'ın gözlemleri bire bir örtüşüyor.  
 İlk gravürde hayvan postlarına sarınmış, yalınayak yarı çıplak bir derviş bir Türk kadınına bir şeyler anlatıyor.
İkinci gravürde ise bir kalenderi dervişi var. Başlığı itibarıyla inandırıcılığını bir miktar yitirse de- başlığı Osmanlı başlığına pek benzemiyor- yine yalın ayak ve yarı çıplak olarak- hatta edep yeri açıkta kalacak şekilde karşımızda. Başka kaynaklarda da melamilerin ve kalenderilerin "neredeyse çıplak" olarak sokaklarda dolaştığını ve bunlara kimselerin elleşmeye cesaret etmediğine rastlıyoruz. Kendinden vazgeçmiş ve tüm benliğini Tanrıya adamış dervişleri tasvir eden  bu gravürler genel olarak gerçekçi bir gravürlerdir. 


Buradan konu itibarıyla örtüştüğünü düşündüğüm bir resme geçmek istiyorum. Aşağı yukarı aynı dönemde yaşamış Hollandalı ressam Pieter Bruegel'in "Körler" tablosuna. Resim 1568 yılında yapılmış.
Buradaki körler de tıpkı Wratislaw'ın tarif ettiği İstanbul'daki körler gibi topluca geziyorlar. Ancak kırsal bir bölgede yer aldıklarından olacak onlara kimse yardım etmiyor. Hatta en öndeki gurup lideri ayağı takılmış ve düşmek üzere. Bu körler bizdekilerden farklı olarak dinsel bir misyonun taşıyıcısı değiller. Sadece bir tanesinin boynunda bir haç seçilebiliyor. Uzakta yeralan gotik kilise binası ise resme ya da resme konu olan figürlere herhangi bir uhreviyet kazandırmıyor. Ancak bu körler kuşkusuz bizim dervişlerden çok daha bakımlılar. En azından üzerlerinde bazı vahşi hayvan postlarıyla gezinmiyorlar ve edep yerleri meydanda değil.

Kitap: Baron de Wratislaw'ın Anıları, Milliyet Yayınları, İstanbul 1996, 2. Baskı, Çeviren Süreyya Dilmen


16 Haziran 2012 Cumartesi

Piyer Loti Tartışması Nedeniyle Bir Kitabenin İzinden Gitmek

Malum, geçenlerde "bayram değil, seyran değil" kabilinden bir tartışma gündeme bomba gibi düştü. AKP milletvekillerinden Vahit Kiler durduk yerde "Piyer Loti tepesinin ismi İdris-i Bitlis-i tepesi olarak değişsin diye bir öneriyle bir kaç gün gündemi belirleme ayrıcalığını parti yöneticilerinden aldı..! Bu öneriyi gazeteciler "siz ne düşünüyorsunuz?" diye Kadir Topbaş'a yöneltince, belediye reisi çok sinirlenerek "beni bu saçmalıklarla uğraştırmayın" baabında bir şeyler geveledi. Ancak konu hemen kapanmadı, galiba da kapanmayacak. Çünkü kendisini İstanbul'da yaşayan Bitlislilerin vicdanı olarak lanse eden Vahit Bey tepede yer alan İdris-i Bitlis-i'nin mezarını ziyaret ederek ısrarlarını sürdüreceklerini belirtmiş.
Bu vesileyle herkesin malumu olan tepeye ismini veren Piyer Loti'nin Çemberlitaş'taki evinden bahsetmek istiyorum. Atik Ali Camii'nin tam karşısında yer alan ve İstiklal Savaşı komutanlarından Miralay Reşat Ciğiltepe'nin akrabası Nadir Hanım'a ait cumbalı bir ev. Ev dediysek artık bu vasfını yitirmiş durumda. Alt katı işyeri, üst katı imalathane, hatta en üste biçimsiz bir de kat çıkılmış; "ev"in şekli şemali iyice bozulmuş durumdadır.

Piyer Loti'nin bu evde 1910 yılında üç ay kaldığını biliyoruz. Bu evin giriş kapısının üzerinde dikkatli gözler tarafından farkedilebilen bir kitabe yer alıyor. Kitabenin sanatkarı Necmettin Okyay'dır. Bu kitabenin yazılması görevi İstanbul Şeremaneti tarafından kendisine tevdi edilmiştir. Necmettin Hoca bütün ustalığını kullanarak çok güzel bir kitabe hazırlamıştır.
Bu kitabenin en önemli özelliği İstanbul'da yazılmış iki dilli tek kitabedir. Kitabenin üst kısmı talik hatla Türkçe, alt kısmı ise latin alfabesiyle Fransızca olarak mermere hakkedilmiştir. Kitabenin Türkçe kısmında şu ifadeler yer alıyor: "Türklerin saâdet ve felâket zamanlarında necîb ve sadık dostu, Fransa Encümen-i Dâniş âzasından Piyer Loti binüçyüzyirmisekiz târihinde bu evde ikamet etmiştir" Buradaki övgü dolu ifadeler bir alttaki bölümde Latin harfleriyle, tırnaksız, farklı puntolar kullanılarak majüskül- büyük harfler kullanılarak yazılmıştır. Yazıların her iki tarafında yer alan rumi kabartma tezyinatın ise Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer'e ait olduğu düşünülür. Ne yazık ki bu eşsiz kitabe de oldukça bakımsız durumdadır.
İstanbul Şehremaneti Türklerin mutluluk ve felaket zamanlarında necip ve sadık dostu olarak nitelendirdikleri Piyer Loti'ye 1920 yılında bir de fahri hemşerilik beratı vererek ayrıca onurlandırmıştır. Bu kitabe yapıdığında ve berat verildiğinde henüz Osmanlı'nın yıkılmadığını, yatıp kalkıp Osmanlı'nın torunları olduklarını söyleyen zevata ayrıca hatırlatmak isterim. Bunun dışında bu tartışmanın kuşkusuz başkaca yararları oldu. Örneğin büyük bir müderris olduğunu iddia ettikleri Bitlisli İdris'in herhangi bir eserinin henüz günümüz Türkçesine çevrilmediğini öğrendik. İstanbul'daki Bitlisliler herhalde işi belediye bütçesine havale etmeden bu işi üzerlerine alıp eseri tercüme ettirirler. Yine hazretin mezarının harap durumda olduğunu, apartman aralarında sıkışıp kaldığını öğrendik. Yine işi belediyeye havale etmeden burayı da düzenleyip ziyarete açmalarını temenni ederim.
Yoksa kendi yaptırdığı "towers"lara İngilizce isimler koyup, yüzyıldır halkın sevgisini kazanmış bir şahsiyete yönelik etnik ve cinsel kimliğini bahane ederek kampanya başlatırsanız, tartışma dönüp sizin isim seçme kriterlerinize gelir. Nitekim bu tartışma Mehmet Barlas'ın Sabah Gazetesindeki bir yazısıyla başladı...
Kitabenin Fransızca'sı

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Arap Cami'ne Bak Ayasofya'yı Anla

NTV Tarih dergisinin Nisan sayısında abartılı bir başlıkla duyurulan oldukça enteresan bir restorasyon haberi vardı. Dergi, kapağından "Rönesans İstanbul'dan Başladı" gibi hayli frapan ve gerçekle bağdaşmayan bir spotla, Galata Arap Camii'nde sanat tarihi açısından son derece heyecan verici freskler bulunduğunu ve bu freskleri üzerinin yeniden sıvanarak kapatıldığını duyurdu. Gerçekten de derginin iç sayfalarında yer alan mozaikler ve freskler Kariye Müzesi'ndekilerle mukayese edilecek kadar güzel, ancak Kariye'dekilerle mukayese edilemeyecek kadar bakımsızdılar.
(Arap Camii'nde gün yüzüne çıkan freskler)
1999 depremi sonrasında dökülen sıvaların altında tesadüfen keşfedilen bu fresklerin, 2010 yılında başlatılan restorasyonda, mihrabın olduğu yönde 7 metrelik bir alana yayılmış olduğu görülmüş. İsa peygamberin Vaftizci Yahya tarafından Şeria Nehrinde vaftiz edilmesi sahnesi, İsa peygamberin doğumunu farkeden doğulu müneccim kralların ona saygılarını sunmaya gelmeleri, dört incil yazarının ve bazı ilahi yazarlarının tasvirlerini konu alan freskler kendiliğinden ortaya çıktı. Depremden sonra da sıvalar dökülmeye devam etti. Hatta buraya 2010 restorasyonundan önce yaptığımız gezilerde mihrabın üzerine bir ağ gerildiğini görüyor idik. 10 yıl boyunca bu resimler perdelerle kapatılarak ibadet devam etti.

2010 yılına gelindiğinde başlayan restorasyonla zaten kendiliğinden ortaya çıkmış olan fresklerin etrafındaki sıvalar da kaldırılarak daha da geniş bir alan günışığına çıkarıldı, röleveleri çizildi, fotoğrafları çekildi. Sonra ne mi yapıldı? Üzeri güzelce sıvanarak yeniden tarihin karanlığına terkedildi. 10 yıl boyunca cemaatin herhangi bir şikayeti olmadan basit bir perdeyle kapatılarak ibadetin devam ettiği bu camiide neden 700 yıllık eşsiz freskler kapatıldı, soru işareti. Burada tahammülsüzlüğün cemaatin kendisinde değil, bizzat bu restorasyonu sürdüren karar alma mekanizmalarından kaynaklandığı açıktır. Tersi olsaydı 99 depreminden sonra cemaat camiye gitmez, cami kapanırdı. 
Buradan Ayasofya bahsine geçersek, 1934 yılında alınan doğru bir kararla İstanbul'daki bazı camiiler müze statüsüne alınarak, buralarda Thomas Whittemore ve Bizans Araştırmaları Enstitüsü öncülüğünde restorasyonlara başlanmış, böylece Kariye, Fethiye ve Ayasofya gibi yapılarda  bugün gördüğümüz muhteşem freskler ve mozaikler gün yüzüne çıkarılmıştır. Bugün Ayasofya'yı yeryüzündeki tüm ibadethanelerden farklı kılan da  iki kadim dinin izlerine bir arada ev sahipliği yapabilmesidir. Bu özelliği nedeniyledir ki Paris'teki Notre Dame Kilisesinden ya da Roma'daki Sen Piyer Katedralinden çok daha fazla ilgi çekicidir. Mihrapta sizi karşılayan Meryem ve Çocuk İsa 842 yılından beri orada! Onun hemen sağında, solunda yeralan onlarca hat levha ise, kimisi 2. Mahmut'a, kimisi Kazasker Mustafa İzzet Efendiye ait, paha biçilemez güzellikleriyle inananları selamlıyor. Böyle bir zenginlik dünyadaki hiçbir yapıda yoktur.
Unutulmamalıdır ki bu şehir ilk Hıristiyan başkentidir. Yüzyıllar boyunca hristiyan izleriyle İslam izleri birbirine karışıp harmanlanmış, yepyeni bir kültür oluşmuştur. Bugün Ayasofya'yı inşa eden hristiyan mimarlar İsidoros ve Anthemyus 1000 yıl sonra yaşamış olan Koca Sinan'a rehberlik etmiştir. Koca Sinan'ın öncüleri ve ardıllarına da rehberlik etmişlerdir.
(Thomas Whittemore ve Ekibinin Kariye Müzesinde Restorasyon Çalışması)
Bugün dinler arası diyalog, medeniyetler ittifakı, hoşgörü kavramları birer boş laf değilse Ayasofya olduğu gibi muhafaza edilmelidir. Yoksa Taksim meydanına dikmeyi planladığınız lahanaya benzeyen Katar-Dubai estetiği camiye dinler tarihi müzesi ekleyip, Ayasofya'daki yüzlerce yıllık freskleri, mozaikleri silerseniz bu kavramlarla olan ilişkinizin bir marketing'ten öteye gitmeyeceğini göstermiş olursunuz.
(Ayasofya'da Deisis Mozaiği Restorasyonu)
(Mozaik Ziyaretçileri)