30 Mayıs 2013 Perşembe

Dan Brown'un Cehennem Romanı İçin Görsel Bir Rehber

(Değerli Okurlar, yaz tatilimin bir kısmını Floransa'da geçirdim ve orada çektiğim bazı fotoğrafları bloğa ekledim. Biraz daha güzel oldu sanırım. Fotoğrafların üzerine tıklayarak daha büyük hallerini görebilirsiniz. Özellikle panoramik fotoğraflarda bunu yapmanızı tavsiye ederim. Saygılarımla)
Dan Brown'un son romanı Cehennem için meraklılarına görsel bir rehber hazırladım. Kitapta adı geçen resimler, mekankar ve karakterleri burada bulabilirsiniz. Eksiğimiz olursa affola...
 Sandro Botticelli'nin La Mappa İnferno (Cehennem Haritası) resmi. Kitapta sıkça karşımıza çıkıyor


 88. Sayfada bahsi geçen Auguste Rodin'in Cehennem Kapısı 
Kapının tam üzerindeki 3 "gölge"
Sayfa 88'de bahsi geçen Stxy ırmağı ve Philegyas. Sandalın üzerinde Dante ve rehberi Vergilius. Gustave Dore gravürü
Sayfa 88'de bahsi geçen William Adolphe Bougereau'nun Dante ve Vergilius Cehennemde resmi. 
Kara Veba salgınlarını tasvir eden bir gravür

Sık sık bahsedilen Veba maskesi

Sayfa 106'da bahsi geçen Viyana Fen Bilimleri Akademisindeki Lucas Troberg'in "Ya Tanrı Yanıldıysa" işi. 2010 Tarihli
Sayfa 107'de bahsi geçen Bottticelli'nin Dante Portresi
Sayfa 107'de bahsi geçen Floransa Santa Croche Kilisesinin önündeki Dante heykeli
Bargello Şapelinde Giotto'ya atfedilen Fresk'teki Dante Portresi Sayfa 107
 Santa Maria Della Fiore (Duomo) Kilisesindeki Ressam Michelino'nun İlahi Komedya freski. Dante elinde İlahi Komadya ile bizi selamlıyor. Geride Cennet dağı. Yer Floransa. 
Vatikan Sistina Şapelinde yer alan Son Yargı Freski. Bu fresk Michelangelonun son yıllarında yaptığı ve kendini de İsa'nın solundaki günahkarlardan biri olarak tasvir ettiği fresktir. Bu eserde Michelangelo Dantenin ilahi komedyasından yola çıkmış, onun imajlarını kullanmıştır. Sayfa. 108.
"Dik bir yamacın yüzüne oyulmuş, tünel şeklindeki karanlık bir girişi betimleyen Gustave Dore taşbaskısı. Kapının üzerindeki yazı şöyle diyordu: "İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu" s.110



Porta Romana kapısı ve Pistoletto heykeli s.115
Sandro Botticelli'nin Venüsün Doğuşu Resmi s.123

 (Bu fotoğraf bana ait)
 (Bu fotoğraf bana ait)
Boboli Bahçeleri "Suyun içinden fırlayan ata binen ünlü Perseus heykelini tanıyınca, ....." s.148

 (Bu fotoğraf bana ait)
(Neptün heykelinin önünde bendeniz)
Stoldo Lorenzi-Bronz Neptün Çeşmesi
 "Şimdi Boboli'nin en ünlü fıskiyeli çeşmesine bakıyorlardı; üç dişli mızrak tutan Stoldo Lorenzi'nin bronz Neptün'üne. Yerli halk arasında biraz da saygısızca "Çatal Çeşmesi" olarak adlandırılan bu heykel, bahçelerin merkez noktası sayılırdı." s.151

 (Heykelin önünde bendeniz)
 (Heykelin az ilerisinde yapay mağaranın girişi)
Braccio di Bartolo - Saray Cücesi heykeli
 "Aman tanrım, Yeryüzündeki tüm sanat eserlerini satın alabilecekken Medici'ler bunu mu seçmiş?" s.157

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)

 (Bu fotoğraflar bana ait. İçeri giriş yasak olduğundan dışarıdan ancak bu kadar çekebildim)
 (Mağaranın önünde bendeniz)

"Adını mimarı Bernardo Buontalenti'den almış olan Buontalenti Mağarası, Floransa'daki en tuhaf yerdi. Pitti Sarayı'na gelen genç ziyaretçiler için bir eğlence evi olarak tasarlanan üç bölmeli mağara süiti, natüralist fantezi ile gotik aşırılığın bir karışımıydı." s.162
Boboli Bahçeleri
 (Dünyadaki ilk opera gösterisinin gerçekleştiği anfi tiyatro)
 
 (Bahçede yer alan devasa büstün önünde bendeniz)
(Neptün çeşmesinden Pitti sarayının arka cephesi)
(Palazzo Pitti'nin Ön cephesi. Fotoğraf bana ait)
 (Palazzo Pitti'nin önünde bendeniz)
(Ana Giriş Kapısı)

Boboli Bahçeleri
Pitti Sarayından Vecchio sarayına geçişte kullanılan Vasari Koridoru. Koridor Vecchio köprüsünün üst kısmında kalıyor ve dünyanın en büyük portre koleksiyonunu barındırıyor. s.179

 (Senyörler Meydanı Panoraması)

 (Davut heykeli önünde bendeniz)
  Vecchio sarayının hemen önünde yer alan Senyörler meydanı. Burada yer alan onlarca heykeli en ünlüsü kuşkusuz Michelangelo'nun Davut heykelinin kopyası. s.185
Palazzo Vecchio
Palazzo Vecchio içinde yer alan Beşyüz salonu. Soldaki duvarda Vasarinin Marciano Savaşı resmi.
Resmin çok küçük bir ayrıntısında bir flama üzerinde yazan Cerca Trova (ara bulacaksın) yazısı
"...Michelangelo'nun nefes kesici Zafer Heykeli'ne bakmak daha kolaydı. Yaklaşık üç metre boyundaki bu heykel, aşırı muhafazakar Papa II. Julius'un -II. Papa Terribile" mezarı için yapılmıştı. Vatikan'ın homoseksüellik konusundaki tutumunu bilen Langdon bunu hep ironik bulmuştu. Heykelde, Michelangelo'nun uzun seneler aşık olduğu ve üç yüzden fazla sone yazdığı genç adam Tommaso dei Cavalieri betimleniyordu." s.191
"Vasari tarafından I. Francesco için gizli bir çalışma odası olarak tasarlanan dikdörtgen il Studiolo, içeri girenlerde dev bir hazine sandığının içinde olduğu hissini uyandıran yuvarlak, beşik tonozlu bir tavana sahipti." s.196
"Damien Hirst'ün tartışmalar yaratan eseri Tanrı Aşkına, Vasari'nin ünlü İl Studiolo'sunda sergilenince büyük patırtılar kopmuştu. Bu, platinden gerçek boyutlu bir insan kafatasıydı. Yüzeyi tamamıyla birbirine çok yakın işlenmiş sekiz bin parlak elmasla kaplanmıştı" s.197

Palazzo Vecchio'da bulunan Dante'ye ait ölüm maskesi s.201
 Laurentian Kütüphanesi
"Michelangelo tarafından tasarlanmış dünyanın ilk halk kütüphanesine çıkan muhteşem bir merdiveni vardır. Oradaki kitaplar kimsenin alıp götürmemesi için koltuklara zincirlenmiştir. Tabii ki oradaki kitapların birçoğu dünyadaki tek kopyalardır." s.213
Laurentian Kütüphanesi
(Sabinli Kadınların Kaçırılışı-1582- Giambologna)
(Polyxena'nın Kaçırılışı-1866- Pio Fedi)
(Medusanın başını kesen Perseus-1545- Cellini)


 (Neptün-Poseidon Çeşmesi)



"Loggia Dei Lanzi'nin açık hava heykelleri arasından ilerlerken tüm figürlerin tek bir temanın çeşitlemelerini sahnelediklerini düşünmeden edemedi: kadın üzerindeki erkek egemenliğinin vahşice sergilenişi." s.227
Sabinlerin Kaçırılışı
Polyksena'nın Kaçırılışı
Medusa'nın Kesik Kafasını Tutan Perseus..."
I.Cosimo'nun Göğe Yükselişi.... Bu Beş Yüz Salonu'nun tam ortasındaki büyük ve yuvarlak ay tabyası, Vasari'nin en kıymetli tablolarından biriydi." s.251
(Museo Casa Dante)
(Dante müzesinde bir cehennem tasviri)
Dante müzesinin içi
 
 Pencereden müzenin dışı
 Pencere önünde bendeniz
 Bir Dante heykeli önünde bendeniz
 Romanda ismi zikredilen tüm ilahi komedyayı içeren poster. Arkamda ilahi komedya sağımda cehennem, solumda cennet :-)
 Casa Torre- Kule ev'in dıştan görünüşü




 Büstün altında her daim taze çiçekler ve zambak var
 (Bir döşeme taşında kendiliğinden oluştuğuna inanılan Dante silüeti)

"Via Santa Margherita'nın üzerindeki Casa di Dante, taş cephenin yarısından yola kadar sarkan büyük Museo Casa di Dante pankartıyla kolaylıkla fark edilir."
(Dante kilisesi önünde. Diren Dante :-)
(La Chiesa di Santa Margherita dei Cerchi)
(Kilisenin içi)
(Dante Gabriel Rosetti- Beatrice)
(kilise içinde yer alan Beatrice Mezarı)
"Dante Kilisesi olarak bilinen La Chiesa di Santa Margherita dei Cerchi ibadethanesi, bir kiliseden çok şapeldi. Minik tek odalı ibadethane, Dante hayranlarının büyük şairin hayatındaki iki önemli anın vuku bulduğu, bu nedenle Kutsal Toprak olarak gördükleri popüler bir yerdi." s.281


"Langdon içgüdüsel olarak sola dönüp Beatrice Portinari'nin sade kabrine baktı. İnsanların bu kiliseyi ziyaret etmelerinin esas sebebi bu mezardı. Ama kabrin kendisi değil de yanındaki ünlü nesne daha çok ilgilerini çekiyordu. 
Hasır bir sepet
O sabah, her zamanki gibi sade hasır sepet Beatrice'in kabrinin yanında duruyordu. Ve o sabah, her zamanki gibi içinde katlanmış kağıt vardı; hepsi ziyaretçilerin Beatrice'e yazdığı mektuplardı. 
Beatrice Portinari, talihsiz aşıkların koruyucusu azizi haline gelmişti ve eskiden beri Beatrice'e yazılan dualar, yazana aracılık eder; belki birini onları daha çok sevmeye teşvik eder veya gerçek aşklarını bulmalarına yardımcı olur ya da göçüp gitmiş bir sevgiliyi unutmaları için onlara güç verir umuduyla sepetin içine bırakılıyordu. s.283
Piazza Duomo ve Santa Maria del Fiore Katedrali
Piazza Duomo- Duomo Meydanı
(Santa Maria del Fiore Katedralinin Kubbesi. Şehirdeki en yüksek kubbe)







"II. Duomo ya da resmi adıyla Santa Maria del Fiore Katedrali, Ignazio Busoni'ye takma ismini kazandırmanın yanı sıra Floransa'nın hem manevi hem de yüzyıllar süren dram ve entrika merkezi olmuştu. Binanın değişken geçmişi, Vasari'nin kubbede kullandığı için hor görülen Son Hüküm freski hakkında yapılan uzun ve şiddetli tartışmalardan, kubbeyi bitirmesi için seçtiği mimara kadar hararetli çekişmelere sahne olmuştu." s.291
(Kubbenin iç kısmında Vasari tarafından yapılan Son Yargı- Last Judgement- Freski)

"Zamanın en büyük ressamı olan Filippo Brunelleschi sonunda karlı anlaşmayı yapmış ve kubbeyi tamamlamıştı. Günümüzde, Brunelleschi'nin heykeli, Canonici Sarayı'nın dışında oturmuş, şaheserine memnuniyetle bakarken görülebilir." s.291

(San Giovanni Vaftizhanesi)
"Katedral gibi çok renkli taşlar ve çizgili gömme sütunlarla süslenmiş vaftizhane, dikkat çekici şekliyle büyük binadan ayrılıyordu. Kimilerinin söylediği gibi, katlı bir pastaya benzeyen sekiz kenarlı yapı, düz bir beyaz çatıya doğru yükselen üç kattan oluşuyordu"...
"Langdon sekizgen şeklin estetikle değil, sembolizmle ilgisi olduğunu biliyordu. Hristiyanlıkta sekiz rakamı, yeniden doğuşu, ve yeniden yaratılışı temsil ediyordu. Sekizgen, Tanrı'nın cennet ve cehennemi yarattığı altı günü, Sebt için bir günü ve Hristiyanların vaftizle 'yeniden doğdukları' veya 'yeniden yaratıldıkları' sekizinci günü temsil eden bir hatırlatmaydı."
s.292
(Vaftizhanenin tavanını süsleyen Bizans tarzı mozaikler) 
(Lorenzo Ghilberti- Cennetin Kapıları)

"Yaklaşık beş metre yüksekliğindeki bronz kapıları yapmak Lorenzo Ghiberti'nin yirmi yılını almıştı. Üzerlerinde kutsal kitaptan figürlerin bulunduğu on panoyla öylesine kaliteli şekilde süslenmişlerdi ki, Giorgio Vasari kapılar için "Her yönden inkar edilemeyecek kadar kusursuz ve şimdiye kadar yapılmış en muhteşem sanat eseri," demişti." ...
"Ghiberti'nin parıldayan Cennetin Kapıları, her biri Eski Ahit'teki farklı bir önemli sahneyi betimleyen on tane kare panelden oluşuyordu. Cennet Bahçesi'nden Musa'ya ve Süleyman Mabedi'ne kadar değişen Ghiberti'nin heykel anlatımı, her bir beş panelden meydana gelen  iki dikey sütun üzerinde gözler önüne seriliyordu." s.294
"Bakışlarını mozaiğin göbeğine çevirdi. Ana altarın tam üzerinde, kurtarılanlarla lanetlenenlere yargıçlık yapan sekiz metre boyundaki İsa tasviri yükseliyordu. Dürüst olanlar İsa'nın sağ tarafında sonsuz hayat ödülünü alıyordu. Sol tarafındaysa günahkarlar taş kesilmiş, kazıklara geçirilmiş ve türlü yaratıklar tarafından yeniyordu." s.301
 "Yukarıdaki korkutucu mozaikte boynuzlu bir şeytan, bir insanı kafasından yemeye başlıyordu. Kurbanın şeytanın ağzından sarkan bacakları, Dante'nin Melabolge'sinde bellerine kadar gömülü günahkarların kıvranan bacaklarını çağrıştırıyordu...... Tıpkı Dante'nin Cehennem'inin son kantosunda tasvir ettiği gibi, şeytanın üç başlı olduğu izlenimini vererek, kulaklarından dışarı kıvrılan iki koca yılan da günahkarları yiyordu. " s.301

(Vaftiz Kurnası)
"Evet, bu bir sunak veya masa değil. Cilalı ahşaptan yapılma tabla aslında bir kapaktı ve derin bir bölümün üstünü örtüyordu. 
Sienna; "Vaftiz kurnası mı?" diye sordu.
Langdon başını salladı. "Dante bugün yaşıyor olsaydı, işte tam da bu kurnada vaftiz edilirdi...." s.303


"Langdon, Michelino tablosunu gösterdi. Ufukta Dante'nin arkasında gökyüzüne doğru yükselen koni şeklinde bir dağ görünüyordu. İnce bir patika dağın etrafında gittikçe daralan bir şekilde dokuz kez dönerek tepeye doğru çıkıyordu. Çıplak figürler yolda çeşitli kefaretler ödeyerek acı içinde tepeye tırmanmaya çalışıyorlardı.
Langdon, işte karşınızda Araf Dağı diye belirtti ve ne yazık ki bu yorucu, dokuz daireli tırmanış, cehennemin derinliklerinden cennetin nuruna çıkan tek yoldur. " s.311
"kanatlı bir melek Araf Dağı'nın eteğinde bir tahtın üzerinde oturuyordu. Meleğin ayaklarının dibinde bir sıra tövbekar, günahkar yukarı tırmanma izni bekliyordu. Meleğin elinde uzun bir kılıç vardı ve ucu tuhaf bir şekilde sıranın başındaki insanın yüzüne saplanmış gibi duruyordu." s.312
(asklepios ve asası)
Bir önemi yok ama nazarlığınızın tıbbın eski bir simgesi olduğunu söylediniz ki bu doğru. Ama ona caduceus diyerek çok yaygın bir hata yaptınız. Caduceus'ta asanın üzerinde iki yılan ve tepesinde de kanatlar vardır. Sizin nazarlığınızda bir tane yılan var ve kanatları yok. Sizin sembolünüzün ismi... Asklepios'un Asası" s.337

VENEDİK
344. sayfadan itibaren romanın yeni mekanı Venedik oluyor. Burada iki önemli mekan Palazzo Ducale (Dükler Sarayı) ve San Marco Bazilikası
Dükler Sarayı
 Dükler Sarayı
Dükler Sarayı

 San Marco
  San Marco
 San Marco
Museo Correr
Palazzo Grassi
"Langdon zaten Venedik'in en ünlü müzelerini aklından geçirmeye başlamıştı. Akademi Galerisi, Ca'Rezzonico, Grassi Sarayı, Peggy Guggenheim Koleksiyonu. Correr Müzesi. Ne var ki hiçbiri tarife uymuyordu." s.346
"Sinskeyi bir kalem çıkarıp Zobrist'in fotoğrafının altına yazmaya başladı: Bir H harfi ve ardından gelen bir artı işareti. "Siz simgeleri iyi tanıyorsunuz," dedi. "Bunu tanıdınız mı?"

H+
Başını hafifçe sallayan Langdon, "H artı" diye fısıldadı. "Elbette, birkaç yaz önce kampüsün her yerine asılmıştı. Ben de bir tür kimya konferansı olduğunu sanmıştım." 
Sinskey, kendi kendine güldü. "Hayır, bu dünyanın en büyük transhümanizm toplantısı olan 2010 Hümanite Artı zirvesi için kullanılan simgeydi" s.366
 
Büyük Kanal
 Canaletto'nun resimlerinde büyük kanal ve gondolcular
Büyük kanalda gondol
"Langdon hızlanarak onlara yetişti. Mimariye hayran biri olarak Büyük Kanal'da bir gezintiyi aceleye getirmek onun için akıl almaz bir şeydi." s.372
 Azize Lucia
 Azize Lucia'nın kemiklerinin bulunduğu kilise
Azize Lucia'nın mezarı
"Langdon kilisenin yan tafafındaki yazıdan azizenin ismini okuyarak, "Azize Lucia" dedi. "Körlerin kemikleri."
"..... Kiliseyi gösterdi. 'Yazıyı görüyor musun? Azize Lucia buraya gömülmüş...... Ve birden Azize Lucia'nın körlerin koruyucu azizi olduğu aklıma geldi." s.373
"Langdon kumarhanenin afişindeki kelimeleri hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştı ama Rönesans stili muhteşem saray, Venedik manzarasının on altıncı yüzyıldan beri bir parçasıydı. Bir zamanlar şahsa ait bir malikane olan bu yer artık smokinle girilen bir kumarhaneydi. Burası besteci Richard Wagner'in 1883'te Parsifal operasını besteledikten kısa bir süre sonra kalp krizi geçirip öldüğü yerdi." s.377
 
(Ca'pesaro Modern Sanat Müzesi)
"Yıllar önce Langdon içeri girmiş ve Gustav Klimt'in Viyana'dan ödünç olarak getirtilen Öpücük adlı başyapıtını görmüştü. Klimt'in birbirine sarılmış iki sevgilinin altın varaklı büyüleyici yorumu, sanatçının eserlerine tutku duymasına neden olmuş ve Langdon Venedik'in Ca'Pesaro Müzasi'nin modern sanata olan tutkusunu ateşleyen yer olduğuna inanmıştı." s.377
Ponte Rialto- Rialto Köprüsü
"İleride ünlü Rialto Köprüsü duruyordu. San Marco Meydanı'na giden yolu yarılamışlardı. Köprüye yaklaştıklarında Langdon başını kaldırıp yukarı baktı ve melankolik bir yüz ifadesiyle parmaklıklardan aşağı bakan yalnız figürü gördü." s.378
"Batma eğilimi yüzünden yüksek binaların inşa edilmediği şehirdeki yüksek yapı olan San Marco Çan Kulesi, Venedik'in kanallar ve geçitler labirentine girenlere yol gösterici bir işaret kulesi işlevi görüyordu,..." S.381
"Girişteki sütunlardan birinin tepesinde, San Theodore'nin tuhaf heykeli, öldürdüğü ejderhasıyla gururla poz veriyordu. Langdon bu ejderhayı daha çok timsaha benzetirdi." s.390
"İkinci sütunun tepesinde Venedik'in her yerinde görülen sembol vardı: Kanatlı aslan. Üzerinde latince Pax tibi marcei evangelista meus(Huzur içinde yat, sevgili vaiz Markos) yazan açık bir kitabın üstüne tek pençesini koymuştu. efsaneye göre bu sözler, Aziz Markos'un Venedik'e gelmesi üzerine bir melek tarafından söylenmişti ve naaşının bir gün burada yatacağını varsayıyordu."


"Langdon meydanın dirseğine doğru ilerlerken tam karşısında, San Marco Saat Kulesi'nin mavi cam kadranını gördü. James Bond Ay Harekatı filminde kötü adamı bu saat kulesinden aşağı atmıştı." s.391




 "San Marco, işte bu altın aslanın altında, en ünlü hazinelerinden birini gösteriyordu. Dört büyük bakır at akşamüstü güneşinde ışıldıyordu."
"Her an aşağıdaki meydana atlayacakmış gibi duran bu dört paha biçilmez at, Venedik'teki pek çok hazine gibi, Haçlı Seferleri sırasında İstanbul'dan yağmalanarak getirilmişti." 
(Dört atlı heykelinin sökülmeden önce İstanbul hipodrom girişindeki canlandırması)
Konu 
(History Channel'de hipodrom ile ilgili belgeselden)
"Yağmalanarak getirilen bir başka sanat eseri de kilisenin güneybatı köşesinde, atların altında duruyordu: Tetrark olarak bilinen mor bir porfirdi. Heykel, on üçüncü yüzyılda İstanbul'dan getirilirken ayağının kırılıp kaybolmasıyla tanınıyordu. 1960'larda ayak, mucizevi bir şekilde İstanbul'da bulunmuştu. Venedik, heykelin kayıp parçası için istekte bulunmuş, Türk yetkililerse basit bir mesajla cevap vermişlerdi: Siz bizim heykelimizi çaldınız, biz de ayağı vermiyoruz."




"Hava altın kokuyor.
 Robert Langdon daha önce de büyük katedraller görmüştü ama San Marco'daki Chiesa d'Oro'nun etkisi bambaşkaydı. Yüzyıllar boyunca, San Marco'nun havasını solumanın bile kişiyi zenginleştireceği iddia edilmişti. Bu ifade sadece bir benzetme değil, gerçeğin ta kendisiydi. 
 Milyonlarca altın karodan meydana gelen iç kaplamalar sebebiyle, havada uçuşan tozlar bile altın parçacıkları içeriyordu. Havadaki bu altın tozu, batı penceresinden giren parlak gün ışığıyla birleştiğinde, insanların hem ruhsal bir zenginliğe kavuşmasını hem de derin nefes aldıklarında, ciğerlerini yaldızlayan dünyevi bir zenginlik kazanmalarını sağlayan canlı bir atmosfer yaratıyordu." s.404

(Havariun kilisesinin rekonstürüksiyonu. Bugün bu kilisenin yerinde Fatih Cami vardır)
Mimari açıdan bazilika kelimesi, Avrupa veya Batı'da inşa edilen Doğu veya Bizans tarzı kilise anlamına geliyordu. Konstantinopolis'teki Havariyyun Kilisesi'nin bir taklidi olan San Marco'nun öylesine doğulu bir tarzı vardı ki rehberlerde genellikle, çoğu Bizans katedrallerinden dönüştürülmüş Türk camilerini görmeye eşdeğer sayılacağı yazılırdı. s.405

"Gustave Dore'nin, toplanmış kalabalığı haçlılara katılmaları için yüreklendiren, kollarını yukarı kaldırmış, kör ve yaşlılıktan pürsümüş bir dükayı betimlediği ünlü resim. Dore'nin çizdiği resmin ismi hala hafızasındaydı. 'Haçlılara Vaaz Veren Dandolo.'
"Langdon yüksek sesle , 'Enrico Dandolo,' dedi. Sonsuz ömür süren Düka." s.406
(Haçlı ordularının İstanbul'a girişini tasvir eden başka bir gravür. Yine Dore'ye ait)

 (Kağıt Kapısının üzerinde yer alan heykel İstanbul'da elçilik yaptıktan sonra Venediğe dönüp Doj olan Andrea Gritti'ye ait)
"Bazilikanın güneybatı köşesinden sola dönerek "Kağıt Kapısı"na doğru ilerlediler. Burası Bazilika'yı Dükalar Sarayı' na bağlayan ek binaydı. Dükalar buraya halkın okuması için kararnameler astıkları için bu isim verilmişti." s.412
(Andrea Gritti'nin Tiziano tarafından yapılan portresi. Gritti ailesi Beyoğlu semtinin isim babasıdır. Konu ile ilgili daha önce yazdığım yazı: http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/10/bey-ve-oglu-bir-bolgeye-ismini-veren.html )

"....Langdon'un hafızasının derinliklerinden gelen görüntü.. gösterişli bir çini zamine gömülmüş olan yıpranmış bir mermerin üzerine yazılmış Dandolo'nun latince ismiydi.
Henricus Dandolo." s.417

"Muhteşem Frari Kilisesi'nin doğusunda bulunan Pietro Longhi Atölyesi, Venedik'in tarihi kostümler, peruklar ve aksesuvarlar satan belli başlı mağazalarından biriydi. Müşteri Listesi; film şirketleri, tiyatro toplulukları ve Venedik Karnavalı'nın abartılı baloları için onları giydirecek personelin uzmanlığına güvenen nüfuzlu kişilerden oluşuyordu." s. 451
Bir Pietro Longhi kostümü Meraklısı için http://www.pietrolonghi.com/home.php

İSTANBUL

"Burası ikiye bölünmüş bir dünya, karşıt güçlerin şehriydi: Dindarlarla laikler; eskiyle yeni; Doğu'yla Batı... Avrupa ile Asya arasındaki coğrafi sınırda duran bu ebedi şehir, gerçekten de Eskidünya'dan daha da eski bir dünyaya uzanan bir köprüydü.
İstanbul."
 (Topkapı Sarayı)
 (Topkapı Sarayı)
 Topkapı Sarayı Babüsselam Kapısı)
 (Sultanahmet Camii)
 (Sultanahmet meydanının eski hali)
(Camiye Blue Mosque denmesine neden olan iç bezemeler)
"Şehir; Topkapı Sarayı, Sultan Ahmet Camii, Yedikule ile folklorik savaş, zafer ve yenilgi efsaneleriyle doluydu."
 (Henüz camiye çevrilmeden önce Ayasofya)
 (Bizans Devri Tarihi Yarımada canlandırması)
 (Denizden Ayasofya)
(Havadan Ayasofya)

(Pandantiflerde bulunan Serafim melekleri)


(Osmanlı devrinde Ayasofya)
"MS 360 yılında inşa edilen Ayasofya, Enrico Dandolo ve Dördüncü Haçlı Seferi ordusunun şehri fethettiği 1204 yılına kadar Doğu Ortodoks Katedrali olarak hizmet vermiştir. On beşinci yüzyılda, Fatih Sultan Mehmet'in Konstantinapolis'i ele geçirmesinden sonra camiye dönüştürülmüş ve 1935 yılında müze haline getirilene kadar Müslümanların ibadethanesi olarak hizmet vermişti."
 (Günümüzde Miilion anıtından geriye kalan taş parçası)
 
(Million anıtı günümüze ulaşabilseydi böyle bir şey olacaktı)
(1855 Hipodrom)
 
 (Mısırdan Getirilen Obelisk)
 (Obeliskin alt kısmında 2. Thedossius tarafından yerleştirilen kaide)

(Bizans Devrinde Hipodromda yer aldığı söylenen 60 adet heykel ve obeliskin canlandırması)
(Obeliskin Mısır'dan getirilişini tasvir eden bir resim)
 (Yılanlı Sütun)
(Yılanlı Sütunun Orijinal hali)
(Sütunun tepesinde olması gereken yılan başlarından sadece bir tanesi günümüze ulaşmıştır)
"Sultanahmet Parkı'ndaki geniş yapraklı ağaçlar, grup patikada yürürken onları yağmurdan bir miktar koruyordu. Yürüyüş yollarına, ziyaretçileri parkın ilgi çekici yerlerine yönlendiren tabelalar yerleştirilmişti: Luksor'dan getirilen bir Mısır dikilitaşı; Delfi'deki Apollon Mabedi'nden getirilen Yılanlı Sütun; Bizans İmparatorluğu zamanında "sıfır noktası" kabul edilerek, tüm mesafelerin ölçüldüğü Milyon Taşı (Million Anıtı)" s.477



"Yağmurda parıldayan Ayasofya'nın dev cüssesi, kendi başına bir şehir gibiydi. Kenarları gümüş grisi, inanılmayacak kadar geniş merkez kubbesi, çevredeki diğer kubbeli binaların üstünde duruyor gibiydi. Her birinin tek şerefesi ve gümüş grisi bir alemi bulunan dört minare, binanın köşelerinden yükseliyordu. Merkez kubbeden o kadar uzaktakiler ki, aynı yapıya ait olduklarına inanmak güçtü." s.478

 1880
"Müzedeki bağlantılarıyla buluşma yeri, namazdan önce Müslümanların abdest aldığı gösterişli bir şadırvandı." s.484


(İmparator Leon Mozaiği)
(İmparator kapısı)
"Mirsat en geniş kapıya doğru yürüdü: Bronz kaplı devasa bir giriş. Coşkuyla "İmparator Kapısı" diye fısıldadı. Bizans zamanında bu kapıyı sadece imparator kullanabiliyordu. 
 "Mirsat bakışlarını kapının üstündeki mozaiğe kaldırdı. Mozaikte Pantokrator İsa'nın resmi vardı: sağ eliyle kutsarken sol elinde Yeni Ahit' i tutan İsa'nın ikonik görüntüsü s.486
"Tüm mekanı tek bir kare içine alan merkezdeki naos, kendinden sonra yapılan katedrallerde olduğu gibi bir haçın dört kolu boyunca uzanıyordu."


"Cennetten yeryüzüne doğru daha doğrusal bir rota çizerek kubbeden aşağı inen kablolar pırıl pırıl parlayan avizeler taşıyorlardı. Bu avizeler çok alçakta duruyormuş gibi göründükleri için uzun boylu ziyaretçilerde başlarına çarpacakları izlenimleri uyandırıyordu. Gerçekte bu, mekanın büyüklüğünden kaynaklanan başka bir yanılsamaydı, çünkü avizeler yerden üç büyük metre yukarıda duruyorlardı." s.488


 Mirsat heyecanla "Evet" dedi "Ve Allah ve Muhammed" Rehberleri Brüder'in bakışlarını, hat yazısıyla Arapça Allah ve Muhammed isimlerinin yazılı olduğu iki muazzam levha arasında yükselen İsa mozaiğinin bulunduğu ana mihraba doğru yönlendirirken Langdon gülümsedi." s.489

"Deisis mozaiği, Pantokrator İsa tartışmasız binadaki en gizemli parçalardan biriydi." s.491
"Hemen yanına koşan Langdon, üstüne kazınmış yazıyı inceledi HENRİCUS DANDOLO" s.492
"O akşam İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası yeraltında Franz Liszt'in ünlü eserlerinden birinin, tamamı Dante'nin cehennem yolculuğundan esinlenerek bestelenmiş Dante Senfonisi'nin konserini veriyorlardı" s. 500
"Koro, trompetler ve borular eşliğinde aynı uyarıyı bir kez daha seslendirdi. "La ogne sperenza voi ch'entrate"
İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu" s.502
"karanlıkta iç içe geçen ışıklandırılmış ağaç gövdelerinden gerçeküstü bir orman oluşturuyordu" s.503

"Bir okla yolu gösteren tabelada korkunç bir dişi canavarın ismi yazılıydı MEDUSA"















19 Mayıs 2013 Pazar

Dan Brown Cehennemin Kapılarını İstanbul'da Açıyor

Dan Brown'un son romanı Cehennem 13 Mayıs günü tüm dünya ile aynı anda Türkiye'de yayınlandığında romanın bir bölümünün İstanbul'da geçtiği gazetelerde duyuruldu. Faydacı bir mantıkla bunun yaratacağı turizm patlamasından bahsedildi. Bir romanın ne kadar etkili olacağını bilemem, ancak romanın esas mekanı Floransa ve ben İtalyanların benzer bir hezeyan içine girdiklerini zannetmiyorum. Ne Floransa'nın ne de İstanbul'un böyle bir kampanyaya ihityacı yoktur. Bu kentler, insanlığın hafızasında bir romanın desteğine ihitiyaç duymadan da yeterli ilgiyi görüyor, hakediyor. Bu komplekslere gerek yoktur.

Romanın üç mekanı Floransa, Venedik ve İstanbul. Bir biyolojik salgın başlatarak insan nüfusunun üçte birini yok etmeyi kafasına koymuş deli bir bilim adamının peşinden onu durdurmaya yeminli kahramanımız Robert Langdon ve kız arkadaşı Sienna Brooks'un nefes kesen takibine tanık olduğumuz roman, tamamen Dante'nin İlahi Komadyası üzerine kurulu. İlahi Komedya'nın Cehennem bölümüne sık sık atıfta bulunan roman, tüm ipuçlarını da bu metinden alarak ilerleyen bir polisiye kovalamaca etrafında şekilleniyor. Ancak Dan Brown'un tüm romanlarında olduğu gibi bu romanda da günümüzün temel tartışma konuları masaya yatırılıyor. Nüfus artışı, Malthus'un nüfus teorisi, genetik bilimi ve üst insan, bilim etiği, insanlığın geleceği gibi konular romanın alt metinleri olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca okur sanat tarihi profesörü Robert Langdon'un rehberliğinde Floransa, Venedik ve İstanbul'daki başlıca tarihi mekanlarda gezintiler yapıyor. Tüm bunlar yanyana gelince bir solukta okunan sürükleyici bir polisiye ile karşı karşıya kalıyoruz.
(Dante Allighieri)
İstanbul mekan olarak romanda kritik bir rol üstleniyor. Romanın finali İstanbul'da kurgulanmış. Dünya nüfusunun üçte birini yok edecek biyolojik saldırının merkezi olarak İstanbul seçilmiş. Romanın 475. sayfasında bu saldırıyı gerçekleştiren Bertrant Zobrist'in neden İstanbul'u seçtiği şöyle izah ediliyor:
Doğu ile batının buluşması
Dünyanın dört yol ağzı
Ayasofya, Sultanahmet, Mısır Çarşısı, Galata Köprüsü ve saldırının ana mekanı Yerebatan Sarnıcı'nın öne çıktığı romanda İstanbul, mekan olarak finale yakışır bir şekilde ayrıntılı olarak tasvir ediliyor.

Roman Floransa'da başlıyor ve önemli bir böliümü Floransa'da geçiyor. Tüm bu kaçma kovalama içerisinde Pitti Sarayından Boboli Bahçelerine, Palazzo Vecchio'dan Duomo Katedraline Floransa'da adeta ayak basmadık yer bırakmıyoruz. Dante'nin Cehennem şiiri bir süre sonra kahramanlarımızı Venedik'e yönlendiriyor. Venedik romanda bir ara istasyon gibi. Burada elde edilen ipuçları kahramanlarımızı İstanbul'a yönlendiriyor. Saldırı başarılı oluyor mu, onu okuyucunun merakına havale edelim.

Roman çıkar çıkmaz, romanı okumadan "eyvah komplo teorilerine çanak tutacak, Ayasofya'yı yeniden tartışmaya açacak" diye hayıflanan Murat Bardakçı'ya bir müjde vereyim, romanın merkez mekanı Ayasofya değil, yüreğinizi ferah tutun..!

Kitabı yayınlayan Altın kitaplar'a bir küçük uyarı. 468. sayfada Henricus Dandolo önderliğindeki Venedik ordularının İstanbul'u fethettiği tarih olarak 1202 verilmiş. Doğrusu 1204'dür. Sanırım dizgi hatası.
Son söz olarak 007 serisinin son filmi Skyfall'un açılış sahnesi ile Cehennem'in final sahnesi İstanbul'da geçiyor ve bu birşeylerin işaretidir. Elimizdeki kıymetin farkına varıp onu korumak için bir işaret olması dileğiyle...



17 Mayıs 2013 Cuma

Kadıköy'ün Boğası Kime Ait?

Bugün internet sitelerine düşen bir haberle Kadıköy ile özdeşleşmiş Altıyol'daki meşhur "Döğüşen Boğa" heykelinin Milli Saraylar tarafından geri istendiğini öğrendik. Milli Saraylar gayet milli bir hassasiyet göstererek, meydanlarda sayısı hızla azalan heykellere bir yenisini eklemek için kolları sıvamış durumda. Bu heykel düşmanlığı malum "ucube" tartışmalarıyla zaten ayyuka çıkmıştı. 150 yıllık bir heykelin birden bire "mülkiyet" eksenli bir tartışmaya konu olması tam da yerel seçimler öncesi çok düşündürücüdür.
 Bazılarına göre Döğüşen, bazılarına göre Tokuşan boğa heykelinin neredeyse 150 yıllık bir hikayesi var. Osmanlı tarihinde yurtdışına seyahat etmiş tek padişah olan Sultan Abdülaziz 1867 yılında özel treniyle Paris'e vardığında o günlerde devam eden Paris Evrensel Sergisini ziyaret eder. Sergide gördüğü küçük boyutlu iki boğa heykelini çok beğenir ve heykeltraş Jules İsidore Bonheur ile tanışır. 34'5x59 cm boyutundaki bu heykellerin 1/1 boyutlu birer kopyasını sipariş eder. Sultan Abdülaziz'in av merakı ve vahşi hayvanlara duyduğu hayranlık meşhurdur. Çırağan ve Beylerbeyi sarayında birer Aslanhane inşa ettirdiği de bilinir. Toplam olarak 24 adet heykel siparişi verir ve Bonheur başkanlığında bir gurup heykeltraş kolları sıvar. Birçoğunun kalıbı zaten hazırdır ve adeta fabrikasyon bir imalat ile hızlıca dökümler gerçekleşir. Atlar, boğalar, geyikler ve aslanlar hızla dökülür ve bunlar Beylerbeyi sarayına yollanır.
(1865 Evrensel Sergisindeki Döğüşen Boğa Heykeli)
İttihatçılar işbaşına gelince Enver Paşa bir Ermeni tüccara ait meşhur Bilezikçi Çiftliğine yerleşir. İlk iş Beylerbeyi saayındaki bu heykellerin bir kısmını kendi çiftliğine taşıtmak olur. Heykellerden Münevver Ayaşlı "Dersaadet" adlı kitabında bahseder. Bu heykellerden bir kısmı, Feneryolundaki Ahmet Muhtar Paşa köşküne bir kısmı da Moda'da Dimitri Veldemi köşküne nakledilir. Modadaki köşk Milli Eğitim tarafından kamulaştırıldıktan sonra bahçedeki heykeller açık arttırma ile satışa çıkarılır ve uzun yıllar Elmadağ Divan Otelinin önünde yer alan Geyik Heykeli Vehbi Koç tarafından satın alınır. Diğer bir at heykeli de Sabancı ailesi tarafından satın alınır ve Atlı köşkün üst girişine yerleştirilir.
(Atlı köşkün girişindeki heykel)
(Divan Oteli önündeki geyik heykeli)
Heykel gurubunun içinde yer alan kaktüsün üzerinden atlayan aslan heykeli ise 1950 lere kadar Taksim gezi parkında sonrasında ise İstanbul Belediye'sinin önünde boy gösterir. Hala da belediyenin önünde durmaktadır.
Tokuşan boğa heykeli ise 1940'larda harbiye Spor ve Sergi sarayının önüne, 1950lerde Hilton otelinin önüne, 1960'larda ise Divan otelinin tam karşısında yer alan kavşağa yerleştirilir. Kavşağın tam karşısında Divan Otelinin önünde yer alan Geyik Heykeli ile Boğa heykeli 60 yıl sonra yine biraraya gelmiştir. Heykel 1987 yılına kadar burada kaldıktan sonra nihayet Kadıköy Altıyol'a taşınır. Yaklaşık 25 yıldır sadece Kadıköy'ün ve Kadıköy'lülerin değil tüm Fenerbahçelilerin de sembolü haline gelmiştir.
(1940'larda Spor sergi sarayı önü)
Leyleği adeta havada gören Tokuşan Boğanın kardeşi Böğüren Boğa heykeli ise, belki duruşunun sevimsizliğinden yerinden hiç kıpırdamamış 150 yıldır Beylerbeyi sarayı büyük havuz başında unutulup gitmişti.
(Sarayın bahçesindeki böğüren boğa)
Tokuşan Boğa figürünün hangi antik mitolojinin devamı olduğu ve dünyadaki kopyaları ayrı bir yazının konusu olabilir. Aynı şekilde bir sultanın Paris'e gidip heykel siparişleri vermesi, hatta Newyork'taki özgürlük heykelinin tasarım aşamasında sponsor olması ve günümüzde Osmanlıya çok özenen idarecilerin bu durumdan nasıl bir feyz alıdıkları da öyle.
Ancak bu yazı şu soruyla bitebilir: Acaba Milli Saraylar Kadıköy'de halka malolmuş bu boğa heykeline gösterdiği hassasiyeti aynı sipariş gurubunun içinde yer alan ve İstanbul Büyükşehir belediyesi önünde bulunan aslan heykeli için de gösterecek mi? Ya da geçmişte haraç mezat satılan diğer heykellerin peşine düşecek mi?
                                     (İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Önündeki Aslan heykeli)
Bu satırların yazarı ne Saraçhanedeki aslan ne de Kadıköy'deki boğa heykeline dokunulmaması taraftarıdır. Çünkü heykeller üzerine çıkıp fotoğraf çektirenlerle yaşar, onların malıdır. Hatta saraylara hapsolmuş heykeller de meydanlara çıkarılmalı halkın arasına karışmalıdır. Böylece gerçek manada kamusal bir görev edinebilirler.





11 Mayıs 2013 Cumartesi

Beşiktaş İnönü Stadının Dünü, Bugünü, Yarını

Bu akşam Beşiktaş İnönü Stadında son maçını oynuyor. Bu vesileyle İnönü Stadının dünü, bugünü ve yarınını merak edenlere...
 Şimdi ki Beşiktaş İnönü stadının olduğu yer, Dolmabahçe saray ahırları.

 Saray Ahırlarının Ön cephesi. Arabacılar Takımı Beşiktaş'ın stadı tam da buraya yapılacak. Yıl 1930
 
Dolmabahçe sarayı ile birlikte yapılan ancak günümüze ulaşmayan yapılardan biri de Saray Tiyatrosu. Tiyatro bu fotoğrafta açıkça gözüküyor.

1940'lı yıllarda stad için yapılan model
1972
Beleştepe forever


DB Mimarlık tarafından tasarlanan yeni İnönü stadı




17 Nisan 2013 Çarşamba

Dönüp Dolaşıp Şehrine Dönen Şair: Konstantinos Kavafis

Konstantinos Kavafis adını Konstantiniyye'den almış, İskenderiye'de yaşamış büyük bir Helen şairi olarak doğumunun 150. yılında, ismini aldığı şehirde, İstanbul'da yeniden hatırlandı ve onurlandı. Geçtiğimiz günlerde, bu büyük şairin 3 yılını geçirdiği Yeniköy'de, Panayia Rum Ortodoks kilisesinin bahçesine dikilen büstü açıldı. Büstün yapımına destek veren Sarıyer Belediyesini kutluyorum. Şehir adlı şiirinde "yeni bir ülke bulamazsın/ bu şehir arkandan gelecektir/ sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın/ aynı mahallede kocayacaksın" diye yazan Kavafis, 1863 yılında İskenderiye'de dünyaya geldi. Annesi Fener, babası ise Yeniköy Rumlarındandı. Babası 1850 yılında göç ettiği İskenderiye'de, Nil nehri kıyılarındaki mümbit pamuk tarlalarından elde edilen pamuğun ticaretiyle epeyce zenginleşmişti. 9 kardeştiler ve Konstantinos en küçükleriydi. Babası o denli zenginleşmişti ki Hidiv İsmail Paşa'nın mali danışmanlarından biri haline geldi. Ancak bu saadet devri uzun sürmedi ve İngiliz emperyalizmi Mısır'da doğan otorite boşluğundan faydalanarak Mısır'da o devrin devasa projelerinden biri olan Süveyş kanalı projesini, Osmanlı'yı by-pass ederek Hidiv İsmail'le anlaşıp hayata geçirdi. Tabii Hidiv'in ne kadar rüşvet aldığı halen muammadır. Ancak İngilizler bununla yetinmedi. Mısır'da üretilen pamuğa yüksek vergiler konulmasını ve kendi mallarının Mısır'da serbestçe satılmasını sağlayacak kanunlar çıkattırdı. Bu Kavafis ailesinin sonu demekti. Aile bir anda iflas etti. Bundan sonrası Çehov'un hikayelerini aratmayacak bir çöküş süreci oldu. Kanalın açılmasından bir yıl sonra Constantin, babasını da kaybedince annesi elde kalan az miktarda parayla İngiltere'ye göç etti. Burada 8 yıl kalan Kavafis ailesi çocukları eğitimlerini tamamladılar. Ancak 1876 dünya ekonomik krizi ile aile bir kez daha sarsıldı ve tekrar İskenderiye'ye döndüler. 1882 yılına gelindiğinde yaşanan ekonomik zorluklar ve İngilizlerin acımasız ekonomi- politikaları nedeniyle yerli halk isyan etti ve Müslüman olmayanlara yönelik katliama başladı. Chariclea Kavafis çocuklarını da alarak günümüzde Cecil Otel olarak kullanılan İngiliz karargahına sığınarak canını zor kurtardı. İngiliz donanması ise bu olayı bahane ederek tüm şehri topa tuttu, her yeri yakıp yıktı ve "düzeni" sağladı. Ancak Kavafis Ailesi bu olaydan sonra kentten ayrılarak İstanbul'a geldi. Kavafis'in hayatı boyunca İngilizler'den nefret etmesinin sebebi tüm bu yaşanan trajediler oldu. 
Konstantin Kavafis İstanbul'da babasının doğup büyüdüğü mahallede 3 yıl yaşadı. Burada Yunan Klasikleri ve Bizans tarihi ile tanışır ve şiirinin şekillenmesinde bu süreç çok etkin olmuştur. O kadar ki, şiirlerini hiçbir zaman Arap ya da Latin alfabesiyle yazmaz, hep Grek alfabesini kullanır. Henüz 19 yaşındadır. 
İstanbul'da geçirdiği 3 yılın ardından yeniden İskenderiye'ye döner ve hayatının sonuna kadar Bayındırlık Bakanlığında memur olarak çalışmak zorunda kalır. 32 yıl süren bu dönemde, işi, İskenderiye'deki evinin hemen yanı başında yer alan kilise, alt katında yer alan batakhane ve karşı sokakta son nefesini verdiği hastane arasında küçük bir mikro kozmoz kurar kendine. 
Hayatı boyunca yüzlerce şiir yazan bu büyük şairin hayattayken yayınlanmış tek bir şiir kitabı bile yoktur. Yaşadığı kent(ler)e olan bağlılığı onun bütün şiirlerinde görmek mümkündür. O içinde yurdunu gezdiren şairlerdendir. Yeniköy için de şu dizeleri yazar: "doğanın hep gülümsediği/bir köy görürsen/ yabancı/ dur orada/ artık Yeniköy'desin" Şehir şiirinin bir yerinde de şöyle yazar usta şair: "dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda/ yanılma sakın, bir başka şey umma"
Doğumunun 150 yılında dönüp dolaşıp yine baba ocağına dönen Konstantin Kavafis'e selam olsun, onun büstünü akıl edip mahallesine dikenlere de... 
Belki son bir görev Yeniköy'de bir sokağa adının verilmesi olacaktır. 

Son olarak Kavafis ile ilgili bir belgeseli sizinle paylaşmak isterim. Belgeseli özel kılan Meral Okay tarafından İskenderiye'de çekilmiş olması. Meral Okay'ın eşsiz rehberliğinde Kavafis ve İskenderiye'yi keşfetmek ya da yurdunu yüreğinde taşıyan tüm şairleri hatırlamak için bu belgeseli izleyin derim...

http://www.youtube.com/watch?v=eeuKk9qlmbs

13 Nisan 2013 Cumartesi

Leon Troçki'nin Büyükada Yaşadığı Köşk Müze Olmalıdır

Geçtiğimiz yıllarda İz TV de yayınlanan bir belgeselde, anlı şanlı sosyalist bir şair, 25 yıldır yaşadığı Büyükada'da, Troçki'nin köşkünü hiç görmediğini itiraf etti. Türk aydınının bu meraksızlığı yüzünden Troçki'nin 4 yıl yaşadığı köşk, maalesef bakımsızlıktan viran olmuştu. Bu meraksızlıkla, viran olan bu mekana bırakın sahip çıkmayı, belglemek için bile en ufak bir girişimde bulunulmadı. Ta ki 2010 yılında açılan bir fotoğraf sergisine kadar. İrlanda'dan kalkıp gelen fotoğraf sanatçısı James Hughes, merak edip köşke girmiş ve köşkün içini fotoğraflayarak belgelemişti. Bu fotoğraflardan oluşan sergi "Troçki'nin Hayaletleri" başlığıyla Moda'da küçük bir galeride sergilendi fakat çok da fazla ses getirmedi. Ancak fotoğraflarda büyük olasılıkla Troçkiye ait kütüphane ve kitapların varlığı seçilebiliyordu. Serginin açıldığı günlerde 4. Enternasyonalin memleketimizdeki temsilcileri referandumda "Yetmez Ama Evet" kampanyasına kendilerini canı gönülden kaptırdıkları için bu konu unutuldu gitti.

Peki koskoca Ekim Devrimini yöneten 3 kişiden biri olan Lev Davidoviç Troçki'nin Büyükada'da ne işi var dı? Hikaye aslında tüm devrimlerin bir özeti gibi. 1917-1924 arası Kzılordu komutanlığı yapan ve Beyaz Ruslara karşı acımasızlığı ile bilinen Troçki, Lenin'in ölümünden sonra Stalin'le girdiği iktidar mücadelesini kaybeder ve ilk olarak 1929 da İstanbul'a sürgüne yollanır. Ancak iç savaş yıllarında önüne sürüp Rusya'dan kovduğu Beyaz Rusların da önemli bir kısmı da İstanbul'dadır. Talat Paşa gibi bir suikaste kurban gitmekten korkan Troçki en güvenilir yer olarak gözlerden ırak Prinkipo'yu (Büyükada) mesken tutar ve fasılalarla tam 4,5 yıl Büyükada'da kalır. Büyükada'da kiraladığı Arap İzzet Paşa köşkü hem karadan hem denizden korunaklı bir yerdedir ve Türk hükümeti de bu davetsiz misafirin başına birşey gelmemesi için azami dikkat gösterir. Troçki teorik olarak hayatının en verimli yıllarını İstanbul'da geçirir. İhanete Uğrayan Devrim, Sürekli Devrim, Sanat ve Edebiyat gibi başyapıtlarını İstanbul'da yazdı. Ayrıca Rusyadaki taraftarlarıyla bağlantısını asla koparmadı. Stalin'in ajanlarına rağmen pes etmedi ve mücadelesini sürdürdü. Bu faaliyetlerinden rahatsız olan Sovyet ve Türk hükümetleri onu yeniden sürgüne zorladılar. 1933 yılında ayrıldığı Büyükada'dan sonra kısa sürelerle İsveç ve Fransa'da ikamet etti. Ancak Stalin peşindeydi ve nihayet Meksika'ya hicret etmek zorunda kaldı. Bu yılmak bilmez mücadele adamı orada da boş durmadı ve küresel bazda örgütlenme çalışmalarını sürdürdü. Ta ki 1940 yılında bir ajan tarafından buz baltasıyla katledilinceye kadar. Bugün Meksika'daki evi dünyanın dört bir yanından ziyaretçi akınına uğrayan bir müzeye dönüşmüştür.

Büyükada'daki Arap İzzet Paşa Köşkü ise halen özel mülkiyettir ve 2011 yılında kabul edilen Adalar nazım imar planında burası "kültürel tesis alanı" olarak tescil edildi. Ancak gazetelerden öğrendik ki mülk sahibi bu karara itiraz etti ve İBB İmar ve Bayındırlık komisyonunca burasının yeniden konut olarak değerlendirilmesi kabul edildi. Bu karar İBB meclisi tarafından da onaylandı. Ancak köşkün SİT alanında yer alması nedeniyle nihai kararı verecek olan 5 Nolu Koruma Kurulu 2013 yılında burasının kamulaştırma programına alındığı belirtilerek, kararı bozdu ve müze yapılmasının önündeki engeller kalktı. Koruma kurulu kararından sonra Meclis'te konut olması yönündeki kararını geri çekti.

Görünen o ki bu konu daha çok tartışılacak. Ancak bu tarihsel şahsiyete ev sahipliği yapan bu mekanın müze olması en doğru karar olacaktır. Adalara otoyol açmayı düşünen yöneticilerin yerini, adalara daha çok müze kazandırmayı düşünen yöneticiler aldıkça gerçek bir kültür başkenti olma hedefini gerçekleştirebiliriz.

Son not: Meraklısı için Troçki'nin İstanbul günlerini anlatan tek kaynak Ömer Sami Coşar tarafından "Troçki İstanbul'da" başlığıyla yazıldı ve İş Bankası yayınlarından çıktı.
(İstanbul'a ilk geldiği sıralarda Tokatlıyan Otelini kullanan Troçki otelin önünde bir aracın içinde-1929)
 (Troçki Büyükada'da)
 (Arap İzzet Paşa Köşkü)
 (Sık sık balık avına çıkan Troçki bir av dönüşünde)


(İrlandalı fotoğraf sanatçısı James Hughes tarafından çekilen iç mekan fotoğrafı)
 Meksika'da bulunan Troçki Müzesi
(Meksika'daki Müzenin içi)