29 Mayıs 2016 Pazar
20 Mayıs 2016 Cuma
6 Mayıs 2016 Cuma
Çanakkaleli Melahat ve Külhani Bir Hikayât
(Bu Öykü Peyniraltı Edebiyat Dergisinin Nisan 2016 Sayısında Yayınlanmıştır)
- Şiirimiz Karadır Abiler
1833 yılının zemheri aylarından birinde Sultan İkinci Mahmut tebdil-i kıyafet, hiçbir zaman dinmeyecek kızgınlığını soğutmak için, gece vakti yine sokaklara çıkmış, hâlâ sokak aralarında, yangın yerlerinde, hamam külhanlarında bir kakalak gibi gizlenen yeniçerileri arıyordu. Yanında bostancıbaşı, bir cellât ve Musahibi Sait Efendi vardı. Gedikpaşa taraflarına gelince hamam külhanından davudî bir sesle okunan gayet güzel bir gazel işitti. Amcası Üçüncü Selim geldi aklına. Selim han iyi bestekârdı. O zalim yeniçeriler tarafından katledilmeden evvel ne güzel şarkılar bestelemiş, bunları Mahmut’a dinletmişti. İçi burkuldu. Hamamın kendi yüreği gibi akkor olmuş külhanına yanaştı. Yanındaki bostancıbaşı “destuurr” diye bağırınca gazel kesildi, bir sessizlik oldu. Geriye sadece meşe odunlarının çatırtısı kaldı. Kapıdan usturayla güzelce kazınmış bir baş uzandı ve gülümseyerek “buyur beyim” dedi.
Sultan “kimsin, necisin” diye sorunca “bana Topkapılı Mehmet derler beyim, herkes bir yerlerin ayanı, beyi olmuş, ben de aha bu külhanın beyiyim” dedi. Sultan “neden böyle dertli dertli gazel okuyorsun” diye sorunca Mehmet Çavuş bir an karşısındakileri süzdükten sonra fısıldayarak “sultanın gazabından dertlendik, bahtımız karadır abiler” dedi.
2.Şiirimiz Gül Kurutur Abiler
Sultan bir an irkildi, yüzü öfkeden külhanın kızılından beter kızıla kesti. Gerideki cellât elini cepkeninin içine gizlediği palasına attı, ama sultan belli belirsiz bir hareketle onu engelledi. Destur isteyip hep beraber içeri geçtiler. İçerisi kalabalıktı ve aynı zamanda dışarının ayazına inat cehennem gibiydi. “Oku bakalım o zaman bize bir gazel” diyince, Topkapılı Mehmet, Piri olan Hamamizade İsmail Dede Efendinin Sarayı eleştirdiği rivayet olunan “cihar attım şeş geldi, yine felek yendi beni” gazelini okumaya başladı. Öyle güzel okudu ki sultanın gözleri dolu doluverdi. Aklına yine pek sevdiği amcası gelmişti. Bu güzel sesli kulunu bağışladı. Yüklüce bir bahşiş bırakıp çekip çıktı. Birkaç gün sonra Topkapılı Mehmet Çavuş yaka paça önce hamama, sonra saraya götürülüp hanende kadrosundan dolgun bir maaşla fasıl heyetine alındı. Fakat bu iş bizim külhanbeyinin ruh iklimine aykırıydı. Bir türlü uyum sağlayamadı. Heyetteki meslektaşları onun bir hamam külhanından çıkıp saraya nasıl girdiğini sorunca “gazelimiz dertlidir, gül kurutur abiler” cevabını verdi ve o gece saraydan çıktığı gibi bir daha dönmemek üzere külhanına gitti.
3. Şiirimiz Mor Külhanidir Abiler
Bu olaydan yaklaşık kırk yıl sonra Topkapılı Mehmet’in halefi, Gedikpaşa’nın gedikli külhanbeyi Sami Baba, epeydir sürgünde olduğu Rodos’ta gazeteci Ebüzziya Tevfik karşılaşır. Bu kocamış kabadayıyla röportaj yapan Ebüzziya Tevfik, bu geleneğin geçirdiği evrimi daha sonra gazetesinde yazacaktır. Gedikpaşalı Sami Baba kalpazanlık, cinayet, yaralama gibi birçok olaya karışmış ancak asıl cezayı Sultanı eleştiren meşhur külhan manilerinden dolayı yemiştir. Sami ile Ebüzziya Tevfik Rodos kalesinin rüzgarlı burçlarında oturup aylarca sohbet ederler. Ebüzziya, Sami Baba’nın her dediğini not alır.
Sami Babaya göre İstanbul Külhanları, içinde hiyerarşi barındıran birer organizasyondur. Hiyerarşinin tepesinde Gedikpaşa Hamamı vardır. Bir ihtilaf olursa son sözü Gedikpaşa Hamamının külhanbeyi, yani kendisi söyler. Bunun nedeni de yaklaşık kırk yıl önce saray düzenine posta koymuş Topkapılı Mehmet Çavuşa duyulan saygıdır.
Gedikpaşa hamamı dışında yedi külhan daha vardır. Mahmutpaşa, Bayezid, İbrahimpaşa, Ayasofya, Çinili, Haseki ve Tophane külhanları adeta birer kıriminal sendika gibidir. Külhana girmenin de külhanda yaşamanın da bir “racon”u vardır. Mor kardeşlik gömleğini giyip musahibinle aynı lokmayı paylaşmadan külhana kabul olunmazdı. Belli kaideler, merasimler kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Her meslek grubu gibi, külhanbeylerinin de bir piri vardır. Layhar Baba adlı bu pir, rindliğin ve serdengeçtiliğin adeta kitabını yazmıştır.
Ancak ne olduysa Kırım Savaşı’ndan sonra olur ve külhan düzeni bozulur. Artık yol-yordam, racon-nizam bilmez ne kadar zibidi varsa sokaklara çıkar,terör estirir. Külhanlar dağılır, külhanbeyleri sürülür. Sami Baba “Tıpkı benim gibi” der. “Çünkü raconumuz mor külhaniydi abiler”
4.Aşk Örgütlenmektir Bir Düşünün Abiler
Ebüzziya Tevfik’in bu söyleşiden yüz yıl sonra Çanakkaleli Melahat’ın oğlu Ece Ayhan bir şiir yazdı. Külhani ağzıyla bize bir “şey“ söyledi. Hala sokaklarda, duvarlarda bir slogan gibi yazılır durur. Mor müsahiblik gömleğini giyen yoldaşlar,onu sokaklarda bağırırlar.
“Aşk Örgütlenmektir Bir Düşünün Abiler”
24 Nisan 2016 Pazar
12 Nisan 2016 Salı
6 Nisan 2016 Çarşamba
Köle Cervantes’in Hikâyatı
(Bu Hikaye Fil Dergisinin Mart 2016 sayısında yayınlanmıştır)
Kapudan-ı Derya Kılıç nam Uluç Ali
Reis o gün hayatının en mutlu gününü yaşıyordu. Bir imkânsızı başarmış,
“deryaların kumandanı” olarak deryanın orta yerine bir camii yaptırmıştı. Artık
onun adı levent yatağı olan bu semtte, dünya durdukça yaşayacaktı. Sefere çıkan
yahut seferden dönen denizciler onun ruhuna Fatiha okuyacaktı. Tophane’de
çalışan cümle azepler, leventler, serdengeçti yeniçeriler, köleler hepsi
caminin önündeki küçük meydanda birikmiş, bu görkemli esere hayranlıkla
bakıyorlardı. Arada “Ayasofya’nın taklidi” diyenler olduysa da Uluç Reis kulak
asmadı. Ne de olsa camiyi büyük usta Sinan yapmıştı. O günün şerefine İnebahtı’da
esir ettiği kölelerin tamamını azad etti. Azad ettiklerinin arasında sol kolunu
İnebahtı’da bıraktığı için Çolak lakabı takılan hayalperest bir İspanyol kâfiri
de vardı. Miguel de Cervantes nam bu kâfir arada anlattığı menkıbelerle
azepleri eğlendiriyor, ustaların gönlünü hoş ediyordu. Reisin inşaatı ziyarete
geldiğinde bu hoşsohbet kâfirle ana dili İtalyanca sohbet etmişliği de vardı.
Sultan 3. Murat bu muhteşem açılışı
şereflendirmemiş, yerine sadrazamını yollamıştı. Bundan sonra da çok rüzgârlı diye
camiye adımını atmayacaktı. Zaten en başından beri Uluç Reis’i sevmezdi.
İnebahtı’da büyük cesaret gösterip, leventler arasında bu kadar sevilmeseydi şimdiye
çoktan boynunu vurdurmuştu. Cami için yer istediğinde “madem sen deryaların kumandanısın,
var git camini deryaya yap” diye terslememiş miydi? Buna rağmen mimar Koca
Sinan ilerlemiş yaşında denizi doldurup gerçekten de deryanın ortasına camiyi
dikince, kimsenin söyleyecek sözü kalmadı. Sinan burada çalışırken sık sık
nezle olmuş, yataklara düşmüştü, o ayrı. Reis, Sinan’ın işine hiç müdahale etmemiş,
Sinan uzun süredir sağlamlaştırmaya çalıştığı Ayasofya’nın küçük bir
minyatürünü buraya yapmıştı. Ayasofya’ya yeni yaptığı payandaları bile bu
camide aynen kullanmıştı. Ama ne gam! Çok güzel bir iş çıkarmıştı.
Tekmil ulema, vüzera, zürefa ve dahi çelebi
takımı en önde birikmiş, gıybet edip içlerindeki hasedi soğutmaya
çalışıyorlardı.
Az sonra bir gülbank çekildi, dualar
edildi, camini cümle kapısında anahtar önce caminin banisi Uluç Ali Reise
verildi, ancak o edep, adap bilen birisi olarak anahtarı, tıpkı Süleymaniye’nin
kapısında Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, Mimar Sinan’a uzattı. Sinan Usta
besmeleyle kapıyı açtı, dualar edildi, salâvat getirildi ve nihayet şeyhülislam’ın
imamlığıyla ilk cuma namazı eda edildi. Namaz bitip de avluya çıkılınca asıl
şenlik başladı. Zerde, pilav, kavurma, bin bir çeşit şekerlemeyle şenlik
ikindiye kadar sürdü. Caminin yanındaki sebilden ta Bursa Uludağ’dan getirilen
karlarla soğutulmuş şerbetler akıyordu. Çocuklar için cambazlar, curcunabazlar,
hokkabazlar, cüceler unutulmamış, büyükler içinse güreş müsabakaları tertip
edilmişti. Gözler hep Sultan Murat’ı aradı ama nafile. Sultan gelmedi.
Akşamüzeri Tophane iskelesine bir
Venedik kalyonu yanaştı. Azad edilmiş köleler sevinç içinde gemiye koştular.
Kolay değil tam dokuz yıl kölelik etmiş, ama dinlerinden dönmemişlerdi.
Dönenler kısa sürede azad edilmelerine rağmen onlar buna yanaşmamış, nihayet
Kapudan-ı Deryanın bu kutlu günü şerefine toptan azad edilmişlerdi. İsa Mesih
onların bu imanını mutlaka görecek ve cennetinden güzel bir köşeyi bu
bahtsızlara ayıracaktı.
Miguel de Cervantes Uluç Ali Reis’in
yanına yanaşarak “addio al re del mare” diye bağırdı. Reis önce irkildi, sonra
gözleriyle nidanın sahibini aradı. Cervantes’le göz göze gelince gülümseyerek
“addio al grande poeta” diye mırıldandı. Cervantes koşar adım gemiye tırmanıp
son bir kez iskeleye baktı. Leventler, azepler, gençler, çocuklar herkes neşe
içinde eğleniyordu. Geminin içi ise başka bir curcunaydı. Burayı hiç özlemeyeceğini
düşündü bir an. Başını kaldırıp Cihangir camine doğru baktığında tepelerde
yönünü lodosa çevirmiş yel değirmenlerini gördü.
28 Mart 2016 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


