31 Mayıs 2016 Salı

Bıçakçı Petri'nin Yemenileri

(Bu Hikaye Fil Dergisi'nin Mayıs 2016 Sayısında Yayınlanmıştır)
Galatada İngiliz Bahriye Hastanesinin karşı sokağında, umumhanelerin sonundaki Barba Kosta meyhanesinde kalabalık bir akşam daha yaşanıyordu. Yarı çıplak kevaşeler memelerini mekana yeni yıkılmış ateşçilerin, madrabazların, kalafatçıların, kamarotların, hammalların, esrarkeşlerin, süvarilerin, levantenlerin, miçoların, askerlerin, tayfaların, makaracıların, mangırcıların, tefecilerin-ki en berbatları buradadır- mavnacıların, kumarbazların, godoşların, Rusların, Frenklerin, Tatarların, Acemlerin, Arapların; velhasıl Adem babadan beri varolmuş yetmişiki buçuk çeşit insan evladının yüzüne gömüp, onların cebini söğüşlemekle meşguldü. Devasa ahşap fıçıların üzeri, rakı, bira, şarap, mastika, absend şişeleriyle doluydu.  Burası adeta, Babil Kulesinin yeniden inşa edildiği yerdi. O kadar çok dil konuşuluyordu ki, artık bu diller birleşip hemhal olmuş, sanki bambaşka bir lisan ortaya çıkmıştı. Bazılarının buna  Lingua França dediğini işitmiştim. 

Birden kapı büyük bir gürültüyle çarpılarak açıldı. Şarap fıçılarından ve kevaşelerin memelerinden kalkan bütün başlar kapıya bakakaldı. Gramafon sustu. Kapıdan melek yüzlü cehennem zebanisi Petri girdi. Petri’nin ardından içeri giren Galatanın tuzlu rüzgarı mı içeriyi buz kesti, yoksa Petriden duyulan huzursuzluk mu pek anlaşılamadı. Bir sessizlik oldu. Havadaki esrar dumanı bile sanki bir an yerinde sabit kaldı. Azrailin soğuk nefesi içerideydi. Herkes bir an Petrinin yemenisine baktı. Ayağında yemeni yoktu! Suratlar ekşidi, bet beniz attı. Bazıları kadehlerindeki son içkiyi fondip yaptı, bazıları çift kağıtlı cigaralıklarını son kez ciğerlerine çekti ve hızla kapıya yöneldi. Bu uğursuz herifle aynı mekanı paylaşmak bile başlı başına bir dertti. Yine elini kana bulamış, kuşağındaki meşhur bıçağı yine bir adem evladının kanını akıtmıştı. Yemenisinin olmaması açıkça bunun delaletiydi. Birazdan zaptiye mekanı basar korkusuyla meyhanenin yarısı savuştu. 
Petri meyhanenin tezgahına yanaştı. Aslen Kefalonyalı Barba Kosta’nın beti benzi attı. Petri “Barba ne korkarsın, benim derdim Lefteri’nin akrabalarıyla. Peşime düştüler, işi kan davasına çevirdiler. Birinin daha canını aldım, ama seninle bir işim yok, hele ver bakalım şu sakız şarabından, bir de cigaralık sar bakalım” diyince Barba rahatladı. “demek bu akşam da ha” dedi “bu kaçıncı vre, hiç korkmuyor musun” diye sorunca Petri gözlerinden şimşekler çakarak öyle bir bakış fırlattı ki, Barba az kalsın düşüp bayılacaktı. “Tövbe vre, tövbe” diyip en has sakız şarabını ve tezgah altında hazır bulundurduğu çift kağıtlıyı çıkardı, Petriye uzattı. Petri Şaraptan kallavi bir yudum alıp cigaralığı yaktı. Keyfi yerine gelmişti. Sol yanağındaki meşhur beni ona sevimli bir hava bile katmıştı. Ayakları hala çıplaktı. Bu uğursuz mendebur cinayet mahallinde yemenilerini bırakmasıyla meşhurdu. Polis de bunu bilir, maktülün yanında bir çift yemeni bulduğunda bu cinayeti Petrinin işlediğini anlardı. Ancak ay kadar güzel civan Petri her seferinde yakayı sıyırırdı. Polis şefiyle de düşüp kalktığı söylenir, haşa huzurdan. Dört yıl Kefalonyalı kaptan Lefteri’nin kapatması olmuş, her türlü muameleyi o ara öğrenmişti ki, cümle kevaşeler eline su dökemezdi. Bu melek yüzlü oğlan kaptana zennane’lik yaparken bir yandan da bıçak atmayı, karın deşmeyi, kan dökmeyi gemicilerden öğrenmiş, en sonunda Kaptan Petri’yi Galata’nın meşhur batakhanesi, Marsilya otelinde ikiye bölmüştü. Bunun bir “namus” cinayeti olduğunu söyleyen bazı safdiller yok değildi ama bu şeytan kaptanı hacamat ettikten sonra bütün parasını çalıp kaçmıştı. Yani mesele namus değil, paraydı. 
Bu olay üzerine cümle Kefalonyalı denizciler bunun peşine düşmüş, İskenderiye’den Beyrut’a, Selanik’ten İzmir’e kovalamışlar, lakin Petri her seferinde geriye leşler bırakarak kapağı yine Galataya atmıştı. E, ne demişler, tilkinin dönüp dolaşacağı yer yine kürkçü dükkanı! Ama demek Kefalonyalılar bunu yine bulmuşlar ki, bu akşam yine ayağı yemenisiz geziyor. Bir Kefalonyalı daha Hristo’suna kavuşmuş. 
Petrinin varlığına alışan ehl-i keyifler yine kendi dünyalarına döndüler. Meyhane hızla boşalmasına rağmen, en az Petri kadar azılı bir sürü katil, hırsız ve muhabbet tellalı mekanda kaldı. Uğultu yeniden yükseldi. Biraz sonra Galata’ya yeni düşmüş sermayelerden biri sırım gibi yakışıklı Petri’ye yanaşarak memelerini açtı, “İster misin civanım” diye sorunca Barba Kosta’nın başından kaynar sular döküldü. Petri bir an elini bıçağına atınca Kosta atılıp “Aman diyim civanım, bu kevaşe yeni düştü buraya,seni bilmez, tanımaz. Kusuruna bakma, canını bağışla” diye elini tuttu. Petri, bir yanından hızla uzaklaşan kıza, bir Kosta’ya baktı. Gülümseyerek “ulan orospu, dua et ayağımda yemeni yok yoksa şuracıkta alırdım canını” dedi 

6 Mayıs 2016 Cuma

Çanakkaleli Melahat ve Külhani Bir Hikayât

(Bu Öykü Peyniraltı Edebiyat Dergisinin Nisan 2016 Sayısında Yayınlanmıştır)
  1. Şiirimiz Karadır Abiler
1833 yılının zemheri aylarından birinde Sultan İkinci Mahmut  tebdil-i kıyafet, hiçbir zaman dinmeyecek kızgınlığını soğutmak için, gece vakti yine sokaklara çıkmış, hâlâ sokak aralarında, yangın yerlerinde, hamam külhanlarında bir kakalak gibi gizlenen yeniçerileri arıyordu. Yanında bostancıbaşı, bir cellât ve Musahibi Sait Efendi vardı. Gedikpaşa taraflarına gelince hamam külhanından davudî bir sesle okunan gayet güzel bir gazel işitti. Amcası Üçüncü Selim geldi aklına. Selim han iyi bestekârdı. O zalim yeniçeriler tarafından katledilmeden evvel ne güzel şarkılar bestelemiş, bunları Mahmut’a dinletmişti. İçi burkuldu. Hamamın kendi yüreği gibi akkor olmuş külhanına yanaştı. Yanındaki bostancıbaşı “destuurr” diye bağırınca gazel kesildi, bir sessizlik oldu. Geriye sadece meşe odunlarının çatırtısı kaldı. Kapıdan usturayla güzelce kazınmış bir baş uzandı ve gülümseyerek “buyur beyim”  dedi. 
Sultan “kimsin, necisin” diye sorunca “bana Topkapılı Mehmet derler beyim, herkes bir yerlerin ayanı, beyi olmuş, ben de aha bu külhanın beyiyim” dedi. Sultan “neden böyle dertli dertli gazel okuyorsun” diye sorunca Mehmet Çavuş bir an karşısındakileri süzdükten sonra fısıldayarak “sultanın gazabından dertlendik, bahtımız karadır abiler” dedi. 

2.Şiirimiz Gül Kurutur Abiler
Sultan bir an irkildi, yüzü öfkeden külhanın kızılından beter kızıla kesti. Gerideki cellât elini cepkeninin içine gizlediği palasına attı, ama sultan belli belirsiz bir hareketle onu engelledi. Destur isteyip hep beraber içeri geçtiler. İçerisi kalabalıktı ve aynı zamanda dışarının ayazına inat cehennem gibiydi. “Oku bakalım o zaman bize bir gazel” diyince, Topkapılı Mehmet, Piri olan Hamamizade İsmail Dede Efendinin Sarayı eleştirdiği rivayet olunan “cihar attım şeş geldi, yine felek yendi beni” gazelini okumaya başladı. Öyle güzel okudu ki sultanın gözleri dolu doluverdi. Aklına yine pek sevdiği amcası gelmişti. Bu güzel sesli kulunu bağışladı. Yüklüce bir bahşiş bırakıp çekip çıktı. Birkaç gün sonra Topkapılı Mehmet Çavuş yaka paça önce hamama, sonra saraya götürülüp hanende kadrosundan dolgun bir maaşla fasıl heyetine alındı. Fakat bu iş bizim külhanbeyinin ruh iklimine aykırıydı. Bir türlü uyum sağlayamadı. Heyetteki meslektaşları onun  bir hamam külhanından çıkıp saraya nasıl girdiğini sorunca “gazelimiz dertlidir,  gül kurutur abiler” cevabını verdi ve o gece saraydan çıktığı gibi bir daha dönmemek üzere külhanına gitti.   
3. Şiirimiz Mor Külhanidir Abiler
Bu olaydan yaklaşık kırk yıl sonra Topkapılı Mehmet’in halefi, Gedikpaşa’nın gedikli külhanbeyi Sami Baba, epeydir sürgünde olduğu Rodos’ta gazeteci Ebüzziya Tevfik karşılaşır. Bu kocamış kabadayıyla röportaj yapan Ebüzziya Tevfik, bu geleneğin geçirdiği evrimi daha sonra gazetesinde yazacaktır. Gedikpaşalı Sami Baba kalpazanlık, cinayet, yaralama gibi birçok olaya karışmış ancak asıl cezayı Sultanı eleştiren meşhur külhan manilerinden dolayı yemiştir.  Sami ile Ebüzziya Tevfik Rodos kalesinin rüzgarlı burçlarında oturup aylarca sohbet ederler. Ebüzziya, Sami Baba’nın her dediğini not alır.
 Sami Babaya göre İstanbul Külhanları, içinde hiyerarşi barındıran birer organizasyondur. Hiyerarşinin tepesinde Gedikpaşa Hamamı vardır. Bir ihtilaf olursa son sözü Gedikpaşa Hamamının külhanbeyi, yani kendisi söyler. Bunun nedeni de yaklaşık kırk yıl önce saray düzenine posta koymuş Topkapılı Mehmet Çavuşa duyulan saygıdır. 
 Gedikpaşa hamamı dışında yedi külhan daha vardır. Mahmutpaşa, Bayezid,  İbrahimpaşa, Ayasofya, Çinili, Haseki ve Tophane külhanları adeta birer kıriminal sendika gibidir. Külhana girmenin de külhanda yaşamanın da bir “racon”u vardır. Mor kardeşlik gömleğini giyip musahibinle aynı lokmayı paylaşmadan külhana kabul olunmazdı. Belli kaideler, merasimler  kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Her meslek grubu gibi, külhanbeylerinin de bir piri vardır. Layhar Baba adlı bu pir, rindliğin ve serdengeçtiliğin  adeta kitabını yazmıştır. 
Ancak ne olduysa Kırım Savaşı’ndan sonra olur ve külhan düzeni bozulur. Artık yol-yordam, racon-nizam bilmez ne kadar zibidi varsa sokaklara çıkar,terör estirir. Külhanlar dağılır, külhanbeyleri sürülür. Sami Baba “Tıpkı benim gibi” der. “Çünkü raconumuz mor külhaniydi abiler” 
4.Aşk Örgütlenmektir Bir Düşünün Abiler
Ebüzziya Tevfik’in bu söyleşiden yüz yıl sonra Çanakkaleli Melahat’ın oğlu Ece Ayhan bir şiir yazdı. Külhani ağzıyla bize bir “şey“ söyledi. Hala sokaklarda, duvarlarda bir slogan gibi yazılır durur. Mor müsahiblik gömleğini giyen yoldaşlar,onu sokaklarda bağırırlar. 
“Aşk Örgütlenmektir Bir Düşünün Abiler” 


6 Nisan 2016 Çarşamba

Köle Cervantes’in Hikâyatı

(Bu Hikaye Fil Dergisinin Mart 2016 sayısında yayınlanmıştır) 
Kapudan-ı Derya Kılıç nam Uluç Ali Reis o gün hayatının en mutlu gününü yaşıyordu. Bir imkânsızı başarmış, “deryaların kumandanı” olarak deryanın orta yerine bir camii yaptırmıştı. Artık onun adı levent yatağı olan bu semtte, dünya durdukça yaşayacaktı. Sefere çıkan yahut seferden dönen denizciler onun ruhuna Fatiha okuyacaktı. Tophane’de çalışan cümle azepler, leventler, serdengeçti yeniçeriler, köleler hepsi caminin önündeki küçük meydanda birikmiş, bu görkemli esere hayranlıkla bakıyorlardı. Arada “Ayasofya’nın taklidi” diyenler olduysa da Uluç Reis kulak asmadı. Ne de olsa camiyi büyük usta Sinan yapmıştı. O günün şerefine İnebahtı’da esir ettiği kölelerin tamamını azad etti. Azad ettiklerinin arasında sol kolunu İnebahtı’da bıraktığı için Çolak lakabı takılan hayalperest bir İspanyol kâfiri de vardı. Miguel de Cervantes nam bu kâfir arada anlattığı menkıbelerle azepleri eğlendiriyor, ustaların gönlünü hoş ediyordu. Reisin inşaatı ziyarete geldiğinde bu hoşsohbet kâfirle ana dili İtalyanca sohbet etmişliği de vardı.


Sultan 3. Murat bu muhteşem açılışı şereflendirmemiş, yerine sadrazamını yollamıştı. Bundan sonra da çok rüzgârlı diye camiye adımını atmayacaktı. Zaten en başından beri Uluç Reis’i sevmezdi. İnebahtı’da büyük cesaret gösterip, leventler arasında bu kadar sevilmeseydi şimdiye çoktan boynunu vurdurmuştu. Cami için yer istediğinde “madem sen deryaların kumandanısın, var git camini deryaya yap” diye terslememiş miydi? Buna rağmen mimar Koca Sinan ilerlemiş yaşında denizi doldurup gerçekten de deryanın ortasına camiyi dikince, kimsenin söyleyecek sözü kalmadı. Sinan burada çalışırken sık sık nezle olmuş, yataklara düşmüştü, o ayrı. Reis, Sinan’ın işine hiç müdahale etmemiş, Sinan uzun süredir sağlamlaştırmaya çalıştığı Ayasofya’nın küçük bir minyatürünü buraya yapmıştı. Ayasofya’ya yeni yaptığı payandaları bile bu camide aynen kullanmıştı. Ama ne gam! Çok güzel bir iş çıkarmıştı.

Tekmil ulema, vüzera, zürefa ve dahi çelebi takımı en önde birikmiş, gıybet edip içlerindeki hasedi soğutmaya çalışıyorlardı.

Az sonra bir gülbank çekildi, dualar edildi, camini cümle kapısında anahtar önce caminin banisi Uluç Ali Reise verildi, ancak o edep, adap bilen birisi olarak anahtarı, tıpkı Süleymaniye’nin kapısında Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, Mimar Sinan’a uzattı. Sinan Usta besmeleyle kapıyı açtı, dualar edildi, salâvat getirildi ve nihayet şeyhülislam’ın imamlığıyla ilk cuma namazı eda edildi. Namaz bitip de avluya çıkılınca asıl şenlik başladı. Zerde, pilav, kavurma, bin bir çeşit şekerlemeyle şenlik ikindiye kadar sürdü. Caminin yanındaki sebilden ta Bursa Uludağ’dan getirilen karlarla soğutulmuş şerbetler akıyordu. Çocuklar için cambazlar, curcunabazlar, hokkabazlar, cüceler unutulmamış, büyükler içinse güreş müsabakaları tertip edilmişti. Gözler hep Sultan Murat’ı aradı ama nafile. Sultan gelmedi.

Akşamüzeri Tophane iskelesine bir Venedik kalyonu yanaştı. Azad edilmiş köleler sevinç içinde gemiye koştular. Kolay değil tam dokuz yıl kölelik etmiş, ama dinlerinden dönmemişlerdi. Dönenler kısa sürede azad edilmelerine rağmen onlar buna yanaşmamış, nihayet Kapudan-ı Deryanın bu kutlu günü şerefine toptan azad edilmişlerdi. İsa Mesih onların bu imanını mutlaka görecek ve cennetinden güzel bir köşeyi bu bahtsızlara ayıracaktı.


Miguel de Cervantes Uluç Ali Reis’in yanına yanaşarak “addio al re del mare” diye bağırdı. Reis önce irkildi, sonra gözleriyle nidanın sahibini aradı. Cervantes’le göz göze gelince gülümseyerek “addio al grande poeta” diye mırıldandı. Cervantes koşar adım gemiye tırmanıp son bir kez iskeleye baktı. Leventler, azepler, gençler, çocuklar herkes neşe içinde eğleniyordu. Geminin içi ise başka bir curcunaydı. Burayı hiç özlemeyeceğini düşündü bir an. Başını kaldırıp Cihangir camine doğru baktığında tepelerde yönünü lodosa çevirmiş yel değirmenlerini gördü.