22 Ocak 2013 Salı

Galatasaray Üniversitesindeki Yangın ve Türk'ün Ateşle İmtihanı

Dün gece haberlerde Galatasaray Üniversitesindeki yangını izlerken Boğaziçinde yok olan kültür varlıklarımız geldi aklıma. Çok değil 10 yıl kadar önce yanan Ortaköy'deki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu (Fehime Sultan Yalısı) arazisinin, yangından sonra yıllarca Reina ve Laila gibi gece kulüplerine otopark alanı olarak kullanıldığını biliyoruz. Bu gece kulüplerine giden bazı müdavimlerin valelere 1000 dolarlara varan bahşişler verdiği için valeler arasında cinayetlere varan bazı "münferit" hadiselerin çıktığını da hatırlarım.

Orhan Pamuk "Hatıralar ve Şehir: İstanbul" kitabında 1960 lı yıllarda sık sık otomobile atlayıp Boğaziçinde yalı yangını seyretmeye gittiklerini hüzünle anlatır. Yangınlardan sonra hızla beton ve çirkin apartmanların dikildiğine de şehadet eder. Ancak yangın seyri Osmanlıdan beri bizde neredeyse folklorik bir eğlence haline gelmiştir. Reşat Ekrem Koçu'dan öğreniyoruz ki, İstanbul'da büyük yangınlar başladığında Kupa arabalar hazırlanır, mangallar, kahve takımları, nargileler istiflenir ve İstanbul'un kalburüstü paşazade aileleri hep beraber pikniğe gider gibi yangın seyrine giderlermiş. Koyun can ahali eğlence derdinde..!

Her ne kadar yangınlar "doğal" afet olarak sınıflandırılsa da İstanbul'da pek de doğal olmayan bir niteliği vardır. Atasözlerimize- deyimlerimize kadar işlemiş uğursuz bir geleneği işaret ederler. En bilineni "Yangından mal kaçırma" deyimidir. Yangından mal neden ve nasıl kaçırılır? Herkesin malumu Tulumbacılar yangın yerlerine hiçte öyle üzgün bir şekilde koşmazlar. Neşe içinde hatta şarkı türkü söyleyerek yangına "müdahale" ederler. Ellerindeki  ilkel- iptidai araçlar, dillerinde "Yangın olur, biz yangına gideriz" türküsüyle bir tiyatro sergilenir adeta ve sonunda takdiri ilahi gerçekleşir, millet can derdine düşerken, tulumbacı tayfası mal derdindedir. Hülasa yangınlar çoğu işsiz ve serkeş takımından oluşan tulumbacılar için adeta mülkiyetin yeniden bölüşüm aracıdır. İstanbul yangınlarının kaçının doğal afet, kaçının kundakçılıktan çıktığı belirsizdir.

Bundan yirmi yıl önce devrin ANAP milletvekili Halit Dumankaya bir basın toplantısı yaparak Yeniköy'de bulunan Sait Halim Paşa yalısının içinde bulunan çok değerli el yazması kitapların ve resimlerin kaybolduğunu ve yalının yakında yanacağını söyledi. Gerçekten de 7 Aralık 1994'de yapılan bu kehanet, 12 Kasım 1995'de gerçekleşti  ve yalı içindeki çok değerli tablo ve kitaplarla "birlikte" yandı. Devrin başbakanı Çiller'di ve kendisi Yeniköy'de ikamet ederdi. Yangını kahve içerek seyretti mi bilinmez.

Tabii sadece kasıtla açıklanamaz herşey, bir de ihmaller zinciri vardır. William Shekespeare devrinin Londra'sı ile İstanbul aşağı yukarı aynı dokuda, neredeyse tamamen ahşaptır. 1666'da çıkan büyük Londra yangınından sonra Kral II. Charles bir karar alarak ahşap bina yapımını tamamen yasaklar. Bugün eski Londra'nın dokusunu oluşturan tuğla mimari bu yangından sonra oluşmuştur. Aynı dönemde İstanbul'da çıkan onlarca yangından sonra Ahşap bina yapımını yasaklayan onlarca ferman olmasına rağmen hiçbiri uygulanmaz. Çünkü taş bina maliyetli ve yavaş, ahşap bina ucuz ve hızlı inşa edilir. Gelenek ve tutarlılık açısından bu örnek bile iki toplumu karşılaştırmaya yeter.

19. yy başından itibaren Boğaziçinde olağanüstü bir yapılaşma faaliyeti başladı. Bu yapılaşma Sultan ve ailesi mensuplarının sahil hattına yaptırdıkları Sahil Sarayları denilen devasa büyüklükteki yalılarla simgeleşir. Bu yalılar ilk başta ahşap, sonraları kagir olarak yapılmıştır. Beşiktaş'tan başlayarak Ortaköy'e dek Çırağan Sarayı, Beşiktaş Kız Lisesi, Devlet Konukevi, Denizcilik Lisesi, Kabataş Lisesi ve nihayet Galatasaray Üniversitesi Feriye Sarayları denilen yapı topluluğunun bir parçasıdır. Çırağan Sarayı Otel olduktan sonra tüm bu saydığımız diğer yapıların da otel olması gündeme gelmiş ancak tepkiyle karşılanmıştır. Tüm bu yukarıda anlattıklarımızdan sonra sanırım olaya bir de bu yönden bakma ihtiyacı duyacaksınız...

Aşağıda Beşiktaş- Bebek arasında 19. yy başında yapılıp günümüze ulaşamayan bazı sahilsaraylarının fotoğraf ve illüstürasyonları var. Neleri yitirdiğimizi görebilmeniz açısından önemli...
(Çırağan Sarayının Ahşap Hali)

(Bebek Zeynep Sultan Yalısı)

(Kuruçeşme Arena, Reina, Sortie ve Kuruçeşme Parkının olduğu arazi üzerinde inşa edilen Nazime Sultan Yalısı. Mimarı Raimondo D'aranco. Bu eşsiz yalı Art Nouveau sitilinde yapılmıştı)
Ortaköy'de Antoine İgnacio Melling (Melling Kalfa) tarından yapılan Hatice Sultan yalısı. Gravürler de Melling Kalfa'ya ait. Konu ile ilgili bir başka yazı: http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/02/hatice-sultan-ile-ressam-mellingin.html  

(Tarabya Tokatlıyan Oteli. Mimarı Aleksanr Vallaury. 1960'lı yıllarda tamamen yanınca yerine betondan şimdiki Tarabya Oteli inşa ediliyor.)


10 Ocak 2013 Perşembe

İstanbul Ne Kadar Eski?

10 Ocak Perşembe günü yayınlanan Radikal Gazetesinde kapaktan verilen bir fotoğrafın üzerinde şu manşet atılmıştı: 8500 yıllık İstanbullular. Ömer Erbil'in haberine göre Marmaray çalışmaları sırasında İstanbul'un en eski köyü ve köy sakinlerine ait birçok eşya ve en önemlisi iskelet bulunmuştu. Buna benzer bir haberi yaklaşık 2 yıl önce, bu sefer Yenikapı kurtarma kazıları sırasında bir anne-çocuk iskeletinin bulunmasından sonra da okumuş ve çok heyecanlanmıştık. Her iki iskeletin de MÖ 8500 yıllarına tarihlendiğini belirterek İstanbul ne kadar eski sorusuna "şimdilik" 10500 yıllık cevabını verebilir miyiz?
Öncelikle belirtmek gerekir ki kentlerin kimliklerini sadece yer üzerindeki "görünür" anıtlar değil, yeraltındaki antik buluntularla da belirlenir. Bu açıdan bakıldığında kentlerin kuruluş tarihleri ne kadar geriye götürülebilirse, bu o kentin gurur kaynağı ve ayrıcalığı olacaktır. Ancak bu gurur ve ayrıcalık bir sorumluluğu da beraberinde getirmek zorundadır. Tarihi bir kent olmanın gereği olarak kentlilerinde bu bilince sahip olması bir zorunluluktur. Bu açıdan kuşkusuz İstanbul ve İstanbullulara tarihte eşi olmayan bir sorumluluk yükleniyor.

İstanbul dünyadaki emsalleriyle karşılaştırıldığı zaman doğal çevre koşullarının en abartılı şekilde değişmiş kenttir diyebiliriz. Bunun en basit örneği MÖ 5500 yılında bir depremle oluştuğu tahmin edilen İstanbul boğazıdır. Bu deprem sonucu daha önce bir tatlı su havzası- gölü olan Marmara Denizi Karadenizden boşalan tuzlu suyla bir iç deniz kimliğini kazanır. Sadece bu olay bile İstanbulun geçirdiği köklü değişikliklere bir örnek oluşturması açısından oldukça frapan bir örnektir. Pendik, Fikirtepe, Yenikapı gibi yerlerde ilk köylerin kurulmasının nedeni de Marmaranın henüz tatlı su gölü olmasından kaynaklanır. Suya yakın olmak insanlığın en eski hülyasıdır.

Ancak bununla sınırlı değil. Neden bu insanlar İstanbul ve civarında bu denli birbirine yakın köyler kuruyorlardı? Sebebi çok açık. İstanbul boğazının henüz oluşmadığı devirlerde Afrikadan yola çıkan ilk insansı kabileler İstanbul üzerinden Avrupa'ya dağıldılar. Dolayısıyla diyebiliriz ki İstanbul günümüzden 2 milyon yıl önce Afrikadan yola çıkan Homo Erectus'lar gibi, yine günümüzden 200 bin yıl önce yine Afrikadan yola çıkan Neandertal'leri, Avrupaya dağılmadan önce uzun bir süre konuk etmiştir.
Bu durumla ilgili en önemli veriler İstanbul Üniversitesi Prehistoria Bölümü tarafından yürütülen Küçükçekmece'deki Yarımburgaz mağaralarındaki kazılardır. Mehmet Özdoğan başkanlığında yaklaşık 30 yıldır aralıksız olarak sürdürülen kazılar sonucunda alt paleolitik döneme kadar inilen çeşitli katmanlar keşfedilmiştir. Bu buluntularla İstanbul'un bilinen tarihi 800.000 yıl öncesine kadar götürülebilmiştir. 
Bu şu anlama geliyor; İstanbul'un geçmişi sadece bu kenti ilgilendirmiyor, aynı zamanda İstanbulla etkileşim halinde olan çok büyük bir coğrafyayı da- hadi buna Avrupa medeniyeti diyelim- ilgilendiriyor.
Basit bir karşılaştımayla örneğin Paris'in geçmişi, Paris yakınlarındaki St. Acheul bölgesinde bulunan alt paleolitik buluntularla 100.000 yıl önceye, Londra'nın ise Clacton buluntularıyla 300.000 yıl önceye kadar dayanmaktadır.
Her ne kadar tişörtlerin önüne "since 1453" yazsak da İstanbul ise "şimdilik" 800.000 yıllık bir tarihe sahip.
Farkında mısınız?

21 Aralık 2012 Cuma

İktidarın Dini ya da Dinin İktidarı: Bir Mozaiğin Düşündürdükleri

Doğu toplumlarında dinin iktidarla olan ilişkisi, batıya göre her zaman farklılıklar göstermiştir. Bu farklılıkları en iyi anlatabilecek örneklerden biri bugün Ayasofya Müzesinin ana giriş kapısının hemen üzerinde duruyor. Bu mozaik Bizans İmparatoru 6. Leon'u, Pantokrator (Kainatın Hakimi) İsa'nın önünde diz çökmüş şefaat dilerken tasvir ediyor.
Bizans İmparatorluğunun bir nevii VIII. Henry'si sayılabilecek VI. Leon aynı VIII. Henry gibi dinin yasaklamasına rağmen kendisine özel bir kanun çıkartarak dördüncü kez evlenmişti. Hikaye şöyledir: VI. Leon üç kez evlenmesine rağmen erkek evlat sahibi olamaz. Bu sırada  Kor Gözlü (karbopsina) lakabıyla tanınan metresi Zoe hamile kalır ve bir erkek evlat doğurur. Bunun üzerine devrin Patriği Nikolaos Mystikos çocuğu vaftiz edeceğini ancak Zoe'nin doğumdan sonra saraydan defedilmesini ister. İmparator Leon bu teklifi kabul eder ve Patrik sonradan VII. Konstantinus adını alacak olan veliahtı vaftiz eder.
(Leon'un Oğlunun Vaftiz Edilişi. Madrid Ulusal Kitaplığından)
Geleneklere uygun olarak gayrımeşru da olsa mor mermerlerle kaplı bir odada doğan Konstantin de, onu doğuran Zoe'de sarayda kalırlar. Hatta Leon Patriğin kesin karşı çıkmasına rağmen Zoe ile kendinin nikahını kıyacak bir rahip bulur ve Zoe'yi İmparatoriçe ilan eder. 
Buraya kadar VIII. Henry ve Anna Boleyn ilişkisine çok benzeyen süreç, buradan sonra çok farklı sonuçlar doğuruyor. VIII. Henry Anna Boleyn'le evlenmesine razı olmayan Katolik Kilisesini lağvedip ilk milli kilise olan Anglikan Kilisesini kurmuş ve kendini de kilisenin başı ilan etmiştir. VI. Leon başına gelenleri ise Nikolaos Mystikos'dan sonra patrik seçilecek olan Eftimios'un anılarından öğreniyoruz. Eftimios 906 yılının Noel yortusunda Ayasofya Kilisesinin Ana giriş kapısında meydana gelen olayı şöyle anlatıyor: "O gün Tanrı'mız ve Rabbimiz İsa'nın doğum günüydü ve İmparator ve kutsal senato imratatorun kilisenin içine girebileceği ümidiyle kiliseye geldi. Ancak Patrik onu impatator kapısının önünde karşıladı ve özür dileyerek dedi ki 'Majesteleri bugün kızmadan sağ taraftaki kapıdan girsinler. Efitami yani Kutsal Işık yortusunda geldiğinizde bizimle bir sorun olmadan girebilir. Ancak eğer bir zorba hükümdar gibi zorla içeri girerse, hepimiz kiliseyi terkedeceğiz' Ve imparator, gözyaşlarıyla kutsal zemini yıkayarak bir tek kelime etmeden döndü ve kiliseye sağ yan kapıdan girdi"
Şimdi manzarayı gözümüzde canlandırmaya çalışalım. en kutsal yortu günü, tüm Konstantinopolis halkının gözleri önünde kendi adınızı taşıyan kapının hemen önünde Patrik tarafından aşağılanıyorsunuz ve alelade bir insan gibi protokol kapısından değil, halkın giriş yaptığı kapıdan kiliseye giriyorsunuz. 
Ancak hikaye burada bitmiyor. Efitami yani Kutsal Işık yortusunda da aynı sahneler tekrarlanıyor. Anılardan devam edelim: "ışık yortusu geldi ve patrik hastalığını bahane ederek adet olduğu üzere saraya onları (imparator ailesini) kutsal su ile kutsamaya gelmedi. ertesi gün imparator senato ile birlikte kiliseye geldiğinde patriğin ona söz verdiği gibi girmek istedi ancak patrik, 'piskoposlar arasında oybirliği olmazsa birşey yapmam mümkün değil, Eğer girmek isterseniz ben yanımdakilerle giderim' diyerek özür diledi. İmparator 'göründüğü üzere senyör patrik hareketleri ve sözleri ile majesteleriyle alay ediyor. Bu sözler üzerine patrik kapının ortasında donup kaldı, ne içeri girebiliyor ne de dışarı çıkabiliyordu. Ve İmparator Leon İmparatorluğuna yakışır şekilde kendini yere attı ve uzun uzun ağladıktan sonra dedi ki 'Lütfen efendim, giriniz, benim sizi engelememe izin vermeyiniz. Ben kendi sayısız günahlarımdan dolayı acı çekiyorum" Bu özler üzerine patrikten ayrıldı ve kiliseye girmek için yan kapıya yöneldi"
Tüm bu olaylar tam da bu mozaiğin altında cereyan ediyor. dolayısıyla mozaik bir belgesel niteliği kazanmış oluyor. Burada dünyevi iktidarı temsil eden Leon, ruhani iktidarı temsilen İsa'nın ayaklarına kapanıyor gibi görünse de onun yeryüzündeki temsilcisi Patrik'in ve bir bütün olarak kilise otoritesi önünde yerlere kapanmış durumdadır. Bu mozaik büyük olasılıkla, Leon'un ölümünden sonra siyasi otoriteye meydan okumanın nişanesi olarak patrikhane tarafından buraya yerleştirilmiştir. 


15 Kasım 2012 Perşembe

Ayasofya Müzesinde Bir Mozaiğin Yeniden Doğuşu

Ayasofya'nın yeniden ibadete açılması mevzuu milliyetçi- muhafazakar kesimin Türkiye'de gündemi belirlemek için sık sık başvurduğu gündem maddelerinden biridir. Kitlesiyle mesafesi açılanın, kitlesinin ortalama "heyheylenme" konularına sarılması, kaçınılmaz olarak bu temcit pilavlarının ısıtılması sonucunu doğuruyor. Geçtiğimiz aylarda da buna benzer bir kampanya olmuş, neyse ki gündemi sık sık değişen güzel yurdumda, üç vakitten fazla gündemde kalamayan konularından biri olarak, bir başka baharın eylem takvimine havale edilmiştir. Amacım konu gündemden düşmüşken Ayasofya'nın neden müze olarak kalması gerektiği üzerine bir yazı yazmak değil. Yazımın esas konusu Dünya Sanat Tarihinin en kıymetli mozaiklerini barındıran Ayasofya'da 1940'lı yıllarda yapılan bir restorasyon sonucunda ortaya çıkan devasa bir mozaiğin hikayesini anlatmak.
Ayasofya'nın imparator kapısının hemen üzerinde yer alan ve günümüze dek oldukça sağlam bir şekilde ulaşan Sunu Mozaiğinden bahsediyorum. Bu mozaik 1453 yılından 1849 yılına dek yaklaşık 400 yıl boyunca derin bir sessizliğe gömülmüştü.
1849 yılında, Osmanlı Padişahları içinde, belki de, vizyonu en geniş Sultanlardan biri olan Abdülmecit'in emriyle Ayasofya'da çok kapsamlı bir restorasyon faaliyetine başlanır. Restorasyonu yürüten Guiseppe ve Gaspar Fossatti adında iki mimar'dır. Bu yetenekli İtalyan biraderler Sen Petersburg'dan "Saray Mimarı" ünvanıyla İstanbul'a yollanmış ve Grand Rue de Pera'da, bugün hala kullanılan Rus Elçilik Sarayını inşa ederek İstanbul'da büyük şöhret kazanmışlardı. Sultan Abdülmecit'de Fossatti'leri Ayasofya Caminin restorasyonu işine memur etmiştir. Fossatti kardeşler, Ayasofya'da çok geniş bir restorasyon ve onarım işine girişirler. En son Mimar Sinan tarafından yapılan kapsamlı restorasyondan beri 300 yıl geçmiş ve Ayasofya epey hırpalanmıştı. Fossatti'ler Ayasofya'nın sadece yapısal sorunlarıyla ilgilenmekle kalmamışlar, aynı zamanda iyi birer Ressam olan biraderler Ayasofya duvarlarının içinde gizlenen onlarca mozaiği gün yüzüne çıkartarak temizlik ve bakımlarını gerçekleştirmişlerdir. Bu işlemler bittikten sonra Sultan Abdülmecit'i Mabet'e davet ederek gün ışığına çıkarılan mozaikleri göstermişler, güzel sanatlara çok düşkün olan Sultan Mecit mozaikleri büyük bir hayranlıkla izleyerek şu cümleleri sarfetmiştir: "Şimdi kapatabilirsiniz. Kimbilir bir daha ne vakit açılacaktır?" Fossatti kardeşler, Sultan'a bir jest olarak restorasyonlar sırasında dökülen mozaik parçalarıyla dizdikleri bir Abdülmecit Tuğrası hediye ederler. Bu Osmanlı Tarihindeki ilk ve tek mozaik tuğradır ve Bizans'ın altın varaklı mozaikleriyle yapılmıştır. Bu mozaik halen Ayasofya'da sergilenir.
Fossatti restorasyonu sırasında Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yapılan dünyanın en büyük hat levhaları da mabedin 8 köşesine asılır. Bu nefis hatlar hala gözümüzün pasını silmeye devam etmektedir. 
 Sultan Mecit'in "kim bilir ne zaman açılacaktır?" sorusunun cevabı 84 yıl sonra verilir ve Mustafa Kemal'in yerinde bir tasarrufu ile burası müzeye çevrilir. Müze olması ile birlikte birçok olumsuzluk ve nobranlık yaşanmakla birlikte (örneğin cami iken kullanılan paha biçilmez yer halılarının Trakya bölgesindeki camilere dağıtılarak yok olması gibi) Ayasofya'nın içinde paha biçilmez güzellikteki mozaiklerin ortaya çıkması bakımından son derece olumlu sonuçlar doğurmuştur. Thomas Whittemore öncülüğünde kurulan Dumbarton Oaks Vakfı ve Amerikan Bizans Araştırmaları Enstitüsü, çok kapsamlı bir restorasyon işine girişerek bu olağanüstü sanat eserlerini ortaya çıkarmıştır. Thomas Whittemore ve ekibinin ortaya çıkardığı bu mozaiklerden biri de Sunu Mozaiğidir. 
Sunu Mozaiği İmparator Kapısının hemen üzerinde yer alır. Mozaiğin sol tarafında şehrin kurucusu Büyük Konstantin elinde şehrin bir maketini, sağ tarafında ise Ayasofya'nın banisi Büyük Jüstinyanus elinde Ayasofya'nın maketi ile mozaiğin merkezinde yer alan Meryem ve çocuk İsa'dan şefaat dilerler. 1100 yıl önce yapılan bu mozaik halen dün yapılmış gibi tertemiz durumdadır. Geçtiğimiz günlerde İnternette tesadüfen elime geçen ve 1940'lı yıllarda bu mozaiğin restorasyonu sırasında çekilmiş olan fotoğraflarda mozaiğin nasıl yavaş yavaş gün ışığına çıktığına şahit oluyoruz. Muhtemelen Thomas Whittemore ekibinin çektiği bu fotoğraflar yüzyıllarca gün ışığı görmemiş bu olağanüstü sanat yapıtının yeniden doğuşunu müjdeliyor. 
 Üstteki gravür bizzat Fossattiler tarafından Restorasyondan hemen sonra yapılmış ve Sultan'ın inayetiyle Londra'da basılmış bir katoloğa aittir. Sunu mozaiğinin olduğu koridoru tasvir ediyor. Yıl 1850
 Üstteki fotoğrafta Thomas Whittemore ve ekibinin restorasyona başladığını görüyoruz.








İmparator kapısından Sunu Mozaiğinin günümüzdeki hali. 

(bu yazıyı yazmama vesile olan Ozan Sağsöz'e teşekkürlerimle)

30 Ekim 2012 Salı

Fetih İkonografisi Üzerinden Bir Reklam Filminin Anatomisi

Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda yayınlanmaya başlayan, Ali Ağaoğlu'nun başrol dahil tüm rolleri tek başına oynadığı Maslak 1453 projesinin reklam filmini izledikçe, bunun sadece bir reklam filmi değil, bir meydan okuma manifestosu olduğunu fark ettim. Bu meydan okuma esasen bir ikonografi ile kendini çakıştırma, bir tarihsel mite öykünme hatta onu ezme ve geçme isteği ile tezahür ediyor. Burada tarihsel mit Fetih ve Fatih'tir. Ne demek istediğimi biraz açabilmem için önce Fetih ve Fatih ikonografisini açmam gerekiyor.
Malum Fetih ve Fatih Türk muhafazakarları açısından çok önemli simgelerdir. O kadar öyledir ki alakalı alakasız her projeye zorlaya, kanırta bir Fatih simgeselliği yakıştırılır. Bunun son örneğini Milli Eğitim Bakanlığınca yapılan bir projeye Fatih isminin verilmesiyle gördük.
Fetih ise adeta resmi bir ikonografi çerçevesinde tartışılmaz bir kült haline getirilmiştir. Bu ikonografi ile gösterime giren reklam filmi adeta bire bir örtüşmektedir. Şöyle ki:
1- Fetih ikonografisinin temel tezlerinden biri  Fatih'in Fetih'ten önce uzun süre planlar yaptığı, projeler geliştirdiğidir. Tıpkı Ali Ağaoğlu gibi. Ancak Fatih, Ali Ağaoğlu kadar akıllı olmasa gerek ki her zaman hocaları ile istişare halindedir. Akşemsettin'in, Molla Gürani'nin, Molla Hüsrev'in aklına ihtiyaç duyar. Ali Ağaoğlu ise karşımıza büyük hülyaları olan ancak toplum tarafından anlaşılamayan bir şahsiyet olarak çıkar. Ali Ağaoğlu'nun Fatih gibi akıl almaya ihtiyacı yoktur. Danışmanlara ihtiyaç duymaz. O tek başına karar verir her şeye. Önüne yığılan milyon tane avan, uygulama, drenaj, aydınlatma, elektrik projesini yer ile yeksan ederek "beni anlamıyorsunuz" diye hayıflanır durur. Onu ancak kendisi anlayabilir.
2- Fetih ikonografisinin bir diğer temel tezi Fatih'in şehir düştükten sonra beyaz bir ata binerek şehre girdiği söylencesidir. Fausto Zonaro'nun çok bilinen resminde Fatih etrafında yine Müderrisleri, Şeyhleri ve akıl hocalarıyla şehre girmektedir. Dönüp reklam filmine baktığımızda birden farkediyoruz ki Ali Bey'de beyaz bir ata binmiş, atın rengini tamamlayan beyaz bir gömlek ve daha da beyaz dişleriyle bize gülümsüyor ve evimizin yanında böyle bir orman isteyip istemediğimizi soruyor. Ancak Ali bey yine yalnız, ıssız bir adamdır. Fethettiği ormana atını sürerken yine yalnızlığı tercih etmiştir. Ufukta kaybolurken sloganı da patlatır: Tarih hayal edenleri değil, gerçekleştirenleri yazar. Nokta.
Küçük bir ayrıntı Fetih coşkusuyla atını sürdüğü ormanın adı Fatih Ormanıdır.


3- 1453, Fetih ikonografisinin ayrılmaz bir sembolüdür. Bir projenin başlığına bu tarihi attığınızda ister istemez projenin bir yeri fethettiği düşüncesi yeşerir. Bir Fetih varsa elbette bir de Fatih olacaktır ve Fatihler fethettikleri yerlerde beyaz atlarına binerek girerler. Burada ironik olan fethedilen yerin Fatih Ormanları olmasıdır. Ali Bey bir imaj maker ile çalışıyorsa tüm bunların düşünüldüğünü varsayabiliriz. Çalışmıyorsa da zeki adamdır, kendisi de düşünebilir. Dolayısıyla tüm bu söylemlerin, seçilen mekanların, Fatih Ormanlarının ortasına kondurulacak 320 dönümlük bir projenin ismine 1453 eklenmesinin, beyaz at üzerinde ormanda seyran edilmesinin bir tesadüf olamayacağını düşünebiliriz. Tüm bunlar birer tesadüf değildir ve yeni bir dönemi haber veriyor.
İstanbul'un üçüncü kez fethi artık başlamıştır. 
Gelecek yazımızın konusu bu olsun...

28 Ekim 2012 Pazar

Heybeliada Sanatoryumunda Bir Hayalet'in Son Dört Günü

Geçtiğimiz günlerde Ressam bir arkadaşımın profilinde paylaştığı Hayalet Oğuz Belgeseli ile uzun süredir unuttuğum bir dostumla yeniden karşılaşmışcasına sevindim. İsmail Sancak ve Hakan Demiralay tarafından çekilen belgeselde Hayalet Oğuz lakaplı, Oğuz Haluk Alpçetin'in oldukça sıradışı kişiliği, ağırlıklı olarak sanatçı dostlarının tanıklıklarına dayanarak tanıtılıyor. Ancak onunla ilgili en değerli tanıklık kuşkusuz Türk Edebiyatının lirik kraliçesi Tezer Özlü'nünkilerdir. Tezer Özlü gerek Eski Bahçe, Eski Sevgi'de gerekse Çocukluğumun Soğuk Gecelerinde Hayalet Oğuz'dan sıkça bahsetmiş, onunla olan en özel anlarını bile okuyucu ile paylaşmaktan çekinmemiştir. İşte onlardan bir kaçı:
Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı...
Oğuz’u, ilkokulu bitirdiğim yıl Fatih’teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. İncecik bir adam, yatakta uyuyordu. Zayıflıktan ölmüş gibiydi. Yüreğim burkuldu. Anneme koştum:
Anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek, dedim. Oğuz, 21 yıl sonra, 1975 Eylül ayında öldü. 21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. Aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. Aynı kitapları okuduk. O, özellikle yeni çıkan telif kitaplarını ilk günden edinirdi. Ya yazar ona vermiş, ya da Oğuz satın almıştı bile.Çoğunlukla da elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurdu. Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor... gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam'’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir. Parasını alınca da dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı...
İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna: -Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim, der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.
Kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. Çok ender insanda rastlanan bir zekası vardı...Oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. Oğuz aylarca da benimle kaldı. Onun konukluğu bir kelebek gibiydi. İnsana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana Alman eğitiminden geçtiğim için, Mutti, derdi...Kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup, Bafra sigarasına başlardı.
Oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. Dostluk, güleryüz gösterdi onlara. Akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum. (Eski Bahçe- Eski Sevgi)
Çocukluğumun Soğuk Gecelerinde ise şöyle bahsediyor Hayalet Oğuz'dan: "hayaletle yatmak kelebekle yatmak gibidir. İnsanın bacağına ya da organına değer. Hiç sesi çıkmaz. Heyecanlendığı anlaşılmaz. Boşaldığı ıslaklığından belli olur. Öylesi dostluklar vardır. O dostla konuşmak, o dostla yolda yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla yatmak. O dosttan gizlenecek, o dosttan saklanacak, o dostla paylaşılmayacak hiçbir oldu yoktur. Hayalet bu dostlardandır"

Bir Kelebeğin Son Beş Günü
Hayalet Oğuz 1975 yılının sonbaharında rahatsızlanır. Henüz 46 yaşındadır. Yıllardır içtiği Bafra sigaraları ciğerlerinde onulmaz yaralar açmış ve nihayet Demir Özlü, Tezer Özlü gibi dostlarının zoruyla doktora gitmiştir. Akciğer kanseridir. O ise sadece "çok hastaymışım" diyerek etrafı telaşlandırmamayı yeğler. Haberi aldıkları o günü, yani 13 Eylül 1975 gününü Tezer Özlü şöyle aktarıyor: "Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz: E.’ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil."
Tezer Özlü o gece hepbirlikte Balık Pazarındaki Degüstasyona gittiklerini aktarıyor. Bu onların son akşam yemeği olur. Tıpkı İsa ve Havarileri gibi et yer ve şarap içerler. Ancak yedikleri İsa'nın etini simgeleyen komünyon ekmeği değil, salçalı dana rostosudur. Çünkü Hayalet ağzının tadını bilir. Hiçbiri Hayalet'in öleceğine ihtimal vermiyordur. Hatta o kadar ki Tezer Özlü ile  "senin ölüm ilanını ben yazacağım" diyecek kadar ti'ye almışlar birbirlerini. Degüstasyon'dan çıkarken kapıda karşılaştığı Ali Poyrazoğlu'nun yanağından bir makas almayı da ihmal etmez. Tezer Özlü Tünele doğru yürürken Hayaletin nasıl heyecanlı olduğunu şu cümlelerle aktarıyor: "Erken çıkmıştık lokantadan. İstiklal Caddesi kalabalıktı gene. Havasız ve pisti her zamanki gibi. Oğuz heyecanlı idi. Sanki önemli bir olay onu bekliyordu. Erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip, yerine uzanmak istiyordu. Ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir Avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi....Tünel’e doğru yürüyecekti. Otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. Ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. Bu çocuk onu sabah Ada vapuruna bindirecekti. Ve Oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. Kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak."
14 Eylül Sabahı Hayalet Oğuz refakatçısı olan üniversite öğrencisi ile birlikte muhtemelen Sirkeci Vapur İskelesine geldi ve büyük olasılıkla Şehir Hatlarının bahçe sınıfı vapurlarından birine (Paşabahçe ya da Fenerbahçe) binerek Heybeliada'ya doğru yalnız başına yola çıktı. Bahçe sınıfı vapurlar, özellikle yaz aylarının bittiği dönemde adalardan eşya taşındığından tercih edilirdi. Çünkü bu vapurlar diğerlerine göre çok daha büyük ve hızlı idi. Hayalet Oğuz hiçbir zaman bavul taşımadığı için, her zamanki küçük çantası omuzunda vapurdan indiğinde herhalde çok yorgundu ve nefes almakta zorlanıyordu. Yanında büyük olasılıkla sadece pijama ve terlik vardı. Günlerden Salı olduğu ve okullar açıldığı için büyük olasılıkla ada sakin günlerinden birisini yaşıyordu. Hayalet, Sanatoryuma çıkan dik yokuşu çıkmayı göze alamadığından bir faytona binmeyi tercih etmiş olmalıdır. Sanatoryumda refakatçisiz, bakıcısız geçen son dört gününde sık sık sanatoryumun tam karşısına denk gelen Büyükada, Dil burnu mevkiini seyrettiğini düşünebiliriz. Tabii son günlerinde yataktan çıkacak taakati kaldıysa. Hayalet tıpkı bir kelebek gibi çok kısa süren yaşam öyküsünü sessiz ve yalnız bir bir biçimde, lakabına yakışacak şekilde noktalandırdı. Hiçbir şeyden şikayet etmedi, hiç kimseye yük olmadı ve Neyzen Tevfik'giller familyasının son üyesi olarak aramızdan sessizce ayrıldı. 46 yaşında ve 46 kilo ve tarih 17 Eylül 1975 Cuma idi.
 (Hayalet'in yattığı odaların balkonundan manzara)
 Ertesi gün kalkan cenazesi ise Özlü'nün deyimiyle "eğlentili" geçmişti. Şişli Camii imamı annesinin adını sorunca birden bire hiç kimsenin onun ailesi ya da nereden geldiği hakkında bir fikir sahibi olmadığı anlaşıldı. Ailesi yoktu. Cenaze işlemlerini Sinematek derneği yaptırmıştı. Dostlarından biri anne adı olarak "Havva'dır" diye bağırınca sorun çözüldü..!
Tutunamamayı değil Tutunmamayı bir yaşam biçimi haline getiren bu sıradışı karakter öldükten sonra, Tezer Özlü ağabeyi Demir Özlü'nün evinde onun eşyalarını ve eşyalarının arasında bir notunu bulur. Bu not onun bütün hayatının özeti gibidir:  "Daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak... Ayaspaşa'dan Levent'e... Levent'ten Ayaspaşa'ya"


Onun Anısına YKY'den Çıkan Kitap



Koridorlarda son kez gördüğü kadın

30 Eylül 2012 Pazar

Hayvan Hakları Yasası ve İstanbul'un Gündelik Yaşamında Sokak Köpeklerinin Yeri

Çok değil, bundan birkaç yıl önce Beyoğlu cenahında elinde asası, omuzunda halıları ve kilimleri ve peşinde kelimenin gerçek manasıyla bir köpek sürüsü ile İstiklal Caddesini ve ara sokakları arşınlayan Halıcı Osman nam bir şahsiyet var idi. Halıcı Osman diğer pekçok benzeri gibi bir süre sonra köpekleri ile birlikte "kırklara karıştı" ve ortadan yitip gitti. Ancak kendi gitse de namı yadigar kaldı. "Kardeşin duymaz, eloğlu duyar" misali bu avucumuzdan kayıp giden şehir dervişini bir Fransız sosyolog kitaplaştırdı ve "İstanbul'un Köpekleri" adında bir kitap peydahladı..! Catherine Pinguet adındaki bu kadıncağız, 12 yıl Cihangir'de yaşarken, gönül gözü bizden daha açık olacak ki, Halıcı Osman ve köpeklerinden yola çıkarak bu şehirde evcil hayvanlar ile insanlar arasındaki sosyolojik ve psikolojik bağı irdelemiş, kurcalamış. Tam da bugünlerde gündeme gelen ve tüm hayvan severlerin karşı çıktığı, "Hayvan Hakları Koruma Kanunu"nda yapılması düşünülen değişiklik ile bu şehrin kültüründe evcil hayvanların yerini bir hatırlayalım.
Merhamet ve Modenizm
20 yy.a kadar batıdan gelen tüm seyyahlar ağız birliği etmişçesine İstanbul'da sokak hayvanlarının özellikle de köpeklerin çokluğundan şaşkınlıkla bahsederler. 1655 yılında İstanbul'u ziyaret eden Fransız Seyyah Jean de Thevenot, seyyahatnamesinde halkın köpekleri nasıl koruduğunu, hatta bazı zenginlerin bu hayvanlara bakılması için nasıl vasiyet yoluyla para bağışladığını anlatır. Ancak en yoğun şaşkınlık 19. yy dan sonra gelenlerde görülüyor. Çünkü modern hayat ile birlikte artık köpekler ve diğer hayvanlar bir "sorun" olarak algılanıyor idi . Sanayi devriminden sonra batılı başkentlerde peşpeşe çıkan yasalarla sokak hayvanları önce barınaklara toplanıyor sonra da itlaf ediliyor. 1850'lerden sonra örneğin Paris'te bir tane bile sahipsiz sokak hayvanı bırakılmıyor. Bu sebeple doğuya seyahat eden yabancılar bugün dahi sahipsiz sokak hayvanlarını gördükçe çok şaşırıyorlar. 
 19.yy'da İstanbul'da Yaşamış Velilerden Köpekçi Hasan Baba ve "Müritleri"

Ancak yabancıların anlayamadığı bu hayvanların şehir hayatında oynadıkları roldü. Bir kere bu hayvanlar belediyenin henüz çöpleri toplamadığı dönemlerde doğal bir çöp öğütücü işlevi görüyor ve çöplerden beslenerek bunların birikmesini engelliyordu. İkincisi henüz güvenlik hizmetlerinin yeterince örgütlü olmadığı bu çağda her mahallenin bir köpek sürüsü vardı ve her sürünün bir lideri bulunurdu. Bu sürü mahalleye yabancı birinin girmesini cebren engellerdi. Bir diğer ilginç yan ise 19. yy'da şehirde ortalama 30-40 bin köpek olmasına rağmen kuduz vakalarının neredeyse yok denecek kadar az olmasıdır. Yabancı gözlemcilerin de bu duruma şaşırdıklarını biliyoruz. 

İstanbul'da yönetici sınıfların bu hayvanları birer "sorun" olarak görmeleri batı ile sıkı ilişkiler kurulması sonucunda başlar. İlk girişim 2. Mahmut devrinde yapılır ve şehrin köpekleri bir gemiye doldurularak Sivriada'ya gönderilir. Ancak gemi yoldayken çıkan bir fırtına neticesinde tekrar geri dönmek zorunda kalır ve kayalara oturur. Bizim hayvancağızlar hürriyetlerine kavuşup şehre dağılırken, müneccimler bunun tanrının bir tekdiri olduğuna kanaat getirip 2. Mahmut'u ikna ederler. İstanbul'un köpekleri 40 yıl kadar rahat ederler.
İkinci girişim Sultan Abdülaziz devrinde yaşanır. Abdülaziz, Galata'da piyasa yapan şık beylerin ve yabancı sefirlerin köpekler tarafından taciz edildiğini işitince müneccimlerin ikazlarını kaale almadan bu zavallı mahlukatı toplayıp Sivriada'ya derdest ettirir. Ancak üstüste çıkan yangınların sebebinin bu zavallı mahlukların çektiği ızdırap olduğuna kanaat getirilir ve umumi bir af ile köpekler yine şehrin sokaklarına dağılır.
Üçüncü girişim 1889'da Alman kayzeri 3. Wilherm'in güzide şehrimizi ziyareti sırasında görüntü kirliliği yaratır düşüncesiyle köpeklerin yeniden toplanması olmuştur. Ancak bu kez halk ayaklanmış, çeşitli nümayişler yapmak ve istidalar vermek suretiyle bu girişim de savuşturulmuştur. 
Dördüncü girişim en kanlı girişim olmuştur. 1908'de iktidara gelen İttihatçılar, Terakki'nin ancak kanla gerçekleşeceğine iman etmişler ve ilk denemeyi bu zavallı mahlukat üzerinde gerçekleştirmişlerdir. Bu tehcir daha sonra alacakları çok daha vicdansız tehcir kararlarının bir provası mahiyetindeydi. Bir kararname ile köpek başına kelle parası ödeneceği duyurulmuş, bunu duyan Sulukule dolaylarından bir kısım Kıpti zevat şehre hücum etmiş ve ne kadar köpek varsa derdest ile kafeslere koyarak yetkililere canlı olarak teslim edip, üç kuruş kazanmanın zevkini yaşamışlardır. Ancak bu zavallı hayvanların Sivirada'da aylarca açlıktan ve susuzluktan acı acı ulumalarını dinledikçe, herhalde lokmaları boğazlarına dizilmiştir. Bu talihsizler açlıktan ve susuzluktan en sonunda birbirlerini yemiş ve İstanbul'un en büyük köpek katliamı gerçekleşmiştir. Sonrasında bir Fransız girişimcinin adaya gelip hayvanlardan arta kalan yağları ve kemikleri toplattırıp Marsilya'ya gübre hammaddesi olarak ihraç ettiği rivayet edilir. Müslüman ahali ise bu zalim uygulamanın vebalinin birgün mutlaka çekileceğinden emindi.
30 bin Civarında Köpeğin Katledildiği Sivriada

Bu olaydan sonra İstanbul'un gündelik hayatında köpeklerin bir daha hiçbir zaman eskisi kadar hükümleri olmadı. 
Şimdi diyorum ki, elinizi bu zavallı mahlukattan çekin. Onlar bizim merhamet kültürümüzün birer sembolü olarak, istedikleri gibi sokaklarımızda dolaşsınlar. Unutmayın ki, karar alıcılar olarak iman ettiğiniz İslamiyette hayvanlar da Allahın Ümmeti sayılmış ve onlara kötü davrananlar lanetlenmiştir. Bu nedenle evinde yemeği yokken kasaptan aldığı ciğeri haşlayıp kedilere köpeklere dağıtan insanlarımız var oldukça merhamet ve umut her zaman var olacaktır...
Sivriada'ya Hayvanseverler Tarafından Dikilen Kitabe