10 Temmuz 1894 salı günü saat 12.24'de İstanbul şiddetli bir depremle sarsıldı. 1509, 1766 depremlerinden sonra en şiddetli deprem olarak kayıtlara geçti. 175 kilometre uzunluğunda 39 kilometre eninde bir hatta hissedilen bu depremin tahmini olarak 9 şiddetinde gerçekleştiği varsayılır. Deprem tam olarak Tarihi Yarımada üzerindeki platoda hissedilmiş, esas yıkımı yarımadadaki eski türk mahallelerinde gerçekleştirmiştir. Bu yıkımın hemen ardından gelen savaşlar ve imparatorluğun çöküşü ve Cumhuriyet kadrolarının kalkınmacı zihniyeti eklenince tarihi yarımada bugünkü görümüne kavuştu.
Deprem ezan vakti gerçekleşti. Devrin pekçok gazetesinde ezan okumaya çıkan müezzinlerin çöken minarelerin altında kaldığını yazar. Ancak devir Abdülhamit'in diktatörlük devridir. Basın üzerinde sansür vardır ve devletin resmi rakamlarına göre bu depremde sadece 38 ölü 72 yaralı vardır. Devrin yabancı yayın organlarından Moniteur Oriental'in 12 Temmuz tarihli nüshasında ise sadece kapalı çarşıda 135 ölü vardır. Ertesi gün bu rakamı 80 olarak düzeltir. Sabah gazetesi ise "hilaf-ı hakikate aykırı yayın" yapmaktan süresiz kapatma cezası verilir ve bir daha da ölü sayısı zikredilmez olur. Yani bu depremde kaç kişinin hayatını kaybettiğini tam olarak öğrenemiyoruz.
17-18 saniye süren, ancak çok şiddetli vuran bu depremde özellikle Edirnekapı Sultanahmet hattı büyük zarar görür. Kapalı çarşı yer ile yeksan olur. Adalarda da çok şiddetli yıkıma yol açan deprem, Beyoğlu bölgesinde fazla hasara yol açmaz. Deprem gavurları değil müslümanları vurmuştur.
Deprem çok büyük bir paniğe neden olmuştur. Telgraf hatları hasar gördüğünden Başketin dünya ile bağlantısı 30 saat süreyle kopmuştur. Özellikle sur dışında yer alan Kazlıçeşme Yeşilköy sahil hattında deniz 100 metre geri çekilmiş ve sonrasında tsunami oluşmuştur.
Her şerde bir hayır vardır. Bu depremden sonra Atina Rasathanesinden çağırılan Müdür M.D. Eghinitis öncülüğünde modern bir rasathanenin temelleri atılarak sismik ölçümlere başlandı.
Moniteur Oriental Gazetesinin yayınlarından öğrendiğimize göre deprem anında halk sokaklara dökülür, kadınlar üzerlerinde sabahlık, kombinezon olduğu halde sinir krizleri geçirirler. Sirkeci rıhtımında 40 metrelik bir yarık oluşmuş, Yeni Caminin minareleri eğilmiştir. Beyoğlu bölgesinde bankalarda çalışanlar sokağa fırladığı için paralar açıkta kalmıştı. Yine oluşan tsunami yüzünden Galata ve Azapkapı köprüleri sular altında kalmıştı. On para olan köprü geçiş ücretini vermediği için kavgalar çıkmış,Beyoğlu'ndan kaçanlarla Yarımadadan kaçanlar köprüde karşılaşıp birbirini ezmiştir.
Yine gazeteden öğrendiğimize göre Beyoğlunda tabelalar düşmüş, pekçok insan yaralanmıştır. Buna rağmen Beyoğlunda hasar çok azdır. Aadalarda ise tam bir felaket yaşanır. Büyükada Hristo tepesindeki manastır, Heybeliada Ruhban okulu, bahriye mektebi gibi belli başlı yapılar yıkılır.
Depremden sonra yapılan neşriyattan anlıyoruz ki bankalar hemen devreye giriyor, binaların inşaası ve restorasyonu için hem devlete hem de halka krediler açılıyor ve yine bir kriz fırsata dönüştürülerek İStanbul yeniden imar ediliyor.
Kaynak: İstanbul Dergisi- Tarih Vakfı Yayınları Sayı:10 "Bir Depremin Yüzyıl Dönümü"
10 Temmuz 2014 Perşembe
20 Haziran 2014 Cuma
İki Yüz Bini Gördük
Blogger'lık zor zenaat. Sürekli konsantrasyon gerekiyor. Zaman zaman bu konsantrasyon düşmüyor da değil. Böyle zamanlarda blogunuzu ihmal etseniz de blog takipçileri sizi ihmal etmiyor. En güzeli de bu zaten. Bu ısrarı gördüğünüzde aşka geliyor ve "nerede kalmıştık" diyorsunuz.
Bugün istatistiklerde iki yüz bini görünce blogu biraz ihmal ettiğimi hatırladım. İki yüz bin kere okundu mu yazılarım bilmiyorum ama onda birine bile razıyım.
Yaz sıcak geçecek.
Teşekkürler...
26 Şubat 2014 Çarşamba
Bizans İstanbul'u İçin Görsel Kaynak
Fransız illüstrasyon sanatçısı Antoine Helbert tarafından yapılan illüstrasyonlar Bizans devri İstanbul'u için oldukça başarılı bir kaynak.
http://www.antoine-helbert.com/fr/portfolio/annexe-work/byzance-architecture.html
http://www.antoine-helbert.com/fr/portfolio/annexe-work/byzance-scenes.html
http://www.antoine-helbert.com/fr/portfolio/annexe-work/byzance-architecture.html
http://www.antoine-helbert.com/fr/portfolio/annexe-work/byzance-scenes.html
3 Ekim 2013 Perşembe
Çocukluğumun İstanbul'u: Renault Minibüsler
Sinan Çetin'i bilirsiniz. Reklamcı mı, sinemacı mı olduğuna bir türlü karar veremediğimiz, yönetmen, jüri üyesi, reklam yıldızı, sinemacı, okul sahibi, yayıncı ve en son Ali Ağaoğlu yancısı. Bu arkadaşın hayatta tek bir doğru düzgün filmi yoktur, demeyeceğim, vardır. Çiçek Abbas.
Çiçek Abbas filmi Sinan Çetin'in 70'li yıllarda yanlışlıkla bulaştığı sol ideolojinin ondaki yansımasıdır. Ancak bu yansıma çok kısa sürer. Çetin 12 Eylül'den sonra hızla kendini kusar. Sağda solda verdiği röportajlarda "abi vallaha bizi kandırdılar, gazozumuza ilaç kattılar" baabından kelamlar etmiş bir Yiğit Bulut örneğidir. Ancak bence hayatta yaptığı tek gerçek, samimi sinema filmi de o dönemine aittir. Çetin, daha sonraları reklamcı olmuş, artık Amerikalı neo-con'ların bile tiksindiği fikirlerin taşıyıcısı Ayn Rand'ın kitaplarını Türkçe'ye kazandırmış, Rand'ın boktan liberal fikirlerinde boncuk aramıştır.
Çiçek Abbas'a dönersek 70'li yılların ruhunu yansıtması açısından çok güzel semboller içeren öğeler taşır. Silahtar-Şişli minibüs durağında minibüs sahibi Şener Şen (mülk sahibi) ile muavini İlyas Salman (Proleter) arasındaki "kız meselesi" etrafında dönen film, Şener Şen'in çeşitli hainlikleri ile eğlenceli bir seyirliktir. Ayşen Guruda ağabeyi Şener Şen'e isyan ettiğinde, dönemin popüler dizisine gönderme yaparak onu "ceyar kılıklı" olmakla itham eder. O dönem tüm mülk sahiplari biraz Ceyar'dır.
Filmin tüm arka planı ise İstanbul'un işçi mahallesi Alibeyköyü, Silahtar, Örnektepe'dir. Her yer gecekondu, sokaklar çamur içinde ve minibüsler. Yoksul ama mutlu insanlar...
Benim de çocukluğumda sık sık gidip geldiğim bu semtte en çok hatırımda kalan ve Çiçek Abbas'ta zaman zaman gösterilen bir minibüs modelidir. Renault marka bu minibüslerde amortisör yerine kamyon makası kullanıldığından önü şaha kalkmış bir ata benzerdi. Amortisör yerine makas konulmasının nedeni zamanının yegane toplu taşıma aracı bu minibüslerin "istiap haddi"nin epeyce üzerinde yük taşımaya memur edilmesiydi. O yükü de ancak kamyon makası kaldırırdı. Sişli'den minibüse bindiğinizde Örnektepe'nin oldukça dik ve çamurlu yollarını adeta sallana, yıkıla, yuvarlana iner, sık sık frenleri patladığı için her seferinde dualar eşliğinde düze kavuştuğunda neredeyse alkış tufanı kopardı. "Bugün de ölmedik, yarın Allah kerim"...
Bu minibüslerin Silahtar'dan Şişli'ye dönmesi de ayrı bir olay olurdu. Yokuşlar çok dik olduğundan yolda kalır, yolcular ve muavin inip arkadan düze kadar "el atar" sonra da minibüsün peşinden koşardı. Minibüs ykuşa sıfır gecekonduları adeta sıyırarak geçer, camlardan çıkan soba borularının isini ve dumanını ciğerlerimizde hissederdik. Karlı havalarda ise Silahtar'dan Şişli'ye ulaşım Allah'a kalırdı.
Bir de tabii motor kapağı şoföre yakındı. Şoför demek güç demek. Çocuk aklımızda şoförler süpermen gibi bir şeydi. Ayrıca şoför yanı teybe yakın olur müzik en iyi oradan duyulurdu. Silahtar hala 15-16 Haziran'ın izlerini taşırdı ve solcuydu. Bu nedenle Minibüslerde mutlaka Orhan Gencebay dinlenirdi. Ferdi'ye, Müslüm'e tenezzül yoktu.
Sonra sonra Magirus, Ford minibüsler çoğaldıkça bu tuhaf Renault minibüsler hayatımızdan tamamen silindi yok oldu. Yeni minibüsler daha rahat ve konforluydu elbette ama hiçbiri şaha kalkmış Renault minibüsü hafızalarımızdan silmeye gücü yetmedi...
Çiçek Abbas filmi Sinan Çetin'in 70'li yıllarda yanlışlıkla bulaştığı sol ideolojinin ondaki yansımasıdır. Ancak bu yansıma çok kısa sürer. Çetin 12 Eylül'den sonra hızla kendini kusar. Sağda solda verdiği röportajlarda "abi vallaha bizi kandırdılar, gazozumuza ilaç kattılar" baabından kelamlar etmiş bir Yiğit Bulut örneğidir. Ancak bence hayatta yaptığı tek gerçek, samimi sinema filmi de o dönemine aittir. Çetin, daha sonraları reklamcı olmuş, artık Amerikalı neo-con'ların bile tiksindiği fikirlerin taşıyıcısı Ayn Rand'ın kitaplarını Türkçe'ye kazandırmış, Rand'ın boktan liberal fikirlerinde boncuk aramıştır.
Çiçek Abbas'a dönersek 70'li yılların ruhunu yansıtması açısından çok güzel semboller içeren öğeler taşır. Silahtar-Şişli minibüs durağında minibüs sahibi Şener Şen (mülk sahibi) ile muavini İlyas Salman (Proleter) arasındaki "kız meselesi" etrafında dönen film, Şener Şen'in çeşitli hainlikleri ile eğlenceli bir seyirliktir. Ayşen Guruda ağabeyi Şener Şen'e isyan ettiğinde, dönemin popüler dizisine gönderme yaparak onu "ceyar kılıklı" olmakla itham eder. O dönem tüm mülk sahiplari biraz Ceyar'dır.
Filmin tüm arka planı ise İstanbul'un işçi mahallesi Alibeyköyü, Silahtar, Örnektepe'dir. Her yer gecekondu, sokaklar çamur içinde ve minibüsler. Yoksul ama mutlu insanlar...
Benim de çocukluğumda sık sık gidip geldiğim bu semtte en çok hatırımda kalan ve Çiçek Abbas'ta zaman zaman gösterilen bir minibüs modelidir. Renault marka bu minibüslerde amortisör yerine kamyon makası kullanıldığından önü şaha kalkmış bir ata benzerdi. Amortisör yerine makas konulmasının nedeni zamanının yegane toplu taşıma aracı bu minibüslerin "istiap haddi"nin epeyce üzerinde yük taşımaya memur edilmesiydi. O yükü de ancak kamyon makası kaldırırdı. Sişli'den minibüse bindiğinizde Örnektepe'nin oldukça dik ve çamurlu yollarını adeta sallana, yıkıla, yuvarlana iner, sık sık frenleri patladığı için her seferinde dualar eşliğinde düze kavuştuğunda neredeyse alkış tufanı kopardı. "Bugün de ölmedik, yarın Allah kerim"...
Bu minibüslerin Silahtar'dan Şişli'ye dönmesi de ayrı bir olay olurdu. Yokuşlar çok dik olduğundan yolda kalır, yolcular ve muavin inip arkadan düze kadar "el atar" sonra da minibüsün peşinden koşardı. Minibüs ykuşa sıfır gecekonduları adeta sıyırarak geçer, camlardan çıkan soba borularının isini ve dumanını ciğerlerimizde hissederdik. Karlı havalarda ise Silahtar'dan Şişli'ye ulaşım Allah'a kalırdı.
(Renault marka minibüsün kışla imtihanı)
Benim çocuk hafızamda en çok yer eden ise şaha kalkmış ön tarafta şöförün hemen yanındaki motor kapağına oturmak olurdu. Motor kapağı her daim homurtular çıkaran, yokuşta hararet yapan bir kıvamdaydı. Arada yolda kaldığımızda şoför bizi yerimizden kaldırır, motor kapağını açar ve tamirat yapardı. O zamanlar herşey mekanik ve herkes ustaydı.Bir de tabii motor kapağı şoföre yakındı. Şoför demek güç demek. Çocuk aklımızda şoförler süpermen gibi bir şeydi. Ayrıca şoför yanı teybe yakın olur müzik en iyi oradan duyulurdu. Silahtar hala 15-16 Haziran'ın izlerini taşırdı ve solcuydu. Bu nedenle Minibüslerde mutlaka Orhan Gencebay dinlenirdi. Ferdi'ye, Müslüm'e tenezzül yoktu.
Sonra sonra Magirus, Ford minibüsler çoğaldıkça bu tuhaf Renault minibüsler hayatımızdan tamamen silindi yok oldu. Yeni minibüsler daha rahat ve konforluydu elbette ama hiçbiri şaha kalkmış Renault minibüsü hafızalarımızdan silmeye gücü yetmedi...
(Sonra'dan gelen Magirus'lar)
(Damalı Ford Minibüsler)
2 Ekim 2013 Çarşamba
İstanbul'un İlk Metro Projesi
Henri Proust, Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul'a getirilen Frenk şehir plancısı, yaptığı "çılgın" projelerle birlikte anılır. İstanbul'un tarihine kültürüne hiç aşina olmayan bu zat "istimlak" ve "yıkım" konusunda en az devrin yöneticileri kadar iştahlıdır. Ancak cumhuriyet henüz gençtir ve onun çılgın projeleri için Demokrat Partinin iktidara gelmesi gerekmektedir.
Malum bugünlerde yerel seçim yatırımı olarak tüm billboard'larda Metro projelerini görüyoruz. Ancak İstanbul'un ilk metro projesini Henri Proust çizdi. (Tünel sanıldığının aksine teknik olarak yeraltından gitmekle birlikte esasen bir metro değil asansör-finüküler sistemdir)
Henri Proust pratik zekaya sahip biri olarak Karaköy'den Tünele gelen finüküleri Şişhane meydanından dolandırarak Taksime uzatmayı planlar. Haritadan da anlaşılacağı üzere hatta adeta düğüm attıran bu güzelgah önerisi diğer birçok absürt projesi gibi unutulur gider. Proust'un diğer absürt projelerine zaman zaman değineceğiz...
Malum bugünlerde yerel seçim yatırımı olarak tüm billboard'larda Metro projelerini görüyoruz. Ancak İstanbul'un ilk metro projesini Henri Proust çizdi. (Tünel sanıldığının aksine teknik olarak yeraltından gitmekle birlikte esasen bir metro değil asansör-finüküler sistemdir)
Henri Proust pratik zekaya sahip biri olarak Karaköy'den Tünele gelen finüküleri Şişhane meydanından dolandırarak Taksime uzatmayı planlar. Haritadan da anlaşılacağı üzere hatta adeta düğüm attıran bu güzelgah önerisi diğer birçok absürt projesi gibi unutulur gider. Proust'un diğer absürt projelerine zaman zaman değineceğiz...
İstanbul'un İlk Metro Projesi
18 Temmuz 2013 Perşembe
#DirenMarul ya da İstanbul'da Üç Bostanın Hikayesi
Benim çocukluğum 1970'li yıllarda Nişantaşı'nın biraz aşağısında Güzelbahçe, Topağacı, Fulya ekseninde geçti. Çarşı henüz yoktu, Beşiktaş, idmanlarını Çırağan Sarayının yanmış orta avlusunda yapardı ve biz idmanları izlemeye oraya giderdik. İdman bitiminde kendimizi boğazın serin ve derin sularına da bırakmışlığımız vardır. 80'li yıllarla beraber Fulya önce Beşiktaş tesislerine ev sahipliği yaptı, sonra o kadar büyük bir hızla değişti ki, hazırlıksız yakalanan bizler semti terketmek zorunda kaldık. Bugünkü tabirle kentsel dönüşüm kurbanı olduk.
Bizim çocukluğumuzda Fulya deresi tabir edilen yerde iki tane devasa bostan vardı. Bu bostanlar hakkında hatırladığım, epeyce kıskanç, kızıl saçlı, Arnavut bir bostancı ve onun kıskançlığına mazhar olan canım marullarıdır. Mahallenin çocukları olarak bu kıskanç, kızıl Arnavut'tan çok korkar ama marulların çağrısına da sık sık icabet ederdik. Sonra duyduk ki Arnavut ölmüş, mirasçıları ise araziyi Nişantaşının ünlü yap-sat'çısı İbrahim Polat'a satmış. Kendisi Adnan Polat'ın babası olur ve Nişantaşı'ndaki apartmanların neredeyse yarısının müteaahididir. Şimdi o bostanların yerinde Polat Towers'lar yükseliyor.
İstanbul'un fethinde Fatih'e en çok topografya yardım etmiştir. Evet, surlar çok sağlamdı sağlam olmasına ama zayıf noktaları da yok değildi. En zayıf noktası da Bayrampaşa tarafından şehrin içine giren Lykos deresi ve onun oluşturduğu vadi idi. Bu vadi kuşatmanın kaderini belirledi. Urban'ın yaptığı meşhur şahi top tam bu vadiye denk gelen surları dövdü, 56 gün boyunca. Çünkü burada surlar irtifa kaybediyor ve ardındaki derenin yarattığı uzun koridor şahi topun inanılmaz gümbürtüsünü şehrin en ücra sokaklarına kadar yayıyordu. Bu sinir bozucu top sesleri zavallı Rumların direncini epeyce kırmıştı. Fetihten sonra da bu dere akmaya devam etti. Lykos deresi fetihten sonra bayrampaşa deresi adıyla anılmaya başlandı. Dere kenarında oluşan alüvyonlu toprak marul, zerzevat ve meyve yetiştirmek için çok elverişliydi. Bugün o dere yatağının üzerinden Menderesin anlı şanlı Vatan Caddesi geçer.
Bugün Emniyet Müdürlüğünün olduğu bölgede ise Yenibahçe diye bilinirdi ve bostanlarıyla meşhurdu. 1950'lere kadar varlığını sürdüren bu bostanları üç aile ekip biçermiş. Tanaş, Andriko ve Panayot. Andriko ve Panayot Rum. Bunlar daha çok meyve yetiştirirler, Ermeni Tanaş ise marul, zerzevat üzerine mütehassis'lik yaparmış. Sattıkları ürünlerinde son derece taze ve fevkalade ucuz olduğu rivayet edilir.
19.YY başında Sarkis Sarraf Hovhannesyan'ın kaleme aldığı Payitaht İstanbul'u adlı eserde bu bölge şöyle tasvir edilmiş: "Edirne Kapısı ve Top Kapısı denilen kapıların arasında, Bayrampaşa vadisi hizasında, surun iç kısmında Sulukule adı verilen kemerli geçit vardır. Muhtelif yönlerden akarak bu noktada birleşen dereler, aynı geçitten şehre girer ve Yeni Bahçe'nin kenarından Aksaray'a doğru ilerleyerek, Yeni Ka- pı'ya Langa'ya iner ve yeni yapılmış hamamın yanından denize dökülür. Edirne Kapısı ve Top Kapısı setleri arasındaki vadinin içinde, Sulukule'nin önünde, iki kısma ayrılmış geniş ve büyük bir çayır olan Yeni Bahçe yer alır. Artık, ilkbaharda atların otlatılmaya getirildiği bu çayırda vaktiyle, savaşa giden Mısır askerleri çadırlarda otururlar ve buradan harbe giderlerdi. Ve bu yere özel olarak Yeni Bahçe Çayırı adı verildi. Bu çayırın biraz ötesinde yeniçeri Yeni Odaları'nın yanında, her gün mevkilerine uygun olarak tesbit edilen miktarda yeniçerilere et dağıtılan Et Meydanı bulunur. Hizmetkârlar, bu etleri alıp filelere koyarak mutfağa götürürlerdi."
Bizim çocukluğumuzda Fulya deresi tabir edilen yerde iki tane devasa bostan vardı. Bu bostanlar hakkında hatırladığım, epeyce kıskanç, kızıl saçlı, Arnavut bir bostancı ve onun kıskançlığına mazhar olan canım marullarıdır. Mahallenin çocukları olarak bu kıskanç, kızıl Arnavut'tan çok korkar ama marulların çağrısına da sık sık icabet ederdik. Sonra duyduk ki Arnavut ölmüş, mirasçıları ise araziyi Nişantaşının ünlü yap-sat'çısı İbrahim Polat'a satmış. Kendisi Adnan Polat'ın babası olur ve Nişantaşı'ndaki apartmanların neredeyse yarısının müteaahididir. Şimdi o bostanların yerinde Polat Towers'lar yükseliyor.
İstanbul'un fethinde Fatih'e en çok topografya yardım etmiştir. Evet, surlar çok sağlamdı sağlam olmasına ama zayıf noktaları da yok değildi. En zayıf noktası da Bayrampaşa tarafından şehrin içine giren Lykos deresi ve onun oluşturduğu vadi idi. Bu vadi kuşatmanın kaderini belirledi. Urban'ın yaptığı meşhur şahi top tam bu vadiye denk gelen surları dövdü, 56 gün boyunca. Çünkü burada surlar irtifa kaybediyor ve ardındaki derenin yarattığı uzun koridor şahi topun inanılmaz gümbürtüsünü şehrin en ücra sokaklarına kadar yayıyordu. Bu sinir bozucu top sesleri zavallı Rumların direncini epeyce kırmıştı. Fetihten sonra da bu dere akmaya devam etti. Lykos deresi fetihten sonra bayrampaşa deresi adıyla anılmaya başlandı. Dere kenarında oluşan alüvyonlu toprak marul, zerzevat ve meyve yetiştirmek için çok elverişliydi. Bugün o dere yatağının üzerinden Menderesin anlı şanlı Vatan Caddesi geçer.
Bugün Emniyet Müdürlüğünün olduğu bölgede ise Yenibahçe diye bilinirdi ve bostanlarıyla meşhurdu. 1950'lere kadar varlığını sürdüren bu bostanları üç aile ekip biçermiş. Tanaş, Andriko ve Panayot. Andriko ve Panayot Rum. Bunlar daha çok meyve yetiştirirler, Ermeni Tanaş ise marul, zerzevat üzerine mütehassis'lik yaparmış. Sattıkları ürünlerinde son derece taze ve fevkalade ucuz olduğu rivayet edilir.
19.YY başında Sarkis Sarraf Hovhannesyan'ın kaleme aldığı Payitaht İstanbul'u adlı eserde bu bölge şöyle tasvir edilmiş: "Edirne Kapısı ve Top Kapısı denilen kapıların arasında, Bayrampaşa vadisi hizasında, surun iç kısmında Sulukule adı verilen kemerli geçit vardır. Muhtelif yönlerden akarak bu noktada birleşen dereler, aynı geçitten şehre girer ve Yeni Bahçe'nin kenarından Aksaray'a doğru ilerleyerek, Yeni Ka- pı'ya Langa'ya iner ve yeni yapılmış hamamın yanından denize dökülür. Edirne Kapısı ve Top Kapısı setleri arasındaki vadinin içinde, Sulukule'nin önünde, iki kısma ayrılmış geniş ve büyük bir çayır olan Yeni Bahçe yer alır. Artık, ilkbaharda atların otlatılmaya getirildiği bu çayırda vaktiyle, savaşa giden Mısır askerleri çadırlarda otururlar ve buradan harbe giderlerdi. Ve bu yere özel olarak Yeni Bahçe Çayırı adı verildi. Bu çayırın biraz ötesinde yeniçeri Yeni Odaları'nın yanında, her gün mevkilerine uygun olarak tesbit edilen miktarda yeniçerilere et dağıtılan Et Meydanı bulunur. Hizmetkârlar, bu etleri alıp filelere koyarak mutfağa götürürlerdi."
(Yenibahçe Bostanlarının nadir görüntülerinden biri- İbrahim Hilmi TANIŞIK Koleksiyonu)
Bu derenin döküldüğü yer ise şimdilerde kazı çalışmalarıyla gündemde olan Thedossius limanı yani Aksaray-Langa. Derenin getirdiği alüvyonlar sayesinde binlerce yıllık liman hala bize hediyeler sunuyor. Sadece hediyeler değil, lezzetli Langa hıyarlarını da sunuyordu. Burada bulunan son hıyar bostanına da geçen sene beton dökerek içimizi rahatlattık. Şimdi Langa bostanı sadece Nazmi Ziya gibi eski üstatların tuvallerine konu olabiliyor.
(Nazmi Ziya: Langa Bostanında Sabah)
Fetih sırasında ordu sadece duvarları değil, duvarların önünde yer alan derin hendekleri de aşmak durumundaydı. Bu hendeklerde Lykos deresinden gelen su 20 Metre genişliğinde ve 15 derinliğinde bir engel oluşturuyordu. Fetihten sonra bu hendeklere gerek kalmadı ve buralar bostana çevrildi. yüzlerce yıldır derenin getirdiği alüvyonlu toprakla beslenen hendekler bostancılara lezzetli ürünler verdiler. Yedikule bostanları işte bu hendeklerin içine kurulmuş bostanlardır.
Yenidoğan, Langa derken şimdilerde sıra İstanbul'un son bostanları olan Yedikule bostanlarına geldi. Neymiş, rekreasyon alanı olacakmış. Biz biliriz o rekreasyon alanlarını. Etraftaki soylulaştırma ve mülkiyet değişimi operasyonunu sevimli kılmaya, bölgenin rantsal dönüşümünü tamamlamaya yönelik işlerdir bunlar. Bir süre sonra Sulukule'de olduğu gibi Belgradkapı, Mevlanakapı ve Yedikule bölgesinde de bu işler başlayacak ve o rekreasyon alanları birer marketing unsuru haline gelecek. Kaldı ki bu bostanlarda ta Bizans ve Osmanlı devrinden kalma sarnıçlar, kuyular olduğu biliniyor.
Şehrin yaşam kültürüyle özdeşleşmiş bir alanlar öz niteliklerinin yitirmeden yeniden düzenlenmeli ve şehrin kimliğinin bir parçası olarak yaşamlarını sürdürmeye devam etmelidirler...
16 Temmuz 2013 Salı
Derin Tarih Dergisini Göreve Çağırıyorum; Mirasa Sahip Çıkın Kardeşim..!
Son yıllarda Türkçede en hazzetmediğim kavram "derin" oldu. Derin Devlet, Derin AKP, Derin bilmem ne. Benim şahsi kanaatim bir şey ne kadar "derin" ise aslında o kadar kaba, sığ ve basittir. Derin yaftalaması onun kaba ve nobran yönüne bir gizem katmaya yarıyor. "O işler sizin bildiğiniz gibi değil" babalanmasının arkasında aslında hep bildiğimiz sığlıklar çıkar karşımıza.
Derin Tarih dergisi Nisan 2012'de hayli iddialı bir kadro ile yayın hayatına başlayıp sonra bir Mustafa Armağan dergisine doğru hızla evrildi. Dergi bilginiz herşey tarih olacak gibi oldukça tumturaklı bir sloganla yola çıktı, ancak bir de baktık bildiğimiz temcit pilavlarını kaşıklamaya devam ediyor. Bu temcit pilavlarından biri de Ayasofya Müzesinin yeniden ibadete açılması meselesidir.
Bizde sağcı-muhafazakar kesim tıpkı başörtüsü gibi bu meseleyi de altını yakmadan, ılık ılık gündemde tutarak kamuoyunu yaratmaya çalışır. İşte bu dergi de henüz ikinci sayısında "bombayı" patlatarak Ayasofya'nın sahte imzalarla müze yapıldığını, derhal camiye çevrilmesi gerektiğini, orasının Fatihin Vakfiyesi olduğunu, hatta basit bir bakanlar kurulu kararı ile bunun gerçekleşebileceğini yazdılar, çizdiler. Sağcı basın durur mu, hemen atladı "haber"in üzerine. Yeni Şafak olayı manşete taşıdı. Sonra pilav tekrar kaşıklanmak üzere soğumaya terkedildi.
Şimdi bu uzun girişten sonra gelelim meramımıza. Bizzat Fatih'in talimatıyla 558 yıl önce kurulan Tarihi Haliç Tersaneleri özelleştiriliyor. Öğrendiğimize göre 250 dönümlük alanda 2 yat limanı,400 odalı 2 adet 5 yıldızlı otel, otopark 1000 kişilik cami ve İlber Ortaylı'nın deyimiyle KUTSAL AVM yapılacakmış.
Şimdi soruyorum derin tarihçilere: Burası Fatih'in vakfiyesi değil mi? AVM, yat limanı, otel dikilecek bu alan "ecdat yadigarı" değil mi? 1000 kişilik cami yapınca bu rant ve talan değişmeyecek mi? Konu Ayasofya'nın camiye çevrilmesi olunca bir patırtıdır gidiyor ama AVM olunca tıs yok. Bu duruma İlber Ortaylı bile isyan etmiş. http://www.milliyet.com.tr/koc-universitesi-nde-bizans/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/30.06.2013/1729813/default.htm
Her 29 Ekim'de kan ter içinde gemileri karadan itekleyen Fatih'in torunları, o iteklediğiniz gemileri yaptıran Fatihin tersanelerine AVM dikiliyor, haberiniz var mı? Son olarak Başbakana özel sempati besleyen bir kısım Kasımpaşalıya sesleniyorum. Semtinize sahip çıkın. Başbakan yokken o tersaneler vardı. Hem de 558 yıldır vardı. O gittikten sonra da o tersaneler orada kalmalı. Lütfen yapılacak el kadar parka kanmayın. Fatih'in mirasına sahip çıkmak istiyorsanız nasıl sahip çıkılacağının örnekleri var. İşte onlardan bir tanesi. Avusturalya'da bir tersane sadece denizcilik müzesi ve sosyal faaliyetler için alan olarak değerlendirilmiş, AVM olarak değil...
http://www.mimdap.org/?p=120924
Derin Tarih dergisi Nisan 2012'de hayli iddialı bir kadro ile yayın hayatına başlayıp sonra bir Mustafa Armağan dergisine doğru hızla evrildi. Dergi bilginiz herşey tarih olacak gibi oldukça tumturaklı bir sloganla yola çıktı, ancak bir de baktık bildiğimiz temcit pilavlarını kaşıklamaya devam ediyor. Bu temcit pilavlarından biri de Ayasofya Müzesinin yeniden ibadete açılması meselesidir.
Bizde sağcı-muhafazakar kesim tıpkı başörtüsü gibi bu meseleyi de altını yakmadan, ılık ılık gündemde tutarak kamuoyunu yaratmaya çalışır. İşte bu dergi de henüz ikinci sayısında "bombayı" patlatarak Ayasofya'nın sahte imzalarla müze yapıldığını, derhal camiye çevrilmesi gerektiğini, orasının Fatihin Vakfiyesi olduğunu, hatta basit bir bakanlar kurulu kararı ile bunun gerçekleşebileceğini yazdılar, çizdiler. Sağcı basın durur mu, hemen atladı "haber"in üzerine. Yeni Şafak olayı manşete taşıdı. Sonra pilav tekrar kaşıklanmak üzere soğumaya terkedildi.
Şimdi bu uzun girişten sonra gelelim meramımıza. Bizzat Fatih'in talimatıyla 558 yıl önce kurulan Tarihi Haliç Tersaneleri özelleştiriliyor. Öğrendiğimize göre 250 dönümlük alanda 2 yat limanı,400 odalı 2 adet 5 yıldızlı otel, otopark 1000 kişilik cami ve İlber Ortaylı'nın deyimiyle KUTSAL AVM yapılacakmış.
Şimdi soruyorum derin tarihçilere: Burası Fatih'in vakfiyesi değil mi? AVM, yat limanı, otel dikilecek bu alan "ecdat yadigarı" değil mi? 1000 kişilik cami yapınca bu rant ve talan değişmeyecek mi? Konu Ayasofya'nın camiye çevrilmesi olunca bir patırtıdır gidiyor ama AVM olunca tıs yok. Bu duruma İlber Ortaylı bile isyan etmiş. http://www.milliyet.com.tr/koc-universitesi-nde-bizans/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/30.06.2013/1729813/default.htm
Her 29 Ekim'de kan ter içinde gemileri karadan itekleyen Fatih'in torunları, o iteklediğiniz gemileri yaptıran Fatihin tersanelerine AVM dikiliyor, haberiniz var mı? Son olarak Başbakana özel sempati besleyen bir kısım Kasımpaşalıya sesleniyorum. Semtinize sahip çıkın. Başbakan yokken o tersaneler vardı. Hem de 558 yıldır vardı. O gittikten sonra da o tersaneler orada kalmalı. Lütfen yapılacak el kadar parka kanmayın. Fatih'in mirasına sahip çıkmak istiyorsanız nasıl sahip çıkılacağının örnekleri var. İşte onlardan bir tanesi. Avusturalya'da bir tersane sadece denizcilik müzesi ve sosyal faaliyetler için alan olarak değerlendirilmiş, AVM olarak değil...
http://www.mimdap.org/?p=120924
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







.jpg)

.jpg)




.jpg)