22 Aralık 2016 Perşembe
2 Aralık 2016 Cuma
Karartma Gecelerinde Sabahattin Ali
(Bu yazı Bavul dergisinin Kasım 2016 sayısında yayınlanmıştır)
10 Mayıs 1941 Cumartesi gecesi Kamondo Hanının
merdivenlerinden yukarı bir ordu şarkılar, naralar eşliğinde sallana yuvarlana
tırmanıyordu. Bu kalabalık topluluğun şerrinden korkup kapının arasından azıcık
göz ucuyla bakan Madam Ester gurubun en önünde genç ressam Abidin’i görünce
rahatladı. Ne de olsa hırsız, uğursuz insanlar değillerdi, olsa olsa bu hayta
ressamın arkadaşlarıydılar. Abidin kör karanlıkta elinde bir fenerle geriden
şarkılar söyleyerek gelen arkadaşlarına rehberlik ediyordu. Karartma olduğundan
elektrik yasaktı. Ama olsun, keyifler yerindeydi. Madam Ester kapının
gerisinden “Abidin evladım, sen misin?” diye ürkekçe sorunca, Abidin “Benim
madam merak etmeyin, bunlar da arkadaşlarım. Bunlardan size zarar gelmez” diye
cevap verdi. Sonra gülerek ekledi “Stalin’e dua edin madam, dua edin de
durdursun şu faşistleri yoksa sizin de bizim de işimiz zor”
Madam bir an irkildi, dudaklarından bir mırıltı döküldü ve
geriye süzülüp kapıyı örttü. Abidin’in “yürüyün arkadaşlar” komutuyla merdiven sahanlığında bir ara duraksayan
geridekiler bir çırpıda 15 numaralı teras katına çıktılar. Abidin eve girer
girmez pencerelerin siyah perdelerle örtülü çalışma odasının tüm mumlarını
yaktı. Kadınlı erkekli 14-15 kişilik bir kalabalık her yana dağıldı.
Bulabilenler sandalyelere, kanepelere çöktü, bulamayanlar yere.
O gece Liman sergisinin açılışı vardı. İstiklal Caddesi
üzerindeki Matbuat müdürlüğündeki sergi karatma nedeniyle erken açılmış, iyice
yenilip içilmiş, sarhoş olunmuştu. Kimler yoktu ki; Nuri İyem, Avni Arbaş,
Nejat Devrim hepsi sergideydi. Sergi fikri yine Abidin’den çıkmıştı. Hepsi
Haliç’te, Boğazda balıkçı mahallelerine dağılıp onların yaşamlarından kesitleri
resmedeceklerdi. O kadar çok bu işe kaptırdılar ki kendilerini, hepsi birbirine
“Reis” demeye başlamıştı. Zaten serginin açılışını Kasımpaşalı Feyman Reis’i
çağırıp balıkçı ağlarını kestirerek yapmışlardı.
Bir ara atölyenin gediklisi Sait Faik, Abidin’e dönüp “Ulan
yine mi boyadın atölyenin duvarlarını?” dedi ve ekledi “daha geçen gün yeşildi
şu duvar, bak şimdi kırmızı olmuş” Abidin atölyesinin her duvarını farklı renge
boyayan bir tür çılgındı. Kalabalığın içinde bir tek Ankara’dan gelip sergi
açılışına katılan ve bu tuhaf kalabalığa karışan Sabahattin Ali gülmüyor ve
şaşkınlıkla yuvarlak gözlüklerinin gerisinden etrafı inceliyordu. Sağa sola
dağılmış tuvaller, boyalar, seramikler, fırçalar, kağıtlar, terebentin şişeleri,
yağlar, garip antika objeler, şövaleler ve rengarenk boyanmış duvarları ile
gerçekten ilginç bir mekandı. O ara yanına yanaşan Orhan Veli, Sabahattin’in
koluna girdi ve “Gel terasa çıkalım, bu ev sahibi seninle ilgilenmeyecek,
anlaşıldı” diyerek onu evin kocaman terasına çıkardı. Onların çıktığını gören
Cahit Irgat “hadi ulan ne duruyoruz bu kasvetli yerde, herkes dışarı, dışarıda
mehtap var” deyince kalabalık külliyen terasa sökün etti.
(Abidin Dino çizimiyle Terasın resmi)
Karartma nedeniyle tüm İstanbul karanlıklara gömülmüştü.
Şehir derin bir uykudaydı sanki. Mehtabın ışığıyla aydınlanan şehrin taç
yaprakları minarelerle ve kubbeler olmasa buraya İstanbul değil, kör bir gayya
kuyusu demek belki daha yerinde olurdu. İleride köhne Topkapı Sarayı eski
zamanlardan bir hayal şatosu gibiydi. Bu kasvete rağmen Sabahattin Ali baharın
tazeliğini ve serinliğini ciğerlerinde hissetti. Hem mehtap hem meltem vardı.
“Erguvan kokuyor” dedi. Onun sessizliğine alışan kalabalık bir an dönüp ona
baktı. Abidin tüm neşesiyle “elbette kokacak reis, burası İstanbul. Erguvanın
anavatanı, şimdi de tam zamanı” dedi. Herkes Sabahattin’in geçen sene çok ses
getiren ve Faşist Atsız’ın hücumuna uğrayan İçimizdeki Şeytan romanından haberdardı.
Naziler ilerledikçe buradaki faşistler kuduruyor, ilericilere hücum ediyordu. Sabahattin
de bu kampanyadan nasibini almıştı. Sessizliğinin ve mahzunluğunun bir sebebi
de buydu.
Bir anlık sessizliği Rasih Nuri’nin kapıyı tekmeleyerek
“öldünüz mü ulan açsanıza kapıyı” bağrışı bozdu. Abidin bir koşu kapıyı açtı.
Rasih eli kolu dolu “kör karanlıkta merdiven tırmandım, bari biriniz aşağıda
bekleseydiniz ya” diyerek homurdandı. Melih Cevdet gülerek yanaştı, paketleri
kucakladığı gibi kalabalığın ortasındaki masaya bıraktı. Kese kağıtlarında
neler yoktu ki. Karneyle dağıtılan ekmek değil, has francala ekmek, sucuklar,
kaşar peynirleri, rokfor peynirleri, binbir çeşit yemişler, şaraplar, rakılar,
biralar. Tüm bunları görünce Sabahattin şaşaladı. Bunu gören Abidin “hiç
şaşırma, tüm bunları alçak bir istifçiyi soyarak aldık” dedi. Sabahattin’in
şaşkınlığı daha da arttı “nasıl” dedi. Abidin “Bizim bu serginin afişinin asılı
olduğu şövale kapının önünde dururken bu istifçi hacı ağalardan biri yanaşmış,
‘bu kaç para’ diye bizim Rasih’e sormuş, Rasih’te bu hödüğe ’50 lira’ demiş.
Bizim sergide en pahalı resim 15 lira bu arada ha..! Neyse bu yağlı hödük demez
mi ‘tamam ama o içindekini çıkarın ben sadece çerçeveyi istiyorum’ diye.
Anlayacağın bizim Rasih yağmacıyı soymuş” diyerek kahkahayı bastı. Onunla
birlikte diğer herkes kahkahalara boğuldu ve ilk kez Sabahattin Ali de onlara
eşlik etti. Galata’nın sessizliği bu kahkahalarla yırtıldı. Uzaktan önce
bekçinin, sonra da bir vapurun düdüğü duyuldu, yine bir sessizlik oldu. İlerdeki
kulede gözcülük yapan bir asker yanık bir türkü tutturdu. Gecenin karanlığında
herkes mehtabı seyre daldı. Ayın şavkı boğazın karanlık sularını yıkıyordu.
Sabahattin Ali, sessizlik içinde Abidin’e dönerek “içeride
duvarda bir Madonna resmi gördüm, ben de bir roman yazıyorum Reis, Kürk Mantolu
Madonna olacak adı, ne dersin?” dedi…
5 Kasım 2016 Cumartesi
31 Ekim 2016 Pazartesi
Pendikli Barba Vasili
(Bu öykü Bavul Dergisi Ekim 2016 sayısında basılmıştır.)
O sabah erkenden Burgazada iskelesinden bir kancabaş kayık
Yassıadaya doğru yola çıktı, kürekte
adalı Sait, dümende de Pendikli Barba Vasili vardı. Sait ne iş yaptığı belirsiz
bir berduştu. Soranlara “yazarım” derdi. Ne yazardı, kimse bilmezdi. “Yazarlık
diye iş mi olur canım, Cumhuriyet geldi hepimiz okur yazar olduk zaten” diye
ada balıkçıları bununla dalga geçerdi. Bir de Sait çok içerdi. Adada içerdi,
İstanbul’da içerdi, her yerde içerdi. Bir tek anacığı vardı, bir tek o “içme”
derse birkaç gün içmezdi.
Barba Vasili Adaların, Marmaranın ve boğazların en namlı
Mercancısıydı. Mercan avlayabilen zaten bir elin parmaklarını geçmezdi. Öyle
palamut,torik,tekir gibi müptezel balıkların peşinden hiç koşmazdı. “O tür
balıkları tutanlar ameleyse, mercan avcıları Mimardır,mühendistir” derdi. Doğrusu
güzel bir benzetmeydi. Zaten mercan avlayabilecek istidata sahip balıkçılar 4-5
kişiydi. Bunlar Kumkapı’da Simon, Adalar’da Yanko ve İspiro bir de Barba Vasili’ydi. Mercan, levrek gibi balıklar İstanbul
halkının pek bildiği balıklar değildi. Daha çok adaların ve boğazın zenginleri
yerdi.
“Evlat yorulduysan ben çekeyim” dedi Barba, Sait’e. Sait “yok
Barba, sen zaten Pendik’ten Adalara çekmişsin sabahın köründe, eksik olma beni
de aldın çırak olarak yanına. Ne zamandır istiyordum bir mercan avı yapmayı.
Çok duydum, meşakkatli işmiş” dedi. Barba “öyledir evlat, zaten o yüzden
herkesin harcı değil. Mesela gidiyoruz şimdi, ama ben 15-20 gün önceden Yassıada’nın oralarda
nişanlarımı koydum ki mercanın yatağı belli olsun. İyi balıkçı dipteki mercanın
yedi sülalesini tahmin eder. Şimdi bizim gittiğimiz yerdeki familya epey
semirdi. Hepsini avlamayacağız, hem günah hem yazıktır”. Sait ağzında sigara,
çipil gözleriyle Barbayı süzdü. Barba bir yandan dümen yekesini tutup bir
yandan servi ağacından olta kutusunu açıp, at kuyruğu oltalarını inceliyor, yem
hazırlıyordu.
“Neye yazık olacak Barba, Balık geldi mi çekmeyecek misin?”
Barba hışımla başını kaldırdı “çekmeyeceksin evlat, çekmeyeceksin, o da bir
candır, Panayamu seni sınarda çok verirse bile aç gözlülük edip ihtiyacından
fazlasını çekmeyeceksin” dedi. Sait ağzında sigara olduğu halde gülümsedi “tamam
Barba sinirlenme” dedi. İçinden Adalı balıkçıların ona neden Gurun Vasil (Domuz
Vasil) dediklerini anladı. Barba biraz sakinleyince “bak evlat beni bilirsin
eskiden kilisede zangoçtum, sonradan papazlığa kadar yükseldim. Sonra bana bir
hal geldi. Tanrıyı kitaplarda değil denizde, doğada aramaya başladım. Hiç
unutmam sandala ilk çıktığımda gök başımda genişledikçe ben çok dar bir
hapishanedeymişim, onu anladım. Artık el aleme nasihat vermekten bıkmıştım. Bu
gök kubbe altında başkasını değil kendimi adam etmeye çalışıyorum. Bu deniz
benim mezarım, bu sandal hem kilisem, hem evim; bu gökyüzü de yorganımdır.”
Durdu, sigarasından bir nefes çekti. Sonra suya gözlerini dikip devam etti. “Bu kış Asaf diye çok zengin bir beyle tanıştım. Bu bey
balıkçılığa çok meraklı, illa mercana çıkalım diye tutturdu senin gibi. Daha
önceden nişanladığım bir mercan yatağına gittik. Panayamu orada bizi sınadı, verdikçe
verdi. Biz de aç gözlülük edip, çektikçe çektik. Gece yarısı sandal doldu
taştı. Birden içime bir fenalık bastı. Aldığım onca canı düşündüm. 50-60 kilo
çekmişizdir. İhtiyacımızdan çok fazlaydı, sonra o balıklar hale gitti,
müstahsil, aracı derken elimize üç kuruş geçti, geçmedi. Değer miydi üç kuruş
için onca canı almaya? Ben o imtihanı geçemedim, nefsime yenik düştüm diye acı
acı ağladım. Asaf bey de çok üzüldü ama nafile. O kayalardan en az üç yıl
mercan çıkmaz artık” dedi.
Bir sessizlik oldu. Sadece Sait’in çektiği küreğin şıpırtısı
duyuluyordu. Sait, çantasından bir şişe şarap çıkardı, Barba’ya uzattı. Barba
sigarasını kenara bırakıp uzandı aldı şarabı. Mantarı çıkarıp dikti. Ağzı açık
olta kutusundaki el bükümü oltaları elledi, sigarasından bir nefes daha çekti,
bir yudum daha şarap içti. Sonra döndü Sait’e “Bu Asaf bey beni yalısına davet
etti. Kışta kıyamette sandalda donmayayım diye. Kandillidedir yalısı. Edip
Efendi Yalısı derler. Gittim, kalender adam. İzzet ikramda hiç kusur etmedi,
uşakları hizmetçileri hep seferber etti. Yalının arkasında kuytuda güzel bir
oda verdiler bana. Kışın poyrazı hiç uğramaz oraya. Ev sıcak, ilgi alaka gani,
ama ben bir hafta sonra kendimi zor attım yalıdan. Kayıkhaneden bindiğim gibi
bizim kancabaşa, doğru Pendik Pavli adasına. Gece ayazında uzandım çakıllara,
baktım yıldızlar bana küsmüş, bir daha da terk etmedim onları”
Yassıadaya yanaşmıştık. İhtiyar kurt, nişanladığı bölgeyi
hemen buldu. Mercancılarda usüldür, bir yer nişanlanında öteki mercancı oraya
yanaşmaz. Zaten bu hayırsız adaların tek hayrı budur. Balıklar buralardaki
resiflerde yumurtluyor, büyüyor sonra boğaza karışıyordu. Barba sakince el
bükümü oltasına daha önceden hazırladığı yemleri taktı. Ben de bu arada hem
şaraba abanıp hem de ona yardım ediyordum. Barba bir ara bana döndü gözlerimin
içine baktı “Ulan Sait” dedi “Sen insan olmasaymışsın balık olurmuşsun”. “Niye
öyle dedin Barba?” diye mukabele edince “Gözlerin tıpkı bir mercanın gözleri
gibi bakıyor da ondan, öyle mavi, öyle çakır ki” dedi ve oltasını usulca saldı
suya.
Deniz o kadar dingindi ki oltanın suya değme şıpırtısını
dahi duyduk..
(Bu öyküde ki tüm kişiler, anlatılar ve olaylar gerçektir)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

