2 Aralık 2016 Cuma

Karartma Gecelerinde Sabahattin Ali

(Bu yazı Bavul dergisinin Kasım 2016 sayısında yayınlanmıştır) 

10 Mayıs 1941 Cumartesi gecesi Kamondo Hanının merdivenlerinden yukarı bir ordu şarkılar, naralar eşliğinde sallana yuvarlana tırmanıyordu. Bu kalabalık topluluğun şerrinden korkup kapının arasından azıcık göz ucuyla bakan Madam Ester gurubun en önünde genç ressam Abidin’i görünce rahatladı. Ne de olsa hırsız, uğursuz insanlar değillerdi, olsa olsa bu hayta ressamın arkadaşlarıydılar. Abidin kör karanlıkta elinde bir fenerle geriden şarkılar söyleyerek gelen arkadaşlarına rehberlik ediyordu. Karartma olduğundan elektrik yasaktı. Ama olsun, keyifler yerindeydi. Madam Ester kapının gerisinden “Abidin evladım, sen misin?” diye ürkekçe sorunca, Abidin “Benim madam merak etmeyin, bunlar da arkadaşlarım. Bunlardan size zarar gelmez” diye cevap verdi. Sonra gülerek ekledi “Stalin’e dua edin madam, dua edin de durdursun şu faşistleri yoksa sizin de bizim de işimiz zor”
Madam bir an irkildi, dudaklarından bir mırıltı döküldü ve geriye süzülüp kapıyı örttü. Abidin’in “yürüyün arkadaşlar” komutuyla  merdiven sahanlığında bir ara duraksayan geridekiler bir çırpıda 15 numaralı teras katına çıktılar. Abidin eve girer girmez pencerelerin siyah perdelerle örtülü çalışma odasının tüm mumlarını yaktı. Kadınlı erkekli 14-15 kişilik bir kalabalık her yana dağıldı. Bulabilenler sandalyelere, kanepelere çöktü, bulamayanlar yere.

O gece Liman sergisinin açılışı vardı. İstiklal Caddesi üzerindeki Matbuat müdürlüğündeki sergi karatma nedeniyle erken açılmış, iyice yenilip içilmiş, sarhoş olunmuştu. Kimler yoktu ki; Nuri İyem, Avni Arbaş, Nejat Devrim hepsi sergideydi. Sergi fikri yine Abidin’den çıkmıştı. Hepsi Haliç’te, Boğazda balıkçı mahallelerine dağılıp onların yaşamlarından kesitleri resmedeceklerdi. O kadar çok bu işe kaptırdılar ki kendilerini, hepsi birbirine “Reis” demeye başlamıştı. Zaten serginin açılışını Kasımpaşalı Feyman Reis’i çağırıp balıkçı ağlarını kestirerek yapmışlardı.

Bir ara atölyenin gediklisi Sait Faik, Abidin’e dönüp “Ulan yine mi boyadın atölyenin duvarlarını?” dedi ve ekledi “daha geçen gün yeşildi şu duvar, bak şimdi kırmızı olmuş” Abidin atölyesinin her duvarını farklı renge boyayan bir tür çılgındı. Kalabalığın içinde bir tek Ankara’dan gelip sergi açılışına katılan ve bu tuhaf kalabalığa karışan Sabahattin Ali gülmüyor ve şaşkınlıkla yuvarlak gözlüklerinin gerisinden etrafı inceliyordu. Sağa sola dağılmış tuvaller, boyalar, seramikler, fırçalar, kağıtlar, terebentin şişeleri, yağlar, garip antika objeler, şövaleler ve rengarenk boyanmış duvarları ile gerçekten ilginç bir mekandı. O ara yanına yanaşan Orhan Veli, Sabahattin’in koluna girdi ve “Gel terasa çıkalım, bu ev sahibi seninle ilgilenmeyecek, anlaşıldı” diyerek onu evin kocaman terasına çıkardı. Onların çıktığını gören Cahit Irgat “hadi ulan ne duruyoruz bu kasvetli yerde, herkes dışarı, dışarıda mehtap var” deyince kalabalık külliyen terasa sökün etti.
(Abidin Dino çizimiyle Terasın resmi) 

Karartma nedeniyle tüm İstanbul karanlıklara gömülmüştü. Şehir derin bir uykudaydı sanki. Mehtabın ışığıyla aydınlanan şehrin taç yaprakları minarelerle ve kubbeler olmasa buraya İstanbul değil, kör bir gayya kuyusu demek belki daha yerinde olurdu. İleride köhne Topkapı Sarayı eski zamanlardan bir hayal şatosu gibiydi. Bu kasvete rağmen Sabahattin Ali baharın tazeliğini ve serinliğini ciğerlerinde hissetti. Hem mehtap hem meltem vardı. “Erguvan kokuyor” dedi. Onun sessizliğine alışan kalabalık bir an dönüp ona baktı. Abidin tüm neşesiyle “elbette kokacak reis, burası İstanbul. Erguvanın anavatanı, şimdi de tam zamanı” dedi. Herkes Sabahattin’in geçen sene çok ses getiren ve Faşist Atsız’ın hücumuna uğrayan İçimizdeki Şeytan romanından haberdardı. Naziler ilerledikçe buradaki faşistler kuduruyor, ilericilere hücum ediyordu. Sabahattin de bu kampanyadan nasibini almıştı. Sessizliğinin ve mahzunluğunun bir sebebi de buydu.

Bir anlık sessizliği Rasih Nuri’nin kapıyı tekmeleyerek “öldünüz mü ulan açsanıza kapıyı” bağrışı bozdu. Abidin bir koşu kapıyı açtı. Rasih eli kolu dolu “kör karanlıkta merdiven tırmandım, bari biriniz aşağıda bekleseydiniz ya” diyerek homurdandı. Melih Cevdet gülerek yanaştı, paketleri kucakladığı gibi kalabalığın ortasındaki masaya bıraktı. Kese kağıtlarında neler yoktu ki. Karneyle dağıtılan ekmek değil, has francala ekmek, sucuklar, kaşar peynirleri, rokfor peynirleri, binbir çeşit yemişler, şaraplar, rakılar, biralar. Tüm bunları görünce Sabahattin şaşaladı. Bunu gören Abidin “hiç şaşırma, tüm bunları alçak bir istifçiyi soyarak aldık” dedi. Sabahattin’in şaşkınlığı daha da arttı “nasıl” dedi. Abidin “Bizim bu serginin afişinin asılı olduğu şövale kapının önünde dururken bu istifçi hacı ağalardan biri yanaşmış, ‘bu kaç para’ diye bizim Rasih’e sormuş, Rasih’te bu hödüğe ’50 lira’ demiş. Bizim sergide en pahalı resim 15 lira bu arada ha..! Neyse bu yağlı hödük demez mi ‘tamam ama o içindekini çıkarın ben sadece çerçeveyi istiyorum’ diye. Anlayacağın bizim Rasih yağmacıyı soymuş” diyerek kahkahayı bastı. Onunla birlikte diğer herkes kahkahalara boğuldu ve ilk kez Sabahattin Ali de onlara eşlik etti. Galata’nın sessizliği bu kahkahalarla yırtıldı. Uzaktan önce bekçinin, sonra da bir vapurun düdüğü duyuldu, yine bir sessizlik oldu. İlerdeki kulede gözcülük yapan bir asker yanık bir türkü tutturdu. Gecenin karanlığında herkes mehtabı seyre daldı. Ayın şavkı boğazın karanlık sularını yıkıyordu.     

Sabahattin Ali, sessizlik içinde Abidin’e dönerek “içeride duvarda bir Madonna resmi gördüm, ben de bir roman yazıyorum Reis, Kürk Mantolu Madonna olacak adı, ne dersin?” dedi…



31 Ekim 2016 Pazartesi

Pendikli Barba Vasili

(Bu öykü Bavul Dergisi Ekim 2016 sayısında basılmıştır.)

O sabah erkenden Burgazada iskelesinden bir kancabaş kayık Yassıadaya doğru  yola çıktı, kürekte adalı Sait, dümende de Pendikli Barba Vasili vardı. Sait ne iş yaptığı belirsiz bir berduştu. Soranlara “yazarım” derdi. Ne yazardı, kimse bilmezdi. “Yazarlık diye iş mi olur canım, Cumhuriyet geldi hepimiz okur yazar olduk zaten” diye ada balıkçıları bununla dalga geçerdi. Bir de Sait çok içerdi. Adada içerdi, İstanbul’da içerdi, her yerde içerdi. Bir tek anacığı vardı, bir tek o “içme” derse birkaç gün içmezdi.
Barba Vasili Adaların, Marmaranın ve boğazların en namlı Mercancısıydı. Mercan avlayabilen zaten bir elin parmaklarını geçmezdi. Öyle palamut,torik,tekir gibi müptezel balıkların peşinden hiç koşmazdı. “O tür balıkları tutanlar ameleyse, mercan avcıları Mimardır,mühendistir” derdi. Doğrusu güzel bir benzetmeydi. Zaten mercan avlayabilecek istidata sahip balıkçılar 4-5 kişiydi. Bunlar Kumkapı’da Simon, Adalar’da Yanko ve İspiro bir de Barba Vasili’ydi.  Mercan, levrek gibi balıklar İstanbul halkının pek bildiği balıklar değildi. Daha çok adaların ve boğazın zenginleri yerdi.
“Evlat yorulduysan ben çekeyim” dedi Barba, Sait’e. Sait “yok Barba, sen zaten Pendik’ten Adalara çekmişsin sabahın köründe, eksik olma beni de aldın çırak olarak yanına. Ne zamandır istiyordum bir mercan avı yapmayı. Çok duydum, meşakkatli işmiş” dedi. Barba “öyledir evlat, zaten o yüzden herkesin harcı değil. Mesela gidiyoruz şimdi, ama  ben 15-20 gün önceden Yassıada’nın oralarda nişanlarımı koydum ki mercanın yatağı belli olsun. İyi balıkçı dipteki mercanın yedi sülalesini tahmin eder. Şimdi bizim gittiğimiz yerdeki familya epey semirdi. Hepsini avlamayacağız, hem günah hem yazıktır”. Sait ağzında sigara, çipil gözleriyle Barbayı süzdü. Barba bir yandan dümen yekesini tutup bir yandan servi ağacından olta kutusunu açıp, at kuyruğu oltalarını inceliyor, yem hazırlıyordu.
“Neye yazık olacak Barba, Balık geldi mi çekmeyecek misin?” Barba hışımla başını kaldırdı “çekmeyeceksin evlat, çekmeyeceksin, o da bir candır, Panayamu seni sınarda çok verirse bile aç gözlülük edip ihtiyacından fazlasını çekmeyeceksin” dedi. Sait ağzında sigara olduğu halde gülümsedi “tamam Barba sinirlenme” dedi. İçinden Adalı balıkçıların ona neden Gurun Vasil (Domuz Vasil) dediklerini anladı. Barba biraz sakinleyince “bak evlat beni bilirsin eskiden kilisede zangoçtum, sonradan papazlığa kadar yükseldim. Sonra bana bir hal geldi. Tanrıyı kitaplarda değil denizde, doğada aramaya başladım. Hiç unutmam sandala ilk çıktığımda gök başımda genişledikçe ben çok dar bir hapishanedeymişim, onu anladım. Artık el aleme nasihat vermekten bıkmıştım. Bu gök kubbe altında başkasını değil kendimi adam etmeye çalışıyorum. Bu deniz benim mezarım, bu sandal hem kilisem, hem evim; bu gökyüzü de yorganımdır.” Durdu, sigarasından bir nefes çekti. Sonra suya gözlerini dikip devam etti.  “Bu kış Asaf  diye çok zengin bir beyle tanıştım. Bu bey balıkçılığa çok meraklı, illa mercana çıkalım diye tutturdu senin gibi. Daha önceden nişanladığım bir mercan yatağına gittik. Panayamu orada bizi sınadı, verdikçe verdi. Biz de aç gözlülük edip, çektikçe çektik. Gece yarısı sandal doldu taştı. Birden içime bir fenalık bastı. Aldığım onca canı düşündüm. 50-60 kilo çekmişizdir. İhtiyacımızdan çok fazlaydı, sonra o balıklar hale gitti, müstahsil, aracı derken elimize üç kuruş geçti, geçmedi. Değer miydi üç kuruş için onca canı almaya? Ben o imtihanı geçemedim, nefsime yenik düştüm diye acı acı ağladım. Asaf bey de çok üzüldü ama nafile. O kayalardan en az üç yıl mercan çıkmaz artık” dedi.

Bir sessizlik oldu. Sadece Sait’in çektiği küreğin şıpırtısı duyuluyordu. Sait, çantasından bir şişe şarap çıkardı, Barba’ya uzattı. Barba sigarasını kenara bırakıp uzandı aldı şarabı. Mantarı çıkarıp dikti. Ağzı açık olta kutusundaki el bükümü oltaları elledi, sigarasından bir nefes daha çekti, bir yudum daha şarap içti. Sonra döndü Sait’e “Bu Asaf bey beni yalısına davet etti. Kışta kıyamette sandalda donmayayım diye. Kandillidedir yalısı. Edip Efendi Yalısı derler. Gittim, kalender adam. İzzet ikramda hiç kusur etmedi, uşakları hizmetçileri hep seferber etti. Yalının arkasında kuytuda güzel bir oda verdiler bana. Kışın poyrazı hiç uğramaz oraya. Ev sıcak, ilgi alaka gani, ama ben bir hafta sonra kendimi zor attım yalıdan. Kayıkhaneden bindiğim gibi bizim kancabaşa, doğru Pendik Pavli adasına. Gece ayazında uzandım çakıllara, baktım yıldızlar bana küsmüş, bir daha da terk etmedim onları”
Yassıadaya  yanaşmıştık. İhtiyar kurt, nişanladığı bölgeyi hemen buldu. Mercancılarda usüldür, bir yer nişanlanında öteki mercancı oraya yanaşmaz. Zaten bu hayırsız adaların tek hayrı budur. Balıklar buralardaki resiflerde yumurtluyor, büyüyor sonra boğaza karışıyordu. Barba sakince el bükümü oltasına daha önceden hazırladığı yemleri taktı. Ben de bu arada hem şaraba abanıp hem de ona yardım ediyordum. Barba bir ara bana döndü gözlerimin içine baktı “Ulan Sait” dedi “Sen insan olmasaymışsın balık olurmuşsun”. “Niye öyle dedin Barba?” diye mukabele edince “Gözlerin tıpkı bir mercanın gözleri gibi bakıyor da ondan, öyle mavi, öyle çakır ki” dedi ve oltasını usulca saldı suya.
Deniz o kadar dingindi ki oltanın suya değme şıpırtısını dahi duyduk..


(Bu öyküde ki tüm kişiler, anlatılar ve olaylar gerçektir)