27 Şubat 2018 Salı

Şehri Tanımak Konferansı




5 Şubat 2018 Pazartesi

Galata’dan Giyotine

Bu hikaye Aralık 2017'de Tezgah Dergi'nin ilk sayısında yayınlanmıştır

Sabah Notre Dame kilisesinin çanları büyük bir şevkle çalmaya başladığında halk önündeki küçük meydanda toplanmaya başlamıştı bile. Çoğunun şapkasında devrimin üç renkli kokartları vardı. “Hainlere ölüm” diye bağırıyorlardı. Meydanın ortasında uğursuz giyotin, Azrail’in tırpanı gibi duruyordu. Kimler onun hışmına uğramamıştı ki? En son sekiz ay önce Güneş Kral 16. Louis ve ailesine bile acımadı bu şeytan icadı. Şimdi sıra bu idama karşı çıkanlara gelmişti. Kuşkusuz bunların hepsi vatan hainiydi..!

Hava çok sıcaktı. Temmuz güneşinin kavurucu etkisi o gün idam edilecek olan ve meydana bir demir kafes içinde getirilen 16 kişinin adeta beyinlerini pişiriyordu. Aralarında bulunan şair André Chenier  “bunun içinde daha çok şey vardı” diyerek başını avuçlarının arasına almış, ağlıyordu. Günlerdir susuz bırakılmıştı. Halbuki, çok değil sadece beş yıl önce yine böyle bir temmuz günü Bastille kulesine en önde koşmuş, askeri garnizonların baskınına katılmış, ateşli şiirler yazmıştı. Bir devrim taraftarıyken şimdi vatana ihanet suçuyla mahkum edilip giyotine yollanıyordu.



Bir ara başını kaldırdı, giyotinin hemen yanında meydana bakan ağacın yapraklarına gözünü dikti. Çocukluğunda Galata’da doğduğu elçiliğin önündeki İncir ağacı gözünün önüne geldi. Hayal meyal hatırlıyordu o evi. Voyvoda caddesinin bir paralelindeki bu elçilik binası, karalık ve pis sokakları ile onun belleğindeki ilk izleri oluşturuyordu. Babası majesterinin Constantinopolis sefiri soylu Louis De Chenier’di. Annesi Evdoksiya bir Rum’du. İlk ninnilerini Rumca dinlemişti. Uzaktan gelen ezanın hüzünlü sesini hatırlıyordu. Çan sesini ilk kez duyduğunda beş yaşına gelmişti ve biraz da korkmuştu bu sesten.

Elçilik binasının bulunduğu o karanlık sokağın tam karşısında bir incir ağacı vardı. Çocuk aklıyla ahşap kepenklerin gerisinden ağaca bakıp konup havalanan serçeleri elini uzatıp yakalamaya çalıştığını hatırlıyordu. Serçeler olgunlaşmış incirleri didklemeye geliyorlardı. Galatada çok incir olur derler. Aşağısı her zaman gürültülü bir sokaktı. Elçiliğe yanaşan tüccarlar limandan doldurdukları at arabalarıyla binanın içindeki ya da etrafındaki depolara yüklerini boşaltıyorlar, bunları tekrar yüklüyorlar, tekrar boşaltıyorlar, akşama kadar bağıra çağıra pazarlık ediyorlardı. Dünyanın bütün dilleri bu daracık sokakta konuşulurdu sanki. Bu gürültü akşam ezanıyla birlikte kesilir sokaklar bostancıbaşının ve köpeklerin nezaretine terkedilir, mahalleleri birbirinden ayrılan tüm kapılar kapatılır, herkes evine çekilirdi. Chernier’in annesi doğumdan sonra oğlunun göbek bağını geleneklere uygun olarak Cibali Aya Nikola kilisesi bahçesine gömdürmüştü. Chenier’in aklına idamdan birkaç dakika önce bu geldi ve içi bir tuhaf oldu. “Göbek bağım İstanbulda kaldı” diye düşündü.

Chenier annesi inançlı bir Ortodokstu. Oğlunun göbek bağını Aya Nikola gibi denizcilerin koruyucusu olan bir azize adanmış kilisenin bahçesine gömerse oğlunun denizci olacağını ve bütün dünyayı gezerek zengin bir hayat süreceğini varsayıyordu. Dileği gerçekleşti. Chenier, babasıyla birlikte Fransa’ya döndükten sonra kraliyet deniz akademisine girdi ve bir bahriye subayı olarak majesteleri 16. Louis’in emrine girdi. Ancak o şair ruhlu bir romantikti. Babasının soyluluk unvanlarının hepsini reddetti. Diderot’dan, Montesquieu’den, Rousseau’dan etkilendi. Robespierre’nin, Danton’un izinden gitti. Ta ki onun devrimci ruhunu bile isyan ettirecek kadar kan gördükten sonra, bunca zulme isyan edene kadar. Kralın idamına karşı çıktı ve bu onun sonunu getirdi.

Chenier meydana ağır adımlarla yaklaşan celladı gördü. Tüm mahkumlar gibi o da dua etmeye başladı. Demir kafes yüklü araba giyotine doğru yaklaştıkça mahkumlar acı çığlıklar atıyor, Tanrıya ve cellada merhamet etmesi için yalvarıyorlardı. Ahali onların acı çığlıklarını duydukça daha çok cezbeye geliyor, ellerinde ne varsa kafese fırlatıp küfürler ediyorlardı. Eskiden mahkumun önüne işlediği suç yaftalanarak idam gerçekleştirilirdi. Şimdi artık buna bile gerek duyulmuyordu. O kadar çok idam gerçekleşiyordu ki, cellat adeta otomatiğe bağlanmış gibi hareket ediyordu. Halk da eskisi kadar ilgi göstermiyordu, bu kanlı gösteriye. Meydanın neredeyse yarısı boştu. İlk mahkum zorla kafesten çıkartılıp yaka paça giyotine sürüklenirken Chenier prangalı elini cebine attı. Sararmaya yüz tutmuş bir çınar yaprağını cebinden çıkartıp avucuna aldı. Mahkum boylu boyunca giyotinin önündeki tablaya yatırılmış ancak pes etmemişti. Çırpınıp duruyor, herkesten, en çok ta cellattan merhamet diliyordu. Cellat kara kukuletasının gerisinde ne düşünüyordu bilinmez ama devinimleri her zamanki yeknesaklıktaydı. Chanier elindeki yaprağı gün ışığına çevirdi. Yaprağın üzerinde kendi yazdığı son dizeleri mırıldandı

“ölüm uykusuyla kapanacak ah gözlerim
gideceğim bir anda
son şiirlerim bunlar benim
dört duvar arasında”

Başını meydana bakan incir ağacına çevirdi. Yeni olgunlaşan incirlerin ballı tepelerini kuşlar didiklemeye başlamışlardı bile. Yine çocukluğu geldi aklına.

Birden tok bir sesle ürperdi. Ağaçtaki serçelerin hepsi havalandı gitti…


1 Şubat 2018 Perşembe

31 Ocak 2018 Mimar Sinan Üniversitesinde Verdiğim Seminer

Uzun yüzyılın uzun hikayeleri:İstanbul Panoramaları
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları Merkezinin davetiyle gerçekleşen iki saatlik seminerden kareler















28 Kasım 2017 Salı

BirGün Medya'daki Sohbetimiz


BirGün Medya stüdyolarında Renkli Birgün programına konuk oldum. Mevzu İstanbul ve başka meseleler oldu. 


https://www.youtube.com/watch?v=Rzs7G18NXAc

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Bâb-ı Âli de bir Zafer Takı

(Bu Hikaye YeniHarman dergisinin 2016-6 sayısında yayınlanmıştır)

O akşamüzeri Bâb-ı Âli yokuşundan aşağı Sucu Kosti’nin ufacık meyhanesine hızlı adımlarla inerken Sadrazam Mehmet Sait Paşa’nın sadaretten çıkıp alay-ı valâ ile ilerleyen kafilesinin bir an durakladığını gördüm. Sadrazamın maiyeti şaşkınlık içinde yukarıda asılı bir pankarta bakıp homurdanıyorlardı. Sadrazam hazretleri kupa arabasının perdesini gümüş bastonuyla bir an aralayıp pankarta baktı. Trafik yavaşlamış, geriden gelen atlı tramvayın uyuz beygirleri zar zor durabilmişti. Sadrazam birkaç saniye, caddeyi boydan boya bir zafer takı gibi kesen pankarta baktıktan sonra zayıf bir sesle “çek” dedi. O an başımı kaldırıp pankarta baktığımda beynimden vurulmuşa döndüm. “Bu nasıl bir şeytanlıktır yarabbi” dedim kendi kendime.

Pankartta “Bâ emr-i sadaretpenabi tatil edilen Malûmat gazetesi, bâ irade-i seniyye-i Hazret-i Padişah-i neşredilmiştir” yazıyordu. Sadrazamın emriyle yayını durdurulan Malumat gazetesi, sultanın emriyle tekrar neşrolunmuş. Bir an pankartın asılı olduğu sağ cenahtaki Malumat gazetesi binasına baktım, Gazete sahibi Tahir pencereden büyük bir keyifle sırıtıyordu. Adeta zafer kazanmış bir Roma kayzeri gibi bir pankart hazırlatıp boydan boya caddeye asmış, akşam yolu mecburen buradan geçecek olan sadrazamı fena tongaya bastırmıştı. Zavallı sadrazam yenik ordunun sünepe neferlerinden beter, süklüm püklüm bu zafer takının altından geçmek zorunda kalmıştı.
Malumatçı Tahir sadrazamın kafilesindeki son atlı geçtikten sonra pencerenin gerisinden elindeki konyak kadehini fondipleyip kahkahalarla perdeleri çekti,

Sucu Kosti’nin meyhanesine daldığımda Ahmet Rasim’le karşılaştım. Etrafına toplanan kalabalıkla hasbıhal ediyordu. “Bakmayın İstanbul’da 72 buçuk millet yaşar derler, yalandır, Gazetecilerle rakam 73 olmuştur. Bizler de buçuk milletiz” dediğini işittim. Vakti kerahat gelmiş civardaki matbuattan muharrirler sökün etmeye başlamıştı. Herkes az önce altından geçtikleri yahut şahit oldukları pankart skandalını konuşmaya başladı.
Müstecabizade İsmet “nasıl olur, nasıl böyle bir şeye cüret edebilir?” dedi. Nuri Seyda rakı kadehini elinde bırakıp “herif destursuz Yıldız’a dalıyor, sen önünden geçerken yerlere bakıyorsun. Aradaki fark bu azizim” diye cevapladı. Faik Esad ağzında mezeler olduğu halde “Malumatçı Tahir’e kimsenin gücü yetmez, sadaretin bile” diye bağırınca bizim döküntü harabat sarayında bir kahkaha tufanı koptu. Gürültü, caddede kol gezen zaptiyenin meyhane kapısından bir an nazar etmesiyle kesildi. Sadece çatal bıçak sesleri duyuldu. Barba Kosti kapıya çıkıp zaptiyeleri savuşturunca rahat bir nefes aldık.




Böyle şey ne görülmüş ne duyulmuştu. Adam resmen sadrazama kafa tutmuş, sırtını sultana dayayıp bir de ona caka satmıştı. Gerçi matbuatın adı “iki paralık” a çıkmıştı. Her gazeteye iki paralık pul zorunluluğu geldikten sonra bu lakap takıldı. Çok değil daha on yıl önce şuracıkta beraber içtiğimiz, sohbet ettiğimiz muharrirlerin yarısı ya sürülmüş yahut açlığa mahkûm edilip bir köşeye çekilmişti. Bazıları da suya sabuna dokunmayan fıkralar yazarak Malumat gibi yanaşma neşriyatta ekmek derdine yazmaya devam ediyordu. Tabii buna yazmak denirse. Sansür tüm matbaaları kol geziyor, daha gazete çıkmadan kuşa çeviriyordu. En ufak bir tenkit Bekirağa demekti. Oradan da nereye Allah bilir. Korkunç hikâyeler geliyordu Taif’ten.

Gerçi Malumat ve Sabah gibi yanaşma neşriyata sansür bile dokunmuyordu. Neden dokunsun ki? Sabah’ın patronu Mihran, Malumatın patronu Tahir en azılı sansürcüden daha azılıydılar. Bunlar her türlü yolsuzluk, rüşvet, irtikâp, ihale, fesat haberini zinhar gazetelerine basmazlardı. Çünkü zaten bizzat kendileri bu işleri yapıyordu. Sultanımızın ağzından girip burnundan çıkmışlar, onu adeta efsunlayıp her istediklerini yaptırır hale gelmişlerdi. Yoksa sadrazama kafa tutacak cesareti nereden bulsun bu at hırsızları? Allah Sultanımıza uzun ömür ve göz açıklığı ihsan etsin.

Bu Tahir şeytanı çok değil 10-15 sene evvel Direklerarasında limonatacılık yapan bir zır cahildi.  Okuma yazması dahi yoktur derler. Aynı 7-8 Hasan Paşa gibi birileri ona “yürü ya kulum” dedi, o da yürüyor..! Ama kimsenin gözünün yaşına bakmadan yürüyor. Önüne kim çıkarsa harcadı. En son iş sadrazama kadar geldi.

“Sadrazam hazretleri bu gece kahrından sekte-i kalp geçirmezse iyi” dedi Selanikli Tevfik sırıtarak.

“Ne olacak, Ali gider Veli gelir” dedi arkadan bir ses, dönüp baktık, hiçbirimiz tanımıyorduk. Kimdi bu herif? Barba Kosti yüzü kireç gibi bembeyaz kaş göz edince anladık, bu bir jurnalciydi. Hepimiz ön kapıdaki zaptiyelere bakarken yan kapıdan süzülüp köşeye sinmiş, bir akbaba gibi leş peşine düşmüştü. Hepimiz tekrar sessizliğe gömüldük. Mekânın tadı kaçtı. Herkes elindeki kadehi bitirip sıvışmaya başladı. Kimse köşedeki akbabayla göz göze gelmemeye çalışıyordu. Son birkaç kişi kalınca akbaba da ayaklandı. Derin bir nefes aldık. Üzerimizden silindir geçmişti adeta. Barba Kosti tezgâh arkasından çıkıp üç-beş sandalyeyi masaların üzerine çevirmeye başlıyordu ki ileriden köşe başından yükselen bir feryat ile irkildi. “Yapmayın, Allah’ını seven yardım etsin, ben ne yaptım, gariban bir muharririm” demeye kalmadan yanaşan zaptiye arabasına karga tulumba bindirildi. Kimdi acaba, tam köşede olduğu için göremedik. Ben sesini Selanikli Tevfik’e benzettim, o muydu acaba, kimdi?
Yine bir sessizlik oldu meyhanede. Adeta gök kubbe altında yokuştaki atların nallarının paket taşlara vurdukça çıkarttıkları seslerden başka ses kalmamıştı…



(Bu hikayede geçen tüm mekanlar, olaylar ve kişiler gerçektir. Kurgu çok azdır)