27 Ağustos 2011 Cumartesi

Fatih'in Kütüphanesi-1

Bir sahaf arkadaşımın çok sevdiğim bir sözü var. Der ki "biz genellikle hayırsız evlatlar sayesinde ekmek yeriz. Onlar babalarının kütüphanelerine bakarak büyümelerine rağmen o kütüphanelerden pek nasiplenmezler ve babaları vefat ettiğinde ilk yaptıkları kütüphaneyi satmak olur. Biz ise eve gittiğimizde kütüphanedeki kitaplara bakarak müteveffanın kalibresini görürüz" 

Gerçekten de bir insanın kütüphanesindeki kitaplara bakarak o insanın kalibresini ölçmek mümkündür. Bu yüzden hiç tanımadığımız ya da az tanıdığımız birisine misafir olursak belki de ilk dikkatimizi çeken kitaplar olur. Kitap üzerinden bir sohbet başladığında lafın nereye gideceği belli olmaz. Hem de karşımızdaki insanı tanımış oluruz. Bir insanın zihnine girmek istiyorsanız onun ne okuduğuna bakmanız gerekir. 

Fatih Osmanlı tarihinde üzerinde en çok tartışılan figürlerden biridir. Birçoğuna göre Fatih sıradan acımasız bir doğu despotudur ki bu fikri destekleyecek pekçok icraatı olmuştur. Geçmiş yazılarımızda bu icraatlardan bazılarına değinmiştik. Ancak bir de şöyle bir gerçek vardır ki Fatih Osmanlı tarihinde yaşadığı çağın ruhunu kavrayabilmiş ender sultanlardan biridir. Bu değerlendirmeyi ilk destekleyecek unsur onun batıdan ressamları getirtip, haram olmasına rağmen resmini yaptırmasıdır. Üstelik bir kere de değil, defalarca! Ancak bu görünen kısmı bir kenara bırakırsak onun zihin dünyasını anlamak açısından kütüphanesine bakmak daha doğru olacaktır. 

Fatihin kütüphanesiyle ilgili iki önemli kaynak vardır. İlki Fatih devrinde yaşamış ve onun Gökçeada valisi olmuş İmrozlu Kritovulos'un yazdığı History of Mehmet the Conqueror adlı eseridir. Bu eser Türkçeye çevrildi. Diğeri ise Julian Raby'nin yazdığı Mehmet the Conqueror Greek Sprictorium adlı eserdir. Bu kitaplardan ilki Mehmet hayattayken yazılmış ve "göz şehadeti" temel alınmıştır. Diğeri ise Oxford Üniversitesinde Doğu Enstitüsü yöneticisi yıllarca araştırmalar yapan değerli bir bilim insanına ait. 

Her iki kaynaktan öğrendiğimize göre Fatih özellikle 1465 yılında seferlerine ara verip yaklaşık bir yıl kadar yeni yaptırdığı Topkapı Sarayında yoğun bir entelektüel faaliyete geçer. Bunlardan en belirgin olanı Batlamyus'un (İskenderiyeli Cladius Ptolemios) MS II. yy da yazdığı Geografia adlı coğrafya eserini Türkçeye çevirtmesidir. Bu eseri çevirtmek için Trabzonlu Rum bilgin- ki kendisi aynı zamanda Fatih'in sadrazamı Mahmut Paşanın kuzeniydi- Georgios Amiroutzes'i saraya çağırtır. Kritovulos!a göre aynı zamanda bu bilginden fizik, din, matematik, stoacılık (Felsefe) dersleri aldı. Kritovulos şöyle yazar: "Ona sarayda uygun bir görev verdi ve sık sık huzura kabul etti. Ona eskilerin öğretileri, ve felsefi meseleler, bunlarla ilgili tartışmalar ve çözümlerle ilgili sorular soruyordu"  Amiroutzes Batlamyus'un kitabını çevirdi ve kitaptaki parçalar halinde yer alan haritaları birleştirerek Fatihe sundu. Fatihin tüm yaz boyunca bu eseri incelediği ve eserin Arapça çevirisinin yapılarak çoğaltılması için Amiroutzes'e yüklü miktarda para verdiğini Kritovulos'tan öğreniyoruz. 

Yine aynı sene Batlamyus'un diğer bir eseri olan Almagest'i çevirmesi için Trabzon'dan gelme bir Giritli olan Georgios Trapezuntios'u İstanbul'a davet etti. Trapezintios Roma'dan himayesinde çalıştığı kardinalin özel izniyle İstanbul'a geldi ve burada bir yıl kalarak eseri Yunancadan Latinceye çevirdi. Galata'ya yerleşen bilgin 25 Şubat 1466 yılında sultana yazdığı mektupla çeviriyi bitirdiğini müjdeliyordu. Elbette sadece çeviri yapmamış Sultanla din, Roma'daki sosyal hayat, felsefe gibi birçok konuda sohbet etmiştir. Hatta Fatihin iki dini birleştirerek Doğunun ve Batının tek hakimi olması gerektiği yönünde teşvik eder ve yüreklendirir. Ona göre İslamiyet ve Hristiyanlık öz olarak aynıdır ve bu dinleri ancak güçlü bir hükümdar birleştirebilir. O da Fatihtir. Bu konuyla ilgili  Franz Babinger'in Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı adlı kitabında yer alan bir mektubunda şu görüşleri dile getiriyor: 
"Romalıların meşru imparatoru olduğunuzdan kimse şüphe duymasın. Çünkü Roma İmparatorluğunun başkentini elinde bulunduran kişi meşru imparatordur. Roma İmparatorluğunun başkenti de Konstantinopolis'tir. Bu nedenle bu şehir kimin elindeyse imparator odur. Ama siz bu tahtı kılıcınız sayesinde insanlardan değil tanrıdan aldınız. Dolayısıyla Romalıların meşru imparatoru sizsiniz. Romalıların imparatoru olan kişi, aynı zamanda tüm yeryüzünün imparatorudur."

Trapezintios bu mektuplar yüzünden Roma'ya döndüğünde tutuklanarak 4 ay cezaevinde kalır. Ancak daha önce ders verdiği Papa'nın affıyla serbest bırakılır. 

Gelecek yazımızda Fatihin kütüphanesini inceleyerek onun zihin haritasını çıkarmaya devam edeceğiz...

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Ayasofya Yazıları 2: İlk Açıköğretim Fakültesi

İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı Mimarisinde boyut fikri çok gelişmiş, adeta bir sıçrama yaşanmıştır. Bunda elbette Ayasofya'nın büyük etkisi vardır. Daha önce zaptedilen Bursa, İznik gibi yerlerde yapılan cami ve külliyeler mütevazi sayılabilecek ölçektedirler. Fetihten sonra ise peşpeşe yapılan külliyeler bugünkü paradigma ile algılamak için örnek olsun, birer uydu kent büyüklüğünde idi. Merkezde bulunan cami nedeniyle bu yapı toplulukları hep birer dini mekan olarak algılansa da, aslında bu külliyeler, sosyal amaçlı yapı topluluklarıydı. Örneğin Fatih Külliyesinde hastaneden tutun, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimine denk düşecek medreseler, kütüphaneler, imaretler, pansiyonlar, çarşılar yer alır. Aynı şey Süleymaniye külliyesi için de geçerlidir. Dolayısıyla bu külliyeler sosyal hayatın da merkezi idi.

Külliyelerin temel işlevi eğitimdi. Bu amaçla her külliyede mutlaka bir kütüphane yer alır, bu kütüphanelerde sanıldığının aksine sadece dini eserler yer almaz, bunun dışında matematikten felsefeye, geometriden sosyolojiye dek birçok konuda kitaplar bulunurdu. Bu konuyla ilgili aşağıda vereceğim bazı rakamlar ilham verici olacaktır.

Fetihten sonra ilk yapılan işlerden biri, bir kilise ve manastır olarak dizayn edilen Ayasofya'yı külliye kimliğine kavuşturmak olmuştur. Bu amaçla Fatih Ayasofya'nın hemen yan tarafına bir medrese yaptırır. Bu medrese uzun yüzyıllar boyunca devlete hukuk, mülkiye, din adamı, asker ve sanatçı yetiştirmiştir. Defalarca onarılıp elden geçirilen bu yapı 1934 yılında Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi kararından sonra yıktırılmıştır!
(Günümüze ulaşamayan Ayasofya Medresesi)

Ancak Ayasofya'yı diğer yapılardan ayrıcalıklı kılan, onun bizatihi ana mekanının (Naos) bir eğitim alanı, dershane olarak kullanılmasıdır. Daha önce de belirttiğim gibi Ayasofya başlangıcından itibaren bir külliye olarak değil, bir kilise olarak tasarlandığı için bir külliyenin olmazsa olmaz işlevi olan eğitim alanları bu yapıda bizzat caminin içine taşınmıştır. Yani caminin içine dershaneler ve bir de kütüphane kurulmuştur. Bu dershaneler ve kütüphane ibadete gelen, gelmeyen herkese açıktır ve bizzat namaz kılınan mekanda yer alır.
(1. Mahmut Kütüphanesinin Girişi- Ziyarete Kapalı)

Önce kütüphaneden başlayalım. Müzeye girdiğimiz zaman ana mekanın sağ tarafında yer alan yan nef üzerinde, bugün boş bulunan kütüphane kısmı yer alır. 1740 yılında inşa edilen bu kütüphane Osmanlı Padişahları içinde en fazla okul ve çeşme yaptıranlardan biri olan Sultan 1. Mahmut tarafından yaptırılmıştır. Kütüphanedeki kitaplar 1968 yılında Süleymaniye Kütüphanesine nakledilmiştir. Bu nakil sırasında çıkarılan envantere göre:

Toplam kitap sayısı:              8736
Din                                      4356
Edebiyat                              1261
Felsefe                                  800
Filoloji                                   621
Doğa Bilimleri ve Matematik  561
Tarih                                     506
Uygulamalı Bilimler                413
Toplum Bilimleri                    127
Genel                                     84
Güzel Sanatlar                       15
Tasnif Dışı                             42

Bu paha biçilmez kültür hazinesi yüzyıllar boyunca çeşitli hırsızlıklar, yağmalamalara maruz kalsa da önemli bir kısmı halen ayakta ve sağlamdır. Bu eserlerin an kısa zamanda ait oldukları yere, Ayasofya'ya geri getirilmesi en doğru tercih olacaktır.
(Kütüphanenin demir kapı tokmağında "ya fettah" yazıyor. Fetihle elde edilen anlamına geliyor)

Peki bu kütüphaneden kimler yararlanıyordu? Elbette caminin içinde ders gören öğrenciler, yani cemaat! Ayasofya'ya girdiğimiz zaman sağda solda karşımıza çıkan ahşap çitlerle çevrilmiş alanlarla karşılaşırız. Bu alanların genel adı maksure'dir. Ancak Ayasofya'daki maksureler aynı zamanda dershane işlevi görürdü. Namaz vakitleri dışında ana mekanda yer alan 11 adet maksurede sürekli dersler ve sohbetler yapılırdı. Bu maksurelerde her tarikattan bir eğitmen her konuda dersler verebilirdi. Doğal olarak bu dersler din ağırlıklıydı. Dileyen dilediği dersi, dilediği eğitmenden alabilir, ya da bu konuların dışında meraklara sahip olanlar kütüphanede yukarıda adı geçen konularda okuyabilir, araştırma yapabilirdi. Bu maksurelerin en büyüğü 42 en küçüğü ise 16 kişi alabilecek kapasitedeydi.
(Maksureler)

Sözün özü Ayasofya bir nevii açık öğretim fakültesi gibi çalışan bir mekandı. Öğrencilerse seçmeli ders esasına göre ders alabilirdi. Devam zorunluluğu da yoktu. Bir dersten sıkılan hemen yandaki maksureye geçip sararsa konuyu dinler, sarmazsa diğer maksureye geçebilirdi.

Ayasofya dışında hiçbir mabette kütüphanesi ve ayrı ayrı "dershaneleri" ile böyle bir organizasyon görülmez.


8 Ağustos 2011 Pazartesi

Ayasofya Yazıları: Vaftizhane'de Yatan Halifeler

Vaftiz kelime anlamıyla "suya batırmak, yıkamak" anlamlarına gelen Yunanca βαπτίζω (vaptizo) sözcüğünden türemiştir. Farsça'dan Türkçe'ye geçen abdest sözcüğü ile Yunanca'dan diğer dillere geçen vaptismos sözcüğü arasında büyük benzerlik vardır. Kökeni Akilleus'un annesi Thetis tarafından topuklarından tutularak Stxy ırmağında yıkanmasına kadar götürülebilir. Akilleus bu nedenle yarı-tanrı ve ölümsüz olmuştur. Ta ki Paris tarafından suya değmeyen tek topuğundan vuruluncaya dek!


Vaftiz törenleri ise Hristiyanlığa özgü bir "dine kabul" özelliği taşır. Doğduktan kısa bir süre sonra bebeğin alnını ıslatarak ya da tüm vücudunu suya batırarak icra edilen bir arınma ve "yeniden doğuş" törenidir. Hristiyan mitolojisinde İsa'nın 27 yaşındayken Şeria nehrinde Vaftizci Yahya tarafından Vaftiz edilmesi bu nedenle büyük önem taşır. 


 (İsa'nın Yahya Tarafından Vaftiz Edilişi- Piero Della Francesca- 1449)

(İsa'nın Vaftiz Edildiğine İnanılan Şeria Irmağındaki Arkeolojik Alan)

Bugün gördüğümüz Ayasofya Kilisesi 537 yılında tamamlandığında Hristiyan dünyasının en büyük mabedi olarak inşa edilmişti. Bu kilisenin hemen yan tarafında yer alan Vaftizhane binası ise büyük olasılıkla bugün gördüğümüz üçüncü Ayasofya binasından önce yok olan ve bugün bahçede kalıntılarını gördüğümüz ikinci Ayasofya Kilisesinden arta kalan bir yapıdır. İnşaat tekniği ile bugünkü Ayasofya'dan 100 yıl önce inşa edildiği sanılmaktadır. Ana bina 1475 yaşında, vaftizhane kısmı ise yaklaşık 1600 yaşındadır! 

Bu vaftizhane kısmı ve hemen yan tarafında yer alan dört türbede Osmanlı hanedanından toplam 146 mezar yer almaktadır. Vaftizhane haricindeki dört türbenin ikisi (II. Selim ve Şehzadeler Türbesi) Mimar Sinan'ın eseridir. Diğer iki türbe binası ise (III. Murat ve III. Mehmet Türbeleri) Sinan'ın öğrencisi Dalgıç Mehmet Ağa ve Mimar Davut Ağa'nın eserleridir. 

(Sinan'ın Eseri 2. Selim Türbesinin İçi)

Osmanlı hanedanı açısından Ayasofya çok önemlidir ve başka hiçbir mabede tanınmayan özellikleri burada görebiliriz. Örneğin burada türbe yapılarının içinde yer alan 146 mezarın dışında bir hazire görülmez. Diğer tüm   camilerde bir açık mezarlık vardır ve hala buralara insanlar bakanlar kurulu kararıyla defnedilirken Ayasofya bu işlemden muaf tutulmuş ve sadece Hanedan üyeleri buraya defnedilmiştir. 

Peki nasıl oluyor da Hristiyanlar için yeniden doğuşu temsil eden Vaftizhane binası her ikisi de "deli" lakabıyla anılan iki Osmanlı sultanına mezar odası oluyor? Osmanlı'da teamül gereği ölmeden önce tahttan indirilen (azledilen ya da katledilen) hiçbir padişaha türbe yapılmamıştır. Vuslata ulaşamamış bu sultanlardan Genç Osman katledildikten sonra babası 1. Ahmet'in, 2. Abdülhamit ve Abdülaziz dedeleri 2. Mahmut'un, 3. Selim yine babası 3. Mustafa'nın yanına defnedilmiştir. İşte fetihten sonra 2 yüzyıl kadar yağ deposu olarak kullanılan vaftizhane de bizzat şeyhülislam fetvasıyla tahttan indirildikten 16 yıl sonra vefat eden sultan 1. Mustafa için alelacele türbe haline getirilmiştir. Vaftizhanenin duvarları yıkılarak onlarca ton ağırlığındaki som mermerden vaftiz kurnası Atrium kısmına kaldırılmıştır. Ayrıca türbe kısmındaki Vaftizci Yahya fresklerinin de sıvalarla kapatıldığı sanılır.  Has Bahçeden (Topkapı Sarayı) getirilen toprakla burası doldurularak türbeye çevrilmiştir.


(Vaftizhaneden çıkarılan devasa vaftiz kurnası. İçine girebilmek için merdivenleri de var)

Şeyhülislam fetvasıyla azledilen ilk padişah Sultan 1. Mustafa'dır. Ancak Deli lakabıyla anılan 1. İbrahim'in sonu daha da vahim olmuş ve amcasından farklı olarak Şeyhülislam fetvasıyla tahttan indirilmekle kalmamış, aynı zamanda katledilmiştir. Bilindiği gibi Osmanlı Padişahları aynı zamanda İslam coğrafyasının halifesi sıfatını da taşırlar. Her ikisi de yarı "deli" sayılan bu iki "şeyhülislamzede" halife-padişah diğer tüm "düşük" padişahlar gibi kendileri için ayrıca bir türbe yapılması gereği düşünülmeden alelacele Ayasofya'nın vaftizhanesine gömüldüler. Yanlarında bir takım şehzadeler onlara eşlik ediyor. 
Son bir not: Evliya Çelebi meşhur seyahatlerine çıkmazdan evvel vaftizhanede türbedarlık yapardı.


(1. İbrahim ve amcası 1. Mustafa'nın makamları- Vaftizhanenin içi)

Yaklaşık 50 yıldır kapalı olan türbeler geçen sene güzel bir restorasyondan geçirilerek yeniden ziyarete açıldı. Emeği geçen herkese, özellikle Ayasofya Müzesi müdürü Haluk Dursun'a teşekkür etmek gerekir. 

22 Temmuz 2011 Cuma

İstanbul Tarihinde Çılgın Projeler

Seçim vaatlerinden biri olarak gündeme gelen İstanbul'a yeni bir kanal açılması fikri İstanbul'a ilişkin tarih boyunca ortaya atılmış "çılgın" projelerden sadece biri. Elbette çok iddialı görülen bu proje bundan sonra her 10 yılda bir Boğaziçi'ne yapılacak köprülerin de önünü kaçınılmaz olarak açacaktır.
İstanbul içinden deniz geçen en eski metropollerden biri olduğu için tarih boyunca her zaman ulaşım sıkıntıları yaşamıştır. Bu durum zaman zaman kentin savunulması açısından çok büyük avantajlar sağlasa da "modern zamanlar"da bu bir avantaj olmaktan çıkmış, aksine ticaretin önünde önemli bir engel haline gelmiştir. Ancak bilinenin aksine İstanbul Boğazında ilk köprü yaklaşık 2500 yıl önce kurulmuştur. Herodot tarihine göre Pers İmparatoru I. Darius İ.Ö. 512 senesinde Samoslu Mandrokles’e yaptırdığı Darius Köprüsü’nden 700.000 askerini geçirmişti. Tam 325 gemi yan yana bağlanarak, bugün Boğaziçi Köprüsü’nün bulunduğu yerin yakınlarında bu yüzer köprü inşa edildi. . Her gemi kalın halatlarla iki yanından sıkıca bağlanmıştı. Akıntının en az zarar veren yer olan bu bölge aynı zamanda İstanbul'daki Megaralı kolonistlerden oldukça uzak bir bölgede olduğu için korunmuyordu.  Bu sayede piyadeler, süvariler ve filler köprüden rahatça geçmişti. I. Darius bu geçişi Rumeli Hisarı’nın bulunduğu tepenin doruklarındaki kayalardan oyulmuş tahta kurularak seyrettiği söylenir. Darius'un bu köprüsü tarihte Asya ile Avrupa arasındaki ilk köprüdür. Köprünün mimarı Mandrokles'in bu köprünün resmini yaptığı ve memleketi Samos'taki Hera tapınağına bağışladığı söylenir. 


(Pers İmparatoru I. Darius)


Boğazın ikinci köprüsü yine askeri amaçlarla yaklaşık 1400 yıl önce kurulmuştur. Ancak bu sefer yapılan sefer doğudan batıya değil batıdan doğuya doğru idi. Bizans İmparatoru I. Heraklius, ömrünün son yıllarında yakalandığı bir hastalıktan dolayı sudan korkmaya başlamıştı. 626- 629 yılları arasında yapılan İran seferine ordu Heraklius'un bu korkusu yüzünden Karadeniz’i kuzeyden dolaşarak gitmişti. Jules Verne'in "İnatçı Keraban Ağa" adlı romanında da buna benzer bir durum anlatılır. Okumayanlara tavsiye ederim. İran seferinden yorgun dönen orduyu daha fazla yormamak Anadolu'dan İstanbul'a dönülür. Nihayet Boğaziçi'nde  kayıkları boğazın iki yakasına dizdirilir ve ordu İstanbul'a ulaşır. Bu geçiş sırasında kayıkların kenar kısımları ağaçlar ile kaplanarak I. Heraklius’un suyu hiç görmemesi sağlamış. Bu geçişin Rumeli Hisarı’nda noktalanmış olduğu düşünülmektedir.
(Heraklius Ordusunun Boğazı Geçişi)


Bu olaydan yaklaşık 900 yıl sonra benzer bir girişim haliç için yapılmıştır. Topkapı Sarayı Arşivinin 6184 sayılı belgesinde şu bilgi notu ile bir çizim yer alır. "Ceneviz'den Leonardo adlı bir kafirin gönderdiği mektup suretidir" Mektup Padişah II. Beyazıt'a  (Fatih'in oğlu) yollanmıştır. Kafir Leonardo, Leonardo da Vinci'den başkası değildir. Mektuba konu olana köprü ise Boğaza değil Haliç'e yapılması düşünülen bir köprü ve onun projesidir. Bu proje asla gerçekleşmemiştir. 
(Leonardo adlı "kafir"in Osmanlı'ya yolladığı mektubun tercümesi- T.S.A Belge no: 6184)

(Leonardo da Vinci'nin Haliç için hazırladığı köprü tasarımı)


Bu olaydan yaklaşık 400 yıl sonra Sultan I. Abdülhamit döneminde Fransız kökenli Bosphorus Railroad Company adlı şirket Sadrazam Rıfat Paşa'yı araya sokarak sultana bir köprü projesi sunar. Bu projeye göre boğaza büyük kagir temeller ve ayaklar inşa edilecek ve her ayağın tepesine dörder minareli camiler yapılacaktır. Bütün bu devasa ayaklar ve camiler tunç tuğla ve seramiklerle süslenecektir. Bu taş ayakların aralarında ise kısa asma köprüler olacak ve bu köprülerin ve camilerin altından geçen trenlerin işletmesi de elbette bu yabancı şirkete verilecektir. Zevk açısından da teknik açıdan da tüccarca bir yaklaşımın aşikar olduğu bu girişim neyse ki hayat bulamamıştır. 
(Abdülhamit'e sunulan "proce")

İstanbul'da yapılan tüm projelerde konunun uzmanı insanların fikirlerini almak zaman kaybı olarak algılandığı için kararlar alelacele verilmiş ancak bu tür uygulamaların sonuçları yıllar içerisinde kendini göstermiştir. Geçmişte Boğaziçi'ne değil Hakkari'ye köprü diyenlere karşı çıkanlar, bugün her an büyüyen ve büyüdükçe içinde yaşayanları atomize eden bu şehri gördükçe ve güneydoğudan her gün gelen ölüm haberleriyle; "acaba haklılar mı?" diye kendilerine soruyorlar mıdır acaba?





28 Haziran 2011 Salı

Bir Minyatürün Düşündürdükleri


Bu yazımızda Sultan 1. Ahmet döneminde yapılmış olan 1. Ahmet Albümü adlı minyatür albümünde yer alan bir minyatürü incelemek istedim. Bundan sonra zaman zaman buna benzer günlük hayatı ifade eden "sivil" minyatürleri inceleyeceğiz. Böylece Osmanlı'nın günlük hayatına dair bazı ezberleri bozabileceğimizi düşünüyorum.

(Doğada piknik keyfi yapanlar. l. Ahmed albümü.Topkapı Sarayı Müzesi, B408)

Bu minyatürün kim tarafından yapıldığı belirsizdir. O dönemin birçok nakkaşı gibi bu minyatürün yaratıcısı altına imza atmamıştır. Sultan 1. Ahmet dönemi 1603-1617 yılları arasında hüküm sürmüştü. Onun döneminin en önemli iki olayı Sultanahmet Caminin inşası ve Celali isyanlarını oldu. Celali isyanlarını bastırmada kendince bir "yöntem" geliştiren "Kuyucu" Murat Paşa herhalde "Kazıklı" Voyvoda kadar marifetliydi ki yöntemiyle tarihe geçti. 

Bütün bu kan ve ateş dolu günlerin yanı başında İstanbul civarında insanlar eğlence hayatını da ihmal etmiyordu. Yukarıdaki minyatür işte bu eğlencelerden birinin tasviridir. Minyatürde toplam 9 figür yer alıyor. Bu figürlerin tamamı anlaşıldığı kadarıyla erkek. Buradan İstanbul'da sosyal hayatın ve en azından sokaktaki eğlencelerin erkekler arasında cereyan ettiğini gösteriyor. Eğlencenin "esas" unsuru olan 4 figür kelimenin tam anlamıyla küfelik olmuşlar. Bunlardan biri anlaşıldığı kadarıyla şair ve hemen önünde duran şarap şişesinin dibini görmüş olmalı ki kavuğu falan çıkarıp hayallere dalmış, bir şeyler yazıyor. Sağ tarafta yer alan diğer ikisi sadece kavukları değil kaftanları da çıkarıp birbirlerine göz süzüyorlar. Birisi diğerinin göğsüne elini koymuş, büyük olasılıkla okşuyor. Diğerinin bu durumdan şikayet eder gibi bir hali yok. Bu sarhoşların içinde en beter durumda olan kuşkusuz en alttaki figür. O kadar sarhoş ki hizmetkarı ona müdahale ediyor. Kahramanımızın ayaklarının altında kırık bir testi ve testiden akan kırmızı şarabı seçebiliyoruz. Ayrıca onun da kavuğu yuvarlanmış, kendini hizmetkarına teslim etmiş. Bu figürlerin ortasında bir yer sinisi ve sininin üzerinde çeşitli yiyecek kapları var. Kara bir kedi muhtemelen bu sarhoşluk ortamından istifade ederek yiyeceklere dadanmış. Geriden gelen dört hizmetkardan ikisi şarap ve et getiriyor. Diğer ikisinden biri parmağını dudaklarına götürerek bu manzara karşısında ne yapacağını düşünüyor gibi. Diğeri ise her iki elini yanaklarına götürmüş bu "rezalet" karşısında ne yapacağını bilemez halde gülümsüyor. 

Bu ve buna benzer birçok minyatür tarihin hiç de tarih derslerinde anlatıldığı gibi gerçekleşmediğinin  işaretleriyle doludur. Dikkatli bir gözle bakıldığında bunlardan o devrin günlük hayatının ve alışkanlıklarının hiç de bugün zannettiğimiz gibi olmadığı görülür. 

18 Haziran 2011 Cumartesi

Jüstinyanus'un Yokolan Heykeli

İstanbul 1453 yılında fethedildiğinde Ayasofya'nın hemen önünde, bugün turist otobüslerinin manevra alanı olarak kullanılan meydanda yaklaşık elli metre yüksekliğinde tuğladan yapılma bir sütun yer alıyordu. Bu alan Augusteion yani İmparatorlar Forumu olarak isimlendirilmiştir. Forumun bir ucunda Senato binası diğer ucunda ise bahsettiğim sütun yer alıyordu. Bu sütunun üzerinde Ayasofya'nın banisi Büyük Jüstinyanus'un bronz bir heykeli vardı.
(Jüstinyanus Heykelinin 3D Canlandırması)

Yaklaşık 1000 yıl boyunca (537 yılında yapıldığı varsayılır) İstanbul siluetinin ayrılmaz bir parçası olan bu devasa heykel fetihten sonra kaldırılmaz. Anıt ilk yapıldığı dönemde pirinç levhalarla kaplı olduğu için özellikle yüzünü döndüğü doğu yönünden aldığı sabah ışığıyla pırıl pırıl parladığı rivayet edilir. Ayasofya ile aynı yükseklikte olan anıtta Jüstinyanus, Akilleus'un kıyafetleriyle, bir elinde dünya diğer elini ise ileri doğru uzatarak izleyenlere adeta selam veriyor gibiydi. Heykel meydanın batı ucunda, Yerebatan Sarnıcı tarafında duruyor ve yüzünü doğuya dönmüş bir biçimde tasvir edilmiştir. Jüstinyanus döneminde yaşayan Prokopios heykeli şöyle tasvir eder: “Sütunun üzerinde çok büyük bir tunç atlı heykel vardır. Görülmeye değer güzelliktedir. At yürüyecekmiş gibi sol ön ayağını kaldırmıştır. Öbür ayağıyla da atacağı bir sonraki adıma hazır durumda bir taşa basmıştır. Atın arka ayakları ilerlemeye karar verdiğinde açılacak gibi birleşiktir. Atın üzerinde imparatorun çok etkileyici bir tasviri vardır. Jüstinyanus Akilleus gibi giyinmiştir. Ayaklarına yarım çizme giymesine rağmen bacaklarında zırh yoktur. Göğsünde kahramanlara özgü bir zırh vardır. Başına bir miğfer takmıştır. Işık saçarak hareket ediyormuş izlenimi verir. Şiirsel sözlerle söylersek tıpkı sonbahar yıldızı gibidir. İmparator güneşe doğru bakmakta ve bana sorarsanız Perslerin üzerine sürmektedir. Sol elinde yerküreyi simgeleyen bir küre vardır. Yontucu bununla karaların ve denizlerin onun egemenliği altında olduğunu göstermek istemektedir. İmparator sağ elini doğuya doğru uzatır ve parmaklarını açar, sanki barbarlara sınırları içinde kalmaları ve ileriye gitmemelerini buyurmaktadır.”  


Heykelin 1490'larda bir fırtınada devrildiği rivayet olunur. Bunun en önemli kanıtı Hartman Schedel adlı bir Alman gravür sanatçısının yaptığı gravürdür. Bu gravür 1493 tarihinde yapılmış ve Jüstinyanus'un anıtının üzerindeki fırtına çizgilerle belirtilmeye çalışılmıştır. Ayrıca anıtın 1500'lü yıllara ait kimi minyatür kitaplarında da tasviri yer alır. Tercüme-i Miftâh-ı Cifrü'l-Cami adlı kitaptaki minyatür en bilinenidir. Bu minyatürde aynı zamanda dönemin Hipodromundaki bazı anıtlar da resmedilmiştir.


Heykel 1550’lerde eritilip top yapımında kullanılmadan önce Petrus Gyllius adlı bir gezgin heykeli görmüş şunları yazmıştır: “Bir zamanlar sözünü ettiğim sütunun üzerinde duran Jüstinyanus’un atlı heykelinin, uzun süre saray avlusunda kaldıktan sonra, madenlerinin eritilerek top yapıldığı dökümhaneye taşındığını gördüm. Taşınan parçalar arasında Jüstinyanus’un boynunu aşan baldırlarıyla bir dadrostan uzun burnu vardı. Atın yere atılmış ayaklarına yaklaşamadım ama gizlice toynağını ölçtüm ve bir dadranos büyüklüğünde olduğunu gördüm.”


 (Hartman Schedel Gravüründe Heykeli Yıkan Fırtına)
(Justinianus'un heykeli, dikili taşlar, yılanlı sütun ve ayasofya. Tercüme-i Miftâh-ı Cifrü'l-Cami. 
İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, T6624

Kanuni ömrünün sonuna doğru iyice sofulaşıp müzikli eğlenceleri bile yasakladığı bir dönemde, Pargalı İbrahim'in hayatına malolan sarayına heykel diktirme sevdasından ders çıkarıp sarayın bahçesinde uzun süredir harap halde bekletilen Jüstinyanus'un anıtından eriterek kurtulması normaldir. Sembolik olarak bu heykelin eritilmesi, belki de Osmanoğullarının Roma'nın büyük mirasını taşımaktan vazgeçtiklerini de işaret eder. Bugün Fatihin torunu olmakla övünenlerin Fatih'in Jüstinyanus anıtına gösterdiği hoşgörüden ders almalarını dilerim...
(Heykel ve Forum Alanı)

1 Haziran 2011 Çarşamba

Bankalar Caddesinde Bir Bina: İki Ayrı Dünya

Bankalar caddesi üzerindeki eski Osmanlı Bankası binası 1890 yılında tamamlandığında Aleksander Vallaury'nin İstanbul'a bıraktığı en önemli eseriydi. Gerçi Vallaury İstanbul'a sayısız eserler bırakmış bir Osmanlı idi. Her ne kadar ismi bize yabancı gibi gelse de, o İstanbul doğumlu Fransız kökenli bir levanten'di. 15 yıl boyunca Sanay-i Nefise Mektebinde (Mimar Sinan Üniversitesi) mimarlık bölümünde dersler vermişti. Eserleri arasında öne çıkanlar, Büyükada Rum Yetimhanesi ve müzede sergilenen İskender Lahdi ve Ağlayan Kadınlar Lahdinden esinlenerek yaptığı İstanbul Arkeoloji Müzesi ana binasıdır. Diğer eserleri arasında, İstinye'deki Afif Paşa Yalısı, Bağlarbaşı'ndaki Mecid Efendi Köşkü, Haydarpaşa'daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binası (bir dönem Haydarpaşa Lisesi, günümüzde Marmara Üniversitesi Tıp ve Hukuk Fakültesi binası), Cağaloğlu'nda Duyun-u Umumiye binası (İstanbul Erkek Lisesi, günümüzde İstanbul lisesi), Beyoğlu'nda Pera Palas oteli sayılabilir.

Osmanlı Bankası 1856 yılında kurulduğu zaman ilk hizmet binası Eski Banka sokağında yer alan Sen Piyer Hanı idi. Sen Piyer Hanı Kanuni döneminde Habsburg hanedanına karşı Fransa'da Bourbon hanedanının destekleme politikasının bir sonucu olarak Fransız devletine verilen ayrıcalıkların gözle görünür bir ürünüdür. 1539 da verilen bu kapütilasyonlar sonucunda inşa edilen ilk Fransız elçilik binası Sen Piyer Hanı olmuştur. Bu elçilik binasında 1762 yılında Fransızların Namık Kemal'i sayılabilecek Andre Chernier doğmuştur. Sunay Akın'ın deyişiyle göbek bağı Constantiniyye'de kesilen Chernier'in kafası Paris'te uçurulur. Ateşli bir devrim taraftarı olarak gittiği Paris'te giyotinden kurtulamaz. Vallaury bu olaydan 100 yıl sonra Sen Piyer Hanından Osmanlı Bankası taşınırken hayranı olduğu Chernier'in adını hanın duvarına koyduğu bir kitabe ile ölümsüzleştirir. Kendi çalışma ofisini de bu hana taşır.
(Vallaury'nin Chernier anısına astırdığı kitabe)

Vallaury'nin Bankalar Caddesi üzerinde inşa ettiği Osmanlı Bankası binasının en önemli özelliği ön ve arka cephelerinin birbirinden farklı mimari özellikler taşımasıdır. Dünya'da her halde buna benzer bir bina yoktur. Binanın caddeye bakan ön cephesi taş malzemeden neo-klasik ve neo- rönesans üslupta yapılmıştır. Görkemli ve ağırbaşlıdır. Arka cephesi ise tam aksine oldukça hareketli, ahşap giydirme cepheli ve uslüp olarak da oryantalist bir tarzdadır. Arka cephe tarihi yarımadaya ya da "eski" İstanbul'a bakarken ön cephe Galata'ya ve "yeni" İstanbul'a bakmaktadır. Bu üslup farklılığı kuşkusuz o dönemin dünyasını ve ruh halini de yansıtmaktadır.
 (Ön Cephe)

Gerek geç Osmanlı, gerek erken Cumhuriyet döneminde doğu ile batı arasındaki bu kültür farklılığı edebiyata, mimariye, resme ve diğer sanat dallarına yansır. Benim ilk aklıma gelen Peyami Safa'nın "Fatih- Harbiye" romanıdır. Fatih'te yaşayan Müslüman- Türk unsurlar temiz ve saf bir yaşam sürdürürken şehrin Beyoğlu- Harbiye kısımlarında yaşayan Gayri-Müslim, gayri-milli unsurlar kokuşmuşluğun ve sefih bir hayatın temsilcileri olarak gösterilirler.
(Arka Cephe)

Ancak bu değerler Osmanlının son döneminde kompartımanlar halinde yaşamayı beceren farklı kültürler arasında, zaman zaman gerilimler yaşansa da, bir dengeye oturmuş görünüyordu. Osmanlı Bankası binası her ne kadar "eklektik" bir yapısı var ise de bu dengenin somut bir göstergesidir.