21 Aralık 2011 Çarşamba

Sultandan Para Dilenerek İnşa Edilen Zeki Paşa Yalısı 115 Milyon Dolara Satılığa Çıktı

İstanbul Life dergisinin Aralık 2011 sayısından öğrendiğimize göre Uluslarası şöhrete sahip Sotheby's firması İstanbul'daki emlak piyasasına da el atmış ve yaklaşık bir yıldır bu alanda faaliyetler sürdürüyormuş.  Yine aynı dergiden öğreniyoruz ki firma ağırlıklı olarak Boğaziçi'ndeki yalılarla ilgileniyor ve elindeki en değerli "parça" Rumelihisarı'ndaki Zeki Paşa yalısı imiş. Firma yetkilisi hanımefendinin ifadesiyle yalının değeri 115 milyon dolarmış ve kalabalık yaşamayı seven Arap şeyhleri ile burayı otele çevirmeyi düşünen Amerikalı yatırımcıların ilgisine mazhar olmuşlar. Yine de hanımefendi gönlünün Türk bir alıcı çıkmasından yana olduğunu ifade ediyor. Uluslararası yatırımcı bir şirketin temsilcisinden göz yaşartıcı bir hassasiyet!
(Tophane Müşiri Zeki Paşa Yalısı)

Üniversite çağlarımızın haytalık mekanlarından olan Rumelihisarı sahilinde şarap içip, şimdi Borusan holdingin eline geçen Perili Köşke ve sahildeki metruk Zeki Paşa "Apartmanı"na bakarak bu yapıların hikayelerini çok dinlemişliğim oldu. Özellikle boğaza hiç yakışmayan bir iriliğe sahip Zeki Paşa yalısının epeyce enteresan bir hikayesi vardır.

Zeki Paşa 2. Abdülhamit döneminde yaşamış ve Müşir (Mareşal) rütbesine kadar çıkmış bir asker. Kendisi Tophane Müşiri olarak anılıyor. Bu yapıyı daha da ilginç kılan ise mimarı Aleksandr Vallaury olması. Vallaury'nin İstanbul'da inşa ettiği bina sayısı saymakla bitmez. Ancak en bilinenlerinin şimdi İstanbul Erkek Lisesi binası olan Düyun-u Umumiye binası ile Bankalar Caddesindeki Osmanlı Bankası binası olduğunu hatırlatalım. Vallaury'nin Boğazda inşa ettiği bir diğer yalı şimdilerde Suzan Sabancı'nın elinde bulunan Yeniköy'deki masalsı Afif Paşa Yalısıdır.
Aleksandr Vallaury'nin Yeniköy'de İnşa Afif Paşa Yalısı

Abdülhamit'in has adamlarından biri olan Zeki Paşa padişahına sadıktı. Zaten bu durumun en önemli göstergesi sultanın bütün vehimlerine rağmen onu 20 yıl boyunca askeri okulların başında tutması olmuştur. Sadakat, Sultan Hamit'in birincil ölçütü idi. Bunu bilen Zeki Paşa'da daha sonraki dönemlerde Sultan Hamit'i iktidardan düşürecek olan kadroların yetiştiği askeri okulların açılış merasimlerinde "Efendiler! Bize sizin ilminiz değil, yalnız uğur-i hümayunda sadakatiniz matlubdur" diyebilmiştir. Ancak öyle anlaşılıyor ki her ne kadar Sultana sadakati herşeyin önüne koysa da zaman zaman deli fişek İttihatçı öğrencilere müsamaha göstermiştir. Bunun en güzel örneğini İttihat Partisinin kurcularından İbrahim Temo'nun anılarında görüyoruz. Paşa bir teftişte yatağının başucunda Namık Kemal, Ali Süavi, Midhat Paşa gibi şahsiyetlerin resimleriyle yakaladığı İbrahim Temo'nun okuldan atılmasına mani olmuştur. Yine Temo'nun anılarından öğrendiğimize göre örgüt üyelerinden Ahmet Bahtiyar Efendi okulun revirinde yatarken Temo'dan silah isteyip Hamit'in adamı olarak gördükleri okul komutanı Zeki Paşayı vurmak istemiş. Ancak Temo bu intihar saldırısına müsaade etmemiş, "Ahmet'i okşayarak bu son nefesinde darağacında görmememi ve ne olsa Zeki Paşa'nın mektepliler hakkında gösterdiği ve yaptığı iyilikleri hatırlatarak bu feci kararından onu menettim" diyerek belki de Zeki Paşa'ya olan borcunu ödemiştir.
(Tophane Müşiri Zeki Paşa)

Ancak yine de Zeki Paşa Sultan Abdülhamit'in has adamıydı. O dönemin meşhur jurnal "müessesesinin" bir parçası idi. Herkesin herşeyi saraya jurnallediği bu devirde,  paşa sadece rejim karşıtlarını değil, işi abartıp önlem olarak kendini dahi jurnallemiştir. Dönemin genç valilerinden Mehmet Tevfik beyin anılarından öğrendiğimize göre paşa sık sık gittiği yerleri, görüştüğü kişileri ya da görüşmeyi düşündüğü kişileri başkalarından evvel kendisi saraya bildirir, bazı durumlarda müsaade istermiş.
(Tophane Topçu Kışlası-1890)

1899 yılında padişaha yazdığı bir mektup o devrin devlet adamı profilini vermesi açısından enteresandır. "Allah için merhamet buyurulması ve hiç olmazsa yaz günleri evladı ubeydanemin tebdili havasına medar olmak üzere Rumelihisarında harabe halini almış olup enzarı ammeye karşı bir fena manzara teşkil eden sahilhanei ahkaranemin inşaası için hazine-i hassai şahanelerinden beher hafta yüzer liratediye buyurulmak üzere beş bin lira ihsan buyurulmasını istirham ederim" (Tahsin Paşa, Abdülhamit ve Yıldız Hatıraları, İmge Yayınları)  Anlaşılıyor ki devletin mareşali sultandan para dileniyor! Diğer anlaşılan husus ise yalının 1899 tarihinde henüz inşaat halinde olması.

Ancak paşanın kaderi Sultan'ın 2. Meşrutiyeti ilanı ile değişiyor. Sultan otuz küsur yıl süren iktidarı süresince en çok tepki çeken "mesai" arkadaşlarını feda ederek bir süre daha iktidarda kalmayı deniyor. İlk feda edilecekler arasında Zeki Paşa'da bulunuyor. Paşa tutuklanıyor ve Bizans'tan beri politik sürgünlere ev sahipliği yapmış Büyükada'da "ikamete memur" ediliyor. Hariciyeci Manuk Azaryan'a ait köşkü satın alan Paşa'nın bu sıralarda egzantirik bir kişiliğe sahip gazeteci Ali Kemal ile tanışır. İkisinin de ortak yönü İttihat Terakki düşmanlığıdır. Ali Kemal'in  bu İttihat düşmanlığı zamanla Milli Mücadele düşmanlığına evrildi. 1. Dünya Savaşından sonra Zeki Paşa'nın kızı ile evlenen İstiklal Caddesinde şimdiki Odakule binasının yanında yer alan kayınpederinin köşküne yerleşen Ali Kemal, azılı bir Mustafa Kemal düşmanı oldu. Yazılarıyla açıkça işgal kuvvetlerini destekledi.Bedelini de savaşın sonunda İzmit'te linç edilerek ödedi.
(Zeki Paşa'nın Damadı Ali Kemal)

Paşa'ya gelince Büyükada'dan başlayan sürgün yılları, Rodos ve bir süre Viyana'da devam ettikten sonra, savaşın sona erip İttihatçıların tasfiyesi ile, İstanbul'da nihayetleniyor. Bu arada tüm diğer Osmanlı bürokratları gibi ikbal devrinde edindikleri malları satıp savarak geçiniyorlar. Bu mallar arasında Rumelihisarındaki yalı da var. Yalı önce Sabiha Sultan'a onlardan da Baştımar ailesine geçiyor. Sultandan para dilenerek inşa edilen bu yalı şimdilerde yeni sahibini bekliyor.
(Yalının Eski Bir Fotoğrafı)

6 Aralık 2011 Salı

İstanbul'da Bir Rakı "Evliyası": Bekri Mustafa

Memleketimiz tuhaf tezatların bir arada yaşadığı, birçok kültürün içiçe geçip sentezlendiği mümbit bir toprağa sahip. Bu tuhaflıklardan birisi de evliya bolluğudur. O kadar çok evliya yetiştirmişiz ki sadece tespit edilebilenlerle 10 ciltlik ansiklopedisini bile çıkarmışız. Tabii bu bir ihtiyaçtan doğuyor. Her evliyanın kendine göre bir hikmeti var. Çocuk isteyen kadından, sınavda başarı niyaz eden talebeye kadar toplumun her kesiminden insan yüzyıllar boyu evliyalardan medet ummuş, dilek tutmuş, mum dikmiş, çaput bağlamış. Bu hem orta asya şaman adetleriyle, hem de Bizans dini ritüelleriyle çok örtüşen bir davranış tarzıdır.

Ancak bunların içinde çok müstesna bir evliya vardır ki hem fıkralara hem filmlere konu olmuş, İstanbul'un meşhur ayyaşlarından Bekri Mustafa'dır. Bekri Mustafa malum nüktedan, hazır cevap kişiliği ile Nasrettin Hoca'nın kentli hali olarak Karagöz oyunlarında bile bir karakter olarak karşımıza çıkar. 4. Murat devrinde yaşamış bu meşhur zatın 4. Murat'ın içkiyi ve her türlü zevk verecek "zıkkım"ı yasakladığı dönemde adeta bu yasaklara meydan okuyarak inadına içmeye devam ettiği, hatta sultanla aynı sofrayı paylaştığı rivayet edilir. Tıpkı Neyzen Tevfik gibi zamanın baskıcı ortamında muhalif bir sembol olmuş bir meczup olarak anılır. Mustafa Altıoklar'ın meşhur İstanbul Kanatlarımın Altında filminde de Bekri Mustafa'yı Savaş Ay kalender bir şahsiyet olarak canlandırmıştır.



Bekri Mustafa henüz 41 yaşında öldükten sonra vasiyeti üzerine Eminönü'nde bulunan şimdiki Ahi Çelebi Camii'nin arka taraflarındaki meyhanelere yakın bir yere gömülür. Ancak evliyaya meraklı halkımızın, Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi kadınların, içkiye alışmış kocaları bu illetten kurtulsun diye Bekri Babanın mezarından aldıkları toprakları eşlerinin yemeklerine kattıkları rivayet olunur. Kocalar babanın ruhuna kadeh tokuştururken, bahtsız karıları Bekri Babadan medet umar olmuşlar.

1980'lere kadar Bekri Baba burada sakin, huzurlu yatar iken şimdilerde  Ergenekon firarisi İstanbul'un ceberrut belediye başkanı Bedrettin Dalan Haliç'i "islah" etme sevdasına kapılıp sahil kesimini hallaç pamuğu gibi atmaya başlayınca çevredeki esnaf Bekri Babanın kırılan taşını ve sandukasını olduğu yerden kaldırıp başka bir muhterem zat olan Şeyh Abdülrauf Şamadani Hazretlerinin ayak ucuna Bekri Mustafa Hazretleri namıyla defnederler de babanın mezarı Dalan'ın kepçelerinden kurtarılır. Bugün İstanbul Ticaret Üniversitesinin hemen arkasındaki otoparkta yer alan türbe biraz aranırsa rahatlıkla bulunabilir. Hala buraya çaput bağlayıp mum dikenler vardır.


Bu yazıyı yazının ruhuna uygun bir Bekri Mustafa fıkrasıyla bitirelim: Bekri Mustafa, yoksul bir mahallede bir caminin önünden geçmektedir. O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur. Cemaatin beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu sırtında cübbesiyle ordan geçen Bekri Mustafa’yı hoca zannederek namazı kıldırmasını söylerler. “Yok ben hoca değilim” dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler. Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat ölüye ne söylediğini merak eder.Bekri Mustafa gülerek cevaplar: “Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa imam oldu dersin. Onlar durumu anlar…”


Sunay Akın'ın deyimiyle bizim geleneğimizde sadece Cellatların mezarı ayrıdır. Onun dışında bu dünyada nasıl yaşarsa yaşasın ölene saygı esastır.

2 Aralık 2011 Cuma

Ayasofya'dan Çalınan Birkaç Parça Mozaik ya da Venedik'te Latin Yağmasının İzleri

Geçtiğimiz günlerde t24.com.tr'de okuduğumuza göre zavallı bir Amerikalı turist, elli küsür sene önce, Ayasofya'dan aşırdığı birkaç mozaik taşını, vicdan azabı içinde müzeye geri iade etmiş. Kadıncağız mozaik taşlarını teslim ederken "artık huzur içinde ölebilirim" demiş. Oysa aynı Ayasofya'nın üst galerisinde yatan Henricus Dandolo liderliğindeki haçlı orduları 1204 yılında bütün insanlık tarihinin görüp göreceği en büyük yağma ve soygun hareketini "din adına" gerçekleştirmiş, Selahattin Eyyubi'den Kudüs'ü geri almak için yola çıkan "inananlar" ordusu, "kafir" müslümanlar yerine ortodoks dindaşlarının başkentini yağmalamıştır. Yağmanın yanı sıra manastırlardaki rahibelere tecavüz edilmiş, Ayasofya at ahırı olarak kullanılmış, din adamları köle olarak satılmış, tüm para edecek mallar ve dini semboller batıya kaçırılmıştır.

Bu sefere katılan haçlılardan birisi olan Robert de Clari İstanbul için şu satırları kaleme almış: "Dünya kuruldu kurulalı ne İskender zamanında, ne Şarlman devrinde, ne daha önce ne daha sonra, bu kadar büyük, bu kadar zarif, bu kadar fevkalade servet ne görülmüş ne de alınmıştır. Kanaatimce dünyanın en zengin kırk şehrinde Konstantinopolis'te bulunan servet bulunmaz"

Yine bir başka tarihçi, Bizanslı Niketas şunları yazıyor: "Hıristiyan topraklarından kan dökmeden geçip gideceklerine, sadece Müslümanların üzerine yürüyeceklerine yemin edenler, Konstantinopoliste katliamların en dehşetlisini yarattılar"

Tabii bütün bu yağmalama hareketinde aslan payını Venedik aldı. Pagan ve Hıristiyan döneme ait pekçok Roma- Bizans anıtı ve rölik denilen kutsal emanetler yağmalanarak Venedik'e kaçırıldı. Şehirlerini ve yönetimlerini kutsamak için İskenderiye'den İncil yazarı Aziz Markus'un kemiklerini kaçırıp Venedik'e getiren Venedikliler, Markus'un kemiklerini muhafaza etmek için meşhur San Marko katedralini inşa etmeye başlarlar. Bir hırsızlığın anısına kurulmuş bu katedralin hemen ön cephesinde ise bir başka hırsızlığın izlerini de sürmek mümkün. İşte onlardan en bilinen birkaçı...

Quadriga Atları: Büyük İskender'in ünlü heykeltraşı Lisippos tarafından yapılan ve üzeri tamamen altın kaplama olan bronz heykeller Bizans İmparatoru 2. Thedossius tarafından Sakız adasından söktürülerek Konstantinopolis'e getirildiği ve Hipodromun ana giriş kapıları (Cascares) üzerine diktirildiği bilinir. Heykeller gerek büyüklükleri, gerek anatomik mükemmellikleriyle çağının bir mucizesi gibiydi. Bu at heykellerinin gerisinde de bir savaş arabası (Quadriga) bulunuyordu. Mahşerin bu dört atlısının aynı zamanda dört İncil yazarını da temsil ettiği rivayet olunur. 1204 de gelen Venedik orduları ilk işleri bu dört atı sökerek Venedik'e San Marko kilisesinin girişine yerleştirmek oldu. Bugün hala bire bir replikaları alana gelenleri selamlıyor. Orijinalleri ise 1990 yılında hava şartlarından daha fazla etkilenmemeleri için katedralin içine taşınmış. 1797 yılında Venedik Cumhuriyetini tarihe gömen Napolyon bu heykelleri buradan söktürerek Paris'te kendi adına inşa ettirdiği zafer takının üzerine yerleştirtti. Ancak 1812 Waterloo yenilgisinden sonra atlar eski yerlerine yollandı. Yani Sakız adasından yola çıkan bu dört at, 2300 yıl içerisinde önce İstanbul, sonra Venedik, bir ara Paris ve en son yine Venedik rotasını izledi. Bugün bu dört attan bir tanesinin replikası Sabancı Müzesi'nin (Atlı Köşk) ana giriş kapısından gelenleri selamlıyor.
San Marco Katedralinin Ana Giriş Kapısındaki Quadriga

Ayios Poliektos Sütunları: Ayios Poliektos kilisesi Saraçhane'de Belediye binasının hemen karşı tarafında yer alan arkeolojik alanda yükselen Bizans tarihinin en görkemli kiliselerinden birisiydi. 524-527 arasında yapılmıştır. 472 de son Batı Roma imparatoru olan Olybrus’un kızı Anikia İuliana tarafından yaptırılmıştır. Annika soylu bir ailenin sanat koruyucusu kızıdır. Özellikle olağanüstü güzellikteki sütunlarıyla nam salmış bu kilisenin neredeyse tüm sütunları sökülerek yine San Marko katedralinin ön yüzeyinde birer savaş ganimeti gibi gelenleri karşılıyor. Ayrıca Barcelona Arkeoloji Müzesinde de bir tane sütunun varlığı bize bu yağmaya Katalan askerlerinin de katıldığını kanıtlıyor. Bu kilise yüzyıllar boyunca unutulup yok olmuş, ta ki 1940'lı yıllarda Atatürk bulvarı inşaatı sırasında fark edilinceye kadar! İstanbul'da cumhuriyet tarihinin en önemli arkeolojik buluşu kabul edilen bu alan ne yazık ki kaderine terkedilmiş bir umumi hela işlevi görüyor.

Ayios Polyektos sütunları- Venedik San Marco Katedrali
Bugün varolsaydı Ayios Polyektos kilisesi bu şekilde görünürdü

Tetrark Heykeli: Adı "tetrarkia" (dörtlü yönetim) den gelen bu heykel, MS 285 yılında sınırları epeyce genişlemiş ve bu bakımdan dış tehdide daha da açık hale gelmiş Roma imparatorluğunun dörtlü bir mekanizma tarafından yönetilmesini temsil eder. Doğu ve Batı bölgeleri iki İmparator-Augustus ve onların iki yardımcısı- Sezar arasında pay edilir. Böylece barbarların Roma'ya daha fazla zarar vermeleri engellenecektir. Ancak bu yönetim şekli sadece 30 yıl devam eder ve imparator Büyük Konstantin diğer üç ortağını hıristiyan askerlerin desteğiyle saf dışı bırakır ve pagan olarak geldiği bu dünyaya hıristiyan olarak veda eder. Konstantinopoliste Mese yolu üzerinde Altınkapı (Yedikule) ile Edirnekapı ayrımında (Philedelphion) yer alan bu heykelcik de bugün San Marko kilisesinin dış cephesinde gelenleri karşılıyor. Birbirine sarılmış iki Augustus ve iki Sezar yalancı bir dayanışmanın sembolü olarak bizi selamlıyor.
San Marco Katedralindeki Tetrark Heykeli

Barletta Heykeli: Güney İtalya'da küçük bir kasaba'da yer alan ve 5 metre büyüklüğündeki devasa bronz heykel de yine İstanbul'dan kaçırılmıştır. Kime ait olduğu tam olarak tespit edilemediği için bulunduğu kasabanın ismiyle anılan heykel, büyük bir olasılıkla İmparator 1. Konstantinus'a aitti. Ancak bazı kaynaklar bu heykelin İmparator Marcianus'a ait olduğunu iddia ediyor. Bu durumda Fatih'te Kıztaşı olarak bilinen Marsianus sütunun tepesinde yer alması gerekirdi. Ancak Kıztaşı olarak bilinen bu sutunun bu buyuklukteki bir heykeli tasimasina imkan yok! Bu heykel de Venedik'e götürülürken büyük bir olasılıkla geminin batması ve heykelin Barletta kasabasının sahiline vurması nedeniyle bu kasabaya dikilmiştir.
Barletta Heykeli

Yine Robert de Clari'ye dönersek Bukaleon Sarayının içindeki bir kilisede yer alan rölikleri şöyle sıralıyor: "Hakiki Haçtan bacak kalınlığında bir yarım kulaç uzunluğunda iki parça, Hz. İsa'nın göğsünü delen mızrağın demir ucu, ellerine ve ayaklarına çakılan iki çivi, billurdan yapılan küçük bir şişe içinde muhafaza edilen kutsal kanı, Golgotta tepesine götürüldüğü zaman üstünden çıkarılan gömlek ve sivir deniz kamışlarından yapılarak başına geçirilen takdis edilmiş taç. Hz. Meryem'in başı ile Yahya peygamberin başı ve saymaktan aciz bulunduğum daha pekçok kutsal emanet buradaydı"

Şimdi neredeler? Elbette artık burada değil, çok büyük bir olasılıkla Vatikan arşivlerindeler. Yukarıda saydıklarımızın yanında zavallı Amerikalı turistin çantasına atıverdiği birkaç parça mozaik taşının ne hükmü vardır?

 Latin Ordularının Konstaninopolis'e Girişi/ Gravür: Gustave Dore
(Sabancı Müzesi- Atlı Köşkün Girişindeki Quadriga Atı

Kaynaklar: Robert de Clari- İstanbul'un Zaptı TTK Yayınları- Ankara 1994
Niketas Khoniates- Historia- Dünya Yayınları İstanbul 2006

25 Kasım 2011 Cuma

İlk Türk İkarus'u 900 Yıl Önce Düştü

Tarihte uçmayı becerebilen ilk Türk olduğu rivayet olunan Hezarfen (Bin fenli) Ahmet Çelebi'den yaklaşık 500 yıl önce, yine Konstantiniyye'de, ama bu kez Bizans ve Selçuklu sultanlarının huzurunda bir Türk uçma sevdasıyla kendini boşluğa bıraktı. Belki de insanlığın ilk İkarus'larından biri olan bu Türk'ün hikayesi şöyledir.

Anadolu Selçuklu hükümdarı 2. Kılıçaslan diğer Anadolu beylikleriyle girdiği iktidar savaşında yer yer ağır yenilgiler almaya başlayınca, özellikle o devrin süper gücü olan Bizans devletini yanına çekmeye çalıştı. Böylece Bizans'ın Anadolu'daki diğer beyliklere vermeyi düşündüğü askeri ve siyasi desteği keseceğini umuyordu. Bu amaçla 1453'de kılıç zoruyla kente giren Türkler, 400 yıl önce diplomatik yolla kente misafir oldular. Yanında 1000 kişilik maiyetiyle Kılıçaslan, 1162 yılında Konstantinopolis'e icabet etti.
(İmparator Manuel Komnenos ve eşi İrene'nin Ayasofya Müzesindeki Mozaik Tasvirleri)

Dönemin Bizans İmparatoru Bizans tarihinde müstesna bir yeri olan 1. Manuel Komnenos, Kılıçaslan ve maiyetini şehrin dışında karşılar ve meşhur Porta Aurea'dan (Yenikapı'daki Altınkapı) şehre girerler. Komnenos'un amacı Bizansın gücünü ve zenginliğini Türk sultanına göstermek ve onun hayranlığını kazanmaktır. Bu amaçla şehri boydan boya kateden Mese yolu üzerinde hıristiyan geleneklerine uygun karşılama törenleri ve ayinler tertip eder. Ancak bir sürpriz olur ve Kılıçaslan şehre yaklaşırken bir deprem ve aniden kopan bir fırtına ile törenler iptal edilir. Bu olay, kafirlerin şehre uğursuzluk taşıdığını düşünen vesveseli Konstantiniyye'liler arasında huzursuzluk yaratır.

Buna rağmen Kılıçaslan çok iyi ağırlanır. 3 ay kadar kaldığı İstanbul'da çok değerli hediyeler sunulur. Bizans ile Selçuklu devleti arasında bazı barış anlaşmaları imzalanır. Esasen bu barışa Kılıçaslan'ın da ihtiyacı vardır. Ziyafetler, hediyeler ve onuruna yapılan eğlencelerin arasında en dikkat çekeni kuşkusuz Hipodrom'daki araba yarışlarıydı. Bu yarışlar adeta Bizans'ın güç gösterisi gibiydi. Kılıçaslan ve Manuel Komnenos İmparatorluk locası olarak bilinen Kathisma'da yarışları birlikte izliyorlardı. İşte bu yarışlardan birisinde Hipodrom'un ana giriş kapılarını olan Carceres üzerinde, 1204'de Venedik'e kaçırılan dört atın çektiği yarış arabası (Quadriga) nın yanı başında bir adam belirdi. Bizans tarihçisi Niketas'ın anlatımıyla "çok bol ve uzun, içine çemberler takılan, şişirilmiş beyaz bir elbise" giymiş bir Türk, az sonra uçacağını herkese ilan etti. Kılıçaslan'ın maiyetiyle geldiği ve giysilerinden daha önce bu işi en azından denediği ve hayatta kalmayı başardığı anlaşılan bu Türk, binlerce insanın şaşkın bakışları arasında uygun rüzgarı beklemek için öne doğru eğildi. İlk şaşkınlıkla uzun bir sessizlik oldu, ancak kalabalık uygun rüzgarı bekleyecek kadar sabırlı değildi. Hep bir ağızdan "hadi atla" diye bağırmaya başladılar. Kılıçaslan'ın bu gösteriden habersiz olduğu düşünülemez. Geldiği günden beri kendisini hediyelerle etkilemeye çalışan ve bir anlamda "büyüklük taslayan" Bizans İmparatoruna gereken cevabı böylece vereceğini düşünmüş olmalı. Bu uçuş gerçekleşirse "kafir" Bizans'a müminlerin en güzel şekilde karşılık vereceği hesap edilmişti. Bunu gören Manuel Komnenos'un adamlarını derhal yolladığı ve Türk'ü oradan inmeye zorladığı söylenir.


Bir yandan binlerce insanın tezahüratı, bir yandan yanına sokulan Bizans askerlerinin artan baskısı nedeniyle bu isimsiz Türk uygun rüzgarı beklemeden kendini boşluğa bırakır ve oracıkta ölüverir. Bu olaydan sonra halk Kılıçaslan ve maiyetiyle alay etmeye başlayınca İmparator Komnenos'un üzüntülerini bildirerek bu tür davranışlara karşı önlem aldığı söylenir. Ancak içinin çok rahatladığı da aşikardır. Ancak tüm bu iyi niyet gösterilerine rağmen ilişkiler kısa sürede bozuldu ve 1176'da Selçuklu orduları Miryakefalon'da Bizans ordularına ağır bir yenilgi yaşattı.
(Miryokefalon'da Türkler tarafından tuzağa düşürülen Bizans kuvvetleri. Gravür Gustave Dore)

Uçmayı en azından daha önce denediğini ve becerdiğini düşünebileceğimiz bu ilk Türk İkarus'unun ismi günümüze ulaşmamıştır. Ancak ikincisinin, Hezarfen Ahmet Çelebi'nin varlığından, hayalgücü epeyce geniş Evliya Çelebi sayesinde haberdarız. İkincisinin uçmayı becerdiği ve Üsküdar'a kadar süzüldüğü rivayet olunuyor. Bu fizik kurallarını epeyce zorlayan uçuş ayrı bir yazı konusu olabilir. Ancak şurası su götürmez bir gerçek ki, uçmayı deneyen ilk Türk Hezarfen değil. Bu ilk Türk İkarus'u tarihin tozlu sayfalarında tıpkı kanatları gibi eriyip yok olmuş.
(Manuel Komnenos ve karısı İrene tarafından yaptırılan Pantokrator Kilisesi ya da Molla Zeyrek Camii)

Kaynaklar:
Niketas Khoniates'in Historia'sı (1180- 1195) Dünya Aktüel Yayınları
Belleten Dergisi Sayı 247 Mustafa Kesik "Türkiye Selçuklu Sultanı 2. Kılıçaslan'ın İstanbul'u ziyareti ve Türklerin Tarihteki İlk uçuş Denemesi" 

17 Kasım 2011 Perşembe

İstanbul'dan Mekke'ye İnşaat Ya Resulullah

Geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan yönetimi Kabe'nin etrafındaki Mimar Sinan'ın eseri olan revakların yıkılmasına ve meydanın genişletilmesine karar verdiğini duyurdu. Bu kararın bir benzerini de bundan birkaç yıl önce Osmanlı mirası Ecyad kalesini yıktırarak gerçekleştirmişti. Bu kararlar bizde özellikle milliyetçi- muhafazakar kamuoyu tarafından tepki ile karşılandı. Ecyad kalesinin yerine Hilton otelleri tarafından dikilen Zamzam Towers'ın 4668 lüks dairenin 1240 adedinin Türklere satıldığını o dönemin Sabah gazetesinden öğrendik. O kadar tantana çıkaran muhafazakar Türkler, atalarının mezarlarının üzerine dikilmiş bu Babil kulesinden, ayaklarını uzatıp Kabe "manzarasına" bakma ve zemzem suyu ile banyo yapma ayrıcalığı için meğer sıraya girmiş!

Memduh Şevket Esendal'ın "Amudi Medeniyet" dediği bu devasa yapılaşma modelinin Mekke'de ulaştığı boyutu görmek açısından aşağıdaki fotoğrafa bakmak yeterlidir.

Bu fotoğraftan da anlaşılacağı üzere bu heyulada oturanlar yatak odalarından peygamberlerinin makamına bakabilme ayrıcalığına sahiptirler. Kabe adeta burada ezilmiş, yok edilmiş, bir "marketing" unsuru haline getirilmiştir. Sinan'dan kalan zavallı revaklar ise zaten gereksiz ayrıntılar düzeyindedir. Benim kıt olan din kültürüm bile bu durumun bir "küfür" olduğunu bana söylüyor.

Zemzem Towers'dan daire satın alan 1240 Türk'ün nasıl hissettiğini bilemem ama bu kulenin üzerindeki Allah yazısı insana kendini Allah gibi hissettirecek bir görkemi ve şaşayı işaret ediyor. Ancak bu ölçek sorunu sadece Vahhabi Arabistanı'nda yaşanan bir sorun değil. Dün Ecyad kalesi için tantana çıkaranlar, bugün de Sinan'ın revakları için patırtı koparıyorlar. Ancak bu patırtıyı koparanlar Tarihi Yarımada'nın güzelim silüetine bir bıçak gibi saplanan Zeytinburnu kulelerine ses etmiyorlar.

Bu kuleler "amudi medeniyet" hayranlarının bitip tükenmez para azgınlığının bir sembolüdür. Vahhabiler veya Firavunlar gibi onlar da zannediyorlar ki bir kültürün yüceliği, onun yapılarının ölçeğinden anlaşılır. Bu gigantomania durumu İstanbul'da malesef Tarihi Yarımada'nın eteklerine kadar gelip dayandı. Halbuki muhafazakar kesimin gerçekten saygın mimarı Turgut Cansever şehirlerin insan ölçeğinde planlanmasını ve "amudi" değil, "ufki" bir medeniyet üzerinden İslam şehirlerinin kurulmasını vaazeder. Ancak müteaahhit zihniyetinin aşamamış para azgını yeni zengin sınıf kendisine mahallenin hürmet gösterilecek delisi- züppesi gözüyle bakıyor.

Yıllar önce Tahsin Yücel bu durumu adeta bir kahin gibi görerek "Gökdelen" adlı bir roman yazmıştı. O romanda 2050'li yılların İstanbul'unda Temel Diker adlı bir müteaahitin en büyük hayali olan Sarayburnu'na devasa bir özgürlük anıtı dikme projesi için dönemin siyasileri, gazetecileri ve belediyeleri ile kurduğu rüşvet çarkını okuyoruz. Diker'in Tarihi Yarımada'nın tamamını gökdelenlerle "donattığını" söylemeye gerek yok. Son ve en büyük projesi de Özgürlük Anıtı oluyor.

Sabah akşam gelenek lafıyla yatıp kalkan bu yeni zengin kesimin geçtiğimiz yıllarda Halkalı civarında Mimar Sinan'a ait su kemerlerini bir sitenin ortasında bırakacak şekilde siteler inşa ettiğini ve bu sitelerin açılışına da Büyükşehir Belediye Başkanının gittiğini hatırlıyorum. Böylece Sinan'ın o kemerlerini görmeye gittiğinizde, ortaokul mevzunu bir site korumasına yalvarmak zorunda kalabilirsiniz. Sinan'ın Mekke'den sökülen revaklarının Konya'ya taşınması tartışılıyormuş. O revaklar'da yeni yapılacak bir site için marketing unsuru olarak kullanılacaksa bırakın yapıldığı yerde yıkılsın!

Son söz Vahhabi medeniyeti ile kendi medeniyetimiz arasındaki farkı "boyutuna değil, işlevine bakarak" anlayabiliriz.

Başlık için fikir veren Birikim dergisine teşekkürlerimle...

11 Kasım 2011 Cuma

Fener'de Bir Kanlı Kilise

İstanbul Haliç manzarasının ayrılmaz bir parçası olan Fener Rum Lisesinin devasa kütlesinin eteklerindeki küçük bir kilise, tarih boyunca enteresan olaylara tanıklık etmiştir. Bizans döneminden günümüze kadar ayakta kalan ve hala kilise olarak korunan tek kubbeli kilise olan Kanlı Kilise; halk arasında Moğolların Meryemi kilisesi adıyla da anılır. Onu diğerlerinden farklı kılan kuşkusuz hikayesidir. Buraya ilk olarak 7. yüzyılın başlarında, Bizans imparatoru Maurikios'un kızı prenses Sopatra ve arkadaşı Eustolia tarafından İstanbul'un beşinci tepesinde bir manastır inşa ettirmişti. Ancak Dördüncü Haçlı Seferinin ardından kurulan Latin İmparatorluğu sırasında manastır yıkılmıştır. 1261'de şehri yeniden ele geçiren Ortodoks'lar o sıralarda artan Anadolu'da Moğol akınlarına karşı önlem olarak 1281'de ise, imparator VIII. Michael'ın gayrimeşru kızı Maria Despina Palaiologina'yı Moğol imparatoru Hülagü'ye, drahoması (çeyizi) ve çeşitli hediyelerle gelin olarak yollarlar. Bizans devleti iyice güçten düştüğü gibi Venedik istilası sırasında askeri ve maddi gücünü neredeyse sıfırlamıştı. Bu nedenle bilinen en kestirme yol düşmanınla kız alıp vererek akrabalık kurmak ve daha fazla ilerlemesini engellemekti. Bu alışkanlık yaklaşık yüz yıl sonra tekrarlanarak Osman Oğullarından Orhan'ın neredeyse tüm eşleri Bizanslı Ortodoks Rum olacaktır.

(Kilisenin günümüzdeki ve yüzyıl önceki hali)

Ancak Maria Palailogos henüz yolda iken Hülagü ölüverir. Bunun üzerine babasının yerine tahta geçen oğlu Abhaka ile evlenmek zorunda kalan talihsiz Maria Abhaka'nın da zamansız ölümü üzerine Kontantiniyye'ye döner ve bugünkü manastırı yaptırarak rahibe olur. Bu nedenle kilisenin adı  Panaghia Muchliótissa olarak anılmaya başlanırMuchliótissa moğolların anlamına gelir. İstanbul müslümanlar tarafından ele geçirildikten sonra Fatih tarafından verilen üç günlük yağma sırasında özellikle Fener bölgesinde çok şiddetli çatışmaların yaşandığı rivayet edilir. İstanbul'un en dik yokuşu sayılan bu kilisenin civarında oluk oluk akan ortodoks kanı Haliç'e karışmış ve bu nedenle kilisenin bir diğer ismi Kanlı Kilise olarak kalmış. 


Fetih'ten sonra 100 yıl içinde İstanbul'daki tüm kubbeli kiliseler camii'ye çevrilmiştir. Kubbeli olmasına rağmen camii'ye çevrilmeyen ve hala kilise olarak işlev gören tek yapı Kanlı Kilisedir. Bunun nedeni Fatih'in verdiği bir fermandır. Daha önceki bir yazımda  (Fatih'in Gazabına Uğramış Bir Köle: Atik Sinan http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/01/fatihin-gazabna-ugrams-bir-kole-atik.html )bahsettiğim Fatih Camii'nin mimarı olan Rum yapı ustası Cristodulos'un ricası üzerine, bu kilise Cristodulos'un annesine bağışlanır. Ayrıca burasının camii olmaktan muaf tutulacağına dair bir ferman yayınlanır. Bu ferman hala kilisenin duvarında sergilenmektedir. Daha sonraki yüzyıllarda zaman zaman burası camii yapılmak istense de Osmanlı gelenekleri devreye girmiş ve Fatih'in fermanı kiliseyi camiye çevirmek isteyenlerin heveslerini kursaklarında bırakmıştır.
(Kilisenin koruyucusu olan Fatih Fermanı)

Bugün Moğolların Meryemi lakabı ile anılan Maria Palailogos'un tek tasvirini Kariye kilisesindeki büyük Deisis mozaiğinde görebilirsiniz. Bu talihsiz kadın Pantokrator İsa'nın ayaklarının dibinde ondan insanlık için şefahat dilerken resmedilmiştir.
(Kariye'deki Deisis Mozaiği)

(Mozaiğin alt kısmında Maria Palailogos- Moğolların Meryemi)