29 Nisan 2023 Cumartesi

Paris Seyahatnamesi

 Bir önceki yazımda Paris seyahatine nasıl hazırlandığımı sizlerle paylaşmıştım. Bu yazıda Pariste geçirdiğim bir haftayı nasıl planladığımı, neleri yapıp neleri yapamadığımı, gezip gördüğüm yerleri paylaşacağım 

Başlayalım

Bir Devlet Podyumu Olarak Paris 

Paris hiç kuşkusuz modern ulus devletin ilk inşa edildiği, devletin ve ulusun en fazla yüceltildiği başkentlerden biri. Bir değil iki tane zafer takı var, 1789, 1830, 1870 devrimlerinin izleri her köşe başında duruyor. Koca şehri bir gösteri ve kontrol merkezi olarak hesaplayan Haussmann şehirciliği devleti bir tapınma nesnesi haline getirmiş. Saraylar, konaklar, kışlalar, parklar her şey devleti yücelten bir tarzda tasarlanıp inşa edilmiş. Fransızlar emperyal geçmişlerinin her anını şehrin her köşesinde insanlara hatırlatıyor. Bu durumdan rahatsız olmamak mümkün değil. Tüm şehir adeta bir güç gösteri merkezi olarak planlanmış. Modernizmi kısaca kontrol toplumu olarak tanımlarsak mimari olarak Paris bunun en güzel örneği. Özellikle 1848 devriminden sonra başa geçen III. Napolyon Kont Haussmann’a Pariste bir daha barikat savaşları istemediğini, bu yüzden olabildiğince geniş bulvarlar açarak toplam 12 topla koca şehri kontrol etmek istediğini belirtince Haussmann,  Etoile de Charles De Gaule zafer takını merkeze koyan bu günkü şehir tasarımını hayata geçirmiş. O dönem başta Baudelaire olamak üzere tüm şehri dümdüz edip yeni baştan kuran bu yıkıma itiraz edenler olmuş ama nafile. Paris 1870 Prusya kuşatmasında bu tasarımın iç düşmanı kontrol etmekte işe yaradığını ama dış düşmanın işini kolaylaştırdığını yaşayarak öğrendi. 1940’da Nazi tankları kolayca Paris’e girerken Haussmann’ı ve III. Napolyon’u hayırla andılar mı bilmiyorum 


Müzeler Şehri Paris 

Pariste her şeyin bir müzesi var. En ünlüleri elbette Louvre. Ancak Louvre için değil bir gün, benim gibi meraklı bir sanatseverseniz bir hafta bile yetmez. Bu nedenle bizim tercihimiz daha az bilinen ama özel meraklarımıza daha uygun müzeleri gezmek oldu. Bunları aşağıda anlatacağım.


Pariste popüler müzeler ücretli ve biletlerinizi çok beklememek için internetten almanızı tavsiye ederim. Bizim gittiğimiz tek popüler müze Musée D’orsay’dı ve bileti internetten almakla çok hayırlı bir iş yaptığımızı kapıdaki kuyruğu görünce hemen anladık. Bunun dışında sanıyorum Paris belediyesine bağlı ücretsiz müzeler var. Bunlardan en beğendiklerimiz Modern Sanat Müzesi, Petit Palais oldu. Özellikle Modern Sanat Müzesindeki Dufy ve Matisse salonu çok etkileyici. Bunun dışında Petit Palais’de dönemler ve koleksiyonlar içinde çok kıymetli eserleri ücretsiz olarak görmeniz mümkün. 







Özel ilgi alanımıza giren Mimarlık Müzesi Eyfel Kulesinin karşısında Tracadero meydanında. Bu müzeyi özellikle mimarlık ve restorasyon alanına ilgi duyanlar mutlaka gezsinler derim. Fransa’nın her yerinden toplanmış ortaçağ ve rönesans devrine ait yüzlerce mimari detay, maketler, restorasyon örnekleri sergileniyor. Giriş 9 Euro. 







Bunun dışında Jardin de Plantes bahçesinde yer alan, varsa ilginiz Doğa tarihi müzesini (giriş 10 Euro) öneririm. Özellikle nesli tükenmiş dinozorlar, deniz memelileri vb fosillerin yer aldığı bu müze doğa tarihine meraklı çocuklar için bire bir. Ayrıca bu bölgede yer alan Jeoloji müzesi ve Tropik bitkiler serası da ilgilinizi çekebilir. (Seraya giriş 7 Euro) Ama hiç bir şey yapmadınız bile bahçede gezerseniz saraya bağlı bir şifalı bitkiler bahçesinin zaman içinde nasıl bir doğa tarihi kampüsüne dönüştüğünü görebilirsiniz. Bahçeyi gezmek ücretsiz. Bu parklar ve bahçeler faslına yeniden döneceğim








Paris adasının hemen ucunda bir de Fransa’dan sürgüne yollanan soykırım kurbanı yahudiler için açılmış bir anı müzesi var. Beni en çok etkileyen müzelerden biri oldu. Çok başarılı bir mimarisi var adeta siz de o kurbanlarla birlikte o toplama kamplarına gidiyorsunuz. Giriş ücretsiz 




Bir müze olmasa da kiliselerin bazılarını ücretsiz gezebilirsiniz. (Bazı kiliselere giriş ücretli) Bunların en önemlisi bence Saint Sulpice kilisesi. 5. Bölgede yer alan bu kilisede Eugene Delacroix’in üç adet duvar resimini görmeniz mümkün. Delacroix Fransızların neredeyse ulusal kahramanı. Onu halka önderlik eden özgürlük resiminden hatırlayacaksınız. Delacroix bu kilisenin girişinde sağ tarafta yer alan boşluğa iki duvar ve bir tavan resmî yapmış. Literatüre de giren bu resimlerden en ünlüsü Melekle Güreşen Yakup resmî. 








Ayrıca Saint German’de yer alan Saint German de Pres kilisesi de görülmeye değer. Bu kilise Paris’in en eski kiliselerinden biri. Eğer sabrınız varsa ücretli olarak gezilen Saint Chapelle kilisesinde nefis vitraylar varmış. Kapıda çok kuyruk olduğundan ve biletini önceden alamadığımızdan gezemedik 


Daha öncede yazdığım gibi Paris bir müzeler şehri. Sanırım yeryüzünde Fransız’la kadar herhangi bir şeyi ikonlaştırmak konusunda mahir çok az millet vardır. En berbat demir yığınlarını bile şehrin sembolü haline getirebiliyorlar. Bu kültürel hegemonya tüm 19. Ve 20.yy modern sanatında kendini hissettiriyor. Bu hegemonyayı 2. Dünya savaşından sonra ABD’ye kaptırmışlar, o ayrı. Şehrin ana akslarının adını Amerikan başkanlarının isimleriyle değiştirecek kadar kendi içinde çelişen bir durum yaşanıyor bence. Neyse bunlar siyasi mevzular, geçelim. Şehirde o kadar çok müze var ki biz çok kısa bir ziyaret olmamasına rağmen gezmek istediklerimizin yarısını gezemedik. Fransızlar müze işine o kadar meraklı ki Stendhal, Andre Malraux gibi yazarlar hayali müzelerini dahi kurmuşlar, bunların kitaplarını yazmışlar. Malraux’nun Düşsel Müze kitabı Türkçeye çevrildi ve Everest Kitaptan çıktı. Seyahat öncesi onu da okumuştum 


Parklar Şehri Paris 


Paris’in en kıskanılacak yanı kamusal alanları. Parkları, bahçeleri, yürüyüş yolları ve bunların şehrin içindeki dağılımları. Geçmişte saray olan pek çok yapı Fransız devriminin etkisiyle kamulaştırılmış ve saraylar ve saray bahçeleri halkın kullanımına açılmış. Bu bahçeler yüzyıllardır var. Bazıları neredeyse 500 yıllık. En bilinenlerinden biri Lüksemburg bahçesi. Eski bir saray olan Lüksemburg sarayı bu günlerde senato binası. 17.yy:da Paris’e gelin gelen Maria de Medici için Floransa tarzında inşa edilmiş saray ve bahçesi gerçekten olağanüstü. Yüzlerce insan piknik yapıyor, havuzun etrafında güneşleniyor, yürüyüş ve spor yapıyor. Paris’e gidenlerin mutlak görmesi gereken bir yer. 





İkinci olarak Place de Vosges avlu bahçesini gezmenizi öneririm. Paris’e kimliğini veren at kestanesi ağaçları bu avluda merkezde yer alan 13.Louis heykelini kuşatıyor. Bu avluya bakan evler aslında saray memurlarının kaldığı birer lojmanmış. Zamanında bu evlerde Victoria Hugo, Theolipe Gautier gibi edipler de kalmış. Victoria Hugo evi müzeye çevrilmiş durumda ve ücretsiz ziyaret mümkün 






Üçüncü olarak Tulieres bahçelerini mutlaka gezin. Louvre sarayının avlusu olarak tasarlanan bu bahçe concorde meydanına kadar uzun bir yürüyüş parkuru, güneşlenme alanları, havuzlar, oturum iki kadeh şarap içebileceğiniz küçük kafeler vaadediyor. 




Dördüncü olarak Fransızların hastalık derecesinde simetrik ve fazla “düzenli” bahçelerinden sıkılırsanız mutlaka Parc Monceau’yu ziyaret edin. Bu ingiliz tarzı bahçe size romantik köşeler sunabilir. Sütunlarla çevrili göleti ve salkım söğüt ağaçlarıyla olağanüstü güzellikte bir park burası 






Yeme İçme 


Paris ucuz bir şehir değil. Ama yeme içmeyi değil gezmeyi önceliyorsunuz ve özel bir takıntınız yoksa her köşede bulunan Boulangerie’lerden (Fırın) son derece ucuza kahvaltı ve öğle yemeği için Bağdat sandviç ve kiş yiyebilirsiniz. Biz kahvaltıyı otelde değil, otelin etrafındaki fırınlarda kahve+kuruvasan şeklinde çözdük (bademli kuruvasan bir harika) Bayat bir şey bulma şansı yok. Herşey çok taze. Öğlen yemeklerinde de genelde fırınlarda kiş yahut Bağdat sandviç alıp parklarda geçiştirdik. Asil parayı akşam yemeklerinde harcadığımızı söyleyebilirim. Ama onu da yorgunluktan genelde otel etrafındaki İtalyan, Fransız ve Uzakdoğu lokantalarında hallettik. 




Ulaşım 


Paris dümdüz bir şehir. Bu yüzden yürüyüş yapmaya çok müsait. Biraz da flanörlük yapmayı sevdiğimizden ağırlıklı olarak yürümeyi tercih ettik. Ulaşım sistemi çok iyi. Toplu taşımada otobüsleri tercih ettik. Nedeni şehri daha iyi görebilmek. Metroda böyle bir şans yok. Artık Google Maps var. İstediğin yere her türlü alternatifle nasıl ulaşacağınızı söylüyor. Çok iyi bir ulaşım sistemi olduğu için hiç kaybolmadık diyebilirim. 


Bütçe 


Bütçe konusunda tavsiyem şudur. Önden alabildiğiniz kadar dövizinizi alıp harcamalarınızı nakit yapın. Kurların alıp başını gittiği bir zamanda sürekli kredi kartının TL olarak karşınıza çıkartacağı rakamlar sinirinizi bozabilir, tatilinizi zehir edebilir. 2 Euro olan bir otobüs biletinin 44 liraya denk gelmesi asap bozucu. Ama Pariste o sadece bozuk para. O yüzden kart yerine nakit para harcamak ruh sağlığı açısından iyi bir şey. Neticede Pariste olmanın tadını çıkartmak gerekiyor. 


Son söz


Paris güzel şehir. Gidip görmeden ölmemek lazım. Ama gitmeden iyi çalışmak, okumak hazırlanmak gerekiyor. Ben turları oldum olası sevmedim. Bir şehrin flanörü olmadan o şehir anlaşılmaz, hissedilmez diye düşünenlerdenim. Gidin, gezin görün derim. 





8 Nisan 2023 Cumartesi

Paris Hazırlıkları

Bu ay çok uzun bir aradan sonra ilk kez yurtdışına çıkacağım. Üstelik hayatımda daha önce hiç gitmediğim Paris’e gidiyoruz. Aranın sebebi malum, pandemiler, ekonomik krizler vs vs. Kendimi 50 küsür yaşından sonra Paris’i gören Ahmet Hamdi Tanpınar gibi hissediyorum. Bir gecikmiştik duygusu ile yazdığı şu cümleleri buradan paylaşayım: “Ah keşke kendime ve Paris’e bu kadar geç kalmasaydım” 

Yine de benim gibi şehirleri edebiyat üzerinden tanımaya çalışan insanlar için Paris çok mümbit bir şehir. Paris hakkında kimler yazmamış ki. Tanpınar, Yahya Kemal, Salah Birsel, Attila İlhan, Nedim Gürsel, Enis Batur, Cüneyt Ayral vb. Bunların çoğunu bu seyahatten önce okumaya çalıştım 


Nedim Gürsel neredeyse 50 senedir Paris’te yaşayan birisi olarak Paris’e dair çok şey yazmış. Ben en çok yukardakilere kitaptan faydalandım. Biraz eski bir kitap olmasına rağmen nefis görseller eşliğinde bir Paris güzellemesidir. 


Tıpkı Nedirm Gürsel gibi on yıllardır Paris’te yaşayan şair Cüneyt Ayral’ın Benim Paris’im kitabını da okudum. Ayral bu kitapta turistik Paris’in dışında “öteki Paris’i yazmış. Çok şaşırtıcı detaylar paylaşmış. Ayrıca aranırsa kendisinin YouTube’da paylaştığı Paris videoları da çok keyifli. Ben özel olarak defterime not alıp mutlaka göreceğim dediğim bir kaç lokasyon belirledim. Bunların başında Galeri Celal geliyor. Şebinkarahisar’dan hemşerim olan kuaför Celal’in sanat galerisi ve sanat hamisi olarak devam ettiği yaşamı çok ilgimi çekti. 




Paris üzerine okunacaksa elbette Salah Birsel’in İstanbul-Paris kitabındaki lezzetli dili atlanmasın gereken bir köşe taşıdır. Türk şairlerin, ressamların can yoldaşı olan Birsel Paris üzerine çok şey paylaşır yazdıklarıyla 


Paris üzerine sadece Türk yazarların değil, dünyanın her yerinden yüzlerce yazarın binlerce makalesi vardır. Ben özellikle Paris pasajları üzerine Walter Benjamin’in Pasajlar kitabını ikinci kez okudum. 1920-40 arası Paris pasajları, Flaneur denilen insanları, mimari,mekan ve felsefe üzerinden yeniden bir okuma denemesidir. Yıllar önce okuduğum bu metni yeniden karıştırmak bana çok iyi geldi 



Nadir Kitap sağolsun belli bir konu başlığıyla yaptığınız her aramada sizi boş çeviremiyor ve şaşırtmaya devam ediyor. Bu incecik risalede İlhan Berk’ten Nazım Hikmete, Fikret Mualladan, Yahya Kemal’e onlarca yazarın Paris üzerine yazdıklarını okudum. Çok da şaşırdığım ayrıntılar öğrendim 



Elbette sonuçta bir şehir sadece edebiyatçılardan, ressamlardan, şairlerden öğrenilmez. Turla yapılan gezileri sevmediğim için bir kitap alıp şehri tanımak, kendi başıma gezmek her zaman ilk tercihimdir. Bu sebeple bir gezi rehberi alıp onu didik didik etmek en büyük zevkim. Bu yüzden rengarenk ayraçlar kullanarak gün gün planlama yaparım. Asla şehrin tamamını bu kadar kısa bir sürede gezmek mümkün değil, şart da değil. Fikret Mualla’nın dediği gibi “Paris kendini sevenleri mükafatlandırmayı bilir. Bilhassa resimde” kuşkusuz Paris güzel sanatların herhangi bir dalına ilgi duyan kimseyi eli boş çevirmez. Hele ki benim gibi güzel sanatlar eğitimi almış birini hiç çevirmez 


Şehri tanımak için en güzel kaynaklardan biri uzun yıllardır Paris’te yaşayan Ahmet Öre’nin https://www.pariste.net/ bloğu ve YouTube kanalı Pariste net https://youtube.com/@ParisteNetTv Kendisinin ayrıca bu aralar çıkan Pariste Bir Hafta adlı bir kitabı var. Onu henüz edinemedim. Kuşkusuz o da çok iyi bir kaynak kitaptır. 


Ve defterler. Yazılar, notlar, grafikler, çizimler vs vs.Akıl defterlerim olmadan seyahatler sanki hiç yaşanmamış gibi geliyor bana. 





Biz bu gezide Pariste yaşayan birkaç dostumuzu görecek, bir kaç müze ve eşim peyzaj mimarı olduğundan bol bol park gezeceğiz. Epey hazırlandım, kendimi Paris’e gitmeden Paris romanı yazan ve kahramanını Paris sokaklarında gezdiren Ahmet Mithat Efendi gibi hissediyorum. Ahmet Mithat Efendi yıllar sonra gerçekten gidip gördüğü Pariste hayal karşılığına uğramış. Sen nehri ona dar gelmiş, Eyfel gözüne kısa görünmüş. Bunun tıbbi bir adı bile varmış. Paris Sendromu. Genelde Uzakdoğulu turistlerde çok görülürmüş. Hayal kırıklığı yaşayıp depresyona girdikleri çok olurmuş. Umarım Böyle bir duruma düşmeyiz :) 





22 Aralık 2022 Perşembe

İllias (İlyada) Seminerleri-Defterleri- Notları

 Yaklaşık 2.5 yıldır süren İllias Okumaları başlıklı seminer dizisi 65 yayın ve 100 saate yakın kayıt ile sona erdi. İÜ Eski Yunan Dili Bölümü hocalarından Dr Erman Gören'in verdiği bu seminerler Klasik Düşünce Okulu adlı mekanda gerçekleştirildi. Ben de ilk yayından son yayına kadar adeta bir "arkası yarın" heyecanıyla yayınları dikkatle dinledim, notlar aldım, zihnim dimağım açıldı. Anlatılan sadece Akilleus'un, Agamemnon'un Briseis'in, Hektor'un, Hekabe'nin, Melelaos'un, Paris'in, Helena'nın, Odysseus'un, Danaoların yahut Troyalıların hikayesi değil; bizim, hepimizin hikayesi. Bu yüz saat boyunca metnin her satırı tek tek arkeolojik bir kazı titizliğinde eşelendi, tahlil edildi. Yerel olanın evrensel olanla nasıl köklü ve ayrılmaz bir bağla bağlandığı anlatıldı. Homeros çağının destan anlatıcılarının ve onları dinleyenlerin bu destanları modern insandan farklı olarak nasıl gördüğü tartışıldı. Hasılı kelam ömrü hayatımda geçirdiğim güzel bir hatıra olarak aklıma kazındı. 


Yayınlar Youtube'da Klasik Düşünce Okulu kanalında var. İsteyen izleyebilir. 

Son not Erman Gören destanın yeni çevirisini bitirdiğini müjdeledi. Umarım en kısa sürede raflarda yerini alır. 

Bu 2.5 yıl boyunca üç defter dolusu not tuttum. Not alarak düşündüm, düşünürken not aldım. Bunların küçük bir bölümünü buradan paylaşıyorum. Belki birilerine ilham olur 






























20 Eylül 2022 Salı

17 Şubat 2022 Perşembe

VBenzeri Buluşmalar: Melkan Gürsel, Aslı Kotaman, Nilay Örnek ile

 Vitra'nın mimarlık alanında söyleşiler yaptığı VBenzeri konuşmalarında yaptığımız Şehir ve İnsan başlığıyla yaptığımız söyleşi https://www.youtube.com/watch?v=UzpGeyM0n1E&t=21s

14 Şubat 2022 Pazartesi

İstanbul-Venedik-Paris Hattında bir İktidar Sembolü: Dört At

(Bu yazı 12.02.2022 tarihinde Medyascope.tv sitesinde yayınlanmıştır) 

Venedik’e giden herkesin San Markos kilisesinin girişindeki heybetli dört at heykelini hayran hayran seyredip, “bunlar İstanbul’dan kaçırılmış” diye birbirlerine fısıldarlar. Oysa baktıkları heykeller asıllarının bire bir replikasıdır. Asıl heykeller 20.yy başında kopyalandıktan sonra içeride, müze kısmında korumaya alınmışlardır. Hatta bu kopyalardan bir tanesi de Sabancıların Emirgan’daki köşkünün girişinde geleni geçeni selamlar. Hacı Sabancı vakti zamanında bir İtalya seyahatinde kendisini ikna eden simsarı kırmamış, bir kopyasını İstanbul’a getirtmiş. Köşke “atlı” denmesinin sebebi ön girişteki bu dört attan birinin geleni geçeni selamlamasından kaynaklanır. Şimdilerde Sabancı Müzesi olan köşkte ayrıca yakın zamanlarda bir Fransız heykeltraş tarafından  zamanlarda yapılmış ikinci bir at heykeli müzenin girişinde arz-ı endam eder. 

 

Bu dört at heykeli aslında bir arabayı çeker. Lakin araba günümüze ulaşmamıştır. Arabanın üzerinde de bir süvari vardır. Bu tarz dört atın çektiği arabalara antik dönemde QUADRİGA denirdi. Bu heykeller İstanbul’a Sakız adasından getirilmiştir. İstanbul’u Roma’nın başkenti olarak süslemeye meraklı Roma kayzerleri, başta Büyük Constantinus, Roma eyaletlerinden topladıkları anıtsal heykelleri Hipodrom’da sergilemeye başlarlar. Bu dört at heykelini MÖ 4. yy’da yaşamış büyük heykel ustası Lysippos’un tasarlayıp uyguladığı düşünülür. Kabaca bu heykeller 2400 yaşındadır. Hipodromun girişine konulan bu atlı araba heykeli bir çeşit iktidar sembolü olarak binlerce yıldır oradan oraya sürüklenmiştir.

 

 

 

Atların Kaçırılışı

 

1204’de gelen Haçlı ordularının İstanbul’u nasıl korkunç bir şekilde yağmaladığı herkesin malumu. Yağmanın en büyüğünü ittifakın içindeki iki ortak, Venedikliler ve Franklar yapıyor.  Aslan payı Venediklilere düşüyor. Hipodromdaki onlarca heykelin eritildiği ve sikke kesildiği bilinir. Lakin bu dört at heykeline dokunulmuyor ve çok tehlikeli olmasına rağmen gemilere sığmadığı için kafaları kesilip küçültülerek Venedik’e yollanıyor. Venedik’te Bizans etkisinin çok açık olduğu San Markos kilisesinin girişine bir savaş ganimeti olarak dikiliyor. 

 

Ama burada şu soruyu sormak daha doğru olacaktır. Bu atlar sadece birer savaş ganimeti midir, yoksa ta antik çağdan beri gücün birer sembolü oldukları için mi korunmuşlardır?

 

Antik çağda devletler ikiye ayrılırdı. Kara devletleri ve denizci devletler. İyi bir kayzer ya elinde kırbaç atları süren bir süvari, yahut elinde dümen gemisine yol veren, onu idare eden bir kaptan -yani yine süvari- olarak tasavvur edilirdi. Kara devletlerinin kayzerleri atlarını zaman zaman cezalandırıp, zaman zaman mükafatlandırarak arabalını (devletlerini) menzili maksuda ulaştıran bilge kişiler olarak düşünülürlerdi. Yani burada atlar at değil, araba da araba değildi. Üzerindeki süvari ise sadece bir seyis yahut arabacı sayılmazdı.

 

Roma kayzerleri ve devlet arasındaki ilişkiyi en güzel anlatan şiirlerden biri 4. yy’da İstanbul Beyazıt Meydanı taraflarına dikilen som gümüşten Theodosius heykelinin porfir mermerden kaidesine yazılmıştı. 

 

“Doğudan doğan güneş gibi parlak doğarsın

Theodosius! İnsanlara pek müşfik bakarsın

Ayaklarına kapanmıştır deniz ve sonsuz yeryüzü

Tümden parlak silahlarla kaplıdır, devlet başı olarak

Yüce gönülle idare eder, kolayca dizginleri elinde tutarsın” 

 

Bu sebepledir ki Frank İmparatoru Napoleon Bonaparte 600 yıl sonra sefer düzenlediği eski ortağı Venedik’ten bu dört at heykelini çalıp Fransa’ya kaçırmıştır. Birkaç yıl sonra Ruslara yenilip her şeyini ve iktidarını kaybedince İtalyanlar atlarına yeniden kavuştu ve onları yine San Markos kilisesinin önüne diktiler. Gerçi Napolyon sadece Venedik’teki atlı heykelleri yağmalamamış, Berlin’e girdiği zaman Brandenburg kapısının üzerindeki dört at heykelini de Paris’e kaçırmıştı. Atalarının 600 yıl önce İstanbul’da mecburen yarım bıraktıkları işi tamamlama “onuruna” erişmiş olmalı. Zaten İmparatorluk ve Roma hülyaları ile kafasını iyice bozduğu herkesin malumuydu. Dolayısıyla bunları kaçırmasının ideolojik bir manası da vardı. 

 


 

Atlı heykellerin sürekli oradan oraya kaçırılması bir sembolizm taşıyor ama atlı heykellerin kendisinin de siyasi birer sembol olduğu unutulmamalı. Bugün Moskova’da da, Brüksel’de de,  Londra’da da benzer atlı heykeller meydanlara bakar. Bunların hepsi emperyal iddiası olan, Roma Germen imparatorluk geleneğini sürdüklerine inanan devletlerdir. Yukarıda da belirttiğim gibi bu bir Roma antik geleneğini sembolize eder. Karacı ve denizci İmparatorlukların en tepesinde yer alan Roma İmparatorluğunun üniversal gücünü ve Roma Kayzerlerinin sembolik konumunu temsil ederler. 


 

Roma’nın başkenti İstanbul’da Hipodromda İmparator at yarışlarını Kathisma denilen bir balkondan izlerdi. Şimdiki Sultanahmet Camisinin olduğu yere denk gelen bu makamın sol tarafında Maviler (denizciler) sağ tarafında yeşiller (karacılar) takımlarının temsilcileri otururdu. Yeşilleri Ares ve Afrodit’in, Mavileri Poseidon ve Zeus’un koruduğuna inanılırmış. Tam merkezde ise karaların ve denizlerin hakimi Roma Kayzeri otururdu. Kayzer oturduğu yerden sağ taraftaki giriş kapısının üzerine her baktığında atları kırbaçlayan sürücü olarak kendini görüyordu kuşkusuz. Bu atlara duyulan bu şehvetli arzunun böyle sembolik anlamları vardır. 

 


 

Daha fazlasını merak edenler için Joseph Von Hammer’in İstanbul ve Boğaziçi Kitabını tavsiye derim. Kitap Türk Tarih Kurumu yayınlarından Senail Özkan çevirisiyle çıktı. 

 


 

Herkese iyi hafta sonları 

Boğaziçi Yazıları-1

(bu yazı 05.02.2022 tarihinde Medyascope.tv sitesinde yayınlanmıştır) 

Şair Yahya Kemal’e göre “Boğaziçi doğrudan doğruya Türklerin eseri”dir. Abdülhak Şinasi Hisar’a göre de bir “Boğaziçi Medeniyeti”nden bahsedebiliriz. 12 Eylül döneminin nadir hayırlı işlerinden biri olan Boğaziçi İmar Yasası sayesinde günümüze kadar kısmen korunabilen bu su yolu halen İstanbul’un en otantik semtlerine ev sahipliği yapar. Yanından yöresinden, hatta köprülerle üzerinden hızlıca geçip gittiğimiz bu coğrafyayı biraz yakından tanımak istersek yapılabilecek en doğru şey bir şehir hatları vapuruna binerek kıyıdan kıyıdan, iskelelere uğraya uğraya boğazı seyran etmektir derim. Hele beğendiğimiz bir semtte vapurdan inip meşrebe göre bir iskele meyhanesinde yahut bir çay bahçesinde bir şeyler içilip iyot kokusu ciğerlere çekilirse değmeyin keyfimize. İstanbul’da son yirmi yılda pıtrak gibi çoğalan tur teknelerini asla ve kat’a tavsiye etmiyorum. Umumun arzusuna göre bangır bangır çalan tuhaf gürültüden boğazın tadını alamaz olursunuz. Benim önerim en azından Anadolu yakası için Üsküdar’dan kalkan ve ta Anadolu kavağına kadar çıkıp orada bir saat konaklayan ve aynı güzergahtan geriye Üsküdar’a gelen boğaz hattına binip sakin sakin, kıyı kıyı, iskelelere uğraya uğraya, acelesiz ve dingin boğazın tadını çıkarın. Günde üç kere yapılan ve yaklaşık gidiş geliş dört saat süren bu seferlerin nihai durağı Anadolu Kavağıdır. 

 

Boğaziçi medeniyeti esasen deniz kültürü üzerine inşa edilmiştir. Eskiden İstanbul neresidir sorusuna “denizden görünen ve denizi gören her yer” cevabı verilirdi. Bu durumda Boğaziçi semtleri en çok İstanbullu sayılmaz mı? Boğaziçinin denizle olan ilişkisi onun her şeyine ama özellikle mimarisine yansımıştır. Bundan yüz yıl önceye kadar karadan ulaşımın neredeyse imkansız olduğu bu coğrafyada her ihtiyaç denizden sağlanırdı. Ulaşım dahil. Boğaziçinde yalıların arka cephelerinde bulunan bağçeler, bağlar, bostanlar birbirine iki insanın yanyana zor geçeceği patikalarla bağlanırdı. Özellikle Anadolu yakası yalılarının arka cepheleri doğrudan bağlara bağçelere açılırdı. Burada yalının ihtiyacı olan sebze meyve ekilir, seyir teraslarından manzara temaşa edilirdi. O devrin yalılarının ölçeği ile bu devrin yalıları arasında ölçek olarak pek bir benzerlik bulunmadığını da ayrıca belirtmek gerek. Veraset yoluyla bölüne bölüne önce harem-selam daireleri, sonra müştemilatlar sonra diğer yapı grupları  bölünmüş, parçalanmış, bağımsız yapılar haline gelmiştir. Bu sebeple yüz elli yıl öncesinin yalı anlayışı ile şimdiki yalılar arasında epey bir fark vardır. Yalı arkalarından geçen dar patika yollar zamanla önce genişletilip, sonra istimlak edilip kara yollu ulaşımına açılmış ve şimdiki Üsküdar Beykoz güzergahı oluşmuştur. Böylece yalıların ayrılmaz bir parçası olan arkadaki bahçelerle ilişkisi tamamen kopartılmıştır. Avrupa yakasında ise denizi doldurmak suretiyle zaman zaman önünden zaman zaman arkasından yol geçirilerek Beşiktaş Sarıyer güzergahı inşa edilir. 

 

Kuşkusuz boğaziçinin kaderi Şirket-i Hayriye’nin kuruluşu ile değişti. 19.yy ortalarında kurulan şirket sayesinde düzenli seferler başladı, önce yalı iskelereine yanaşan vapurlar için zamanla müstakil iskeleler inşa edildi. Bunun dışında her yalının bir kayıkhanesi mutlaka vardı. Bu kayıkhaneler yalının altına uzanır, buradan merdivenle yalının içine geçilirdi. Alışveriş Pazar kayıklarından yapılır, ulaşım tamamen deniz yoluyla sağlanırdı. Sadece yalıların değil camilerin bile kayıkhaneleri vardı. Bunların en meşhuru Kuzguncuk Üryanizade Camisidir. Bu cami boğazın son kayıkhaneli camisi iken son yapılan restorasyonlarda kayıkhanenin kaldırıldığı haberlerini okuduk. Bu kayıkhanelerden biri de Arnavutköyde mantıcı olmuştur. Boğaziçinin bu mimari hususiyeti bugün artık tamamen yok olmuştur diyebiliriz. Bir diğer mimari hususiyet olan cihannümalara da burada değinmeden olmaz. Özellikle zengin yalılarında bulunan cihannümaların bir diğer adı mehtabiyedir. Yani mehtap seyri için inşa edilmiş kuleli yalılar. Bu yalıların en meşhuru bugün sanırım Sabancıların mülkiyetinde olan Misbah Müheyyeş yalısıdır. Yeniköyde bir peri köşkü gibi yükselen bu soğan kubbeli yalının mimarı Vallaury’dir. Çifte mehtabiyeli bu yalıya zamanında Agatha Christie’nin de konuk olduğu ve meşhur “Şark Ekspresinde Cinayet” romanını burada yazdığı söylenir. İhtimal mehtabiye kulelerinden boğazın nefis manzarasına dalıp dalıp gitmiştir. 

 

Kayıkhaneler deyince elbette kayık varsa kayıkçı da vardır. Zengin yalılarında istihdam edilen ve hamlacı denilen bu kayıkçılar oldukça güçlü kuvvetli, boğazın akıntılarına karşı kürek çekebilecek ve yalı ahalisini menzile ulaştırabilecek babayiğit adamlardı. Lakin ne kadar babayiğit olursan ol boğazın akıntısına bazen güç yetmezdi. Bilhassa akıntı burnu denilen mevkilerde kıyıda halatlarla bekleyen yedekçiler cüzi bir ücret karşılığı hamlacılara karadan destek olup salimen yollarına devam etmelerini sağlarlardı. Tabii yalı hayatı sadece kayıkçılardan oluşmazdı. Özellikle yaz aylarında  bahçevanlar, aşçılar, hizmetçiler, halayıklar vs vs epey geniş bir konak hayatı boğaziçine taşınırdı. Kiracı kaçıran rüzgarları başlayıncaya kadar yalı hayatı devam eder, kış bastırınca birkaç bekçiye emanet edilen yalılar kışın ıssızlığına terkedilirdi. Isıtma tertibatı zayıf olduğundan yalı yangınlarının ekserisi ya mangal ya mutfak alevi ile başlar idi. Bu sebeple yanaşık düzen yalıların arasına en az 3-4 metrelik yangın aralıkları bulunurdu. Böylece bir yalıda başlayan yangının diğer bir yalıya ulaşması önlenmiş olurdu. Bugün hala bu yangın aralıkları yer yer imara açılmadıysa görülebilir.  

 

Şimdilik bu kadar. Devam edecek 

 

Herkese iyi hafta sonları