28 Mart 2016 Pazartesi
5 Mart 2016 Cumartesi
29 Şubat 2016 Pazartesi
Mezatta Bir Domuz Çobanı
(Bu yazı Fil Dergisinin Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.)
Mezatta Bir Domuz Çobanı
O sabah namazımı inşaatı yeni biten Beyazıt Caminde eda
edip, hızlı adımlarla Kapalıçarşı Cevahir bedestenindeki mezat kalabalığına
daldığımda, tüm suratlar bana döndü. Bazıları kinayeli kinayeli baktı. Tanımışlardı.
Halbuki tanınmamak için yeniçeri urbalarımı çıkarıp gündelik kıyafetlerimi
giymiş,sarıkla yüzümü gizlemeye
çalışmıştım.Tanıyanlar kendi aralarında “geldi yine domuz çobanı” diye
fısıldaşmaya başlayınca kan beynime sıçradı..! Evet, domuza çobanlık
yapıyordum, ama bu işi ben seçmedim ki! Sultanımız Beyazıt han’ın-Allah onu
başımızdan eksik etmesin- Yeniçeri ağası Seyfullah Ağa böyle emretti, boynumuz
kıldan ince.Venedik balyosu Andrea Gritti nam, o kafiri korumam için-esasen
hafiyelik yapmam için-beni yanına verdi.Evet,
bu kafir domuza çobanlık yapıyordum, ama bunun olur olmaz yüzüme vurulması hiç
hoşuma gitmiyordu.Bir an elim kuşağımın içinde gizlediğim yatağanıma gidince,korkudan
bembeyaz kesilen yüzlerini mezatçıya çevirdi tabansızlar.
(Bellini tarafından yapılan Fatih portresi)
Bu deyyuslar kıskançlıklarından böyle gıybet
ediyordu.Fırsatını bulsalar o domuza çobanlık etmek için, benim verdiğim üç yüz
akçe rüşvetin on katını verirler. Çünkü Venedik sefiri Allah için eli açık
adamdır. Elçilikte dönen dolapları, yazılan mektupları,çizilen gizli haritaları
görmemem,bilmemem için beni hoş tutar,bol bol bahşiş verirdi.Bir de ara sıra
böyle ayak işleri olmasa! Kendisi ne zaman bir mezata katılsa on akçelik mal
yüz akçeye çıkar. Bedestende onu tanımayan yoktur. Bunu bildiğinden onun namına
mezata ben geliyorum, ama artık başta mezatçı olmak üzere bedestenin tüm
çakalları beni de tanıyor. Gerçi ben her mezatta üç beş kendi hakkımı alıyorum,
balyos’da bunu biliyor, o ayrı.
Balyos Gritti, bu
sabah satışa çıkacak olan cennetmekan Fatih Sultan Mehmet Hanın, Venedik’ten
getirttiği bir nakkaşa çizdirdiği Frenk usülündeki suretini-kafirler portre
diyor- almam için kesin talimat verdi. Balyosun Bellini adındaki bu Venedikli
hemşehrisinin yaptığı resmin üzerindeki örtü çekildiğinde kalabalıkta bir
dalgalanma oldu.Bu nasıl bir resimdir yarabbi.Sanki Sultanımız Mehmet han hiç
ölmemiş,karşımızda öylece kanlı canlı,bir balkonun gerisindeymiş gibi duruyor.Önündeki
halıdaki değerli taşlara uzansam dokunup alacakmışım gibi hissettim.Hepimiz bir
halıdaki değerli taşlara bir Sultanımızın gözünün içine baktık.Son seferinde, ölmeden
birkaç gün önce görmüştüm onu.Buradaki kadar sağlıklı değildi gerçi.Yakalandığı
gut hastalığı nedeniyle çok şişman ve bitkindi. Ordu Gebze’den gerisin geri
dönünce anladık bir şey olduğunu.
Bu küfür karşısında homurdanmalar oldu. Sultanımız neden
böyle bir günahın içine girmiş, kendini
Frenk tarzında nakşettirmiş, bir türlü mana veremedim.Sola doğru yandan
çizilmiş nakışta sultanımız sanki üşüyormuş gibi samur kürküne sarınmış,gaga
burnunun gerisine kaçmış küçük gözleriyle düşüncelere dalmış gibiydi. Sanki hiç
ölmemişti.
Mezattaki Müslüman zevat geriye çekildi. Babasının bu
resmini dini bütün sultanımız Beyazıt Hanın neden mezata gönderdiğini şimdi
anlamıştım. Böyle bir resmi hangi Müslüman evinde isterdi ki? Salon boşalır
gibi oldu.Geriye, beni orada görüp fiyatı yükseltmek için bekleyen mezatçının
adamları ile resmi alıp sonradan üç katına
Balyosa satmayı hesabeden bazı Yahudi,Rum ve birkaç Müslüman tacir kaldı.Çoğu
zaten Venedikle ticaret yapan tüccarlardı.
Bazıları da meraktan bekleşiyordu. Balyos bana 200 düka vermişti. Demek ki bu
resmi kesin istiyordu. Neşem yerindeydi.Bu mezattan kendi zatı hesabıma iyi bir
komisyon alabilirdim.Yeter ki fiyat çok yükselmesin.
Mezatçı gözünü benden ayırmadan “Sultanımız cennetmekan
Mehmet Hanın sureti için yirmi beş düka istiyorum” deyince kafamdan aşağıya
kaynar sular döküldü. Bu ne kadar yüksek bir fiyat? Kalabalıkta da bir
şaşkınlık oldu. ”Höst,deyyus” nidaları arasında homurdananlar salonu terk
ederlerken,göz ucuyla bana bakıyor,içlerinden basıyorlarlardı kalayı. O sırada
arkalardan ince bir ses yükseldi
“Elli düka”
Döndüm arkaya baktım,mezatçının baldırıçıplak kölelerinden
biri pis pis sırıtıyordu. Fena ketenpereye geliyorum diye düşünürken Fatih
Sultan Mehmet hanın resmindeki değerli taşlardan birisi,kubbeden süzülen ışıkla
bir an parlayıp söndü sanki…
(Tiziano tarafından yapılan Doj Andrea Gritti portresi)
20 Şubat 2016 Cumartesi
6 Şubat 2016 Cumartesi
3 Şubat 2016 Çarşamba
Hikaye: Altının Efsunu
(Bu hikaye Fil Dergisinin 2016-Ocak sayısında yayınlanmıştır.)
Aniden çıkan rüzgarla dün akşam içtiğim Sakız Adası
şarapları midemde dans ederken,zaten dönen başım, kaptan köşkünün abanoz
ağacından koltuk kolçaklarına vurdukça, küt küt vuranın kafamın gürültüsü mü, yoksa kapının gümbürtüsü mü anlayamadım.
Akşamdan kalma şarap kupası sızdığım
koltuğun yanı başına devrilmiş, bir o yana bir bu yana yuvarlanıyordu. Birden
kapının yıkılırcasına gümbürdediğini duyunca, sesin kafamın içinden değil , meşe
kapıdan geldiğini anladım. ”Reis, Vasili reis” diye bağırıyordu dışarıdaki
kafir. “Reis” demesi hoşuma gidiyordu. Seyrüsefer zabiti olarak başladığım yolculuğu, Reis olarak
bitiriyordum. Üstelik tayfamın çoğu kafirdi. Pantakrator İsa Efendimize
şükürler olsun, o her şeyin doğrusunu bilir. Hasan Reis hummadan ateşler içinde
kıvranırken bile İsa efendimizin kutsal şarabını sayıklamadı mı? Şarabı içtikçe
şifa bulur gibi oluyor, ancak yine kötüleşiyordu. En son çare, Aya Haralambos ayazmasından kendim için
zulaladığım kutsal suyu içirdim, ama nafile. En sonunda Lesbos adası açıklarında Rabbine kavuştu. O koskoca
adamın balıklara yem olmaktansa bir şarap fıçısının içinde bala gömülüp, İstanbul’da
toprağa verilmek için nasıl yalvardığına
şahit oldum. Cavlağı çekince bu vasiyetini tayfaya ilettim. “Neüzübillah olmaz”
diye neredeyse isyan çıkacaktı. Bir yandan Kostantiniyye’de en az 30 düka
edecek koca bir fıçı Kıbrıs şarabına acıyorlar, bir yandan nevaleleri olan
balın böyle gereksiz bir işe harcanmasına karşı çıkıyor, ama esasen hastalığın sari olabileceğinden korkuyorlardı.
Böylece Hasan Reisi Arşipel’in masmavi sularında, çok sevdiği kofanaların
midesine yolladık.
Reis ölmeden evvel “Vasilimu, ben ölürsem yerime reis sensin. Bu cahiller yükümüzü kıymetiyle satamazlar,
ucuza verme. Bu gemide en az 5000 dükalık şarap var. Saraya satarsan 9000 düka
alırsın. Donna Grasiya Nasi anamızı bul. Şarabın hasını saraya o yollar. Payıma düşeni Kasımpaşa’daki eve bırak. Bir
tek sana güvenirim. Senin pirin Aya Nikola, benim pirim Yahya efendiden
hikmetliymiş, bak ben ölüyorum,sen muradına ereceksin” diyince, arkadan bu
konuşmayı dinleyen Müslüman tayfa çok bozuldu. Sefere çıkmadan Cibali’deki Aya
Nikola kilisesine uğradığımda benimle çok alay etmişlerdi. Oysa Aya Nikola Ortodoks gemicileri her türlü
beladan uzak tutar. Dua edip, adak adayıp gemiye bindikten sonra yönümüz Ege olmasına
rağmen Reis geminin pruvasını kuzeye verdi. Lodosla 1 saatte Beşiktaş’a Yahya
Efendi dergahına vardık. Yahya Efendi rabbine yeni kavuşmuş, dergahını Koca
Sinan yeni bitirmişti. Bizim kaptan Yahya Efendiye dualar edip türbesine mum
dikti, dergahına akçe bağışladı. Hz. Süleymanın altı köşeli mührüne yüz sürdü. Ama
bak nafile. Sonunda Aya Haralambos
ayazmasının suyundan şifa umar hale geldi.
Kapı adeta kırılırcasına çalıyordu. Nihayet ben yerimden
doğrulmadan bizim yarma Mehmet çavuş kapıya bir omuz attı ki, kapı
menteşelerinden sökülüp yere devrildi. Bu insan azmanı kapıdan zor girerken “Ne oluyor vre, böyle destursuz…” demeye
kalmadan bir tokatta beni kalktığım abanoz koltuğa geri yıktı. Anladım ki sonum
gelmiştir. Tayfa isyan çıkarmış, beni de kafir reis olarak seren direğine
asmaya hazırlanmaktaydı. Tekme,tokat,küfür kıyamet içinde seren direğine
bağlanan yağlı urganı görünce içim ürperdi.Yalvarıp yakardım ama nafile. “Haydi
yardım etsin senin Aya Nikola” diye alay ediyorlardı, boynuma yağlı urganı
geçirirlerken. “Kaptanı efsunlamış, yoksa bu kafire reisliği bırakırmola” diye
haykırdı bir miço. O an anladım ki tayfa geminin ambarında yatan 5000 venedik
dükasının tılsımına kapılmıştır. Ne Aya Nikola’nın ne de Yahya Efendi’nin efsunu onunla başa
çıkamaz.
Başımı ufka doğru çevirdiğimde, sabah pusları arasında
Ayasofya’nın kubbesine son kez belli belirsiz seçtim. Uzaktan uzağa sabah
ezanını işittim sanki.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


